Ana Sayfa 882 bin Türkiye Fotoğrafı
alparslananadolu
5 ay önce - Çrş 05 Şub 2014, 15:10
LHD GEMİMİZ İSRAİL'İ DE KORKUTTU


LHD GEMİMİZ İSRAİL'İ DE KORKUTTU
İsrail gazetesi Jerusalem Post, Türkiye'de 'İlk yerli uçak gemisi' olarak tanınan Havuzlu Çıkarma Gemisi ihalesinin tamanlandığında özellikle doğu Akdeniz'de dengeleri değiştireceğine dikkat çekti.

Savunma Sanayi İcra Komitesi toplantısının geçen ay yaptığı açıklamaya göre, 'Milli' ve 'Gemi' kelimelerinin kısaltılarak birleştirilmesi ile oluşturulan 'MİLGEM Projesi' kapsamında yapılan ihaleyi Deniz Ticaret Odası Başkanı Metin Kalkavan'a ait olan Sedef Denizcilik şirketi kazandı. Jerusalem Post gazetesinde Michael Tanchum imzasıyla yayınlanan yazıda, Türkiye'nin bu kararla Doğu Akdeniz'deki dengeleri değiştirme yolunda önemli bir adım attığı belirtilerek, şöyle denildi:

"Türkiye, uçak gemisi olarak da fonksiyon görebilecek olan çok amaçlı amfibi saldırı gemisi ihalesini tamamlayarak Doğu Akdeniz'de potansiyel olarak beklenmedik bir deniz üstünlüğüne kavuştu."

Gazete, bu kararla beraber İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs'ın tehdit algılarının arttığını bildirdirken, "İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs'ın tehdit algılamalarının artması, İsrail'in doğalgazını daha önce planladığı şekilde Güney Kıbrıs'taki LNG terminali üzerinden Yunanistan yoluyla Avrupa'ya mı, yoksa denizaltından bir boru hattıyla Türkiye'ye mi sevk edeceğine ilişkin kararını etkileyecek" diye yazdı.

Deniz Kuvvetleri Eski Komutanı Emekli Oramiral Murat Bilgel'in 2012 yılı Mart ayında "Türkiye'nin stratejik hedefi kıyılarda değil aynı zamanda açık denizlerde harekat yapmaktır" sözlerine atıfta bulunan Jerusalem Post, burada açık denizle Doğu Akdeniz'in kast edildiğini belirtti. Gazete, şunları yazdı:

"Türkiye'nin yeni Çıkarma ve Helikopter Gemisi (LHD) yarım milyar ile 1 milyar dolar arasında bir paraya mal olacak ve Türkiye'ye o arzuladığı Doğu Akdeniz'de açıkta varlık gösterme şansını kazandıracak. Bu da Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail'in görmezden gelemeyeceği bir durumdur. Yeni Türk LHD gemisi Sedef Tersanesi'yle İspanyol Navantia şirketi tarafından inşa edilecek ve İspanyol Deniz Kuvvetleri tarafından kullanılan Juan Carlos I sınıfı L-61 gemisinin aynısı olacak. Türkiye, İspanya'nın ardından bu sınıftaki bir gemiye sahip olan ikinci ülke olacak.Türk Donanması'na açık deniz yeteneği kazandıracak olan yeni LHD, Doğu Akdeniz'deki dengeleri değiştirecek.

DENİZ KUVVETLERİ UZUN MENZİLLİ OPERASYON YAPABİLECEK

"Havuzlu Çıkarma Gemisi" olarak da nitelenen bu sınıf LHD'lerin birinci misyonu herhangi bir harekat alanına kuvvet nakli yapmak. Bir çıkarma gemisi olarak LHD, 1.000 kişilik bir taburu 150 aracıyla ve çıkarma için sevk edilecek tanklarla beraber nakledebilir.LHD, Türkiye'nin mevcut deniz kuvvetiyle birlikte Ankara'ya Kıbrıs ve İsrail'in açık denizdeki doğalgaz sahalarına güç nakletme yeteneğini kazandıracak ve kısa vadede bölgeyi kontrol etmesine imkan sağlayacak. Bu da İsrail'in açık denizden, yani Tamar ve Leviathan sahalarından çıkardığı doğalgazı nasıl ihraç edeceğine ilişkin kararını etkileyecek. Nitekim, Türkiye'nin yeni uçak gemisi ve hizmete sokmayı planladığı diğer deniz unsurları daha devreye girmeden Doğu Akdeniz'deki stratejik dengeyi değiştirdiği gibi, Türkiye'nin komşularına dayatacağı talepleri de değiştirecektir."

http://kokpit.aero/turk-ucak-gemisi-alarmi


alparslananadolu
5 ay önce - Çrş 05 Şub 2014, 15:14
YUNAN APACHE'LERİ...


Yunan Apache’leri!
Türkiye’nin garantör devlet olarak gerçekleştirdiği 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra, Yunan Silahlı Kuvvetleri yeniden yapılandırılmaya başlandı. 1980’lerin başında oluşturulan doktrine göre, özellikle kara havacılık kuvvetlerinin acilen vurucu güce sahip olması gerekliliğine dikkat çekiliyordu. Yunanlıların planına göre, Türk tankları Trakya’dan girecek ve ilerlemenin durdurulması için taarruz helikopterlerinden yararlanılacaktı.

http://kokpit.aero//image/data/Askeri%20yabanci/yunan/helenah64(2).jpg
ANLAŞMA 1991’DE İMZALANDI

O yıllarda Türkiye Güneydoğu Anadolu’da PKK’ya karşı yapılan operasyonlarda çok acil taarruz helikopteri ararken, Yunanistan 1991’de 12 adet AH-64A almak üzere anlaşmayı imzalamıştı. ABD’den doğrudan satın alımla envantere girmesi planlanan Apache’lerin teslimatına 1995’te başlandı.

Yunanlılar 8 adet opsiyonu da kesin satış anlaşmasına çevirdi. Böylelikle standart A modelinden oluşan Apache sayısı 20’ye yükseltildi. Gelen helikopterler, 1’inci Tagma Epithetikon Elikopteron’da (1. Taarruz Helikopter Taburu) göreve başladı. Birlik, Yunanistan’ın ortasında bulunan Stefanovikio’da kurulmuştu.

20 Apache’nin yetmeyeceği göz önüne alınarak Eylül 2003’te bu sefer 12 adet yeni nesil AH-64DHA helikopteri sipariş verildi. Bu anlaşmanın da 4 adet opsiyonu bulunuyordu. Bu helikopterlerle birlikte ikinci tabur oluşturuldu. Megara merkezli bu birlik, 20 Kasım 2006’da kuruldu. Teslimatlardaki uzamalar sonrasında birlik helikopterlerinin tamamını Kasım 2009’da teslim alabildi.

İLK KULLANICI

Yunanlılar 1995’te helikopterlerini teslim almadan önce 17 pilotunu ABD’ye göndererek eğitimden geçirdi. O yıllara kadar sadece genel maksat veya nakliye helikopterlerinde görev yapan pilotların taarruz modeline geçmesi için ayrı bir organizasyon oluşturulmuştu.

Yunanlıların kara pilot eğitim sistemi, Türkiye ile benzer yapıda. Kara Harp Okulu mezunlarının arasından seçilenler, 4 yıllık eğitimlerinin ardından pilotaja başlıyor. Burada en yüksek notu alanlar, uçuşları iyi olanlanr Apache’de görev yapmak için seçiliyor.

Döner kanatta temel eğitim NH-300’lerde başlıyor. Ardından uçuşlar UH-1H veya AB205’lerde devam ediyor. 100 uçuş saati süren bu eğitimin ardından pilotlar brövelerini almaya hak kazanıyor.

Apache için seçilen adaylarda iyi pilotajın yanı sıra ileri seviyede İngilizce bilgisi de isteniyor. Pilot burada önce daha eski olan AH-64A modellerinde 44 uçuş saatlik eğitime alınıyor. Tecrübe kazandıkça Longbow radarı gibi gelişmiş sistemlere sahip AH-64DHA’ya geçebiliyor.

44 uçuş saatlik temel eğitimden sonra ikinci bölümde gece tarruz ve atışa konuları işleniyor. Burada başarılı olanlar üçüncü aşama olan Gece Görüş Gözlüğü (GGG) operasyon eğitimlerini alıyor.

Eğitim son aşaması ise Mesa, Arizona’da yapılıyor. Arama/kurtarma konusunda eğitimler Amerikan Kara Kuvvetleri tarafından Yunanlı Apache pilotlarına veriliyor.

Eğer pilot daha önceden UH-1 veya başka helikopterlerde uçmuş ise Apache’ye geçişte 30 saati gerçek uçuş, 30 saati de simülatör olmak üzere 60 saatlik eğitimi tamamlaması gerekiyor.

KARA HAVACILIK MERKEZİ STEFANOVIKIO’DA

İlk kurulan taarruz helikopter taburunun da bulunduğu Stefanovikio’da aynı zamanda eğitim merkezi de yer alıyor. 1974’te faaliyetlerine başlayan birlikte 19 adet AH-64A helikopteri mevcut. Ayrıca taburda 3 adet UH-1H helikopteri de eğitim-irtibat amaçlı kullanılıyor.

Birliğin tek kazası Kasım 2008’de meydana gelmiş. Evoi Adası’nın açığında düşen AH-64A’da iki tecrübeli pilot hayatını kaybetmiş.

Tamamen Amerikan sistemine göre operasyon yapan Apache’ler, gece ve gündüz farklı her türlü hava şartında uçacak şekilde eğitimlerini yapıyor. Helikopterler tek göreve çıkmıyor. Aynı hava kuvvetlerinin uçakları gibi ikili veya dörtlü kol olarak uçuyor.

Ege Denizi’nin tuzlu suları, alçak uçuşlar sonrasında helikopterin gövde ve sistemlerinde korozyon oluşturuyor. Bazen dağlar arasında yüksekte gerçekleştirilen uçuşlar motorları zorlayabiliyor. Bu gibi durumlar, yerde bakım ekiplerinin iş yükünü artırıyor. Genellikle taarruz taburunda 19 helikopterin 15’i göreve hazır olarak tutulmaya çalışılıyor. Birliğin harbe hazırlığı yüzde 75 ila 80 arasında değişiyor.



İKİNCİ TAARRUZ TABURU

Eldeki A modeli Apache’lerin yetersiz olduğunu düşünen Yunan Hükümeti, gelen yeni nesil, Long Bow radarına sahip AH-64DHA’lar için Megara’da 2. Taarruz Helikopter Taburu’nu kurdu. 20 Kasım 2006’da az sayıda pilot ve teknisyen seçildi ve ABD’ye eğitime gönderildi. Altı ay süren kursun ardından geri dönen ekip bu sefer teslimat sorunuyla karşılaştı. Boeing helikopterleri 3 yıl sonra verebildi.

Eylül/Aralık 2009 arasında 12 helikopter birliğe teslim edilerek operasyonel uçuşlar başlatıldı. Filoda ilk kaza 30 Temmuz 2010’da meydana geldi. Ne yazık ki olayda iki pilot hayatını kaybetti.

Genellikle bu birlikteki pilotların önemli bölümü daha önceden AH-64A modelinde uçanlardan oluşuyor. İki aylık ek eğitimin ardından D modeline geçiş tamamlanıyor. Bu eğitimler ABD’de yapılıyor.

Yunanlı Apache pilotları, Amerikan meslektaşları ile farklarını görevlerinin önemli bölümünü deniz üzerinde yapmak olduğuna dikkat çekiyor.

A VE D MODELİNİN FARKLARI

İki tipte de uçan Yunanlı pilotlar A modelinde iş yükünün daha fazla olduğunu, bir çok işlemin manuel yani elle yapıldığına dikkat çekiyor. D modelinde ise takip ekranlardan gerçekleştiriliyor. Uçuş ekibi pilotluğun yanı sıra operasyonu yönetiyor.

Yunanlıların elindeki D modelinden üçü FCR olarak adlandırılan Longbow Atış Kontrol Radarı (Fire Control Radar) sistemine sahip. Bu radar yardımı ile helikopter Hellfire at ve unut füzeleri kullanabiliyor. Longbow’lu helikopterler aynı zamanda operasyonlarda komuta kontrol aracı olarak da kullanılabiliyor. Link 16 kapasitesi bulunmayan helikopterlerde uçacak pilotlar ayrı bir eğitimden geçiriliyor.

Kaynak: Air International 02/2013


mayon
5 ay önce - Çrş 05 Şub 2014, 19:33

Alıntı:
mayon çok güzel bilgilendirici ve faydalı paylaşımlarda bulunuyorsun.

eline , emeğine sağlık...


Güzel ve teşvik edici düşüncelerinizden dolayı ben size teşekkür ederim. Bu forumu elimizden geldiğince doyurucu bilgi ile donatmak ve üyelerini bilgilendirmek amacıyla elimizden gelen katkıyı vermeye çalışıyoruz hepsi bu


mayon
5 ay önce - Çrş 05 Şub 2014, 19:41

Silah Sistemleri Daire Başkanı Dinçer Batırbek ile MSI dergisinin yapmış olduğu röportajının tamamını veriyorum, geçen mesajlarda bazı bölümlerini vermiştim.
MSI Dergisi - Ocak 2014

2014 Yılı, Türkiye İçin Silah Sistemleri Alanında Dönüm Noktası Olacak

Savunma Sanayi Müsteşarlığı (SSM)’in yürüttüğü projelerle ilgili okuyucularımız bilgilendirmek amacıyla her ay bir daire başkanımızı konuk edip sorumluluk alanlarındaki projeler hakkında ilk elden bilgi alarak sizlerle paylaşacağız. 2014 yılının ilk sayısı itibariyle hayata geçirdiğimiz bu çalışma kapsamında, ilk olarak, Silah Sistemleri Daire Başkanı Dinçer Batırbek konuğumuz oldu. Batırbek ile gündemde öne çıkan projelere dair merak edilenleri konuştuğumuz gibi arka planda kalan bazı önemli projeleri de aydınlatmaya ve sektörün geleceğine ışık tutmaya çalıştık.

MSI Dergisi: SSM’nin tarihçesine baktığımızda, daire başkanlığınızın alanındaki konuların, diğer proje alanlarına göre, daha sonradan SSM’nin sorumlulukları arasına girdiğini görüyoruz. Bu süreçle ilgili bilgi verir misiniz?

Dinçer BATIRBEK:Silah sistemlerinin tedarikine yönelik projeler, 2000’li yılların ortalarına kadar, çoğunlukla Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarlığı bünyesinde yürütülmekteydi. SSM’de silah sistemlerine özel bir birimin oluşturulması, 2006 yılında, Roket-Füze-Mühimmat Şube Müdürlüğü’nün kurulmasıyla oldu. Ardından, başlatılan projelerin sayı ve niteliklerinin artmasıyla, Roket-Füze-Mühimmat Daire Başkanlığı adıyla daire başkanlığı düzeyine getirildi. Sonrasında da 2010 yılında, SSM’nin yeniden yapılandırılması çalışmaları kapsamında, Silah Sistemleri Daire Başkanlığı adını aldı. Dairemizin kuruluşunda ve sonraki dönemde Şube Müdürü ve Daire Başkanı olarak görev yapan şimdiki Müsteşar Yardımcımız Serdar Demirel ile Kalite-Test ve Sertifikasyon Daire Başkanımız Serhat Başaranoğlu’nun çok değerli katkı ve hizmetlerini anmadan geçemeyeceğim.

2006 yılındaki kuruluşundan sonraki dönemde, dairemiz bünyesinde uzman ve nitelikli bir kadro oluşmaya ve silah sistemleri alanında önemli bir bilgi ve birikim kazanılmaya başlandı. Ülkemizin silah sistem ihtiyaçlarının etkin olarak karşılanması için, hem Silahlı Kuvvetlerimiz ve Emniyet Teşkilatımızla he de sanayimizle aramızda verimli bir iletişim ve iş birliği ortamı gelişti. Aynı zamanda, silah sistemleri alanının, Müsteşarlığımızın stratejik hedefleri doğrultusunda düzenlenmesi ve yönlendirilmesi görevini de yürütmeye çalıştık. Diğer taraftan bildiğiniz üzere, havadan yere ve satıhtan satıha füzeler gibi bazı sistemlerin taşıyıcı platformu niteliğindeki kara, deniz ve hava araçlarının tedarik projeleri de Müsteşarlığımız bünyesinde yürütülüyor. Uzun Menzilli Tanksavar Füze ile ATAK, F-35 Uyumlu SOM ile Müşterek Taarruz Uçağı (Joint Stike Fighter / JSF) gibi projelerde olduğu gibi, silah sistemlerinin platforma entegrasyon faaliyetlerinde, platformdan sorumlu Daire Başkanlığımız ile sağlanan eş güdüm, verimi arttırıyor haliyle. Özellikle 2009 yılından bu yana bizim sorumluluğumuzda yürütülmekte olan projelerin sayısının ve hacminin artmasın da bu gerekçelere bağlıyorum açıkçası.
2013 yılı sonu itibariyle Daire Başkanlığımızda üç proje grubu bulunuyor.

-Füze Sistem Projeleri Grubu,
-Hava Savunma Sistem Projeleri Grubu,
-Silah ve Mühimmat Projeleri Grubu.

Yürüttüğümüz toplam proje sayısına baktığımızda, 30’a ulaştığını görüyoruz. Bunların 14 adedi sözleşmeye bağlanmış; geriye kalanlar ise henüz sözleşme öncesi aşamalarda. Sözleşmeye bağlanmış olanların bedeli, yaklaşık 2 milyar dolar civarında; diğerlerinin sözleşmeye bağlanmasıyla birlikte, bu rakam birkaç katına çıkacak. Bu tablo, Daire Başkanlığımızın son dönemde sorumluluklarının ne kadar artmış olduğunu da gösteriyor.

MSI Dergisi: Savunma Sanayi Müsteşarımız Murad Bayar’ın da sıklıkla ifade ettiği gibi, pek çok alanda büyük projelerin sektöre aktarılmış olması nedeni ile 2015 yılından itibaren iç pazara yönelik olarak yürütülen sistem geliştirme projelerinde bir azalma bekleniyor; bu azalmanın oluşturacağı iş hacmi küçülmesine çözüm olarak da ihracat, lojistik faaliyetler ve diğer sektöre yönelim gösteriliyor. Diğer yandan Türkiye, Silahlı Kuvvetlerimizin de büyüklüğü itibari ile dairenizin alanı olan silah sistemlerinin büyük bir müşterisi konumunda. 2015 sonrası için yapılan tahminler, Silah Sistemleri Daire Başkanlığının sorumluluk alanı için de geçerli olacak mı?

Dinçer BATIRBEK:Sayın Müsteşarımızın da vurguladığı üzere, büyük emek, zaman ve para harcayarak kurduğumuz ve geliştirdiğimiz ulusal savunma sanayimizin sürdürülebilirliği konusuna bir süredir kafa yoruyoruz. Bugün için elimizde çok sayıda proje var; bir sorun yok. Ancak, sektörün yetişmiş nitelikli insan gücünü, kazanılan yetenekleri, teknolojik altyapısını ve sağlıklı bir mali yapıyı orta ve uzun dönemde de koruyabilmesi çok önemli. Bu konuyu analiz edebilmek için, geliştirilen sistemlerin ömür devrine kısaca bakmakta fayda var. Bu süreci kabaca üç evreye ayırabiliriz:

-Tasarım-Geliştirme,
-Seri Üretim,
-İdame-İşletme.

Sürdürülebilirlik riski, ilk olarak tasarım-geliştirme evresinin sonlarında ortaya çıkıyor. Çünkü burada kazanılan mühendislik iş gücünün, bazı konfigürasyon farklarının geliştirme faaliyetleri dışında, seri üretim döneminde aynı yoğunlukla kullanılma olanağı yok. Seri Üretim ise ağırlıklı olarak üretim teknolojileri ve mühendisliği ile imalata yönelik yeteneklerin öne çıktığı, yine de belli düzeyde seyreden iş hacmi ve düzenli kaynak akışı sayesinde, eldeki kazanımları bir süre daha korumanın mümkün olabildiği bir evre. Ancak ürünlerin müşteriye teslimatının tamamlanmasının ardından, özelikle ülkemizdeki lojistik destek faaliyetlerinin büyük oranda Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) bünyesinde gerçekleştirilmesinden dolayı, ürün sahibi sanayi kuruluşunun bu süreçteki işe katılımı sınırlı düzeyde kalıyor. Böylece, benzer alanlarda yeni proje fırsatları ortaya çıkmadığı takdirde, tasarım-geliştirme aşamasında büyük emek ve yatırımlarla yetiştirilen nitelikli iş gücü ve kazanılan değerli mühendislik birikiminin kaybedilmesi kaçınılmaz oluyor ve firmanın sürdürülebilirliği açısından risk oluşturmaya başlıyor.

Silah sistemleri alanında yürüttüğümüz projelerde, genellikle platform projelerinin bir anlamda faz farkıyla birkaç yıl arkasından geliyoruz. Çoğu projemizde, henüz birinci dönem olan tasarım-geliştirme faaliyetleri içindeyiz: önümüzdeki birkaç yıllık dönemde ise seri üretim aşamalarına geçeceğiz. Bu nedenle bir süre daha iş yoğunluk ve hacmini belli bir düzeyde tutma imkânı olacak gibi görünüyor. Yani sektörün geneli için 2015 yılından başlayarak oluşabileceğini öngördüğümüz sürdürülebilirlik riski, silah sistemleri alanında, tahmin ediyorum 2020’lerde ortaya çıkmaya başlar. Elbette o dönem için önlemleri şimdiden almaya başlamakta fayda var. İhracat ve lojistik destek faaliyetlerine katılım ile bu riski bir ölçüde azaltabiliriz. Ancak ne yazık ki, diğer sektörlerden farklı olarak silah sistemlerinde, komşu sivil sektörlerin varlığından söz etmek pek mümkün değil. Sonuç olarak sürdürülebilirlik konusu, biraz daha geç olsa da bizim sorumluluk alanımızdaki sektör için de gündeme gelecektir.

Sektör Stratejisi Dokümanı Güncellenecek

MSI Dergisi: 2009-2016 Savunma Sanayii Sektörel Strateji Dokümanı’nın “Füze-Mühimmat ve Silah Sistemleri Sektör Stratejisi” başlığı altında “Füze alanında ROKETSAN’ın öncülük yapması, üniversite-sanayi işbirliği ve KOBİ’lerin katılımını organize etmek üzere aktif rol alması hedeflenmektedir” ifadesi yer alıyor ve başka bir firmanın adı geçmiyor. Bu konu ile ilgili iki sorumuz olacak:
1. Bugün, Alçak ve Orta İrtifa Hava Savunma Füze Sistemi Projelerinde, ASELSAN’ı ana yüklenici olarak görüyoruz. Buradaki sektör stratejisi nedir?
2. Örneğin kara araçları alanında FNSS, Otokar ve EGM için de Nurol Makine ana yükleniciler olarak telaffuz ediliyor. Silah sistemleri için böyle bir sıralamadan söz edebilir miyiz ya da nasıl bir sıralama yapabiliriz?

Dinçer BATIRBEK:Sözünü ettiğiniz Sektörel Strateji Dokümanı, Müsteşarlığımızın 2007-2011 Dönemi Stratejik Planı çerçevesinde, 2008 yılında hazırlanmıştı. O dönemde, silah sistemleri sektöründeki projelerin modeli yeni yeni kurgulanıyordu ve sanayi kuruluşlarımız arasındaki sorumluluk paylaşımının ayrıntıları henüz netleşmemiştir. Sonraki dönemde gerçekleştirdiğimiz tedarik, sanayileşme ve teknoloji yönetimi faaliyetleri sayesinde, sektörümüzün yapısı, yetenekleri ve derinliği kısa zamanda hızla evrildi, koşullar ve sınırlamalar değiştir. Doküman yayınlandıktan sonra başlatılan projeler ve kazanılan yeni yeteneklerle silah sistemleri sektör stratejisinde de sorumluluk paylaşımı bir miktar daha kesinleşmeye başladı. Diğer taraftan, kurumsal hedeflerimizi içeren Birinci Stratejik Plan dönemimizi 2011 yılında tamamladık ve 2012-2016 Stratejik Planımız yürürlüğe girdi. Bu gelişmeleri dikkate alarak, Sektör Stratejisi Dokümanı’nı da güncellemeyi kararlaştırdı. Yeni sektör stratejisi şu anda Sanayileşme Daire Başkanlığımızın koordinasyonunda SSM’deki tüm birimlerin katkısıyla oluşturuluyor; tahmin ediyorum 2014’te yayına hazır hale gelir. Biz de silah sistemleri sektör stratejisini güncellemek üzere çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Aslında pek çok alanda yeni stratejiyi zaten hayata geçirdik. Sözgelimi ROKETSAN’ı taktik füzelerde ana yüklenici olarak görevlendirmiş durumdayız. Sizin de sorduğunuz hava savunma sistemlerinde ise arama ve takip radarları, komuta kontrol ve füze sistemlerinin birlikte çalışmasını gerektiren, farklı disiplin ve teknolojileri bir araya getiren tümleşik bir yapıdan bahsediyoruz. Bir anlamda sistemler sistemi olarak nitelendirebiliriz. Bu nedenle hava savunma sistemlerinde ana yüklenici olarak ASELSAN’ı belirledik. ROKETSAN ise füzeden sorumlu alt yüklenici olarak görev yapıyor. Buna benzer şekilde, MKEK halen silah, topçu sistemleri ve mühimmat projelerinde ana yüklenici olarak görev alıyoruz. Yeni sektör stratejimizde, sektörü düzenlemeyi ve özellikle ana sistemler ve bazı kritik alt sistemler için belirli sanayi kuruluşlarımızı yüklenici olarak ismen tanımlamayı planlıyoruz. Böylece, sektörde derinliğin sağlanması, kazanılan yeteneklerin verimli olarak kullanılması, tekrar yatırımlardan kaçınılması ve sonuçta daha etkin, güçlü ve sürdürülebilir bir sanayi oluşmasını hedefliyoruz.

MSI Dergisi: Silah sistemlerinde, hem ana bileşenler hem de alt bileşenler konusunda, ihracatı da etkileyen bazı kritik eksikliklerimiz bulunuyor. Örneğin 20, 25, 30 ve 40 mm orta kalibre silah v sistemlerinde, silahın kendisi gibi ana bileşenler ve özellikle füzelerin güdüm ve kontrol birimlerinde kullanılan bazı alt bileşenler gibi. Silahlar ve diğer bileşenlerin özgün olarak geliştirilmesi konusundaki çalışmalar ve hedefler hakkında bilgi verebilir misiniz?

Dinçer BATIRBEK: Evet, diğer özgün sistemlerde olduğu gibi, silah sistemlerinde de hala yurt dışına bağımlı olduğumuz, ihracat kontrolüne tabi alt sistem ve bileşenler ne yazık ki var. Ana yüklenicilerimizle birlikte bunların listesini çıkartıyoruz. Dışa bağımlı olduğumuz malzeme ve teknolojilerin bazılarının yurt içinde geliştirilmesine yönelik olarak, Ar-Ge ve Teknoloji Yönetimi Daire Başkanlığımız tarafından halihazırda başlatılmış Ar-Ge projeleri bulunuyor. Önümüzdeki dönemde, diğerlerinin de yurt içinde çözülebilmesi için yeni projeler hayata geçirmeyi planlıyoruz. Silahlı platformlarımızda kullandığımız 12,7 mm ve daha büyük çaptaki silahları da halen yurt dışından sağlıyoruz. Düşük kalibreden başlayarak, ihtiyaç miktarı ve maliyet-etkinliği göz önüne alarak, bu silahların da Türkiye’de özgün olarak geliştirilmesi için, 2014 yılında bazı adımlar atmayı hedefliyoruz.

MSI Dergisi: Silah sistemleri özelinde yerlilik oranımız hangi mertebeye ulaştı? Yerlilik oranı hedefinize ilişkin bilgi verir misiniz?

Dinçer BATIRBEK: Halen sözleşmeye bağlanmış projelerimizdeki yerlilik oranları, %50 ile %80 arasında değişiyor. Sözleşme bedelleri üzerinden bakacak olursak projelerimizin yerlilik ortalaması %59 düzeylerinde. Bazı projelerden örnekler verecek olursak;

-Kaideye Monteli Stinger projesinde %80,
-Orta Menzilli Tanksavar Silah Sistemi projesinde %70,
-HİSAR-A ve HİSAR-O projelerinde %60,
-Modern Piyade Tüfeği (MPT) projesinde ise %55

Dolaylarında yerli katkı gerçekleşmektedir. Bu noktada, MPT Projesi’ndeki yerlilik oranının görece düşük olmasının, üretimde kullanılacak hammadde ve tezgâhların yurt dışından temini nedeniyle toplam yerlilik oranının düşmesinden kaynaklandığını belirtmeliyim. Ayrıca, sanayide uzmanlık ve derinliğin oluşması için, büyük yüklenicilerin yanı sıra yan sanayi ve KOBİ’lerin de sektörde daha fazla sorumluluk almasını çok önemsiyoruz. Bu anlayışla sözleşmesi imzalanmış projelerdeki yan sanayi / KOBİ kullanım oranının da ortalama %11’lere ulaştığını söyleyebilirim. Müsteşarlığımızın TSK ihtiyaçlarının yurt içinden karşılanma oranını yükseltme politikası doğrultusunda, sorumluluk alanımızdaki projelerde sanayileşmeyi arttırmayı elbette hedefliyoruz. Ancak bana göre, bu oranlardan daha önemlisi, ihracat süreçlerinde sorun oluşturabilecek malzeme ve alt sistemlerin yurt içinde geliştirilmesinin sağlanmasıdır. Zira yerlilik oranını %90’lara da taşısak bile geriye kalan %10’luk kısımda yabancı devletlerden izin almadan temin edemediğimiz, ihracat kontrolüne tabi bileşenler varsa ürünümüzün kullanımı ve üçüncü ülkelere satışında hala büyük engellerle karşılaşma riskimiz bulunuyor demektir.

MSI Dergisi: Sizin sorumluluğunuzda yürütülen ve neredeyse tamamı Türkiye’de ilk kez hayata geçirilmekte olan ürün ve sistemleri kapsayan projelerde, proje takvimlerine ne ölçüde uyulabiliyor? Neden böyle bir tablo ile karşı karşıyayız?

Dinçer BATIRBEK: Sizin de belirttiğiniz üzere, bu projeleri Türkiye’de ilk defa hayata geçiriyoruz. Üstelik ihtiyaç makamlarına en iyi ürünü vermek üzere, geliştirilen ürünlerin performansının dünyadaki benzerlerinden daha aşağıda olmamasını bekliyoruz. Böyle iddialı koşullarda yürütülen projelerde, bazen istenmeyen gecikmelerle karşılaşabiliyoruz ne yazık ki. Benim gözlemime göre, proje takvimlerinde karşılaştığımız sapmaların başıca nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:

-Birincisi, projenin kurgulanması ve sözleşmenin imzalanması sırasında, gerçek takvimin öngörülememesi ve olması gerekende daha kısa, gerçekçi olmayan takvimlere imza atılması.
-İkinci neden, yaşanan teknolojik zorluklar, yani karmaşık sistemler ve ileri teknoloji ürünü hassas alt sistemlerin, özellikle doğrulanması süreçlerinde ortaya çıkan teknik sorunları çözümü ve bu çözümlerin tasarım döngüsüne yansıtılması için harcanan ilave zamanlar.
-Üçüncü bir neden, ana ve alt yükleniciler arasındaki iş birliğinin aksaması, sözleşme koşulları ve diğer dokümanlar üzerinde uzlaşma sağlanmasının, kurum içi onay süreçlerinin uzaması.
-Dördüncü olarak, bizden kaynaklanan nedenleri sayabiliriz; tarafımızdan temin edilmesi gereken Devlet Malı Teçhizat ve test alanı gibi kaynakların planlanan zamanda yükleniciye tahsis edilememesi ya da sağlanması gereken bir bilgi ya da verilmesi gereken bir onayın gecikmesi.
-Son olarak da yurt dışından temin edilen malzemeler için yabancı devletlerden ihracat izinlerinin alınması sürecindeki öngörülemeyen uzamaları sayabiliriz.

Proje takvimlerindeki sapmaları en aza indirmek amacıyla her bir durum için gecikmelerin nedenlerini analiz ederek, o nedenleri ortadan kaldıracak tüm önlemleri almaya çalışıyoruz.

Hava Savunma Sistemlerinde Süreç İşliyor

MSI Dergisi: Türkiye’nin gündemini uzun süre meşgul eden Uzun Menzilli Bölge Hava ve Füze Savunma Sistemi Projesi, son Savunma Sanayii İcra Komitesi (SSİK) toplantısında alınan kararın ardından, dünyanın da gündemine girdi. Sözleşme görüşmelerinin sonucuna göre de bir sonraki aşamanın başlanması bekleniyor. Geçtiğimiz günlerde bir araya geldiğimiz ASELSAN Genel Müdürü Cengiz Ergeneman, hazır alım projesine paralel olarak Türkiye’nin kendi imkânları ile de bir çözüm geliştirmesi gerektiğini söyledi. Bu alanda bir yurt içi geliştirme projesi başlatılacak mı? Ne zaman? Konuyla ilgili sizin değerlendirmelerinizi alabilir miyiz?

Dinçer BATIRBEK: Aslında hava savunma sistemlerimizin yurt içinde geliştirilmesine yönelik yol haritası, 2007 yılında SSM bünyesinde gerçekleştirdiğimiz bir yapılabilirlik etüdü sonucunda ortaya çıkmıştı. Bu çalışmaya göre, alçak irtifa-kısa menzil ve orta irtifa-orta menzil sınıfındaki hava savunma füze sistemlerinin, Türkiye’ de özgün olarak geliştirilebileceği değerlendirilmişti. Yüksek irtifa-uzun menzilli sistem için ise mevcut teknolojik altyapı ve bilgi birikimi göz önüne alındığında, acil ihtiyacın yurt dışı çözümlerle karşılanması gerekeceği; bu sistemlerin uzun dönemde yurt içinde geliştirilmesinin mümkün olabileceği öngörülmüştü. Zaten biz de hava savunma projelerimiz bu yol haritasına uygun olarak başlattık. HİSAR-A ve HİSAR-O projelerini yurt için geliştirme; Uzun menzilli Bölge Hava ve Füze Savunma Sistemi Projesi’ni ise yurt dışından hazır alım yöntemiyle karşılıyoruz. Aslında son birkaç aydır, bir yandan Uzun Menzilli Bölge Hava ve Füze Savunma Sistemi Projesi’ndeki ihale sürecini yürütürken diğer yandan da saha önce belirlediğimiz yol haritasına uygun olarak, yüksek irtifa-uzun menzil sınıfında bir bölge hava ve füze savunma sisteminin ülkemizde özgün olarak geliştirilmesine yönelik olarak hem TSK hem de ASELSAN, ROKETSAN ve diğer ilgili sanayi kuruluşlarımızla bazı hazırlık çalışmaları yürütüyoruz. Şu anda ayrıntıları açıklamak için erken; ancak umuyorum ki böyle milli bir sistemin yurt içinde geliştirilmesine yönelik ilk proje adımlarını 2014 yılında atabileceğiz. Elbette, özgün bir sistemin ortaya çıkması için en az 8-10 yıllık bir süre gerekiyor, yani şu andaki ihtiyacı karşılaması mümkün görünmüyor.

MSI Dergisi: Alçak irtifaya yönelik HİSAR-A’da atışlar yapıldı. HİSAR-O ile KORKUT ve Parçacıklı Mühimmat Tedariki projeleri cephesinden güncel bilgi alabilir miyiz?

Dinçer BATIRBEK: HİSAR-A kapsamında ilk Balistik Test Füzesi atışlarını, 6 Ekim 2013’te Tuz Gölü’nün güneyindeki Müsteşarlığımıza tahsis edilen füze atış test alanında gerçekleştirdik. Bu testler, 2014’te de sürecek. HİSAR-O’da ise halen Alt Sistem Geliştirme ve Test faaliyetleri devam ediyor. İlk atışı 2014 yılının ikinci yarısında gerçekleştirmeyi planlıyoruz. Her iki projemiz de şu an sözleşmedeki takvimlerine uygun olarak devam ediyor. KORKUT 35 mm Hava Savunma Topu ve Parçacıklı Mühimmat Geliştirme Projesi’nde ise Sistem Entegrasyon ve Test Aşaması çerçevesinde, prototip testlerini gerçekleştiriyoruz.

SOM, F-35’e hazırlanıyor

MSI Dergisi: Teklif değerlendirme çalışmaları tamamlanan F-35 Müşterek Taarruz Uçağı (JSF) Uyumlu Hassas Güdümlü Akıllı Füze (HGAF) projesinin mevcut durumu ve ortaya çıkması beklenen nihai ürünün SOM ile farkları hakkında bilgi verir misiniz?

Dinçer BATIRBEK:Geliştirilecek olan ürün, SOM füzesinin JSF uçağına uyarlanmış versiyonu olacağından, biz projeye ve ürüne SOM-J ismini verdik. Projede teklif değerlendirme çalışmalarını tamamladık ve sözleşme imzalanmasına yönelik olarak SSİK’den yetki aldık. SOM-J Projesi’nde, ROKETSAN ana yüklenici olarak ürünün prototip üretimi, nihai montajı ve tanıtım-pazarlamasından sorumlu. TÜBİTAK SAGE ise tasarım güncelleme faaliyetlerini yürütecek ana alt yüklenici olarak görev alıyor. Sözleşme şu anda imzaya hazır durumda. Kurumsal süreçlerin tamamlanmasının ardından, çok kısa bir süre içerinde imzalayabileceğimizi tahmin ediyorum. Proje, JSF projesindeki takvime paralel olarak iki aşamadan oluşacak: birinci aşamada tasarım ve geliştirme faaliyetleri tamamlanacak: ikinci aşamada ise prototip üretimi ve testler Gerçekleştirilecek.

SOM-J’nin mevcut SOM ile temel farkı, füzenin boyutunun ve kesit alanının daha küçük olması. Bildiğiniz üzere SOM, Hava kuvvetleri Komutanlığının F-4 ve F-16 uçaklarında harici yük olarak taşınmak üzere geliştirildi. SOM-J ise F-35 uçağının düşük görünürlük özelliğini korumak amacıyla, uçağın gövdesinin içinde dahili yük olarak taşınacak. F-35’in gövdesi içinde kısıtlı bir alan olduğundan, füzenin boyutlarında, yaklaşık %20-25 oranında küçültme yapılması gereksinimi ortaya çıkıyor. Bu küçültmeye bağlı olarak, dış geometrinin güncellenmesi ve bazı alt sistemlerin yeni hacimlere sığacak biçimde yeniden tasarlanması gerekiyor.

MSI Dergisi: Okuyucularımıza güncel bilgi sunulabilmemiz amacıyla OMTAS ve UMTAS projelerinin mevcut durumu hakkında bilgi verir misiniz?

Dinçer BATIRBEK:Öncelikle tanksavar füze sistemi projeleriyle ilgili bir gelişmeyi sizinle paylaşayım: UMTAS ve OMTAS projelerini, Kara Kuvvetleri Komutanlığı ile birlikte, sırasıyla MIZRAK-U ve MIZRAK-O olarak isimlendirdik. MIZRAK-U Projesi kapsamında, halen lançer ve füzenin alt sistem seviyesi tasarım doğrulama faaliyetleri devam ediyor. 2013 yılında, Karapınar Atış Poligonu’nda, yerden “Güdümlü Test Füzesi” atış testlerini gerçekleştirdik; 2014 yılı başlarında ise AH-1S helikopterlerinden atışlara başlayacağız. Beklenmeyen bir durum ortaya çıkmazsa 2015 yılında kalifikasyon faaliyetlerini tamamlayarak, MIZRAK-U füzesini teslimata hazır hale getirmeyi planlıyoruz. MIZRAK-O’da da fırlatma birimi ve füze için alt sistem seviyesi tasarım doğrulama süreci devam ediyor. 2013 yılında “Kontrollü Test Füzesi” ve “Güdümlü Test Füzesi” atışlarından oluşan bir seri test kampanyası gerçekleştirdik. 2014’te bu testleri tamamlayarak, ürün kalifikasyon aşamasına geçeceğiz.

MSI Dergisi: Aynı kapsamda değerlendirebileceğimiz bir başka proje olan; Tek Er tarafından kullanılan Orta Menzilli At-Unut Tipi Tanksavar Silahı Projesi’ne ilişkin genel bilgi de vererek projenin mevcut durumunu anlatır mısınız?

Dinçer BATIRBEK:Bu proje kapsamında, 2013 yılı başında Teklife Çağrı Dosyası hazırlık çalışmalarına başladık. Hâlihazırda Kara Kuvvetleri Komutanlığı tarafından teknik ve taktik gereksinimlerin nihai hale getirilmesine yönelik bir çalışma yapılıyor. Tahmin ediyorum 2014 yılı başlarında, Teklife Çağrı Dosyası’nı ana yüklenici adayı ROKETSAN’a yayımlamış oluruz.

MPT’de Mutlu Sona Az Kaldı

MSI Dergisi: Sözleşmesi Ocak 2009’da imzalanan MPT Projesi’nin takviminde, beklentilerin çok ötesinde bir gecikme olduğunu görüyoruz. Öncelikle gecikmenin temel nedeni hakkında bilgi verir misiniz?

Dinçer BATIRBEK:Evet, MPT Projesi’nde, son olarak 2012 yılında kalifikasyon faaliyetlerini tamamlamayı; 2013’te de seri üretime geçmeyi planlıyordu. Ancak öngörülen bu takvime göre biraz gecikme yaşadık. Bu gecikmenin nedenini şöyle ifade edeyim: MKEK’nin ana yükleniciliği, Kale Kalıp’ın ana alt yükleniciliğinde yürüttüğümüz projede, iki aşamalı bir test süreci planlamıştık. İlk aşamayı oluşturan Tasarım Doğrulama Testleri, 2011’de başarıyla tamamlandı ve ardından ikinci aşama olan Ürün Kalifikasyon Testleri’nde kullanılacak prototiplerin üretimine geçildi. Tasarım ve geliştirme döngüsünün doğası gereği, ilk testlerin sonuçlarının analiz edilmesi ile silah konfigürasyonuna iyileştirme amaçlı bazı mühendislik değişiklileri uygulanmıştı. Bu değişiklikler üretim sürecine aktarılırken, özellikle silah mekanizmasının hassas parçalarının imalat ve montaj toleranslarında sapmalar ortaya çıktı ve bazı prototip tüfeklerin tutukluk oranlarında, önceki test değerlerine göre bir miktar artışla karşılaştık. Sorunu çözmek için testleri durdurduk ve silahların tüm kritik parçaları, MKEK ve Kale Kalıp’tan uzman ekiplerin yaptığı titiz bir çalışma ile tek tek gözden geçirilerek ölçüldü; sorunlu kısımlar ve düzeltici işlemler belirlendi ve teknik resimler bu doğrultuda güncellendi. Testlerde kullanılacak prototiplerin üretim ve montajı, güncel tasarım dokümanlarına uygun olarak yeniden yapıldı ve Ürün Kalifikasyon Testleri, bu yeni silahlarla tekrarlandı. Bu süreç, elbette biraz gecikmeye neden oldu; ama sonuçta silahlar, Ekim 2013’te tamamlanan bu testlerden yüksek performans göstererek, başarıyla geçti.

MSI Dergisi: Projenin güncel durumu ve öngörülen nihai takvimi hakkında bilgi alabilir miyiz?

Dinçer BATIRBEK:Şu anda Tarım ve Geliştirme Dönemi’nin sonlarına yaklaşmış durumdayız. Bu aşamada, toplam 200 adet silahtan oluşan pilot kafilenin parça üretimi ve montajı devam ediyor; 2014’ün ilk çeyreğinde teslimata hazır duruma gelecekler. Bir sonraki dönemde gündeme gelecek olan seri üretim faaliyetlerinin bir provası niteliğinde olan pilot kafile üretimi ile hem seri imalat ve montaja yönelik iş akış planlarını ve kapasiteleri doğrulayacağız, hem de tüfeklerin Kara Kuvvetleri Komutanlığının ilgili birliklerine dağıtılması ve kullanıcılar tarafından sahada denenmesiyle sağlanacak geri bildirimler sayesinde, silahın geliştirilmesi ve varsa eksikliklerinin giderilmesi mümkün olacak. Bu anlamda, pilot kafilenin en kısa zamanda üretilerek kullanıma alınmasını, MPT’nin üretilebilirliği ve kalitesinin arttırılması noktasından çok önemsiyor ve teslimatları daha fazla gecikme yaşamadan gerçekleştirmek üzere tüm önlemleri almaya çalışıyoruz.

MSI Dergisi: Seri üretim aşamasıyla ilgili olarak sorduğumuz bir soru üzerine Savunma Sanayii Müsteşarımız Murad Bayar, 2-3 firmanın görevlendirilebileceğini söyledi. Bu konuyu biraz ayrıntılandırabilir misiniz?

Dinçer BATIRBEK:TSK envanterinde yer alan 500.000 dolayındaki piyade tüfeğinin bir kısmı, teknolojik ve ekonomik ömürlerini nerdeyse doldurmak üzere. Birliklerimizi, bu açıdan herhangi bir zafiyete uğramalarına izin vermeden, hızla MPT’lerle donatmamız gerekiyor. Dolayısıyla seri üretim dönemine geçtiğimizde, kısa zamanda çok yüksek sayılarda silahın teslimatı söz konusu olacak. Şu anda yaptığımız hesaplara göre, kısa dönemde tek bir üreticinin bu kapasitelere ulaşması olanaksız görünüyor. Ayrıca, Ürün Kalifikasyon Testleri’nde yaşadığımız deneyimler, bize, silahların üretim ve montajında toleranslara hassasiyetle uyulmasının kritik olduğunu gösterdi. Şu çok açık ki, üretim ve montaj akışı ile ilgili ortaya çıkabilecek herhangi bir sorun, silahların TSK’ya teslimatında önemli aksamalara yol açacak. Bu gerekçeler nedeniyle seri üretimin tek bir üretim ve montaj hattından yapılmasının riskli olacağını değerlendiriyoruz. Riski azaltmak amacıyla Sayın Müsteşarımızın da vurguladığı üzere, en azından 2 ya da belki 3 ayrı üretim ve nihai montaj hattı kurarak, faaliyetlerin paralel olarak yürütülmesini sağlamak akılcı görünüyor. Diğer taraftan, TSK’nın ihtiyacının yanı sıra MPT için önemli bir ihracat potansiyeli olduğunu düşünüyoruz. Bu ilave ihtiyaçlar da somut hale gelirse kapasite gereksinimleri göz önüne alınarak, üretim ve montaj hatlarının sayısı daha da arttırılabilir.

Bu üretim ve montaj hatlarının kurulacağı yerler noktasında, MPT’nin tasarım-geliştirme ve prototip üretimlerini gerçekleştiren MKEK ve Kale Kalıp doğal olarak öne çıkıyor. Ancak bu konudaki nihai karar henüz verilmedi. Seri üretim döneminin kurgulanmasına yönelik hazırlıklarımız devam ediyor.

MSI Dergisi: Aralık 2011’deki imza töreninde, Modern Makineli Tüfek (MMT) Projesi’nin piyade tüfeğinin devamı niteliğinde olduğu belirtilmişti. Ancak MPT’nin gölgesinde kalan bu projenin farklı bir modelde ilerlediğini ve Kale Kalıp’ın rolünün aynı olmadığını görüyoruz. Bu konuyu biraz açar mısınız?

Dinçer BATIRBEK:Kale Kalıp’ın bu projelerde aldığı sorumluluklar farklı. MPT Projesi’nde Kale Kalıp, silahın kavramsal ve detay tasarımında ana yüklenici MKEK ile birlikte görev almış; alüminyum parçaların da üretimini üstlenmişti. MMT Projesi’nde ise silahın genel tasarımı MKEK tarafından gerçekleştirilirken, Kale Kalıp bazı parçaların tasarım ve üretiminden sorumlu alt yüklenici olarak görev yapıyor.

Yerli Tabanca Üreticileri Sınıfı Geçti

MSI Dergisi: Daire Başkanlığını, mutlu sonla bitmesi yakın görünen MPT Projesi’nin yanı sıra Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) için Özgün Yerli Tabanca Geliştirme Projesi’ni de yürütüyor. MPT Projesi’nden bu projeye aktardığınız “alınan dersler” var mı?

Dinçer BATIRBEK: Müsteşarlığımızda yürüyen diğer platform ve sistem projeleri ile karşılaştırıldığında, hafif silah geliştirme ve üretim projelerinin iki önemli özelliği var:
Birincisi, hafif silahlar, üzerinde hiçbir elektronik, hidrolik vb. alt sistem ve yazılım içermeyen, sadece mekanik olarak çalışan, sade bir mekanizma ve yapısal iskeletten oluşan bir ürün. Bu yalın görünen sistemin, diğerlerine göre çok yaşamsal bir özelliği bulunuyor; o da yüksek güvenilirlik ihtiyacı. Yani başka bir anlatımla hafif silah, onu kullanması gereken bir asker ya da emniyet mensubunun kendi canını emanet ettiği; tetiğe bastığında mutlaka ve mutlaka çalışması gereken bir ürün. Bu nedenle hafif silahlarda güvenilirlik, yani mekanizmanın aksamadan işlemesi ve tutukluk riskinin yüksek atış sayılarında dahi düşük oranlarda kalması vazgeçilmez görünüyor. Hafif silah projelerinin ikinci özelliği ise seri üretim sayılarının binlerle, hatta onbinlerle ifade edilebilecek kadar yüksek olması. Bu durum, güvenilirlik gereksinimi ve yüksek üretim rakamları birlikte düşünüldüğünde, üretilen binlerce silahın her birinin aynı kalitede, aynı toleranslarda, aynı performansta olması anlamına geliyor. MPT Projesi’nde yaşadığımız deneyim, az önce de ifade ettiğim üzere, bu iki konunun önemini bizlere gösterdi. Bu bağlamda, Özgün Yerli Tabanca Geliştirme Projesi’nde de güvenilirlik ve büyük üretim rakamlarında konfigürasyon yönetimi, özellikle odaklanacağımız konular arasında olacak.

MSI Dergisi: Özgün Yerli Tabanca Geliştirme Projesi’nin güncel durumu hakkında bilgi verir misiniz?

Dinçer BATIRBEK: Öncelikle şunu belirtmek istiyorum: Özgün Yerli Tabanca Projesi’ne gerçekten çok özel bir önem veriyoruz. Çünkü bu proje, hem Daire Başkanlığımız bünyesinde EGM’nin bir ihtiyacını karşılamak üzere başlattığımız ilk proje, hem de Müsteşarlık olarak yürüttüğümüz ilk tabanca projesi niteliğinde. Bu proje ile Emniyet Teşkilatımızla yakın çalışma şansının yanı sıra ülkemizdeki tabanca sektörünü tanıma imkânı ve bu alanda çalışan sanayi kuruluşlarımızla iş birliği yapma fırsatı doğdu. Bu proje, söylediğim gibi, polisimizin gereksinim duyduğu modern bir tabancanın yurt içinde geliştirilmesi için başlatılmıştı. Ancak bir süre önce TSK’dan da aynı yönde bir talep Müsteşarlığımıza iletildi; böylece ilk defa, Silahlı Kuvvetlerimiz ve Emniyet Genel Müdürlüğümüzün tabanca ihtiyaçlarını aynı projede birleştirme imkânı doğdu. Projenin bu haliyle ülkemiz için gerçekten tarihi bir fırsat oluşturduğunu düşünüyorum. Burada amacımız, dünyadaki en iyi silahlardan daha üstün kalite ve performansta, yepyeni bir tabancanın yurt içinde geliştirilerek askerimizin ve polisimizin kullanımına sunulması olacak. Eğer böyle bir tabancayı ortaya çıkarabilirsek, dünya pazarından da çok önemli bir pay alacağımızdan hiç kuşkum yok. Projenin başlangıcından bu yana yaptığımız çalışmalar hakkında kısaca bilgi vermem gerekirse… Öncelikle yerli tabanca üreticilerimizi daha yakından tanımak üzere, bir Bilgi İstek Dokümanı yayımladık ve kendilerine inceleme ziyaretleri gerçekleştirdik. Bilgi İstek Dokümanı’na gelen yanıtlar ve yaptığımız ziyaretlerin sonucunda gördük ki, Türkiye’deki tabanca üreticisi firmalarımızın ürünlerini ve sahip oldukları yetenekleri göz önüne aldığımızda, Özgün Yerli Tabanca Geliştirme Projesi için belirlendiğimiz iddialı hedefi gerçekleştirebilecek Sektörel altyapımız fazlasıyla var. Bu durum, çıtayı olabildiğince yükseltmek yönünde bizi cesaretlendiriyor açıkçası. Şu anda da kullanıcı makamların uzman ekipleri ile birlikte teknik ve taktik isteklerin netleştirilmesi ve proje modelinin belirlenmesine yönelik çalışmaları gerçekleştiriyoruz. Tahmin ediyorum, 2014 yılında Teklife Çağrı Dosyası’nı yayımlayarak, ihale sürecini başlatabileceğiz.

MSI Dergisi: Neden projenin adı bu şekilde belirlendi? Yerli üreticiler tarafından şimdiye kadar üretilen tabancalar arsında “özgün” ve “yerli” olan hiç yok muydu?

Dinçer BATIRBEK: Aksine, benim gördüğüm kadarıyla, yerli üreticilerimizin hâlihazırda ürettikleri tabancaların neredeyse hepsi özgün ve yerli. Zaten yurt içinde ve yurt dışında gerçekleştirdikleri satış başarılarına biz de tanıklık ediyoruz. Ancak bizim yürütmekte olduğumuz projedeki “özgün” ifadesi,, ürüne ilişkin tasarım gereksinimlerinin, doğrudan TSK ve EGM’nin istek ve ihtiyaçları doğrultusunda belirlenmesi anlamındadır. “Yerli” vurgusu ile de Müsteşarlığımızın sanayi katılımı/off-set uygulamaları çerçevesinde daha yüksek sanayi katılımı ve yerlilik oranı öngörüyoruz.

MSI Dergisi: Dairenizin alanına girebilecek bazı projelerin, ait oldukları sistem projeleri kapsamında ele alındığını görüyoruz. Örneğin, Havadan Taşınabilir 105 mm Hafif Çekili Obüs dairenizde yürütülürken, proje listenizde “ALTAY Tankı Namlu geliştirilmesi / üretimi” gibi bir proje yer almıyor. ALTAY tankı örneğinden gidecek olursak namlu üretimi konusunda dairenizin de görev alması söz konusu mu?

Dinçer BATIRBEK: Daha önce örneklerini vermiştim; bazı platformların üzerindeki silah sistemlerinin geliştirilmesi, Daire Başkanlığımız sorumluluğunda yürütülüyor. Bunlar daha çok, entegre oldukları platformun genel yapısının bir parçası olmayan, hatta platforma fiziksel olarak eklenip çıkartılabilen sistemler, ALTAY örneğindeki gibi bazı platformlarda ise silah sistemini platformdan ayrı olarak düşünmek mümkün olamayabiliyor. Silah kulesi ve üzerindeki top, bir ana muharebe tankının tümleşik yapısının ayrılmaz bir parçası ve diğer tüm alt sistemlerle etkileşimi çok yüksek. Bu nedenle ALTAY’ın silah sistemine ilişkin faaliyetler de tankın bütününden sorumlu olan Kara Araçlar Daire Başkanlığımızca yürütülüyor. Silah sistemlerinin tedarik sorumluluğu bizde olmasa da bu tür platform projelerinin yürütüldüğü dairelerimizin gereksinim duyacakları her türlü desteği sağlamaya gayret ediyoruz.

MSI Dergisi: Havadan Taşınabilir 105 mm Hafif Çekili Obüs Projesi’nin mevcut durumu hakkında bilgi verir misiniz?

Dinçer BATIRBEK: MKEK’nin ana yükleniciliğinde yürüttüğümüz bu projemizi de BORAN Projesi olarak adlandırdık. BORAN Projesi’nde, halen alt sistem seviyesi tasarım faaliyetleri devam ediyor. Bu aşamadaki hedefimiz, alt sistemlerin tasarımlarının nihai hale getirilmesi ve obüsün konfigürasyonunun dondurulması. Bu amaçla, hesaplanan verileri ve yapılan analizleri ölçümlerle doğrulamak üzere bir ön prototip üretildi ve Karapınar Atış Poligonu’nda bir seri atış testi gerçekleştirildi. Halen bu testlerde alınan ölçüm verilerinin analiz ve değerlendirmesi sürüyor.

Deniz Platformlarına Yönelik Projeler Sırada

MSI Dergisi: Projelerinizin arasında, deniz platformlarına yönelik projelerin azlığı dikkat çekiyor. Bu durum, Türkiye genelinde proje olmamasından mı yoksa bunların diğer makamlar tarafından ele alınıyor olmasından mı kaynaklanıyor? Milli bir torpido geliştirilmesi söz konusu olursa bu proje, dairiniz kapsamında ele alınacak bir proje mi olacak?

Dinçer BATIRBEK: Aslında su üstü ve deniz altı gemilerine yönelik yürüttüğümüz pek çok projemiz var. Ancak bunlardan sadece birkaçı açık kaynaklarda yer alıyor. Bunlar arasında, Sahil Güvenlik Komutanlığının botlarına entegre edilmek üzere gerçekleştirdiğimiz Uzaktan Kumandalı Stabilize Makineli Tüfek Sistemi STAMP’ların tedarikini sayabiliriz. Diğer taraftan, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı için bazı kritik projeler yürütüyoruz; bunlardan birisi ATMACA ismini verdiğimiz Satıhtan Satıha Güdümlü Mermi Geliştirme Projesi; diğeri ise Milli İmkanlarla Modern Ağır Torpido Geliştirme, kısa adıyla AKYA Projesi. Her iki proje de halen “GİZLİ” gizlilik dereceli olarak devam ettiğinden, bu aşamada daha fazla bilgi paylaşmıyorum. Ancak önümüzdeki dönemde faaliyetlerin belli bir aşamaya gelmesiyle projelerdeki gizlilik seviyelerinin düşürülmesi söz konusu olursa, gelişmelerin ayrıntılarını konuşabileceğiz.

MSI Dergisi: Geçtiğimiz ay, Savunma ve Havacılık Sanayi İhracatçıları Birliği tarafından Bolu’da gerçekleştirilen Vizyon Toplantısı’nda, gelecekte ihraç edilebilecek ürünler ile ilgili ağırlıklandırma sıralamasında, Daire Başkanlığınızın faaliyet alanına giren “güdümlü silahlar” ilk sırada yer aldı. Sorumluluk alanınızdaki projelerde geliştirilen sistemlerle ilgili ihracat öngörüleriniz, hedef bölgeler ve ulaşılabilecek rakamlar ile ilgili tahminleriniz hakkında neler söylemek istersiniz?

Dinçer BATIRBEK: Düşük maliyetli ve çok maksatlı güdümlü füzelerin, gerçekten önemli bir ihracat potansiyeli taşıdığını düşünüyorum. ROKETSAN’ın CİRİT füzesi ile yakaladığı ihracat başarısı, bizi ümitlendiriyor. CİRİT ile birlikte, önümüzdeki dönemde MIRAK-U ve MIZRAK-O’nun da seri üretime geçmesiyle farklı gereksinimlere cevap verebilecek bir taktik füze ailesi oluşacak. MPT’nin ihracat fırsatları açısından da ciddi bir beklentimiz var. Daha şimdiden Pakistan, Kazakistan gibi ülkelerin silahla ilgilendiğini biliyoruz. Ulaşılabilecek ihracat rakamlarına ilişkin bir tahminde bulunmak zor; ama en azından yurt içinde ulaşılabilecek büyüklüğün birkaç katı kadar olabileceğini değerlendiriyorum.

MSI Dergisi: Eklemek istediğiniz konu ya da konular var mı?

Dinçer BATIRBEK: Silah sistemleri, savunma yeteneklerinin kazandırdığı avantajı sonuca ulaştıran; bir anlamda asıl üstünlüğü oluşturan en son ve en kritik katmanı oluşturuyor. Bir piyade tüfeği, askerimizin kendisini savunabilmesi için; bir hava savunma sistemi, şehirlerimizin korunabilmesi için; bir tanksavar füze de helikopterimizin karşısındaki tehdidi imha edebilmesi için gereken son hamleyi yapabilmesini sağlıyor. Son dönemde, ülkemizde, özellikle savunma platformlarına ve diğer sistemlere büyük yatırımlar yaparak gelişmiş yurt içi çözümler üretmeyi başardık. Ancak, eğer bunların üzerinde ya da yanı başında görev yapan silah sistemlerinde aynı başarıyı yakalayamazsak, oluşturulacak etkinlik sınırlı kalacaktır. Bu nedenle tüm savunma ve güvenlik unsurlarımızın, yüksek performans ve güvenilirlikle, yurt dışına bağımlı olmadan hizmet verebilecek silah sistemleri ile donatılmasını vazgeçilmez görüyorum. Gerçekleştirmekte olduğumuz projelerle, bu amaca ulaşmaya çalışıyoruz. Müsteşarlığımızın diğer birimlerine göre daha geç kurulmuş olmasına karşın, az önce pek çoğuna değindiğimiz üzere, çok önemli projeler yürütülüyor. Bu projelerin başarıyla hayata geçirilmesinde en büyük pay, birlikte görev yaptığım değerli çalışma arkadaşlarımındır. Onların özverili çabaları olmasaydı, bunların hiç birini yapamazdık. Ayrıca projelerdeki destek ve katkıları için Silahlı Kuvvetlerimizin ve Emniyet Teşkilatımızın değerli personeli ile başta ana yüklenicilerimiz ASELSAN, ROKETSAN ve MKEK olmak üzere, sektörümüzdeki tüm paydaşların kıymetli yönetici ve çalışanlarına da teşekkür ediyorum. Son olarak, bana bu söyleşi fırsatını verdiğiniz için sizlere teşekkür ediyor; başarılarınızın devamını diliyorum.

Silah Sistemleri Daire Başkanı Dinçer Batırbek’e zaman ayırıp sorularımızı cevaplandırdığı ve verdiği bilgiler için, okuyucularımız adına teşekkür ediyoruz.


alparslananadolu
5 ay önce - Prş 06 Şub 2014, 13:31
DONANMAMIZIN GELECEĞİ RAKİPLERİNİ KORKUTUYOR


2012 yılı başında yayınlanan ve Türkiye’de de ilgi çeken, Stratfor/Wikileaks belgeleri Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ilişkin tartışmalar da içeriyordu. Dünya 2020 yılına geldiğinde iki büyük güçten birinin Türkiye olacağını öngören Stratfor analistleri, iş Türk donanmasına gelince daha cimri oluyorlardı.

Kuruluşun en önemli ikinci adamı konuşuyor; “Bana kalırsa, Türkiye’nin kıyı şeridinin uzunluğu ve rakip sayısı, donanmalarına ayırdıkları kaynaklarla orantılandığında sonuç korkunç.” Ancak Türkiye bunu çoktan görmüştü ve daha önceki yıllardan başlayarak önlemlerini alıyordu.

27 Şubat 2012 tarihli Takvim Gazetesi’nden: “Pulitzer ödüllü gazeteci Seymour Hersh; “Bölgesel güç olan Türkiye, küresel güç olmak için askeri alanda çok önemli adımlar attı.. Türk ordusu rakamsal olarak dünyanın en büyük 9. ordusu olarak görünse de, aslında ilk 4 ordu içinde. Tek eksiği ise uçak gemisine sahip olmaması. Ancak Türkiye uçak gemisi almak için de harekete geçti.”

Türkiye’nin “uçak gemisi alma veya inşa etme” süreci hep şu soruyla karşılandı uzun yıllar boyunca; “Ne yapacaksınız, ne işinize yarayacak, nereye gideceksiniz”? Aslında bu soru, Türkiye’nin “devrim arabaları” nı “yaptığı” zamandan günümüze hep devam ediyor.

Öte yandan bu soru şimdi ortadan kalkmış durumda. Zira Türkiye’nin bu soruya verecek çok yanıtı var. Gidecek çok yeri var ve sadece Akdeniz dahi tam “uçak gemilik” bir alan demek. Kaldı ki, şu an Türk Deniz Kuvvetleri dünyanın tüm sularında bayrak açıyor. Üstelik uluslararası resmi görevlerle.

Yine de, uçak gemisi kendi kendine dahi stratejik bir güç ifade etse de, asıl korkutucu olan bunun “kombine” bir vuruş gücünü tamamlıyor, tamamlayacak olması. Türkiye’nin son dönem TSK’ne kazandırdığı veya kazandırma yolunda olduğu “envanter” anımsandığında, neden, nasıl bir şeyden bahsedildiği hemen anlaşılabilir!

Kaynak: www.iyibilgi.com


mayon
5 ay önce - Prş 06 Şub 2014, 19:54

ARES’ten Sahil Güvenlik Komutanlığına İlk Teslimat

MSI ÖZEL HABER
Ocak 2014 Sayı:102

Entegre Sınır Yönetimi Eylem Planı Projesi’nin 2. aşaması kapsamında DEARSAN Gemi İnşaat Sanayi A.Ş. (DEARSAN)’nin yükleniciliğinde, ARES Tersanecilik San. Ve Tic. A.Ş. (ARES Tersanesi) tarafından inşa edilen 10 adet Sahil Güvenlik ve Emniyet Timleri (SAGET) botu, 6 Aralık’ta ARES Tersanesi’nin Antalya Serbest Bölgesi’ndeki tesislerinde düzenlenen törenle Sahil Güvenlik Komutanlığı (S.G.K.lığı)’na teslim edildi. Böylece, Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB)’ne katılım sürecinde, entegre sınır güvenliği konusundaki eksikleri gidermek adına önemli bir adım daha atılmış oldu.

AB tarafından desteklenen Entegre Sınır Yönetimi Eylem Planı Projesi’nin ilk aşamasında, 5 adet SAGET botu ve 4 adet termal kameranın hizmete girmesinden sonra, sözleşmesi 28 Mart 2012 tarihinde imzalanan projenin 2. aşaması kapsamında, 26 Kasım’da, ASELSAN Akyurt tesislerinde elektro-optik sistemlerin teslimatı gerçekleşmişti. Türkiye’de bir AB projesi kapsamında yapılan bu ilk teslimatın ardından kısa bir süre sonra da 10 adet SAGET botunun S.G.K.lığına teslim töreni, Türkiye’nin Akdeniz Bölgesi’nde askeri amaçlı faaliyet gösteren tek tersanesi olan ARES Tersanesi’nde gerçekleştirildi. Teslim edilen botlarla S.G.K.lığının kullanımına tahsis edilen toplam SAGET botu sayısı 15’e yükselmiş oldu. Törene; o tarihte İçişleri Bakanlığı görevini sürdürmekte olan Muammer Güler, Antalya Valisi Sebahattin Öztürk, Sahil Güvenlik Komutanı Tümamiral Adnan Özbal, Hazine Müsteşarlığı Merkezi Finans ve İhale Birimi Başkanı Muhsin Altun, Sınır Yönetimi Bürosu Başkan yardımcısı Abdullah Özbek ve AB Delegasyonu Başkanı Bela Szombati ile çok sayıda üst düzey askeri ve sivil yönetici katıldı.

Tamamen Yerli Tasarım
Törenin ilk konuşmasını yapan ARES Tersanesi Teknik Müdürü Mehmet Çağlarca, projenin; kaçakçılık ve insan ticaretinin engellenmesi, genel kıyı güvenliğinin sağlanması, arama kurtarma operasyonlarının gerçekleştirilmesi ile açık deniz ve sığ su şartlarında personel taşıma gibi amaçları olduğunu söyledi. ARES 42 FPB modeli SAGET botlarının tasarımının tamamen yerli olarak gerçekleştirildiğini belirten Çağlarca, bu amaçla ARES Tersanesi Tasarım Ofisi ile İTU Gemi İnşaatı ve Deniz Bilimleri Fakültesi arasında bir iş birliği yapıldığını kaydetti. Çok çeşitli deniz şartlarında zorlu testlerden geçirilen SAGET botlarının beklentilerin üzerinde performans sergilediğini ifade eden Çağlarca, botların yapısal malzemesinin alüminyum alaşım olduğunu, botlara son teknolojiyi içeren boya uygulandığını; yakıt, su ve pis su tankları gibi tüm sistemlerin uzun ömürlü malzemelerden üretildiğini açıkladı. Çağlarca, botlarla ilgili eğitimin, sistem tedarikçileri tarafından S.G.K.lığı personeline verildiği ve botların 25 yıldan daha uzun bir süre hizmet vermesinin beklendiği bilgilerini de iletti. SAGET botlarının Türk Loydu’nun Yüksek Süratli Askeri Tekneler Kuralları’na uygun olarak dizayn ve inşa edildiğini ve Türk Loydu tarafından klas sertifikaları ile belgelendirildiğini söyleyen Çağlarca, projenin Türkiye için önemli bir ihracat potansiyeli oluşturduğunu vurguladı.

Hayalleri Çok Büyük Bir Şirketiz

Törenin ikinci konuşmasını, ARES Tersanesi Yönetim Kurulu Başkanı Kerim Kalafatoğlu yaptı. ARES Tersanesi ile ilgili bilgi de veren Kalafatoğlu, Antalya Serbest Bölgesi’nde kendi kullanımlarındaki 2 adet üretim tesisi ve bir alt yüklenicilerinin fabrika tahsisi ile birlikte, toplam 12.000 metre kare alanda faaliyetlerine devam ettiklerini; henüz çok genç olmakla birlikte, hayalleri çok büyük bir şirket olduklarını söyledi. Kalafatoğlu, hayal edilebilen her şeyin gerçekleştirilebileceğine inandıklarını, “şayet kimse yapamıyorsa biz mutlaka yapmalıyız” düşüncesinde olduklarını ifade etti. Öncelikle özel yat üretimi hedefiyle sektöre girdiklerini; Antalya Serbest Bölgesi’nde, 2006 yılından bu yana, sayıca en fazla tekneyi ürettiklerini; yine Antalya Serbest Bölgesi’nde üretilip şu ana kadar denize indirilmiş en büyük mega yatın gövde inşasını da kendilerinin tamamladığını anlatan Kalafatoğlu, 2007 yılında aldıkları stratejik bir kararla askeri ve paramiliter teknelerin tasarımı ve inşasına yöneldiklerini belirtti. Gerçekleştirdikleri ve üzerinde çalışmakta oldukları projelerle ilgili de bir parantez açan Kalafatoğlu; Emniyet Genel Müdürlüğü hizmetinde, ARES Tersanesi’nde inşa edilen 2 adet teknenin 2008 yılından bu yana başarıyla hizmet vermekte olduğunu; ARES Tersanesi üretimi teknelerin, Hazar Denizi’nden Tanzanya’ya, Nijerya’dan Hollanda’ya, Basra Körfezi’nden Fransa’ya kadar birçok ülkede ve uzak denizde görev yapmakta olduğunu söyledi. Mevcut durumda 3 ayrı proje kapsamında daha üretim çalışmalarına devam ettiklerini belirten Kalafatoğlu:
_ Bahreyn Sahil Güvenlik Teşkilatı ihtiyacına binaen Bahreyn İçişleri Bakanlığınca açılan ve 22 üreticinin yarıştığı ihaleyi, teknik üstünlükle kazandıklarını ve 18 m boyunda ve kompozit gövdeli 12 adet yüksek performanslı devriye botunun inşasının devam ettiğini; ilk teslimatı Ocak 2014’ün sonunda yapmayı hedeflediklerini,
_ Nijerya Gümrük İdaresi için 2 adet alüminyum gövdeli yüksek süratli, her biri 30 m boyunda devriye botlarının inşasına devam ettiklerini ve
_ Katar devlet turizm şirketinden kazanılan ihale neticesinde, 8 adet katamaran gövdeli, kompozit yapıda çok lüks donanımlı feribotun inşasına devam ettiklerini anlattı.

Kalafatoğlu, Deniz Kuvvetleri Komutanlığının ihtiyaçlarına istinaden Savunma Sanayi Müsteşarlığı (SSM) tarafından yürütülen 2 projeye teklif veren firmalar arasında yer aldıklarını da ilettiği bilgilere ekledi. ARES Tersanesi’nin yeni ve uzun süreli Ar-Ge çalışmalarını desteklemek amacıyla SSM ve Teknopark İstanbul yönetimince kendilerine bir Ar-Ge birimi tahsis edildiğini açıklayan Kalafatoğlu, SSM’ye ve Teknopark İstanbul yönetimine teşekkürlerini iletti. Kalafatoğlu, konuşmasını, projenin tüm paydaşlarına şükranlarını sunarak tamamladı.

DEARSAN’ın 6 Yıllık Başarı Zinciri, 1 Milyar Dolarlık İhracat

Kalafatoğlu’nun ardından kürsüye gelen DEARSAN Yönetim Kurulu Başkanı Taner Akaya, konuşmasına, son 6 yılda oluşturdukları başarı zincirine böyle bir halkayı daha eklemekten büyük mutluluk ve onu duyduklarını ifade ederek başladı. Yeni Tip Karakol Botu (YTKB) projesinde gelinen son durum hakkında bilgi veren Akaya, 16 adet bottan 7 tanesinin kesin teslimin yaptıkları; 8. geminin kesin teslim işlemlerinin devam ettiği; 2 gün önce 14. gemiyi denize indirdikleri ve 15. ve 16. gemilerin inşasının tamamlanmak üzere olduğu bilgilerini paylaştı. Akkaya, bu süreçte, 10 adet YTKB’nin 10 adet ani müdahale botunun ve önemli miktarda yardımcı sınıf geminin ihracatı ile ilgili sözleşmeler imzaladıklarını ve taahhütlerini büyük oranda tamamladıklarını; toplam ihracatlarının son 4 yıl içinde 1 milyar dolara yaklaştığını da açıkladı. Akkaya, bu projeyle ilgili çalışmaları yürüten, ancak gemilerin teslimini göremeden 3 hafta önce hayatını kaybeden Emekli Deniz Albay Metin Kalyoncu’yu anarak konuşmasını sonlandırdı. Daha sonra söz alan Merkezi Finans ve İhale Birimi Başkanı Muhsin Altun, yaptığı konuşmada, “Entegre Sınır Yönetimi Eylem Planı” projesinin Türkiye Cumhuriyeti hükümeti ile AB komisyonu arasında imzalanan 2008 yılı finansman anlaşması kapsamında desteklendiğini belirtti. Altun, bu amaçla açılan uluslar arası ihalenin soncunda, Merkezi Finans ve İhale Birimi ile DEARSAN arasında 30 Mart 2012 tarihinde 6.945.000 avro bedelli bir tedarik sözleşmesinin imzalandığını, projenin uygulama süresinin 320 gün olarak belirlendiğini ve S.G.K.lığının projenin nihai faydalanıcısı olduğunu söyledi.

S.G.K.lığı Filosu SAGET’lerle Genişliyor
Törende konuşan Sahil Güvenlik Komutanı Tümamiral Adnan Özbal, Türkiye’nin denizlerinde güvenlik ile can emniyetini sağlamak ve idame etmekten sorumlu tek profesyonel kolluk kuvveti olan S.G.K.lığının görevleri arasında yer alan ve insani boyutuyla öne çıkan arama kurtarma vazifesinin son dönemde önem kazandığını; Suriye’deki gelişmeler ve yasadışı göçe kaynak olan ülkelerdeki faaliyetler nedeniyle 2012 yılı Ağustos ayından itibaren yasadışı göç olaylarında, dolayısıyla arama kurtarma görevlerinde büyük artışlar yaşandığını belirtti. Bu konuda bir örnek veren Tümamiral Özbal, 2013 yılında, tören tarihine kadar, 7.744 yasadışı göçmenin hayatının kurtarıldığını ve ilgili güvenlik birimlerine teslim edildiğini anlattı.

AB Üyeliği İçin Önemli Bir Adım Daha Atıldı.
Bir sonraki konuşmayı, AB Delegasyon Başkanı Bela Szombati yaptı. Szombati, Türkiye’nin dünyanın en uzun sahil şeritlerine sahip ülkelerinden birisi olduğuna dikkat çekerek, Avrupa ve Türkiye için ortak endişe kaynağı oluşturan konuların; düzensiz göç, uyuşturucu ve insan ticaretiyle mücadele olduğunu belirtti. AB’nin 2002’den bu yana göç ve sınır yönetimi için 230 milyon avroluk destek sağladığını açıklayan Szombati, bu desteğe S.G.K.lığının iki projesinin de dahil olduğunu; bütçesi yaklaşık 7 milyon avro olan bu projenin %75’inin AB tarafından finanse edildiğini söyledi. Szombati, Türkiye’nin entegre sınır güvenliğini geliştirmesinin AB’ye katılım süreci açısından önemli bir adım olduğunu vurgulayarak konuşmasını tamamladı. Kürsüye gelen Antalya Valisi Sebahattin Öztürk ise Antalya’nın sadece turizmle değil, sanayide ve özellikle yan sanayide parlayan bir yıldız olduğunu söyledi. Antalya’nın 640 km’lik sahil şeridine sahip olduğunu belirten Öztürk, SAGET botlarının bir kısmının Antalya’da görevlendirilmesini arzu ettiklerini ifade etti.

İç Güvenlik Sınırlardan Başlar
Törenin son konuşmasını, İçişleri Bakanı Muammer Güler yaptı. Bakanlığın asli görevlerinin başında, vatandaşların can ve mal güvenliğini sağlamak olduğunu belirten Güler, sınırlarda yaşanan her türlü güvenlik sorununun ve yasadışı geçişlerin iç güvenliği doğrudan ilgilendirdiğine; bu nedenle iç güvenlikle ilgili tedbirlerin sınırlardan başlayarak alınması gerektiğine dikkat çekti. Bu amaçla bugüne kadar sınır yönetimi alanında birçok AB projesi yapıldığını: sınır güvenliğinden sorumlu kurumlar için, gerek teknik destek gerekse araç gereç desteği anlamından birçok proje hayata geçirildiğini hatırlatan Güler, bu projelerin ayrıntılarına da değindi. Konuşmaların ardından, ARES Tersanesi Yönetim Kurulu Başkanı Kerim Kalafatoğlu tarafından, Sınır Yönetimi Bürosu Başkan Yardımcısı Abdullah Özbek’e, Merkezi Finans ve İhale Birimi Başkanı Muhsin Altun’a ve Sahil Güvenlik Komutanı Tümamiral Adnan Özbal’a DEARSAN Yönetim Kurulu Başkanı Taner Akkaya tarafından ise AB Delegasyon Başkanı Bela Szombati’ye Antalya Valisi Sebahattin Öztürk’e ve İçişleri Bakanı Muammer Güler’e anı objesi takdim edildi. Ayrıca yoğun programları nedeniyle törene katılamayan ve o tarihte AB Bakanı ve Başmüzakereci görevini sürdürmekte olan Egemen Bağış’ın telgrafı okundu. İçişleri Bakanı Güler, bot komutanlarına sembolik teslimat sertifikalarını verdi. Törenin sonunda Güler, SAGET 27 botuyla denize açıldı, SAGET 29 ve SAGET 32 botları da kendisine eşlik etti.

ARES SAGET Botunun Teknik Özellikleri
(+)


yuksel7
5 ay önce - Cum 07 Şub 2014, 00:19
KULLERİMİZDEN YENİDEN DOGUYORUZ


Turk milleti osmanlının devrini bitirmesinden sonra yeniden ayaga kalkıyor bu kalkıs dunya ya bariş,huzur,adalet getirecek işAllah. Dünyadaki sömürünün artık bi son bulması gerekli insan hayatı ve onuru tekrar yukseltilmeli cünkü yerlerde sürünüyor.

Ekrem34

5 ay önce - Cum 07 Şub 2014, 17:36
Savunma Sanayii Müsteşarlığı,


Savunma Sanayii Müsteşarı Sayın Murad BAYAR, BMC Firması Fabrikasını ziyaret etmiştir.

Fabrika ziyareti sırasında üretim hattı incelenmiş; Tunus'a sevkiyata hazır KİRPİ'ler yerinde görülmüştür.
  (+)   (+)   (+)


Ekrem34

5 ay önce - Cum 07 Şub 2014, 17:37
Savunma Sanayii Müsteşarlığı


Savunma Sanayii Müsteşarlığı ile HAVELSAN A.Ş. arasında 28 Nisan 2009 tarihinde imzalan sözleşmelerle, Hava Kuvvetleri Komutanlığı (Hv.K.K.lığı) tarafından temel eğitim uçağı olarak kullanılan KT-1T ve süpersonik jet eğitimi verilmek üzere mevcut bulunan T-38 uçakları için, Savunma Sanayii Müsteşarlığı yönetiminde TESİM ve ARISİM Projeleri başlatılmıştır.

Gerçekleştirilen “TESİM ve ARISİM Simülatör Eğitim Merkezi Projesi Teslim Töreni” ile, 2nci Ana Jet Üs K.lığı Çiğli/İzmir’de Hava Kuvvetleri Komutanlığı envanterine entegre bir simülatör merkezi kazandırılmıştır.

  (+)
  (+)   (+)


mehmet emin
5 ay önce - Cum 07 Şub 2014, 19:55

Romanya Cumhurbaşkanı Basesku TAİ tesislerini ziyaret edip Anka, Atak ve Hürkuş hakkında bilgi almış.


cevap yaz
(üye olmadan da mesaj yazabilirsiniz)
Ana Sayfa -> HABERLER ve SOHBET