1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 3  |
 |
Ada Vagnozzi
9 yıl önce - Cmt 26 Ekm 2013, 18:17
Türkiye’de bildiğiniz gibi nüfusun “yaşlanacağına” dair bir endişe var. Çoğalıyoruz çoğalmasına ama azalan bir ivme ile. Aileler artık iki çocukta kalıyor. Bu bir süre sonra nüfusun sabit kalması ve yaşlı yani çalışmayan nüfusun çalışan nüfustan daha fazla olması anlamına geliyor.
Türkiye’nin bir de 2023’te “dünyanın ilk 10 ekonomisi” arasına girmek gibi bir hedefi var. Kişi başına milli geliri 25 bin dolara çıkartmak için türlü türlü çalışmalar yapılıyor veya yapılacak. Benim anladığım şu: O kadar çok yatırım olacak, o kadar çok iş yeri açılacak ki neredeyse tüm nüfusun çalışması gerekecek. Çalışabilen tüm erkekler çalışsa dahi yetmeyecek. Kadınların çalışma hayatına daha çok girmesi gerekecek.
Mevcut durumda kadınların sadece yüzde 30’u çalışıyor. Her 10 kadından 7’si çalışmıyor. Daha çok kadının çalışma hayatına girmesi ise daha az çocuk doğrulması anlamına geliyor zira çalışan kadının çocuklarını bırakabileceği yerler ya yeterli değil ya da ekonomik anlamda ulaşılabilir değil. Yani paradoksal bir durum söz konusu.
Bunu çözmek için türlü çözümler getirilmeye çalışıyor. Doğum izinleri yeniden düzenleniyor, doğum yapmış ailelere yardım düşünülüyor, kreşlerin sayısı arttırılmaya ve daha ulaşılabilir hale getirilmeye çalışılıyor. Ayrıca işverenlerin doğum izni artmış ve esnek çalışma saati uygulamasına gitmesi teşvik edilen kadınları “çalıştırmama” eğilimini de kıracak önlemler alınmaya çalışıyor. Zira bu kadar külfetli bir elemanı kim ne yapsın?
Bu arada asıl hedefin de “eğitimli” ailelerin daha çok doğurması zira istenen işgücü lalettayin bir iş gücü değil nitelikli bir iş gücü. Yani okumuş etmiş uzmanlaşmış insanlara ihtiyaç var.
İşte esas paradoks da burada. Mevcut Türkiye, “eğitimli” bir kadını en az üç çocuk doğurmaya ikna edebilir mi? İstedikleri kadar para versinler, istedikleri kadar doğum izni versinler, istedikleri kadar çalışma saatlerini esnetsinler “mesele” sadece ilk 3 yıl mıdır ki?
Her şeyden önce şehirlerimiz hiçbir şekilde çocuk ve aile dostu şehirler değil. Avrupa’nın en biçimsiz ve en gürültülü kentlerinde yaşıyoruz. (Bebek uyutmaya çalışanlar demek istediğimi bilir) Hani nerede egzoz dumanı altında olmayan çocuk parkı? Hani nerede bebek arabası sürebileceğin özel yollar? Hani çocuğunu güvenle bırakabileceğin sokaklar?
İnsanlarımız da çocuk dostu değil. Ben Avrupa’da doğdum ve büyüdüm ve çocuk dostu toplum denen şeyi çok iyi biliyorum. Çocuk hiyerarşinin en üstündedir. Önce çocuğun yararı düşünülür. Evler, sokaklar, okullar, toplu ulaşım, trafik hepsi çocuğa öncelik verir. Ama insanların içinde de vardır bu. Yaya geçidinde bir çocuk karşıdan karşıya geçmek istiyorsa neredeyse bütün şehir durur! Market kasasına bir çocuk geldiği zaman herkes geriye çekilir ve “çocuk müşteri” sıranın en önüne geçer. Akla hayale gelebilecek her şeyin bir çocuk versiyonu vardır. Bizde IKEA dışında bir Allah’ın işletmesi çocuk klozetini, çocuk lavabosunu akıl ediyor mu? Bebek alt değiştirme yeri bile yok çoğu yerde.
Çocuk, engelli gibidir Türkiye’de. TOKİ 25 katlı binalar yapıyor ve asansöre de şu tabelayı asıyor: “12 yaşından küçük çocukların bir yetişkin olmadan asansöre binmesi yasaktır!”
Hadi bunları geçelim diyelim. Avrupa’nın en kötü okulları bizde. Hepsi son derece itici, çirkin, soğuk. Bahçe dedikleri yerler beton kaplı zeminler. Sınıflarda hâlâ en rahatsız, en anti ergonomik tahta sıralar. Eğitim desen yine Avrupa’nın en kötüsü. Matematikte durmadan dökülüyoruz. Hadi matematikte ben de kötüydüm ama yabancı dil? Bu kadar mı berbat olur? Üstelik adı Anadolu Lisesi olan liselerde bile.
Demek istediğim... Hükümet eğitimli insanların doğurmasını istiyor ama “nitelikli iş gücünü” yaratma yükünü de aileye yüklüyor. Dört çocuğunu da “koleje” verebilecek babayiğitler de ne yazık ki pek yok. Ben bile, koruyucu ailesi olduğum tek çocuğumu en iyi nasıl okutabilirim derdindeyim şimdiden. Neden bu endişeyi 3’e katlayayım?
|
 |
Koray Zorlu
9 yıl önce - Cmt 26 Ekm 2013, 19:42
yaya gecidini kullanmayi bilmeyen insanlar da var. ozellikle isikli yerlerde yaya isigini kimse takip etmiyor yol bos olsa bile yesil yanmadan karsiya gecmemek gerekiyor ama bunu takan cok fazla insan yok. kirmizi isikta yaya gecidi uzerinde duran araclara ise beyzbol sopasi ile saldirmak caizdir farlarini patlatin uzerine yuruyun carparak cizerek gecin her turlu pisligi yapabilirsiniz. . .
|
 |
DenizYlçnky
9 yıl önce - Cmt 26 Ekm 2013, 20:10
Türkiye'de sadece SOKAK HAYVANLARININ VEYA BESİ HAYVANLARININ KARŞIDAN KARŞIYA GEÇERKEN CAN GÜVENLİKLERİNİ KORUMAYA YARAR.
|
 |
ekremh
9 yıl önce - Cmt 26 Ekm 2013, 21:28
| Alıntı: |
| çiz şunları gözünü sevdiğim her ay üzerinden geç. boya parası kaç para ? |
Trafik çizgilerini çizmek ileri uzmanlık işidir.Bu boyaların çok özel olması bir yana yeterli güvenliği
sağlamak ve trafiği engellemeden çizmek oldukça zor işlerdendir.Ayrıca bu şeritler kesinlikle uyulması
beklenen trafik kurallarıdır.Örneğin ülkemizde (mantıklı olarak) yol daralıyorsa sağ şerit daraltılır.Sol
şeritler devam eder.Yine hızlı şeritler daha geniştir..
Trafik çizgilerinin silinmesinin tek nedeni lastiklilerin üzerinden geçmesidir.Bu çizgilerin
yenilenmesinin zor ve tehlikeli olduğunu hiç aklımızdan çıkarmamamız gerekir.Her ay çizilmesini
beklemek yerine diğer sürücü arkadaşlarımızı çizgi üzerinden geçme diye uyarmalıyız.İnanın 3
arkadaşımıza mantığını anlatsak bir çizgi yıllarca asfaltta kalır.
Yaya geçitlerine gelince yaya üstünlüğüne yavaş da olsa ülkemizde sürücüler alışmaktadır.Yayanın
üstünlüğünü bal gibi bilen sürücüler kişide bir hareket görmeyince devam etmek zorunda
kalıyorlar.Yaya üstünlüğünü bilmeyen cahil hayvanlarla işimiz daha zor.
Otorite son yıllarda İstanbulda yaya geçitlerini tümsek yapmaya başladı.Yetmedi 25 m. kadar
önce kasis yaptı.Yetmedi çoğu yaya geçidini ışıklı yaptı.
Zincirlikuyu Mezarlığının önünde yaya geçidi tam bir felaket.Bazen yayaların dakikalarca
beklediğine şahit oluyorum.Telefonumla video çekip belediyeye göndereyim dedim.Akıl almaz şekilde
beni gören lastikli hayvanlar yavaşlamaya ve yayalara yol vermeye başladı.İstanbulda tüm sürücüler
kurt gibi.Aslında herşeyin farkındalar )
Bu yüzden Kişi kendi güvenliğini tehlikeye atmadan adımını atar gibi yapmalı.Gerekirse
sürücüleri el kol hareketleri ile yavaşlaması için uyarmalıdır.Yayalar yaya geçitlerini kullansa ve
böyle araçları ikna etmeye çalışsa İnanın 2 ayda Türkiye avrupa gibi olur.
|
 |
Ömer E
9 yıl önce - Cmt 26 Ekm 2013, 22:57
Türkiye'de pek işe yaramıyorda yarayan ülkeler var.Maalesef Türkiye'de yaya geçidinde yaya yol vermemenin caydırıcı bir cezası yok daha doğrusu cezasıda yok sadece hayali EDS'leri var o da sadece Fatih'te İBB merkezinin karşısında kısacası Türkiye'de bir işe yaramıyor ama uluslararası standartlarda yayaların geçmesi için yapılan yapı araç yol...
|
 |
AYDINOZAY
9 yıl önce - Pzr 27 Ekm 2013, 01:34
Yaya geçidi mi çoğu yerde o bile yok hatta kaldırım yok, yol ve bina. Belediyelerimiz sağolsunlar zamanında öyle güzel rantlayıp parsellemişler ki, sadece yol ve evlerden oluşan paftalar çıkmış ortaya.
|
 |
Kürşat BAŞBUĞ
9 yıl önce - Pzr 27 Ekm 2013, 01:38
Yaya geçidi değildir efendim onlar. O noktada ölen her bir birey için atılan çeltiklerdir. Yayalar dikkatli olsun, ayağını denk alsın diye yapılmıştır.
Aklıma Atalay DEMİRCİ'nin final gösterisi geldi
|
 |
Necatiemre
9 yıl önce - Pzr 27 Ekm 2013, 02:33
Artık Plan bütçe görüşmelerinde ve neticelenmesinde " Trafik Cezalarının " öngüren rakamlardan %40 civarı fazla olması beklenmekte ve bu yönde yaptırımlar uygulanmakta. Sanırım bu kısımda da cezalar arttırılacak. Hoş yaya geçitlerini kullanmaktan vazgeçtik ama bizim mahallenin alt geçidini görmelisiniz , kışın 1 metre suyla doluyor , karşıdan karşıya geçerken , Allah selamet versin , olan duayı okuyorum.
|
 |
serkanbirinci
9 yıl önce - Pzr 27 Ekm 2013, 22:11
Ada Vagnozzi ye katilmakla birlikte yaya gecidi avrupa'da arabalarin bekleyip insalarin güvenli sekilde gectigi, Türkiye'de ise insanlarin önce arabalarin gecmesini bekledigi beyaz cizgilerdir efendim
|
 |
Hasan Mihrican
9 yıl önce - Pzr 27 Ekm 2013, 22:45
| Alıntı: |
Türkiye’de bildiğiniz gibi nüfusun “yaşlanacağına” dair bir endişe var. Çoğalıyoruz çoğalmasına ama azalan bir ivme ile. Aileler artık iki çocukta kalıyor. Bu bir süre sonra nüfusun sabit kalması ve yaşlı yani çalışmayan nüfusun çalışan nüfustan daha fazla olması anlamına geliyor.
Türkiye’nin bir de 2023’te “dünyanın ilk 10 ekonomisi” arasına girmek gibi bir hedefi var. Kişi başına milli geliri 25 bin dolara çıkartmak için türlü türlü çalışmalar yapılıyor veya yapılacak. Benim anladığım şu: O kadar çok yatırım olacak, o kadar çok iş yeri açılacak ki neredeyse tüm nüfusun çalışması gerekecek. Çalışabilen tüm erkekler çalışsa dahi yetmeyecek. Kadınların çalışma hayatına daha çok girmesi gerekecek.
Mevcut durumda kadınların sadece yüzde 30’u çalışıyor. Her 10 kadından 7’si çalışmıyor. Daha çok kadının çalışma hayatına girmesi ise daha az çocuk doğrulması anlamına geliyor zira çalışan kadının çocuklarını bırakabileceği yerler ya yeterli değil ya da ekonomik anlamda ulaşılabilir değil. Yani paradoksal bir durum söz konusu.
Bunu çözmek için türlü çözümler getirilmeye çalışıyor. Doğum izinleri yeniden düzenleniyor, doğum yapmış ailelere yardım düşünülüyor, kreşlerin sayısı arttırılmaya ve daha ulaşılabilir hale getirilmeye çalışılıyor. Ayrıca işverenlerin doğum izni artmış ve esnek çalışma saati uygulamasına gitmesi teşvik edilen kadınları “çalıştırmama” eğilimini de kıracak önlemler alınmaya çalışıyor. Zira bu kadar külfetli bir elemanı kim ne yapsın?
Bu arada asıl hedefin de “eğitimli” ailelerin daha çok doğurması zira istenen işgücü lalettayin bir iş gücü değil nitelikli bir iş gücü. Yani okumuş etmiş uzmanlaşmış insanlara ihtiyaç var.
İşte esas paradoks da burada. Mevcut Türkiye, “eğitimli” bir kadını en az üç çocuk doğurmaya ikna edebilir mi? İstedikleri kadar para versinler, istedikleri kadar doğum izni versinler, istedikleri kadar çalışma saatlerini esnetsinler “mesele” sadece ilk 3 yıl mıdır ki?
Her şeyden önce şehirlerimiz hiçbir şekilde çocuk ve aile dostu şehirler değil. Avrupa’nın en biçimsiz ve en gürültülü kentlerinde yaşıyoruz. (Bebek uyutmaya çalışanlar demek istediğimi bilir) Hani nerede egzoz dumanı altında olmayan çocuk parkı? Hani nerede bebek arabası sürebileceğin özel yollar? Hani çocuğunu güvenle bırakabileceğin sokaklar?
İnsanlarımız da çocuk dostu değil. Ben Avrupa’da doğdum ve büyüdüm ve çocuk dostu toplum denen şeyi çok iyi biliyorum. Çocuk hiyerarşinin en üstündedir. Önce çocuğun yararı düşünülür. Evler, sokaklar, okullar, toplu ulaşım, trafik hepsi çocuğa öncelik verir. Ama insanların içinde de vardır bu. Yaya geçidinde bir çocuk karşıdan karşıya geçmek istiyorsa neredeyse bütün şehir durur! Market kasasına bir çocuk geldiği zaman herkes geriye çekilir ve “çocuk müşteri” sıranın en önüne geçer. Akla hayale gelebilecek her şeyin bir çocuk versiyonu vardır. Bizde IKEA dışında bir Allah’ın işletmesi çocuk klozetini, çocuk lavabosunu akıl ediyor mu? Bebek alt değiştirme yeri bile yok çoğu yerde.
Çocuk, engelli gibidir Türkiye’de. TOKİ 25 katlı binalar yapıyor ve asansöre de şu tabelayı asıyor: “12 yaşından küçük çocukların bir yetişkin olmadan asansöre binmesi yasaktır!”
Hadi bunları geçelim diyelim. Avrupa’nın en kötü okulları bizde. Hepsi son derece itici, çirkin, soğuk. Bahçe dedikleri yerler beton kaplı zeminler. Sınıflarda hâlâ en rahatsız, en anti ergonomik tahta sıralar. Eğitim desen yine Avrupa’nın en kötüsü. Matematikte durmadan dökülüyoruz. Hadi matematikte ben de kötüydüm ama yabancı dil? Bu kadar mı berbat olur? Üstelik adı Anadolu Lisesi olan liselerde bile.
Demek istediğim... Hükümet eğitimli insanların doğurmasını istiyor ama “nitelikli iş gücünü” yaratma yükünü de aileye yüklüyor. Dört çocuğunu da “koleje” verebilecek babayiğitler de ne yazık ki pek yok. Ben bile, koruyucu ailesi olduğum tek çocuğumu en iyi nasıl okutabilirim derdindeyim şimdiden. Neden bu endişeyi 3’e katlayayım? |
Bu yazı Vatan Gazetesi'nde çıkan yazı değil mi?
Bu tür paylaşımlarda kaynak belirtmemiz daha sağlıklı olur.
|
 |
sayfa 3  |
ANA SAYFA -> ULAŞIM
|