İstanbul’un Kaybolan Şerbetçileri
Akşam ezanına yakın bir vakitti…
Arnavut kaldırımlı dar bir sokakta, ahşap evlerin gölgeleri uzarken duyulan o tanıdık ses, bugün artık sadece hafızalarda yankılanıyor:
“Şerbeeeetçiii…”
Bir zamanlar İstanbul’un yaz akşamları bu sesle serinlerdi.
Bakır İbrikten Akan Serinlik
Omzunda pirinçten yapılma ağır bir güğüm, elinde işlemeli bakır bardaklar…
Şerbetçi, sadece bir satıcı değildi; mahallenin misafiriydi. Demirhindi, gül, vişne ya da koruk şerbeti… Her yudumda hem ferahlık hem de asırlık bir gelenek vardı.
Çocuklar koşarak gelir, büyükler kapı önlerinde sohbet ederdi. Şerbetin tadı kadar, o anın kendisi de kalıcıydı.
Bir Kültürün Sessizce Yok Oluşu
Zaman değişti.
Cam şişeler, plastik bardaklar, soğuk makineler…
Şerbetçiler, kalabalık caddelerde tutunamadı. AVM’lerin parlak ışıkları altında bakır güğümlerin yeri yoktu.
Kimse “şerbetçi” olmak istemedi.
Kimse bu işi devralmadı.
Ve İstanbul, farkına bile varmadan bir sesini daha kaybetti.
Hatırlayan Var mı?
Belki sen hatırlıyorsundur…
Yaz sıcağında kapının önüne konan bir tabureyi,
Bardağın kenarından akan şerbeti,
İlk yudumda gelen o hafif ekşiliği…
Bugün aynı sokaklardan geçerken kulak kabartsak da o ses gelmiyor. Sadece kalabalık, sadece acele.
Şerbet Geri Döner mi?
Son yıllarda bazı mekânlarda “Osmanlı şerbeti” tabelaları görüyoruz. Ama bu, bir gelenek mi yoksa sadece bir sunum mu?
Gerçek şerbet;
- Sokakta satılırdı
- Mahalleyle yaşardı
- Mevsimi vardı
- Sabır isterdi
Bir Bardak Hatıra
İstanbul, kaybolan şerbetçileriyle biraz daha sessiz şimdi.
Ama onları hatırlayanlar oldukça, o bakır güğüm hiç tamamen boş kalmayacak.
Yorumlarda buluşalım.
Belki bir anlığına da olsa, İstanbul yine serinler.