Misafir 747
8 yıl önce - Pzr 23 Ağu 2015, 12:33
İttihatçılar tarafından Sinop'a sürülmüştü gazeteci/yazar Refik Halid Karay. I. Dünya Savaşı yenilgi ile bitince, ittihatçılar apar topar yurtdışına kaçtı. R. Halid Karay kaçan ittihatçılara 1918 tarihli Zaman gazetesinde şu yazıyı yayımladı:
Ziyafet bitti, fakat ağzınızı silmeden,
elinizi yıkamadan, bir de acı kahvemizi içmeden efendiler nereye? Yaz başlangıcında sırtı karnına yapışmış, sarı, sıska, cansız birtakım tahtakuruları çıkar, iğne gibi
vücudumuza batarlar, derimizi
haşlarlar, kanımızı emerler, sonra
sabaha karşı etli canlı, iri yarı şuraya buraya kaçarlar... Galiba şafak attı,
güneş doğuyor; tahtakuruları nereye?
Kedisiz evlerde fareler vardır; kilerlere girerler, dolapları delerler, şunu, bunu kemirip, sağa sola koşuşup baş köşede
gezerler, bir pıtırtı olunca deliklere girerler... Galiba koku aldınız, kedi
geliyor; koca fareler nereye?
Dul annelerin haylaz çocukları vardır;
sandıkları kırarlar, paraları çalarlar,
bohçaları aşırıp Yahudi [eskiciye]
satarlar ve sonra korkup sokak sokak kaçarlar... Galiba foyanız meydana çıktı,
yakanız ele geçecek, ziyankâr evlatlar
nereye?
Vurdular, kırdılar; yaktılar, yıktılar;
astılar, kestiler; kastılar, kavurdular;
nihayet leşimizi meydanlara sererek yılan gibi kaçtılar; memlekete
düşmanları sokarak üzerimizden
aştılar...
Eli sopalı, beli palalı, gözü kanlı paşalar
damdan dama nereye?
Siz âmir olmadınız, sergerdelik [kabadayılık] ettiniz... Siz valilik
yapmadınız, asesbaşılık [polis şefliği]
ettiniz... Efelere, taş çıkardınız;
zorbalara parmak ısırttınız...
“As” deyince sıra sıra darağaçları
kurulur, “yak” deyince alev alev meşaleler tutuşur, “bas!” deyince tabur
tabur jandarmalar üşüşürdü... Elinizde
zindan anahtarları, belinizde idam
ipleri, sırtınızda darağaçları vilâyet
vilâyet dolaştınız... Beş senedir her
tarafta kargalara insan leşinden öbek öbek ziyafetler çektiniz; akbabaları
çocuk ölüsü ile besleyip kartalları artık
Âdem etinden tiksindirdiniz.
Muhalif mi? Al aşağı... Muharrir mi? Vur
başına... Türk mü? Sür ölüme... Rum
mu? İste parasını... Ermeni mi? Kes kafasını... Arap mı? Çek ipe... Kadın mı?
Gönder eve... Haydut mu? Buyurun
köşeye... Külhanbeyi mi? Gelsin
yanıma... Yahudi mi? Sor fikrini... Kalan
kimseye at sopayı... Paraları koy
cebine... İşte sizin programınız bu! Palalarla sopalarla işe giriştiniz;
sürülerle insanları dağ başlarına
götürüp satırlardan geçirdiniz;
babaları, evlatları yoktan yere
harcayarak Anadolu içerisinde dul
kadından, yoksul yetimden başkasını bırakmadınız. Ne oluyordunuz? Bu
kanlı işgüzarlıklar, bu canavar akını, bu
fitne ve fesat siyaseti ne fayda
verecekti? Ne kazanacaktık? Dünyayı
mı alacaktık, Mısır’a sultan mı olacak,
Hind’e şah mı gidecektik? Sizin sadrazamlıkla, seraskerlikle,
nâzırlıkla gözleriniz doymamıştı, a
padişah heveslileri... Şam’da, Halep’te
az daha namınıza hutbe okutup,
isminize sikke kestirecektiniz. Yiğitlik
sizde, kahramanlık sizde, avurt zavurt sizde, caka tavır, hepsi sizdeydi... Şimdi
böyle sinsi sansar gibi tavandan tavana
nereye?
Evet, nereye gidiyorlar? Mahalle
kahvesinden bir adımda sadârete,
meyhane peykesinden bir basışta nezârete, tulumbacı koğuşundan bir
hamlede vilâyete eren bu türediler
nereye gidiyorlar? Kendileri kürklere
büründüler, milletin derisini soydular...
Anamıza sövdüler, babamızı dövdüler,
hulâsa bacağından yakalayıp bu devleti yerden yere vurdular,
paçavraya çevirdiler.
İşte milleti artık büsbütün
öldürdüklerinden emin olsunlar...
kollarımızda bir zerre kuvvet kalmış
olsaydı, yakalarından yapışır öcümüzü alırdık... Halbuki kollarını sallıya sallıya,
yüzümüze tüküre tüküre gittiler.
Aşkolsun! At da size yaraşır; meydan
da. Bizde bu ölü kan, sizde o yaman
surat olduktan sonra bir gün olur yine
gelirsiniz... Biz size: “Kırk katır mı, kırk satır mı?” diye soramadık; yarın sizin
bize:
- "Ölümlerden ölüm beğen!" demek
artık hakkınızdır. Lâyıkımız olan
paşalar! Topumuzun başını bir kılıçla
çıkarmadan [uçurmadan] nereye? R.H. Karay
|