Tema düzenleyici

Kuantum Mekaniği

  • Konbuyu başlatan Konbuyu başlatan Harun
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi

Harun

Astsubay
Katılım
16 Ocak 2024
Mesajlar
317
Beğeni
1,051
Konu sahibi
Kuantum Mekaniği Nedir? Atom Altı Parçacıkların Dünyası, Evren’i Daha İyi Anlamamızı Sağlayabilir mi?

Kuantum mekaniği, en küçük parçacıklarla ilgilenen fizik dalıdır. Fiziksel dünyada çok garip gibi görünen bazı sonuçlara yol açar. Atomlar ve elektronlar ölçeğine indiğinizde, nesnelerin günlük boyutlarda ve hızlarda hareketini ve davranışlarını tanımlayan klasik mekanik denklemlerinin çoğu işe yaramaz hale gelir. Çünkü klasik mekanikte nesneler, belirli bir zamanda, belirli bir yerde bulunur. Kuantum mekaniğinde ise nesneler, bunun yerine, bir olasılık sisi içerisinde bulunurlar; A noktasında bulunmalarının belli bir olasılığı ve B noktasında bulunmalarının da başka bir olasılığı vardır. Bu böyle, her bir durum için devam eder…

Üç Devrimci İlke

Kuantum mekaniği (KM), klasik mekaniğin matematiğinin açıklayamadığı deneylerin tartışmalı matematiksel açıklamalarından başlayarak, on yıllar boyunca gelişti. Bu, 20. yüzyılın başında, Albert Einstein’ın fizikte nesnelerin yüksek hızlardaki hareketini tanımlayan, ayrı bir matematiksel devrim olan görelilik teorisini yayınladığı dönemde başladı. Görelilik Teorisi’nin aksine, kuantum mekaniğinin kökenleri, herhangi tekil bir bilim insanına atfedilemez. Aksine, birçok bilim insanı, 1900-1930 yılları arasında kademeli olarak kabul ve deneysel doğrulama kazanan üç devrimci ilkenin temeline katkıda bulundu. Bu ilkeler:

Kuantumlanmış Özellikler

Konum, hız ve renk gibi belirli özellikler, bazen sayıdan sayıya “tek seferde sıçrayan” bir kadran gibi, yalnızca belirli ve tam sayılı miktarlarda ortaya çıkabilir. Yani kuantum mekaniği, bu tür özelliklerin düzgün ve sürekli bir spektrumda var olması gerektiğini ileri süren klasik mekaniğin temel varsayımına meydan okumuştur. Bilim insanları, bazı özelliklerin belirli ayarlara sahip bir kadran gibi “tek seferde sıçradığı” fikrini açıklamak için “nicelleştirilmiş” ya da “kuantumlanmış” terimini icat ettiler.

Işık Parçacıkları

Işık, bazen parçacık gibi davranabilir. Bu, ışığın sakin bir gölün yüzeyindeki dalgalanmalara benzer şekilde bir dalga gibi davrandığını gösteren 200 yıllık deneylerin aksine, başlangıçta sert eleştirilerle karşılandı. Işık, duvarlardan “sekmesi”, köşelerde bükülmesi ve ve dalganın tepeleri ve çukurlarının toplanması veya kaybolması bakımından, dalgaya benzer şekilde davranır. Üst üste binen dalga tepeleri daha parlak ışıkla sonuçlanırken, birbirini iptal eden dalgalar karanlığa sebep olur. Bir ışık kaynağı, bir gölün ortasına ritmik olarak batırılan bir topa benzetilebilir. Yayılan renk, topun ritminin hızı ile belirlenen dalga tepeleri arasındaki mesafeye karşılık gelir.

Maddenin Dalgaları

Tüm bunlara rağmen madde, dalga gibi de davranabilir. Bu durum, elektronlar gibi maddelerin parçacıklar olarak var olduğunu gösteren 30 yıllık deneylerle ters düşmüştür.

Kuantumlanmış Özellikler Ne Anlama Gelir?

1900 yılında Alman fizikçi Max Planck, spektrum boyunca yayılan renklerin, kırmızı-sıcak ve beyaz-sıcak nesnelerin (ampul filamentleri gibi) ışıltısında dağılımını açıklamaya çalıştı. Planck, bu dağılımı açıklamak için türettiği denklemi fiziksel olarak anlamlandırırken, çok sayıda olsa da yalnızca belirli renklerin kombinasyonlarının, özellikle bazı taban sayılarının tam sayı katları olanların yayıldığını ima ettiğini fark etti. Renkler bir şekilde kuantumlanmıştı!

Bu, beklenmedik bir durumdu; çünkü ışığın bir dalga gibi davrandığı biliniyordu, bu da renk değerlerinin sürekli bir spektrum olması gerektiği anlamına geliyordu. Atomların bu tam sayı katları arasındaki renkleri üretmesini ne engelliyor olabilirdi?

Bu, o kadar tuhaf görünüyordu ki, Planck kuantumlanmayı matematiksel bir numaradan başka bir şey olarak görmüyordu. Physics World dergisinde 2000 yılında yayınlanan “İsteksiz Devrimci Max Planck” başlıklı makalesinde Helge Kragh’ın da dediği gibi:[2] Aralık 1900’de fizikte bir devrim meydana geldiyse de, kimse bunun farkında değildi. Planck de bir istisna değildi…Planck denklemi, sonradan kuantum mekaniğinin gelecekteki gelişimi için çok önemli olacak bir sayı da içeriyordu. Bu sayı, günümüzde “Planck Sabiti” olarak biliniyor.

Kuantumlanma, fiziğin diğer gizemlerini açıklamaya da yardımcı oldu. 1907’de Einstein, aynı miktarda ısıyla maddeye etki edip başlangıç sıcaklığını değiştirdiğinizde, katı maddelerin sıcaklığının neden farklı miktarlarda değiştiğini açıklamak için Planck’ın kuantizasyon hipotezini kullandı.

1800’lerin başından beri, spektroskopi bilimi, farklı maddelerin “spektral çizgiler” adı verilen belirli ışık renklerini yaydığını ve absorbe ettiğini göstermiştir. Spektroskopi, uzak yıldızlar gibi nesnelerde bulunan maddeleri belirlemek için güvenilir bir yöntem olsa da, bilim insanları, neden her maddenin bu belirli çizgileri yaydığını henüz çözememişlerdi.

1888’de Johannes Rydberg, hidrojen tarafından yayılan spektral çizgileri açıklayan bir denklem türetti, ancak kimse denklemin neden çalıştığını açıklayamadı. Bu durum, 1913’te Niels Bohr’un, Planck’ın kuantizasyon hipotezini Ernest Rutherford’un 1911’deki “gezegensel” atom modeline uyguladığında değişti: Böylece, elektronların, gezegenlerin güneşin yörüngesinde olduğu gibi çekirdeğin etrafında döndüğü varsayıldı.

Colorado Üniversitesi tarafından üretilen Physics 2000 sitesine göre Bohr, elektronların bir atom çekirdeği etrafındaki “özel” yörüngelerle sınırlandırıldığını öne sürdü. Elektronlar belirli yörüngeler arasında “sıçrayabiliyorlardı” ve bu sıçramanın ürettiği enerji, spektral çizgiler olarak gözlenen belirli ışık renklerine neden oluyordu. Kuantumlanmış özellikler sadece matematiksel bir numara olarak icat edilmiş olsa da, o kadar çok şeyi açıkladılar ki, kuantum mekaniğinin kurucu ilkesi haline geldiler.

Işık Parçacıkları Ne Demek?

1905’te Albert Einstein, ışığın bir dalga olarak değil de bir çeşit “enerji kuantumu” olarak hareket ettiğini tasavvur ettiği “Işığın Emisyonu ve Dönüşümüne Yönelik Keşifsel Bir Bakış Açısı” başlıklı bir makale yayınladı.[1] Einstein’ın önerisine göre bu enerji paketi, özellikle de bir atom kuantumlanmış titreşim hızları arasında “sıçradığı” zaman, “yalnızca bir bütün olarak absorbe edilebilir veya üretilebilirdi”; yarım veya çeyrek absorbe edilemezdi veya bu şekilde “tam olmayan biçimde” saçılamazdı. Bu, birkaç yıl sonra görüleceği gibi, kuantumlanmış yörüngeler arasında bir elektron “sıçradığında” da geçerli olacaktı. Bu modele göre, Einstein’ın “enerji kuantumu”, sıçramanın enerji farkını içeriyordu; Planck sabitiyle bölündüğünde, bu enerji farkı bu kuantumların taşıdığı ışığın rengini belirledi.

Einstein, ışığı tasavvur etmenin bu yeni yolu ile, Planck’ın tanımladığı belirli renkler de dahil olmak üzere dokuz farklı olgunun davranışıyla ilgili fikirler sundu. Işığın belirli renklerinin elektronları metal yüzeylerden nasıl atabildiğini de açıkladı, bu olay “fotoelektrik etkisi” olarak bilinir.

Ne var ki, Winnipeg Üniversitesi’nde fizik profesörü olan Stephen Klassen, Einstein’ın bu görüşlerinde tamamen haklı olmadığını söyledi. Klassen, 2008 tarihli bir makale olan “Fotoelektrik Etkisi: Fizik Sınıfları İçin Olan Hikayeyi Düzeltmek” başlıklı makalesinde, Einstein’ın enerji kuantumunun bu dokuz olgunun tümünü açıklamak için gerekli olmadığını belirtmektedir. Işığın bir dalga olarak hesaplandığı belirli matematiksel işlemler, hem Planck’in bir ampul filamentinden yayıldığını söylediği belirli renkleri, hem de fotoelektrik etkisini açıklayabilir. Einstein, 1921 Nobel Ödülü’nü tartışmalı bir şekilde kazandığında, Nobel komitesi, özellikle enerji kuantumu kavramı üzerinde durmadan, yalnızca “fotoelektrik etkisi yasasının keşfini” ödüle dahil etmişti.Einstein’ın makalesinden yaklaşık yirmi yıl sonra “foton” terimi, 1923’te bir elektron ışını tarafından saçılan ışığın renk değiştirdiğini gösteren Arthur Compton’un çalışması sayesinde, enerji kuantumunu tanımlamak için popüler hale geldi. Bu, ışık parçacıklarının (fotonların) gerçekten de madde parçacıklarıyla (elektronlar) çarpıştığını gösterdi ve böylece Einstein’ın hipotezi doğrulanmış oldu. Şimdiye kadar, ışığın hem dalga hem de parçacık gibi davranabileceği görülerek “dalga-parçacık ikiliği” kuantum mekaniğinin temeline yerleştirildi.

Madde Dalgaları?

Elektronun 1896’da keşfedilmesinden bu yana, tüm maddenin parçacıklar şeklinde var olduğuna dair kanıtlar yavaş yavaş toplanıyordu. Yine de, ışığın dalga-parçacık ikiliğinin belirtilmesi, bilim insanlarının maddenin yalnızca parçacık olarak davranmakla sınırlı olup olmadığını sorgulamasına neden oldu. Belki dalga-parçacık ikiliği madde için de geçerli olabilirdi?

Bu mantıkla önemli ilerleme kaydeden ilk bilim insanı, Louis de Broglie adlı Fransız bir fizikçiydi. 1924’te de Broglie, parçacıkların dalga benzeri özellikler gösterebildiğini ve dalgaların parçacık benzeri özellikler gösterebileceğini kanıtlamak için Einstein’ın Özel Görelilik Teorisi’nin denklemlerini kullandı. Daha sonra 1925’te, bağımsız çalışan ve farklı matematiksel düşünme yöntemleri kullanan iki bilim insanı, elektronların atomlarda nasıl döndüğünü açıklamak için Broglie’nin mantığını uyguladılar (bu, klasik mekaniğin denklemleri kullanılarak açıklanamayan bir olgudur). Almanya’da fizikçi Werner Heisenberg, Max Born ve Pascual Jordan ile birlikte çalışarak, bunu “matris mekaniği” denen bir yöntem geliştirerek başardı. Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger “dalga mekaniği” adlı benzer bir teori geliştirdi. Schrödinger, 1926’da İsviçreli fizikçi Wolfgang Pauli’nin, matris mekaniğinin daha eksiksiz olduğunu gösteren yayınlanmamış bir araştırmayı Pascual Jordan’a göndermesine rağmen, bu iki yaklaşımın eşdeğer olduğunu gösterdi.

Rutherford-Bohr atom modelinin yerini, her elektronun bir atomun çekirdeği etrafında bir dalga (bazen “bulut” olarak adlandırılır) gibi davrandığı Heisenberg-Schrödinger atom modeli aldı. Yeni modelin bir koşulu, bir elektronu oluşturan dalganın uçlarının buluşmasıydı. W.A. Benjamin tarafında 1981 yılında yazılan Quantum Mechanics in Chemistry kitabının 3. baskısında Melvin Hanna şöyle diyor: Bu koşulun bir sonucu, yalnızca tam sayıdaki tepe ve çukurlara izin verilmesidir; bu da bazı özelliklerin neden kuantumlandığını açıklar. Heisenberg-Schrödinger atom modelinde, elektronlar bir “dalga fonksiyonuna” uyar ve yörüngelerden ziyade “orbitallerde” bulunurlar. Rutherford-Bohr modelinin dairesel yörüngelerinin aksine, atomik orbitaller, kürelerden dambıllara ve papatyalara kadar çeşitli şekillere sahiptirler.

1927’de Walter Heitler ve Fritz London, atom orbitallerinin molekül orbitalleri oluşturmak için nasıl birleşebileceğini göstermek adına dalga mekaniğini daha da geliştirdi ve atomların moleküller oluşturmak için neden birbirine bağlandığını etkili bir şekilde gösterdi. Bu, klasik mekaniğin matematiği kullanılarak çözülemeyen bir başka problemdi. Bu içgörüler, “kuantum kimyası” alanının gelişmesine yol açtı.

Belirsizlik İlkesi

Yine 1927’de Heisenberg’in, kuantum fiziğine bir başka büyük katkısı oldu. Madde dalga gibi davrandığından, bir elektronun konumu ve hızı gibi bazı özelliklerinin “tamamlayıcı” olduğunu, yani her bir özelliğin kesinliğinin ne kadar iyi bilinebileceğine dair Planck sabiti ile ilişkili bir sınır olduğunu düşündü. “Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi” olarak adlandırılacak bu ilkeye göre, bir elektronun konumu ne kadar kesin olarak bilinirse, hızı o kadar az kesinlikle bilinebilirdi ve bunun tam tersi de geçerliydi.

Bu belirsizlik ilkesi, günlük boyuttaki nesneler için de geçerlidir; ancak fark edilmez, çünkü kesinlik noksanlığı olağanüstü derecede küçüktür. Morningside Koleji’nden (Sioux City, IA) Dave Slaven’a göre, eğer bir beyzbol topunun hızı saatte 0,16 kilometre düzeyinde kesinlikle biliniyorsa, topun konumunu bilmenin mümkün olduğu maksimum kesinlik 0.000000000000000000000000000008 milimetredir.

Geleceğe Adım Adım!

Kuantumlanma ilkeleri, dalga-parçacık ikiliği ve belirsizlik ilkesi, kuantum mekaniği için yeni bir dönem başlattı. 1927’de Paul Dirac, parçacıkları (fotonlar ve elektronlar gibi) altta yatan bir fiziksel alanın uyarılmış halleri olarak işleyen “kuantum alan teorisi” (KAT) üzerinde çalışabilmek için elektrik ve manyetik alanların kuantum anlayışını uyguladı. Kuantum alan teorisindeki çalışmalar, bilim insanları bir engelle karşılaşana kadar on yıl boyunca devam etti: Kuantum alan teorisindeki birçok denklem, sonsuzluk sonuçları elde ettiğinden, fiziksel anlam ifade etmeyi bıraktı.

On yıllık bir durgunluktan sonra, Hans Bethe 1947’de “yeniden normalleştirme” adlı bir teknik kullanarak bir ilerleme kaydetti. Burada Bethe, tüm sonsuz sonuçların iki fenomene bağlı (özellikle “elektron öz enerjisi” ve “vakum polarizasyonu”) olduğunu ve elektron kütlesi ile elektron yükünün gözlemlenen değerlerinin tüm sonsuz sonuçların ortadan kalkması için kullanılabileceğini fark etti.

“Yeniden normalleştirme” girişiminden bu yana, kuantum alan teorisindeki doğanın dört temel kuvveti hakkında kuantum teorileri geliştirmek için temel oluşturmuştur:

1-elektromanyetizma,
2-zayıf nükleer kuvvet,
3-güçlü nükleer kuvvet,
4-kütleçekimi.
Kuantum alan teorisi tarafından sağlanan ilk içgörü, 1940’ların sonlarında ve 1950’lerin başlarında büyük adımlar atan “kuantum elektrodinamiği” (KED) aracılığıyla elektromanyetizmanın kuantum tanımıydı. Bunun dışında, 1960’lar boyunca “elektrozayıf teorisini” > (EZT) oluşturmak için elektromanyetizma ile birleştirilen zayıf nükleer kuvvetin kuantum tanımı vardı.
Nihayet, 1960’larda ve 1970’lerde “kuantum kromodinamiği” (KKD) kullanılarak güçlü nükleer kuvvetin kuantum olarak tanımlamak mümkün oldu. KED, EZT ve KKD teorileri, birlikte parçacık fiziğinin Standart Modeli’nin temelini oluşturdu. Ne yazık ki, KAT henüz bir kuantum kütleçekimi teorisi üretemedi. Bu konudaki araştırmalar günümüzde sicim teorisi ve döngüsel kuantum kütleçekimi çalışmalarıyla devam ediyor.

Kuantum Mekaniği Nedir? Atom Altı Parçacıkların Dünyası, Evren'i Daha İyi Anlamamızı Sağlayabilir mi? - Evrim Ağacı
 
Son düzenleme:
Kimbilir belkide kuantum fiziği, mekaniği ve felsefesinin ortaya çıkmasına yol açan, o meşhur soruyu ortaya bırakıp kaçalım. Madde atomlardan oluşuyorsa, ve 1 atom çekirdekten yaklaşık 100.000 kat büyük olduğu ve geri kalan alanın da boşluk olduğunu düşünürsek, biz neyi görüp, neye dokunuyoruz?

Bu soluduğun şeyin hava olduğunu mu sanıyorsun Neo? Hayır Neo, limon kolonyası o, dün Ağyüzbirden aldım. Neden biliyormusun Neo? Çünkü ağyüzbir harca harca bitmez Neo. Gidip gram altın alalım Neo, akşama kahinin bacanağının düğünü var...
 
Son düzenleme:
Madde atomlardan oluşuyorsa, ve 1 atom çekirdekten yaklaşık 100.000 kat büyük olduğu ve geri kalan alanın da boşluk olduğunu düşünürsek, biz neyi görüp, neye dokunuyoruz?
Allah (c.c.) rahmeti, selamı ve bereketi üzerimize olsun.

Kainatta boşluk olmadığı artık biliniyor. Bir zamanlar boşluk olarak tanımlanan alanların "esir" ile dolu olduğu kabul edilmektedir.

Esîr, eski stoacıların ve günümüzde teozofların "aether" dedikleri, maddenin insanın beş duyusu ile algılayamadığı; katı, sıvı ve gaz hâllerine oranla yoğunluğu daha az, vibrasyonel hızı daha yüksek, daha süptil ve daha akışkan hâline verdikleri addır.
 
Bu rönesans tablosu gibi tablo varya, herşey bu amcaların ve teyzenin başının altından çıktı. Herkes, eğitim hayatında, mutlaka bu adamlardan en az birinin, geliştirdiği bir kanun, teori, ya da denkleme mutlaka denk gelmiştir. Bu mükemmel beyinler, pancar motoru gibi çalışarak, alabildiğine sınırları zorlamışlar, benim gibi yarım akıllı da, bunların geliştirdiği yöntemleri anlamak için saatlerce trene bakar gibi kitaplara bakıp durmuştur. O dönem bilgisayar, AI ve teknolojinin daha embiryo seviyesinde olduğu düşünürsek, şimdiki zamana göre yaptıklarını 100 ya da 1000 ile çarpmak gerekir.

Adamlar çoğu zaman teorilerini, sadece kağıt ve kalem ile formüle ederek, teoriyi kafalarında kurmuşlar ve ispatını sözlü ve yazılı yapmaya çalışarak bilim kurullarını ikna etmeye çalışmışlardır. Şimdiki gibi Adobe, Autodesk firmaları ya da C++, C#, Java gibi programlama dilleri o dönem olsaydı, şimdi bu yazıyı Jüpiterdeki tripleksten yazıyor olabilirdim.

Neyse, arka fonda Şampiyonlar Ligi müziği ve ekranda da Şampiyonlar Ligi kadrosunu şuraya bırakayım...

1.png
 
Son düzenleme:
Konu sahibi
Kainatta boşluk olmadığı artık biliniyor. Bir zamanlar boşluk olarak tanımlanan alanların "esir" ile dolu olduğu kabul edilmektedir.

Esîr, eski stoacıların ve günümüzde teozofların "aether" dedikleri, maddenin insanın beş duyusu ile algılayamadığı; katı, sıvı ve gaz hâllerine oranla yoğunluğu daha az, vibrasyonel hızı daha yüksek, daha süptil ve daha akışkan hâline verdikleri addır
Evrende boşluk,hiçlik diye bir şey olmadığı doğru da esir ile dolu olduğu felan kabul edilmiyor. Said isimli şahsın yalanlarını bilimsel gerçekmiş gibi hiç utanmadan yazmanız komik gerçekten. Aksine Albert Einstein'ın Görelilik Teorisi ile geçerliliğini yitirmiş bir kavram.
 
Son düzenleme:
Evrende boşluk,hiçlik diye bir şey olmadığı doğru da esir ile dolu olduğu felan kabul edilmiyor. Said isimli şahsın yalanlarını bilimsel gerçekmiş gibi hiç utanmadan yazmanız komik gerçekten. Aksine Albert Einstein'ın Görelilik Teorisi ile geçerliliğini yitirmiş bir kavram.
Allah (c.c.) rahmeti, selamı ve bereketi üzerimize olsun.

Tamam sizin dediğiniz kabul edelim. Gayri Müslimlerin kullandığı sözcüklerle ifade edelim
Uzay, sanıldığı gibi “tamamen boş” değil:
  • Atomlar, gaz ve toz
  • Işık ve radyasyon
  • Kozmik mikrodalga arka plan
  • Karanlık madde
  • Karanlık enerji

hepsi evreni “dolduruyor”.

Said Nursi bu kadar çok kelimeyle ifade edilen hususu Esîr, kelimesi ile ifade etmiştir.
Gayri Müslimlerin dillerinde bu kelimenin karşılığı olacak BİR kelime olmadığı için çok sayıda kelime kullanmaktadırlar.
 
Konu sahibi
Tamam sizin dediğiniz kabul edelim. Gayri Müslimlerin kullandığı sözcüklerle ifade edelim
Uzay, sanıldığı gibi “tamamen boş” değil:
  • Atomlar, gaz ve toz
  • Işık ve radyasyon
  • Kozmik mikrodalga arka plan
  • Karanlık madde
  • Karanlık enerji

hepsi evreni “dolduruyor”.

Said Nursi bu kadar çok kelimeyle ifade edilen hususu Esîr, kelimesi ile ifade etmiştir.
Gayri Müslimlerin dillerinde bu kelimenin karşılığı olacak BİR kelime olmadığı için çok sayıda kelime kullanmaktadırlar.
Bu terimlerin gayrimüslimlik ile alakası yok. Bilimin terminolojisi gereği kullanılan terimler. Saidin esir dediği şey kendi hayal dünyası, hiçbir bilimsel temeli yok. Antik filozofların ether kavramının üzerine birazcık dini,birazcık da sahte bilim sosunu ekleyip sunduğu hayali bir kavram. Yazdığınız gerçek bilimsel kavramlarla sözde esir maddesinin alakası yok, onlara denk düşmüyor.

Yazdığınız şeyler neresinden baksan propaganda kokuyor. Karşılığı yokmuş. Yahu uydurma şeyin karşılığı mı olur? Ayrıca atom, enerji, karanlık madde,kozmik mikro dalga arka plan ışıması vs. kavramların hepsi ayrı ayrı şeyler. Gerçi sobayla konuşan, yazdığı kitapların kendine vahiy edildiğini söyleyen birinin şakirtinden bunları duymak şaşırtıcı değil.
 
Son düzenleme:
Bu terimlerin gayrimüslimlik ile alakası yok. Bilimin terminolojisi gereği kullanılan terimler. Saidin esir dediği şey kendi hayal dünyası, hiçbir bilimsel temeli yok. Antik filozofların ether kavramının üzerine birazcık dini,birazcık da sahte bilim sosunu ekleyip sunduğu hayali bir kavram. Yazdığınız gerçek bilimsel kavramlarla sözde esir maddesinin alakası yok, onlara denk düşmüyor.

Yazdığınız şeyler neresinden baksan propaganda kokuyor. Karşılığı yokmuş.
Yahu uydurma şeyin karşılığı mı olur? Ayrıca atom, enerji, karanlık madde,kozmik mikro dalga arka plan ışıması vs. kavramların hepsi ayrı ayrı şeyler.
Gerçi sobayla konuşan, yazdığı kitapların kendine vahiy edildiğini söyleyen birinin şakirtinden bunları duymak şaşırtıcı değil.
Allah (c.c.) rahmeti, selamı ve bereketi üzerimize olsun.

Bir tartışmada taraflar muhatapları hakkında hakaret içeren ifadeler kullanıyorsa, ARGÜMANLARININ ZAYIF OLDUĞU izlenimi oluşur.


1883 yılında ünlü Nature dergisinde yer alan ifadeler:
Kaynak :
1 E. Whittaker'in alıntısı, A. History of the Theories of Aether an Electricity, Nelson, London, 1951; 194.
2 O. Lodge, "The ether and its functions", Nature, XXVII, 1883; 304

"Esir genelde bir akışkan ya da bir mayi olarak adlandırılmaktadır ve yine katılığı itibariyle bir jele benzetilmektedir; oysa bu adların hiçbiri uygun değildir.
Bunların hepsi moleküler gruplardır, dolayısıyla esir gibi değildir.

Eylemsizlik özelliği olan sürekli sürtünmesiz bir ortamı basit olarak ve tek başına düşünelim, mefhumun muğlaklığı,
bilgimizin şu anki durumunda münasip olduğundan daha fazla bir şey olmayacaktır."

"Kusursuz devamlılığı olan,
ince, sıkıştırılamayan,
tüm uzaya yayılan
ve içinde yerleşik sıradan maddenin molekülleri arasında sızan
ve kendi imkânları ile birini diğerine bağlayan

bir özdek fikrini idrâk etmeye çalışmalıyız.
Ve onu cisimler arasındaki tüm hareketlerin sürüp gittiği evrensel bir ortam olarak kabul etmeliyiz.
O halde bu onun -hareket ile enerjinin ileticisi olarak- fonksiyonudur."

Risale-i Nur Külliyatının Bilim İnsanlarını yararlandığı bir eser olduğunun kanıtı:

Uluslararası Lisansüstü Risale-i Nur Çalışmaları Konferansları ve benzeri etkinliklerle ilgili tarihsel gelişim, kapsam ve içeriksel bilgileri içeren kapsamlı bir özet:

Uluslararası Lisansüstü Risale-i Nur Çalışmaları Konferansları (IGC)​

Bu konferanslar, üniversitelerde yüksek lisans ve doktora düzeyinde Risale-i Nur ve Said Nursî üzerine çalışan genç akademisyenlerin çalışmalarını sahnelediği, uluslararası düzeyde örgütlenmiş etkinliklerdir. İstanbul İlim ve Kültür Vakfı (İİKV) tarafından düzenlenmektedir.

9. Uluslararası Lisansüstü Risale-i Nur Çalışmaları Konferansı (2018)​

  • Tarih: 2–6 Temmuz 2018
  • Katılımcılar: Singapur, İngiltere, Pakistan, Hindistan gibi ülkelerden gelen profesörler, akademisyenler, yüksek lisans ve doktora öğrencileri.
  • Etkinlikte dersler, akademik sunumlar ve interaktif oturumlar düzenlenmiştir.

10. Konferans (2019)​

  • Tarih: 28 Ağustos–1 Eylül 2019, Vefa’daki merkez binasında düzenlenmiştir.
  • Amaç: Yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin tezlerini sunup tartışma ortamı yaratmak. Genç araştırmacılar ve deneyimli akademisyenler arasında etkileşim öne çıkmıştır.

13. Konferans Çağrısı (2024)​

  • Duyuru: 2024 yılı için 13. Graduate Conference çağrısı yapılmıştır.
  • Kapsam: 3. ve 4. sınıf lisans öğrencileriyle birlikte yüksek lisans ve doktora düzeyinde dünyanın çeşitli yerlerinden katılımcılar.
  • Tema: “Al-Fitrah” (yaratılış/fıtrat) üzerinde özellikle diriliş (resurrection) kavramı eksenli beş günlük eğitim ve sunumlar.

Diğer Uluslararası Etkinlikler​

- Genç Akademisyenler Konferansı (2019)​

  • Aynı yıl içinde, genç akademisyenlerin bir araya geldiği “Uluslararası Genç Akademisyenler Risale-i Nur Konferansı” adıyla benzer içerikte bir etkinlik daha düzenlenmiştir.

- Geçmiş Etkinlikler​

  • 5. Uluslararası Graduate Conference: 8–10 Haziran 2013 tarihlerinde, İstanbul’da gerçekleşmiştir. Ekonomi, kültür gibi disiplinler bağlamında genç akademisyenlere sunum imkânı tanınmıştır.

Diğer Uluslararası Konferanslar ve Çalıştaylar​

- Uzakdoğu’da Said Nursî & Risale-i Nur Konferansları (2012)​

  • Yer: Malezya ve Endonezya
  • Tarih: 4–8 Aralık 2012
  • Konferans başlıkları arasında “Said Nursî Düşüncesine Göre Medeniyet Dönüşümünde Bilim ve Kültürün Ana Boyutları” ve “İslam Medeniyetinin Dönüşümünde Bilimin Rolü” yer almıştır.

- New Delhi Konferansı (2012)​

  • Tarih: 1–2 Şubat 2012
  • Düzenleyiciler: Jawaharlal Nehru Üniversitesi Arap ve Afrika Çalışmaları Merkezi ve İstanbul Foundation for Science and Culture
  • Tema: “Living in Harmony and Peace in a Multicultural World: The Risale-i Nur Perspective”
  • Katılımcılar arasında Arapça çevirmen İhsan Kasım Salihi, Prof. Faris Kaya gibi akademisyenler yer almıştır.

- Durham Üniversitesi Konferansı (2008)​

  • Tarih: 20–21 Ekim 2008
  • Eserin Başlığı: “Allah, İnsan ve Ölüm: Risale-i Nur Perspektifi”
  • Katılımcılar: İngiltere, ABD, Hollanda, Türkiye, Kanada, Avustralya’dan 16 akademisyen. İngiltere’de bir devlet üniversitesi tarafından Said Nursî üzerine düzenlenen ilk akademik toplantı özelliğindedir.

- Risale Conference 2024 (Ohio, ABD)​

  • Tarih: 14–16 Kasım 2024
  • Yer: John Carroll University (Ohio) ve çevrimiçi
  • Tema: “The Future of Risale-i Nur Studies in the West”
  • Düzenleyenler: Said Nursi Chair in Islamic Studies (JCU) & Interdisciplinary Journal of Islamic Studies (IJIS)
  • Konferans sonrası seçilen makaleler IJIS’te özel sayıda yayımlanacak.

Genel Değerlendirme Tablosu​

Etkinlik / YılYer / OrganizatörKatılımcı ProfiliTemalar / Notlar
5. Graduate Conference (2013)İstanbul / İİKVGenç lisansüstülerKültür, ekonomi ekseninde disiplinlerarası sunumlar
9. (2018) & 10. (2019) Graduate Conf.İstanbul / İİKVUluslararası öğrenciler ve akademisyenlerTez sunumları, tartışma ortamı
13. Graduate Conf. Çağrısı (2024)İstanbul / İİKVLisansüstü & lisans öğrencileri"Fitrah" ve diriliş teması üzerine eğitim odaklı
Genç Akademisyenler (2019)İstanbul / İİKVGenç araştırmacılarAkademik yönlendirme ve tez paylaşımı
Uzakdoğu Konferansları (2012)Malezya & EndonezyaAsya akademik camiasıMedeniyet, bilim, kültür dönüşümü
New Delhi (2012)Hindistan / JNU + İİKVUluslararası akademisyenlerÇok kültürlü dünyada barış ve harmoni perspektifleri
Durham (2008)İngiltere / Durham ÜniversitesiBatılı akademisyenlerÖlüm, iman ve insan temalı ilk devlet üniversitesi konferansı
John Carroll (2024)ABD / JCU & IJISBatı’daki akademisyen & öğrencilerBatı'da Risale-i Nur çalışmaları; yayın planı var

Sonuç​

  • İstanbul İlim ve Kültür Vakfı önderliğindeki Uluslararası Lisansüstü Risale-i Nur Çalışmaları Konferansları, genç akademisyenleri uluslararası bir platformda buluşturmada önemli bir rol oynuyor ve düzenli olarak yürütülüyor.
  • Asya (Malezya, Endonezya, Hindistan), Avrupa (İngiltere), ve ABD gibi coğrafyalarda da, farklı temalar üzerinden akademik etkinlikler yapılmış; bu, Risale-i Nur çalışmalarının geniş bir coğrafi ve kültürel yelpazede etkili olduğunun göstergesi.
  • John Carroll Üniversitesi (2024) organizasyonu, batı bağlamında çağdaş akademik ilginin sürdüğünü gösteren yeni bir gelişmedir.
 
Konu sahibi
Bir tartışmada taraflar muhatapları hakkında hakaret içeren ifadeler kullanıyorsa, ARGÜMANLARININ ZAYIF OLDUĞU izlenimi oluşur.
Hakaret nerede? Said sobayla konuşmuyor mu? Yazdığı şeylerin kendine vahiy edildiğini söylemiyor mu? Saidin peşinden gidenlere şakirt denmiyor mu? Bakın ben zihniyetinizi gayet iyi biliyorum ama burası tartışma yeri değil. Onun için başlıkları sürekli saidin yalanları ile manipüle etmeyi bırakın.

Esir diye bir şey yok. Bilim böyle bir şeyi kanıtlamadı. Einstein'ın Görelilik Teorisi varken konuştuğumuz şeye bakın. Esir dediğiniz şeyi kabul edeceksek Bilimsel olarak defalarca test edilmiş Görelilik Teorisi'ni inkar etmemiz gerek.

Fetönün ve Adnanın peşinden giden de çoktu, onlarda konferanslar düzenliyordu. Onların da sözde bilimleri ve bilim adamları vardı, bilim diye şakirti oldukları şahısların yalanlarını anlatıyorlardı.
 
Son düzenleme:
Hakaret nerede? Said sobayla konuşmuyor mu? Yazdığı şeylerin kendine vahiy edildiğini söylemiyor mu? Saidin peşinden gidenlere şakirt denmiyor mu?
Bakın ben zihniyetinizi gayet iyi biliyorum ama burası tartışma yeri değil. Onun için başlıkları sürekli saidin yalanları ile manipüle etmeyi bırakın.

Esir diye bir şey yok. Bilim böyle bir şeyi kanıtlamadı. Einstein'ın Görelilik Teorisi varken konuştuğumuz şeye bakın. Esir dediğiniz şeyi kabul edeceksek Bilimsel olarak defalarca test edilmiş Görelilik Teorisi'ni inkar etmemiz gerek.

Fetönün ve Adnanın peşinden giden de çoktu, onlarda konferanslar düzenliyordu. Onların da sözde bilimleri ve bilim adamları vardı, bilim diye şakirti oldukları şahısların yalanlarını anlatıyorlardı.
Allah (c.c.) rahmeti, selamı ve bereketi üzerimize olsun.

Anladığım kadarıyla ne Risale-i Nur küliiyatını, ne Fetüllah Gülen'in kitaplarını, ne de Adnan Oktar'ın kitaplarını OKUMAMIŞSINIZ.
Okuduğunuz varsa da ÖNYARGILARINIZ nedeniyle anlatılanları yanlış yorumluyorsunuz.


1) Said Nursi, Şualar isimli eserinin On Dördüncü Şua bölümünde yer alan "soba" ile ilgili bahiste sobayla konuşmaz, SOBAYI KONUŞTURUR.
İlgili bölümde edebi bir üslup olan "FABL" kullanılmıştır. Edebiyatla yakından uzaktan ilgisi olanların bu konuda bilgisi vardır.
Edebiyatla ilgisi olmayanlarda "FABL" üslubunun ne olduğunu internette araştırabilirler.

2) Şakirt, öğrenci anlamına gelen bir kelimedir. Bediüzzaman Said Nursi, sadece CİDDİ olarak Risale-i Nur Hizmetinde çalışacak kişileri öğrenciliğe kabul etmiştir.
Benim gibi, külliyatı baştan savma olarak okuyup, sonrasında ihtiyaç duydukça külliyata bakan kişileri şakirt olarak kabul etmez.
ÖNYARGILARINIZ
nedeniyle Risale-i Külliyatı hakkında olumlu ifadeler kullanan herkesi suçlayıcı ifadeler kullanıyorsunuz.

3) Yüzlerce, bilimsel eserde yer alan "esir maddesi" hakkında "esir diye bir şey yok" diyerek esir maddesini yok edemezsiniz :)
Bilim ruhun varlığını da kanıtlayamıyor. Ruhun varlığını kanıtlanamıyor diye ruh da yok diyor musunuz?

4) Esir maddesi ile, Görelilik Teorisi arasında nasıl bir bağ kurduğunuzu anlayamadım.

5) Necip Fazıl Kısakürek, Kadir Mısırlıoğlu, Adnan Oktar, Bediüzzaman Said Nursi, Fethullah Gülen, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan vs. "Cerbeze" denilen bir tür rahatsızlıktan muzdariptirler.
FARKLI şekilde söyleyecek olursak, ileri / hızlı bir zekâya sahiptirler.
Zekâlarını kontrol altında tutabilenler veya tutabildikleri dönemlerde insan üstü denilebilecek eserler vermişlerdir.
Zekâlarını kontrol altında tutamayanlar veya tutamadıkları dönemlerde kendileri dahil olacak şekilde zararlı eserler üretmişlerdir.[/b]
Adnan Oktar, Harun Yahya müstear ismini kullandığında SADECE Kur'an-ı Kerim'i kaynak gösteren eserler yazmıştır.
İleri ki dönemde kaynak olarak Sahih hadis külliyatlarını da kullanmaya başlamıştır.
Bu dönemlerde yazdıklarında bilime / akla aykırı hiç bir ifade yoktur.
Harun Yahya ismini kullandığını İFŞA ETTİĞİ dönemde, kendileri dahil olacak şekilde zararlı eserler üretmiştir.
Bu dönem zekasını kontrol altında tutamadığı dönemdir.

Benzer şekilde, Fethullah Gülen'nin BASILI eserlerinde de bilime / akla aykırı hiç bir ifade yoktur.
Belli bir dönemden sonra, basılı olmayan eserlerinde veya sözlü ifadelerinde zekanın ifrat etkileri görülmektedir.

ÖNYARGILARINIZ nedeniyle, bu kişilerin zekalarını kontrol altında tutamadıkları dönemlerindeki, davranış ve eserlerini dikkate alarak, yararlı eserler olan eserlerini göz ardı ediyorsunuz.

İnşaAllah ÖNYARGILAINIZDAN kurtulmanız mümkün olur.
 
Konu sahibi
Allah (c.c.) rahmeti, selamı ve bereketi üzerimize olsun.

Anladığım kadarıyla ne Risale-i Nur küliiyatını, ne Fetüllah Gülen'in kitaplarını, ne de Adnan Oktar'ın kitaplarını OKUMAMIŞSINIZ.
Okuduğunuz varsa da ÖNYARGILARINIZ nedeniyle anlatılanları yanlış yorumluyorsunuz.


1) Said Nursi, Şualar isimli eserinin On Dördüncü Şua bölümünde yer alan "soba" ile ilgili bahiste sobayla konuşmaz, SOBAYI KONUŞTURUR.
İlgili bölümde edebi bir üslup olan "FABL" kullanılmıştır. Edebiyatla yakından uzaktan ilgisi olanların bu konuda bilgisi vardır.
Edebiyatla ilgisi olmayanlarda "FABL" üslubunun ne olduğunu internette araştırabilirler.

2) Şakirt, öğrenci anlamına gelen bir kelimedir. Bediüzzaman Said Nursi, sadece CİDDİ olarak Risale-i Nur Hizmetinde çalışacak kişileri öğrenciliğe kabul etmiştir.
Benim gibi, külliyatı baştan savma olarak okuyup, sonrasında ihtiyaç duydukça külliyata bakan kişileri şakirt olarak kabul etmez.
ÖNYARGILARINIZ
nedeniyle Risale-i Külliyatı hakkında olumlu ifadeler kullanan herkesi suçlayıcı ifadeler kullanıyorsunuz.

3) Yüzlerce, bilimsel eserde yer alan "esir maddesi" hakkında "esir diye bir şey yok" diyerek esir maddesini yok edemezsiniz :)
Bilim ruhun varlığını da kanıtlayamıyor. Ruhun varlığını kanıtlanamıyor diye ruh da yok diyor musunuz?

4) Esir maddesi ile, Görelilik Teorisi arasında nasıl bir bağ kurduğunuzu anlayamadım.

5) Necip Fazıl Kısakürek, Kadir Mısırlıoğlu, Adnan Oktar, Bediüzzaman Said Nursi, Fethullah Gülen, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan vs. "Cerbeze" denilen bir tür rahatsızlıktan muzdariptirler.
FARKLI şekilde söyleyecek olursak, ileri / hızlı bir zekâya sahiptirler.
Zekâlarını kontrol altında tutabilenler veya tutabildikleri dönemlerde insan üstü denilebilecek eserler vermişlerdir.
Zekâlarını kontrol altında tutamayanlar veya tutamadıkları dönemlerde kendileri dahil olacak şekilde zararlı eserler üretmişlerdir.[/b]
Adnan Oktar, Harun Yahya müstear ismini kullandığında SADECE Kur'an-ı Kerim'i kaynak gösteren eserler yazmıştır.
İleri ki dönemde kaynak olarak Sahih hadis külliyatlarını da kullanmaya başlamıştır.
Bu dönemlerde yazdıklarında bilime / akla aykırı hiç bir ifade yoktur.
Harun Yahya ismini kullandığını İFŞA ETTİĞİ dönemde, kendileri dahil olacak şekilde zararlı eserler üretmiştir.
Bu dönem zekasını kontrol altında tutamadığı dönemdir.

Benzer şekilde, Fethullah Gülen'nin BASILI eserlerinde de bilime / akla aykırı hiç bir ifade yoktur.
Belli bir dönemden sonra, basılı olmayan eserlerinde veya sözlü ifadelerinde zekanın ifrat etkileri görülmektedir.

ÖNYARGILARINIZ nedeniyle, bu kişilerin zekalarını kontrol altında tutamadıkları dönemlerindeki, davranış ve eserlerini dikkate alarak, yararlı eserler olan eserlerini göz ardı ediyorsunuz.

İnşaAllah ÖNYARGILAINIZDAN kurtulmanız mümkün olur.
Forum üyeleri ve adminlerden ricam bu ipe sapa gelmez manipülatif içeriklere gerekli tepkiyi göstermeleri. Eski sitenin kapanmasının en önemli sebepleri bu tarz zihniyetler ile burada tekrarlanıyor.

Yeri olmadığı için bu meselelere detaylı olarak girmiyorum ama arkadaş ballandıra ballandıra anlatmaya devam ediyor. Laik Cumhuriyet ilkelerine, akla, modern bilime azıcık muhabbetiniz varsa bu arkadaşa bu kadar sessiz kalmazsınız.

Sitede hiçbir şehir ya da hobi,uğraş hakkında doğru düzgün paylaşımı olmayan bu arkadaşın amacı ortada.
 
Geri
Üst