Tema düzenleyici

Denemeler

  • Konbuyu başlatan Konbuyu başlatan Emir
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
Parçalanmış Benliklerin Çağında Yalnız Bir Çığlık

Modern zamanların labirentlerinde, insan ruhu, görünmez duvarlarla örülü bir hücrede mahkum edilmiş hisseder kendini. Bu hücrenin adı, bireydir. Kapitalizmin altın buğusu, her birimizin etrafını sarmalayarak, kolektif ruhumuzu aşındıran bir asit gibi damlar toplumsal bağlarımıza. İlişkilerimiz, artık kalbin saf kanalları olmaktan çıkıp, görünmez muhasebe defterlerine dönüşmüştür. Bir elma ağacının gölgesinde değil, hissedilen her duygunun, paylaşılan her sırrın, bir "sosyal sermaye" veya "ağ oluşturma" faydası üzerinden değer biçildiği soğuk bir borsada geziniyoruz. Dostluk, samimiyetin değil, stratejinin gölgesinde filizleniyor; sevgi bile, karşılıklı yatırımın psikolojik bir tezahürüne dönüşüyor adeta.

Bu sistem, insanı, durmak bilmez bir yarış arenasının gladyatörü ilan eder. Hayat, bir varoluş mücadelesi olmaktan çıkıp, sürekli bir performans gösterisine evrilir. Bizler, sürekli izlendiğini hisseden aktörleriz; komşumuzun yeni arabası, akranımızın terfi belgesi, sosyal medyadaki kurgulanmış mutluluk manzaraları... Hepsi, kendi değerimizi ölçmek için kullandığımız, acımasız birer kıyas aynasıdır. Bu mukayese cenderesi, kişinin kendi özünü, kendi ritmini ve benzersiz melodisini unutup, tek tip bir başarı ilahına tapınmaya zorlar. İçsel huzur, bir sonraki başarı basamağına ertelenmiş bir ütopyadır.

Ve bu sistematik yarışın dışında kalmaya, farklı bir ezgiyi mırıldanmaya cüret edenler... Onlar, modern toplumun kıyısına itilmiş kırık çanaklardır. Tüketmeyi reddeden, hızdan kaçan, maddi başarıyı bir kutup yıldızı olarak görmeyen her ruh, görünmez bir dışlanmışlık brandasıyla damgalanır. "Tembel", "hayalci", "uyumsuz"... Bu etiketler, sistemi sorgulayan her sesi susturmak için icat edilmiş prangalardır. Dayanışma, paylaşım ve aidiyet gibi kadim değerler, yerlerini bireysel başarı, rekabet ve gösterişçi tüketim gibi çürüyen temellere bırakır. Bu, korkunç bir değer erozyonudur; insanlık bahçemizi çoraklaştıran, ruhsuz bir rüzgardır.

Sonuçta, kapitalizmin inşa ettiği bu yalnız kalabalıklar dünyasında, her birimiz, sayıları artan ancak anlamı buharlaşan ilişkiler ağında, daha derin bir yalnızlığa gömülüyoruz. İnsanı, sadece "homo economicus" olarak gören bu bakış, ruhumuzun o sonsuz ve karmaşık labirentlerini görmezden gelir. Oysa insan, bir meta değil, sevgiye, anlamaya ve anlaşılmaya açık, naif bir varlıktır. Bu gürültünün ortasında, gerçek temasın, samimiyetin ve aidiyetin o sıcak, insani sesini yeniden duyabilmek umuduyla...
 
Konu sahibi

Altın Buzağılar Çağında Ruhun Sükûtu​

Eski zamanların tozlu raflarında kalmış bir hakikati fısıldar gibidir nostalji. İnsan, bu fısıltıyı duydukça, içinde bir şeylerin eksikliğini hisseder. Bu eksiklik, modern zamanların parlak ama soğuk cephesine vurulmuş bir çatlak gibidir. Pragmatizmin katı prensipleri altında ezilen, para odaklı bir yaşamın tüm değerleri nasıl da gölgelediğini seyrederiz. Sanki hayat, kâr-zarar hesabına indirgenmiş, ruhu çoraklaşmış bir çöl gibidir. Bu çölde, maneviyat bir vaha misali uzakta kalmış, duygularımız ise kum fırtınaları altında kaybolup gitmiştir.

Bir zamanlar sevgi, sadakat ve samimiyet üzerine kurulan ilişkiler, şimdilerde makam ve mevki gölgesinde şekilleniyor. İnsanlar, birbirlerinin kalbine değil, cüzdanına veya sosyal statüsüne bakıyor. Gösterilen saygı, kişinin değerinden ziyade, sahip olduğu ayrıcalıklara yönelik bir hürmete dönüşmüş durumda. Bu ayrıcalıklar ise, toplumun geri kalanını görmezden gelerek, kul hakkını hiçe sayan bir lüks olarak karşımıza çıkıyor. İnsan, bu durumu gördükçe, geçmişin sadeliğine ve samimiyetine özlem duymaktan kendini alamıyor.

Nostalji tutkunları, belki de en haklı gerekçelerini bu yozlaşmada buluyor. Onlar, modern dünyanın getirdiği teknolojik imkânlara rağmen, insani değerlerin nasıl da aşındığını fark edenlerdir. Bir zamanlar komşunun komşuya ekmeğini paylaştığı, dostlukların menfaate kurban edilmediği, saygının satın alınamaz bir erdem olduğu günlere dair bir özlem taşırlar. Bu özlem, sadece geçmişe duyulan basit bir hasret değil, aynı zamanda insan ruhunun derinliklerinde yatan bir arayıştır. İnsan, maddi refahın artmasıyla birlikte, manevi anlamda nasıl da fakirleştiğini hisseder. Bu his, onu eskiye çeker; çünkü orada, kaybettiği bir şeylerin izleri vardır.

Pragmatizm, hayatı verimlilik ve fayda üzerine kurgularken, duyguları ve manevi değerleri bir kenara itti. İlişkiler, birer "yatırım" aracına dönüştü. Sevgi, yerini çıkar ilişkilerine bıraktı. Saygı, korku ve menfaatin gölgesinde kaldı. Bu durum, toplumun temel taşlarını oluşturan güven ve dayanışma duygularını zedeledi. İnsanlar, birbirlerine olan inancını yitirdikçe, yalnızlaştı ve yabancılaştı. Bu yabancılaşma, modern hayatın en büyük paradokslarından biri oldu: İletişim araçları her geçen gün gelişirken, insanlar arasındaki gerçek iletişim azaldı.

Eskiye özlem duyanlar, bu yozlaşmaya bir isyan olarak geçmişi yâd ederler. Onlar, maddi refahın manevi bir boşlukla telafi edilemeyeceğini bilirler. Kul hakkının ihlal edildiği, ayrıcalıkların normalleştiği, duyguların metalaştığı bir dünyada, insan olmanın anlamını sorgularlar. Belki de haklıdırlar; çünkü insan, sadece akıldan ibaret değildir. Onun bir de kalbi vardır ve bu kalp, pragmatizmin soğuk hesaplarıyla doyurulamaz.

Sonuç olarak, nostalji bir kaçış değil, bir arayıştır. İnsan, kaybettiği değerleri aramaktadır. Pragmatizmin dayattığı para odaklı yaşam, maneviyatı ve duygusal bağları görmezden geldikçe, bu arayış daha da derinleşecek gibi görünüyor. Belki de insan, altın buzağılara tapınmaktan vazgeçip, ruhunun sükûtuyla yeniden buluştuğu zaman, gerçek anlamına kavuşacaktır.
 
Konu sahibi
Zaman mı Bizi Tüketir, Biz mi Zamanı?

Zaman, insanın en eski muhatabıdır. Ona karşı sürekli bir yarış hâlindeyizdir; yetişmeye çalışır, yetmediğinden şikâyet eder, bazen de durmasını isteriz. Oysa zaman ne hızlanır ne yavaşlar. Belki de asıl soru şudur: Zaman mı bizi tüketir, yoksa biz mi zamanı anlamlarla doldurdukça tüketiriz?

İnsan zamanı ölçer; saatlere, takvimlere böler. Böylece ona hükmettiğini sanır. Fakat yaşlanmak, unutmak ve ölmek, bu hâkimiyet iddiasının ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatır. Zaman, biz fark etmeden geçer; biz ise çoğu zaman fark etmeden yaşarız. Belki de zaman bizi tüketmez; biz, zamanı boşluklarla doldurdukça kendimizi eksiltiriz.

Ölüm bilgisi bu eksilmenin en keskin hatırlatıcısıdır. İnsan öleceğini bilen tek varlıktır. Bu bilgi bir yük müdür, yoksa bir armağan mı? Ölümü bilmek, hayatı tehdit eden bir gölge gibi görünse de, aynı zamanda hayatı görünür kılar. Sonsuz olduğunu sandığımız bir şeyin değeri yoktur; sınırlı olan ise kıymetlidir. Ölüm, hayatı anlamlı kılan son nokta olabilir. Eğer her şey sonsuz olsaydı, hiçbir şey acil olmazdı; hiçbir sevgi, hiçbir karar gerçek bir ağırlık taşımazdı.

Peki bu sınırlılık içinde nasıl yaşamalı? Anı yaşayarak mı, geleceği düşünerek mi? Anı yaşamak çoğu zaman erdem gibi sunulur; oysa salt ana hapsolmak, sorumluluktan kaçmanın zarif bir yolu da olabilir. Geleceği düşünmek ise insanı kaygıya sürükler, ama aynı zamanda eyleme zorlar. Belki de erdem, bu ikisinin arasında bir yerde durur: Anı hissederek yaşamak, fakat geleceğin yükünü inkâr etmeden. Çünkü sadece anı yaşayan insan savrulur; sadece geleceği düşünen ise hiç yaşayamaz.

Tüm bu soruların merkezinde daha büyük bir mesele durur: Hayatın bir anlamı olmak zorunda mı? Belki de bu zorunluluk, insanın kendine yüklediği en ağır beklentidir. Anlam arayışı, insanı diri tutar ama aynı zamanda yorabilir. Hayat, hazır bir anlamla gelmiyor olabilir. Belki anlam, bulunan değil; kurulan bir şeydir. Belki de hayatın anlamı olması gerekmez—hayatın kendisi, anlam arayışımızla zaten yeterince doludur.

Zaman akmaya devam eder. Biz, bu akışta bazen tüketen, bazen tüketilen oluruz. Ölümü biliriz ama yaşamaktan vazgeçmeyiz. An ile gelecek arasında bocalarız. Anlam arar, bulamazsak bile sormaya devam ederiz. Belki de insan olmanın özü budur: Kesin cevaplara sahip olmadan, sorularla yaşamayı öğrenmek.
 
Geri
Üst