(Alıntıdır) İngiltere'nin Kent bölgesindeki Down House'un bahçesinde, "Sandwalk" (Kum Yolu) adı verilen çakıllı, dar bir patika vardır. Charles Darwin, her sabah ve her akşamüstü bu yolda takıntılı bir disiplinle yürürdü. Hatta turları saymak için yolun başına üst üste taşlar dizer, her turda bir taşı tekmeyle devirirdi.
Türlerin Kökeni gibi dünyayı sarsan bir teorinin, loş bir çalışma odasında, tozlu kitaplar arasında doğduğunu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. O teori, o çakıllı yolda atılan binlerce adımın ritmiyle şekillendi. Darwin buna "Düşünme Yolu" diyordu. Zihni tıkandığında bedeni devreye sokması gerektiğini 150 yıl önce keşfetmişti.
Bu hikayeyi neden anlattım?
Bugün modern dünyada odaklanmak, enerjimizi toplamak veya stresi yönetmek için ne kadar karmaşık yollara başvuruyoruz, değil mi? Pahalı takviyeler, karmaşık zaman yönetimi teknikleri, spor salonu üyelikleri... Oysa biyolojimizle savaşmak yerine onunla uyumlanan çok daha basit, kadim bir çözüm var: Sadece yürümek.
Darwin'in sezgisel olarak bildiği şeyi bugün bilim, dopamin ve kortizol dengesiyle açıklıyor. Ama ben size işin felsefi tarafındaki o büyüden bahsetmek istiyorum.
Latincede, filozofların sıkça kullandığı muazzam bir deyiş vardır: "Solvitur ambulando."
Kelime anlamı şudur: "Yürüyerek çözülür."
Antik Yunan filozofu Diyojen'e, "Hareket ve değişim imkansızdır" diyen bir mantık paradoksu sunulduğunda, Diyojen tek kelime etmez. Sadece ayağa kalkar ve yürümeye başlar. Yani sorun, teoride değil pratikte; durarak değil, hareket ederek çözülür. Yürümek sadece kan akışını hızlandırmaz; zihindeki düğümleri de gevşetir. Durgun suyun bulanıklaşması gibi, durgun zihin de bulanıklaşır. Adım atmak, o suyu berraklaştırır.
Kendi rutinime bakıyorum da... Eskiden verimli çalışmanın bilgisayar başında saatlerce, hiç kalkmadan oturmak olduğunu sanırdım. Ekrana boş boş baktığım, kelimelerin bir türlü akmadığı o anlarda bile ayağa kalkmaya suçluluk duyardım. "Şu an çalışıyor olmalıyım" baskısı, beni sandalyeye mıhlardı.
Oysa şimdi, ne zaman bir yazı tıkansa veya içimdeki huzursuzluk (kortizol) tavan yapsa, ceketimi alıp dışarı çıkıyorum. Mükemmel bir rota çizmeden, bir hedef koymadan. Sadece adım atıyorum. Ve ilginçtir; masada saatlerce çözemediğim o cümle, ikinci kilometrede kendiliğinden zihnime düşüveriyor.
Vücut ritme girdiğinde, zihin özgürleşiyor.
Soren Kierkegaard'ın bir mektubunda yazdığı gibi: “En iyi düşüncelerime yürüyerek ulaştım ve yürüyerek uzaklaşamayacağım kadar ağır bir kederim hiç olmadı.”
Peki, sizin zihniniz en çok ne zaman berraklaşıyor? Masada direnerek mi, yoksa hareket halindeyken mi?