Ana Sayfa 930 bin Türkiye Fotoğrafı
Antuan Türkoğlu
5 yıl önce - Cum 10 Tem 2009, 09:44
Hıristiyan - Yahudi - Hıristiyan Düşmanlığı + Ermeni Meselesi


Sevgiye zincir vurulamaz, sevgi sınırlandırılamaz, sevgi yasaklanamaz. Sevgiden bahsetmek insanın en güzel dilidir.

Yahudi, Rum, Ermeni, Kürt insanlarıyla bir arada yaşamaktan onur duyduğumu ve mutlu olduğumu yazarak başlamak istiyorum. Barış ve Özgürlüklerin insan sevgisiyle beslendiğini düşünüyorum. Dünyanın tüm güzelliklerini insanlarla paylaşmak beni hiç rahatsız etmiyor.

Bizim toplumumuz içinde Türk’ü yakan Türkler gördüm. Türk’ü, Müslüman'ı birbirine düşüren ve katleden Müslümanlar ve Türkler gördüm. Onlardan nefret etmiyorum; fakat uzak durmaya, arada mesafeler bırakmaya özen gösteriyorum. Aynı soydan, aynı dinden ve dilden olmamıza karşın, onlarla bir arada olmaya tahammül edemiyorum, katlanıyorum.

Kendimi bildim bileli bir “Ermeni meselesi” gündemden düşmedi. Özellikle Avrupa Birliği’ne üyelik konusu pişirildikçe, bu olay da kaynatılıyor. Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki böylesi bir mesele, var mı, yok mu? Varsa ne kadar var? Yoksa ne kadar yok? Hâlâ netliğe kavuşturulmayan, bu 90 yıl önceki olaylar karşısında Lâik Türkiye Cumhuriyeti’nin genç kuşakları, ikircimleşip duruyor.

Şunu çok iyi biliyor ve savunuyorum; Türk gelenek ve göreneklerinde savaşlar dışında vurmak öldürmek olmadığı gibi, içimize yerleşen, komşumuz olan, alışveriş yaptığımız, selâmlaştığımız, aynı sofralara oturup beraber yemek yediğimiz, demlendiğimiz insanları kovmadık, yerlerinden etmedik, bu mümkün değildir. Bu bizim için geçersizdir; fakat diğer uluslarda böyle bir gelenek vardır. Şunu hatırlatmakta yarar olduğuna inanıyorum; Mustafa Kemal Atatürk’ün ayakları altına atılan Yunan Bayrağını çiğnememesi bir başka gösterge değil midir?

Bir “tehcir” vardır, 6-7 Eylül 1955’te Rum vatandaşlarımıza yapılan saldırılar vardır; Fakat bunları yapan çapulcuların arkalarında, perde arkasında kimler bulunuyor? İpler kimin, kimlerin elinde idi? Asıl önemli olan araştırma, bu sorular olmalı diye düşünüyorum.

Tüm bir toplumu, bir Ulus’u karalama, suçlama, yargılama gibi işin kolayına kaçmak; bilim, tarih, insanlık adına bir yanlışlıktır, ayıptır...

Şimdi; bu birkaç bölüm sürecek olan beni ve toplumumu çok rahatsız eden konuyu yıllardır biriktirdiğim notlarıma göre işlemeye çalışacağım. Amacım bizi, biz Türkleri temize çıkarmak değil, doğruları kendimce bularak esas araştırmacı bilim ve tarih adamlarına bir nebze olsun ışık tutmaktır, haddim olmayarak.

Çalışma metodumun sonunda ve notlarıma dayanarak beş bölümde topladığım çalışmalarımı şöyle sıralayabilirim;

1. Yahudi’lerin Osmanlı İmparatorluğu’na göç’ü öncesi gelişen, Hıristiyanların Yahudi - Yahudilerdeki Hıristiyan düşmanlığı.
2. Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğundaki durumu ve Yahudi’lerin Hıristiyan+Ermeni düşmanlığı.
3. Osmanlı İmparatorluğunda gayrimüslimlerin durumu.
4. Osmanlı imparatorluğunda Ordunun incelenmesi.
5. Sonuç; Ermeni meselesini yukarıdaki 4 bölüme göre değerlendirmek.


Yahudilerin Avrupa’dan kovulmaları.

Yahudilerin kutsal kitabı Tanah’a göre; Yahudiler, Tanrının seçilmiş kavmi oluyor. Tanrı, seçilmiş kavmi olan Yahudilere “Arz’ı Mev’ûd” vâdetmiştir;

Vâdedilmiş topraklar anlamına gelen bu terim, Yahudiler için özel anlam taşıyor. Tanah’ta, Arz-ı Mev’ûd, kademeli olarak arttırılarak Yahudilere vadedilmiştir. Birinci kademede Kudüs ve çevresi, ikinci kademede Nil’den Fırat’a kadar olan topraklar, üçüncü kademede ise tüm dünya.

Tanah’ta, Yahudilerin ataları Abram’la başlar. Abram, Kalde’nin Ur şehrinden çıkıp, aşireti ile birlikte HARRAN’a gelir. Tanrı, Abram’a Harran’dan Ken’an ülkesine gitmesini söyler ve ona ve onun zürriyetine, o ülkeyi vereceğini söyler. Abram Ken’an ülkesinde kıtlık çıkınca Mısır’a göç eder.

Arz-ı Mev’ûd şu andaki tabiri ile bir küreselleşme midir? Siyonizmin küreselleşmesi.
Ken’an ülkesi neresidir için kesin bilgiler yok, neresidir? İlk göç Harran idi. Bugün o bölgede İsrael’li Siyonistlere geniş arazi, toprak satışları yapılmıştır, Ken’an ili oralara kadar uzanmıştır denilebilir mi?

Tanah’a göre Mısır’da 430 yıl yaşayan Yahudiler, İspanya ve Portekiz’e geliş tarihleri tam olarak bilinmemektedir. Musa tarafından Mısır’daki kölelikten kurtarılan Yahudiler, Sina dağının eteklerinde 40 yıl yaşadıktan sonra, Ken’an (Filistin bölgesi ya da İsrael’in eski adı) ülkesini tekrar alırlar ve yerleşik bir kavim haline gelirler. Roma İmparatoru, Vespansianus’un oğlu Titus’un Kudüs’ü almasından sonra, büyük Yahudi katliamı yapılmış, sağ kalanlar ise Avrupa’ya sürülmüşlerdir.
Yahudilerin İspanya’ya ne zaman geldikleri kesin olarak bilinmemekle beraber, Titus köleleri olduğu sanılmaktadır.

MS. 468’de Vizigot’lar hâkimiyetine giren İspanya, bir süre sonra Katolik mezhebini kabul ediyor. Yıllar önce İspanya’ya yerleşen Yahudiler, ülke halklarının içinde sayılarının fazlalığı ve inanılmaz zenginlikleri, daha sonra kendilerine karşı çıkarılan yasalara karşı isyana hazırlanırlarken, Kral Egica’nın isteği üzerine 694 yılında 17. Toledo Konsilinde alınan kararla köle ilân edilirler. Ellerindeki tüm varlıkları daha önce alınmış, ticaretten ve gemicilikten men edilmişlerdi.

Burada ilk kez Hıristiyan-Yahudi-Hıristiyan düşmanlığının başladığını kesin olarak vurgulayabilirim.

MS. 711’de Müslümanların İspanya’yı hâkimiyeti altına almasından sonra, Yahudiler tüm zenginliklerine tekrar kavuşurken, Devlet içinde de çok önemli yerlere gelirler, ticarete ve gemiciliğe hâkim olurlar. Müslümanların birbirine düşmeleri sonucu Hıristiyanların eline geçen İspanya’da 1179 ve 1215 yılları arasında Konsillerin başlattığı Yahudi aleyhtarlığı Avrupa’da hızla yayılıyor ve Hıristiyan fanatizmine dönüşüyor. 1391’de ise Yahudi katliamları Ülkenin her tarafına yayılıyor. Bu arada kitleler halinde Hıristiyanlığa geçen Yahudiler aynı zamanda gizli olarak Yahudiliğin icaplarını da yerine getiriyorlar. II. Murat zamanında, 1394’te Fransa’dan kovulan Yahudiler Osmanlı İmparatorluğuna ilk göçü gerçekleştiriyorlardı. Yahudi tarihçilerinin bir aktarmasına göre II. Beyazıt “Kral Ferdinand’ın kendi ülkesini fakirleştirirken, bizimkini zenginleştiriyor” demesi, sadece maddi açıdan değil, daha çok Yahudilerin sanat, ticaret, dil ve diğer konularda yetişkin olmalarından da kaynaklandığını düşünüyorum. 1473’te ise dönmelere karşı İspanya’da Hıristiyanlar Yahudileri üç gün boyunca katlediyor ve tüm varlıklarını da yağmalıyorlar. Ardından, sağ kalanlar İtalya ve Osmanlıya doğru göçe başlıyorlar.

1478 yılında kurulan Engizisyon Mahkemeleri kararınca 1481–1490 yılları arasında 2 Bin (Yahudi tarihçiler göre 13 bin) Yahudi’yi yakıyor, on beş binini ise ağır cezalara çarptırıyordu.

31 Mart 1492 yılında Kral Ferdinand ve Kraliçe İzabel bir ferman yayınlayarak, Temmuz sonuna kadar tüm Yahudilerin ülkeyi terk etmesini bildiriyor. Fakat yanlarında altın, gümüş, para, silâh ve at götürmeleri yasaklanıyor.
Başta İspanya ve Portekiz olmak üzere, Yahudilerin Avrupa’dan atılmalarının başlıca sebepleri; Hıristiyanlığı Yahudileştirme çalışmaları ve haksız zenginlikleri oluyordu.
İtalya’dan da başlayan göçlerde farklılık ise, Yahudiler taşınır tüm varlıklarını yanlarında götürme hakkına sahip oluyorlardı. Yani İtalya’dan gelenler zengin tabir edebileceğimiz seçkinlerdir diyebilirim.

Sonuç; bugüne dek varan düşmanlıklar doruk noktaya ulaşıyordu.

Daha sonraları, Ukrayna ve 2. paylaşım savaşındaki milyonlarca Yahudi soykırımı, Yahudileri bu düşmanlığa daha da çok itiyor ve tedbir almaya onları zorluyor.
Bu tedbirlerin başında (daha sonra geniş olarak değineceğim) Kudüs ve Filistin’den toprak satın almaya başlıyorlar.
430 yıl yaşadıkları Mısır’dan kaçan, Kudüs’ten, Fransa’dan, İspanya ve tüm Avrupa’dan kovulan Yahudiler sonunda Osmanlı İmparatorluğuna sığınıyorlar.
Büyük göç Osmanlı İmparatorluğuna yöneliyor.

Aradan (694 yılında Yahudilerin köle ilanı dikkate alınırsa) 1311 yıl kadar bir süreden sonra; yeni Papa Benedikt XVI diğer adıyla eski bir Nazi olduğu iddia edilen Ratzinger 04.07.2005 tarihinde verdiği bir demeçte, Sinagog ziyareti yaparak aradaki düşmanlıkları kaldırmayı ve Vatikan’la uyum sağlatmayı amaçladığını açıklıyor.



Neden Osmanlı İmparatorluğu?

Burada etken olan daha önce, yani Fransa’dan kovulup Selanik’e yerleşen Yahudilerle aralarındaki mektuplaşmaların etkisi olduğu saptanıyor.
“Türkler ne sürgün ne de zulüm hissettirmiyorlar. (13.08.1550 Selanikli Provence’den.)
“Osmanlı İmparatorluğu, hiç bir şeyin eksik olmadığı bir ülke. Herkes kendi incir ağacının ve asmasının gölgesinde emniyet içinde yaşayabilir.” (Selanikli Provence’den)
Osmanlı yönetiminin diğer ırk ve dinlere karşı ve Türklerin hoşgörü sahibi oluşu Yahudileri etkiliyor.
Osmanlı’ya akın “denize düşen yılana sarılır” gibi tesadüfen bir akın değil, bilhassa seçilerek ve istenerek yapılmıştır.

Yüzlerce yıl Avrupa'da büyük katliamlara uğrayan, köle durumuna getirilen Yahudiler, Osmanlı İmparatorluğunda Barış ve özgürlükle tanışırlar: bunu değerlendirmekte de geç kalmazlar.

Güçlü olduğu süre içinde Osmanlı Devletinde Yahudilerin ve diğer gayrimüslimlerin, barış içinde yaşamalarının uygulanan “Millet Sistemi”’inden kaynaklandığı görülüyor.

Nedir “Millet Sistemi”?
Osmanlıda “Millet” bugünkü anlamda “Ulus” anlamında kullanılmamıştır.

Bir din ya da mezhepte bulunan topluluklar “Millet” olarak tanımlanıyor. Çeşitli din ve mezheplerden olan insanların örgütlenmeleri, kendi topluluğunun başkanını seçmeleri ve devlete karşı o kişilerin muhatap olmaları sağlanmıştır.

Osmanlı’nın Abdülhamit istibdadına kadar işleyen bu Devlet şekline bir nevi “Lâisizm” denmesi doğru olur kanısındayım. Bu sistem sayesinde “Millet” olarak tanımlanan diğer ırk ve dine mensup olanlar, asırlar boyu Osmanlı tebaası (Uyruğu-Vatandaşı) olarak barış içinde yaşamışlardır.

“Millet” sistemiyle diğer ırk ve dinlerden olanlara tanınan haklar; onları din, hukuk, gelenek ve eğitim kurumlarını hiç bir kısıtlama olmadan tatbik etmelerine, Devlet içinde Devlet deyimini kullanmak yerinde olur.

Osmanlı saraylarındaki ve ordudaki yerleri ise “Millet” sisteminden yararlanıp, yararlanmadıklarının tartışmasını açık bırakırken, Müslüman ya da Türk toplumundan farklı yeteneklere, yetilere; bu arada dil, sanat, meslek, tıp gibi alanlarda yetişmiş olmalarına bağlanabilir.

Yahudiler, Osmanlı topraklarına yerleştiklerinde; diğer gayrimüslim olan Rum ve Ermeniler İmparatorluk içinde ve Anadolu’daki varlıkları yüzlerce yıl öncesine dayanmaktaydı. Hattâ Osmanlıdan önce onların var olduklarını da biliyoruz.
Osmanlı’da Yahudilerin yerleştikleri bölgeler; Selanik, İstanbul, İzmir, Edirne, Bursa, Şam, Safed (Kuzey Filistin'de bir şehir) gibi, önemli şehirler oluyor. Amasya, Ankara ve Tokat’ta da hatırı sayılır Yahudi nüfusu görülür.

1492’de İspanya’dan gelen kırk bin Yahudi önce Selanik, Edirne, İstanbul’a yerleşirler. 1526’dan itibaren 18.yüzyıla kadar Avrupa’dan Yahudi akınları devam eder. Özellikle 1648–1658 yıllarında Ukrayna’daki katliama uğrayanlar da Selanik’i tercih etmişlerdir. Selanik, 16. yüzyılda Yahudilerin kültür ve ilim merkezi oluyor. Birçok okul akademi kuruluyor ve oralarda dinin yanı sıra Arapça, Tıp, Astronomi, Latince ve Tabiat ilimleri okutuluyor. 1494’te İstanbul'daki Yahudilerin kurduğu matbaa, 1510’da Selanik Yahudilerine de kuruluyor. 19. yüzyılın ortalarında ise meşhur “Allianse İsraélite’nin” açılması Yahudilerin eğitimde daha da yetkinleşmesine neden oluyor. Burada; Selanik’i Avrupa'daki Yahudilerin başkenti olarak görmemde bir sakınca olmadığını düşünüyorum. Kültür, eğitim ve ticarette de Selanik Yahudilerin Avrupa'daki bir merkezi oluyor. 1453’te İstanbul’un fethinde orada az da olsa Yahudilerin varlığından söz edilebiliyor. Fetihten sonra 15. ve 16. yüzyıllarda İstanbul’a göç eden Yahudiler burada 17 semtte yoğunlaşmaya başladılar.



Yahudilerin Devlet içindeki etkinlikleri.

15. yüzyılın ortalarından başlayarak, her alanda Yahudi etkinliklerini görüyoruz. Ticaret, el sanatları, tıp alanlarında Saray’a kadar uzanıyorlar. Kanuni döneminde ise bu konuda daha da önemli yerlere geliyorlar.
I. Murat, Yıldırım Beyazit, II. Mahmut 1362–1451 yıllarındaki Osmanlının genişleme dönemlerinde, uyruğa alınan Yahudilerin etkinliklerinden en önemlisi; Yahudi Doktor İshak Paşanın Sultan II. Mahmut tarafından Saray’a alınması ve “Hekimbaşı” payesi verilmesidir.
İstanbul’un fethinde Bizans'taki Yahudilere tarafsız kalmalarını öneren Levi adındaki Yahudi ise o sıralarda II. Mahmut döneminde Divan-ı Hümayun’un tercümanlığını yapmaktaydı.
Sultan II. Murat “Gureba” adlı gayrimüslimlerden oluşan bir askeri bölük kurması ve içinde Yahudilerin çoğunlukta olması bir başka önemli bir gelişme oluyor.
Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethinden sonra Rumlara oranla nüfus azlığını kapatması için sadece Müslümanlara değil, diğer ırk ve dinlerden olanlara da çağrı yaparak İstanbul’a yerleşmelerini istedi. Burada yerleşecek olan Yahudilere ise evler, araziler, bağ, bahçe vaad etmiştir. Safed şehrinden, Mora’dan gelen Yahudiler genellikle Hasköy’e yerleştiriliyorlar.
Fatih; Hahambaşı Moşe Kapsali’ye büyük önem vererek “Divan”da bulundurmuş ve Yahudilerin temsilcisi saymış. Fatih’in Yahudilere göstermiş olduğu bu büyük sempati sonrası, birçok Yahudi ailesini vergiden muaf tutarken, Yahudilere ait davaları muhakeme etmeyi de Hahambaşına bırakmıştır.
Osmanlı düzeninde rahatını bulan Yahudiler, bu ortamda büyük âlimler de yetiştiriyor;
Mordekay Komtimo, teologi, matematik, astronomi dalında devrin ünlüleri arasında yer alır.

Maestro Locopo, (Hekim Yakup) eski başkent Edirne'de II.Mahmut zamanında doktorluk yaparken, Fatih döneminde “Hekimbaşı” olmuştur. Hekim Yakup bu süre içinde, Fatih’in maliye işlerine de bakarken Vezirlik makamına yükseltilmiştir.
Maestro Locopo Müslümanlığı kabul ettiği; ancak samimi olmadığı bilinmektedir. Yani evde Yahudi, sokakta Müslüman görüntüsü vermektedir. Daha sonra Venediklilerin büyük paralar vererek Hekim Yakup’a Fatih’i zehirleyerek öldürttüğü görüşü tarihçiler tarafından kabul edilmektedir.

Biz zamanında girmişiz bu Avrupa’nın içine, akraba olarak.
Osmanlı’da yabancılarla ilk evliliği Orhan yapar ve Yunan Theodora’yı eş olarak seçer ve bu gelenek devam eder.
Yıldırım Beyazıt’ın annesi, Bulgar Marya, yani Gülçiçek Hanım...
Çelebi Mehmet’in annesi, Bulgar Olga Hatun...
II. Murat’ın annesi, Veronika...
Fatih'in annesi, Sırp Despina yani Hüma Hatun...
II.Beyazıt’ın annesi, Kornelya...
Sultan Selim’in annesi, Ayşe takma adlı Pontuslu bir Rum...
Kanuni’nin annesi, Polonya Yahudisi Helga, yani Hafıza Sultan...
II. Selim’in annesi, Yahudi asıllı Roksalan, yani Hürrem Sultan...
III. Murat’ın annesi, Yahudi Raşel, yani Nurbanu Sultan...
III. Mehmet’in annesi, Venedikli Bafo, yani Safiye Sultan...
I. Ahmet’in annesi, Yunan Helen, yani Handan Sultan...
Genç Osman’ın annesi, Sırp Evdoksiya, yani Mahfiruz Sultan...
IV. Murat’ın annesi, Sırp asıllı Anastasya, yani Mahpeyker Sultan...
V. Mehmet’in annesi, Rus Nadya, yani Turhan Sultan...
II. Süleyman’ın annesi, Sırp Katrin, yani Dilasup Hatun...
II. Ahmet’in annesi, Polanya Yahudisi Eva, yani Hatice Sultan...
II. Mustafa’nın annesi Rum Evemia yani, Emetullah Sultan...
III. Ahmet’in annesi de Rum Evemia’dır...
I. Mahmut’un annesi Alexandra, yani Saliha Sultan...
II.Osman’ın annesi Sırp Mari, yani Şehsüvar Sultan...
III. Mustafa’nın annesi, Janet, yani Mihrişah Sultan...
I. Abdülhamit’in annesi, Fransız Ida, yani Sermi Sultan...
III. Selim’in annesi, Cenevizli Agnes,yani Mihrişah Sultan...
IV. Mustafa’nın annesi, Bulgar Sonya, yani Sineperer Sultan...
II. Mahmut’un annesi, Fransız Riverì, yani Nakşıdil Sultan...
I. Abdülmecid’in annesi, Rus Yahudisi Suzi, yani Bezmi Alem Valide Sultan...
Abdülaziz’in annesi, Roman Besie, yani Pertevniyal Sultan...
V. Murat’ın annesi, Fransız Vilma, yani Şevkefza Sultan...
II. Abdülhamit’in annesi, Ermeni Virjin, yani Tirimüjgan Sultan...
Mehmet Reşat’ın annesi, Arnavut Sofi, yani Gülcemal Sultan...
Mehmet Vahdettin’in annesi, Çerkez Henriet, yani Gülistan Sultan...
Kaynak: Milli Kütüphane (Osmanlı Padişahları)
Bu yukarıda verdiğim liste, daha sonra yazacaklarımla anlam kazanacaktır.

Özellikle Kanuni Sultan Süleyman’ın baş kadını, Slav bir Papazın kızı olan Yahudi Hürrem Sultan, diğer adıyla Roksalan, bu devirde Yahudiler yararına Saray’da çok etkilerde bulunmuştur. Oğlu II. Selim’i de bu tutum etkilemiş ve o da bu yapıyı devam ettirmiştir.

Osmanlı’nın Türklerle evlenmeme konusundaki bu gelenekleri; Türklerin kardeş öldürmeme inançlarından kaynaklandığı açıklanmaktadır. Yine de tahta çıkmak için kardeş ya da baba öldürmeleri görülen Osmanlıda bu işlem, keman kirişiyle ya da zehirleyerek tatbik edilmekteydi, yani kanın yere akmaması.

Osmanlının kuruluşundan batışına kadar, kendine özgün bir düzenini göremiyoruz. Önemli saydığımız kurum ve kurallar ya da düzen başkalarından alıntı, yani taklitçilik, kopyacılık oluyor. Bu gelenek bugüne kadar da uzuyor. Üretkenliğin değil kopyacılığın, taklitçiliğin içimize yerleşmesi her zaman için bizleri olumsuz yönde etkiliyor. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde de bu böyle gidiyor, Sol’un şablonculuğu, Sağ’ın Batı’dan aldıklarıyla ayakta durmaya çalışması gibi.

Osman-oğullarında taht yolu; kardeş oğul, baba katliyle mümkün olduğunu, bunun Bizans’tan oylamaların cinayet yoluyla sağlanmasının bir başka kopyası olduğu düşünülebilir. Bu gelenek en başta Osmanlı birkaç çadırlı aşiretken I.Osman’ın amcası Dündar’ı öldürerek aşiretin başına geçmesiyle başlıyor.

Constantinopole, Konstantiniye fethedilinceye dek Osmanlı tarihi fazla açıklık netlikten yoksun görünüyor. Kurum ve kuruluşların olduğunu; fakat belirgin kuralların bulunmayışı tanımayı zorlaştırıyor.

Korkunç bir Ortaçağın daha önceki bitmişliğine son bir darbe vuran II. Mehmet, Constantinopole’u alarak, Fatih Sultan Mehmet olurken, Bizans’ın bu Başkentine Yunanca “Şehir nerede?” anlamına gelen İstanbul adını veriyordu. Bazı tarihçilere göre İslâmbol İstanbul oluyordu.

Osmanlıda tahta kimin geçeceğinin bir kuralı bile yoktu. Sağ kalan Tahtın sahibi oluyor, Tahtını korumak içinse kendisinden sonra varis olması mümkün olanlar öldürülüyor. Böylece Osman-oğlunda tahta çıkmak bir ölüm-kalım meselesi oluyordu. Osman-oğullarında doğal ölümler, doğal sayılmıyor.

Kurallar ancak 17.yy ortalarından sonra belirlenmeye ve işlemeye başlıyor. Bunda etken olarak Yahudileri ve Ermenileri görmek zor olmuyor. Bu kurallar ise genellikle ticaret ve sanat alanlarında işlerlik görüyor.

Osmanlı Sülâlesinde Baba Katli - Kardeş Katli - Oğul Katli

Osman: I Dündar 1298 Amcası

Murad I: İbrahim 1360 Kardeşi/ Melik-i Nasır 1365 Yeğeni, Süleyman’ın oğlu/ Savcı 1385 Oğlu, isyan gerekçesiyle

Bayazid I: Yakup 1389 Kardeşi

Musa: İsa 1404-5 Kardeşi (Mehmet I de öldürmüş olabilir)/ Süleyman 1411 Kardeşi

Mehmet I: Musa 1413 Kardeşi

Murad II(*): Mustafa 1422 Amcası, isyan gerekçesiyle/ Mustafa 1423 Kardeşi, isyan gerekçesiyle/ Alaeddin Ali 1443 Oğlu/ İki Şehzade 1443 Torunları, Alaeddin’in oğulları/(*) Murad II ayrıca üç kardeşinin, Ahmet, Mahmut, Yusuf’un gözlerine mil çektirdi, kör oldular ve üçü birden 1429 yılında vebadan öldüler.

Mehmet II: Ahmet 1451 Kardeşi/ Orhan 1451 Kardeşi

Bayezid II: Oğuz 1482 Yeğeni, Cem’in oğlu/ Eyüb 1484/ Mahmud 1507 Oğlu isyan gerekçesiyle/ Mehmed 1507/ Şehinşah 1511

Selim I: Bayezid II 1512 Babası/ Osmanşah 1512 Yeğeni, Alemşah’ın oğlu/ Emir 1512 Yeğeni, Mahmud’un oğlu/ Musa 1512 / Orhan 1512/ Korkud 1513 Kardeşi/ Ahmed 1513 Kardeşi/ Osman 1513 Yeğeni, Ahmed’in oğlu/ Abdullah 1514 Oğlu, isyan gerekçesiyle

Süleyman I: Murad 1522 Yeğeni, Cem’in oğlu/ Cem 1522 Yeğeni, Cem’in torunu/ Mustafa 1553 Oğlu, isyan gerekçesiyle/ Mehmed 1553 Torunu Mustafa’nın torunu/ Osman 1560 Yorunu, Bayezid’in oğlu/ Bayezid 1561 Oğlu, isyan gerekçesiyle/ Abdullah 1561 Torunu, Bayezid’in oğlu/ Mahmud 1561/ Mehmed 1561/ Orhan 1561

Murad III: Abdullah 1574 Kardeşi/ Cihangir 1574 / Mustafa 1574/ Osman 1574/ Süleyman 1574

Mehmet III (*): Abdullah 1595 Kardeşi/ Abdurrahman 1595/ Alaattin 1595/ Ali 1595 / Bayezid 1595/ Cihangir 1595 Kardeşi/ Hasan 1595 Kardeşi/ Hüseyin 1595/ İshak 1595/ Korkud 1595/ Mahmud 1595/ Murad 1595/ Mustafa 1595/ Osman 1595/ Ömer 1595/ Selim 1595/ Yakup 1595/ Yusuf 1595/ Selim 1597 Oğlu, isyan gerekçesiyle/ Mahmud 1603 Oğlu, isyan gerekçesiyle/ (*) III. Mehmed’in, babasından hamile kaldığı gerekçesiyle onbeş cariyeyi de öldürttüğü söyleniyor.

Osman II: Mehmed 1621 Kardeşi

Mustafa I: adı bulunamadıl/ 1622 Yeğeni, Ahmed I’in oğlu/ 1622 Yeğeni, Ahmed I’in oğlu

Murad IV: Bayezid 1635 Kardeşi/ Süleyman 1635 Kardeş/ Kasım 1638 Kardeşi

Mehmed IV: İbrahim 1648 Babası

Osman III: Mehmed 1756 Amcaoğlu, Ahmed III

Mustafa IV: Selim III 1808 Amcaoğlu

Mahmud II: Mustafa IV 1808 Kardeşi

Kaynak; Prof. Dr Yalçın Küçük 21 yaşında bir çocuk Fatih. S.61

1492’ye kadar var olan Gayrimüslimlere, bu yıldan itibaren akın akın katılan Yahudilerle Osmanlı dolup taşıyor.
Osmanlıdaki yoğun saray entrikaları, taht için baba, oğul, kardeş katliamları süre giderken fırsattan istifade, özellikle Yahudiler Osmanlı topraklarında Orduda ve Saray’da ayrı bir egemenlik kurmaları doğal karşılanmalı. Daha önceleri kovuldukları Avrupa’da da aynı nedenler onların deneyimleri ve birikimleri oluyor.
Padişahların annelerinin de gayrimüslim olmaları, özellikle Yahudi olmaları Müslümanlığı kabul etseler bile, öz ırkından dininden olanlara göz yummaları ayrıcalık tanınması için çaba sarf etmeleri de doğal olmuyor mu?

Düzensizlik, kuralsızlık kimlerin işine yarıyor?

Devşirme Yeniçeriler ya da “Pençik oğlanları” eninde sonunda gerçek kimliklerini öğrenmiyorlar mı?

Bu bağlamda devlet içinde devlet ikiye çıkmış oluyor; Yahudiler ve XIX. Yüzyılın ilk çeyreğine kadar Yeniçeriler.

1493 yılında en son olarak Sicilya’dan da kovulan Yahudiler, taşınır mallarıyla daha önce gelenlere nazaran varlıklı olanlardı. İçlerinde; Don Samuel Benveniste, Yehuda Valensi, Don İsak Anton gibi ünlü zenginler de vardı. Bunun yanı sıra; meslekli, diğer dillerden bir ya da birkaçını bilen, ticarette ve sanatta, Devlet ve Saray işlerinde yetişkin olmaları da Osmanlıda zamanla, devlet içinde devlet olmalarına yeterli oluyordu.

Osmalıda Türklerin durumu.

Bir örnek;

Valide Sultan (Yahudi dönmesi) II. Osman’ın yerine oğlu I.Mustafa’yı tahta geçirirken; Ocak ağalarından Kethüda bey (Yeniçerideki en yüksek makamdaki subay) ve zağarcıbaşı ( Şimdiki anlamıyla MİT başı. Yeniçeri), onlardan rütbece aşağı olan yedi sekiz ağa ve dışarıda Yeniçeriler bulunuyordu. Valide Sultan bu olayı zapta geçirmek için etrafındakilere “yazı bilen kimse olup olmadığını?” soruyor, bir kişi çıkıyor, devşirmedir.

Örnekler;

“Türk köylüsü kadar mutsuz bir köylü yoktur. Kendisi Hıristiyan benzerlerinden daha çok eziyet çekmektedir. Konsolosların, sefirlerin ve yabancı devletlerin himayesinden mahrum olduğu için Hıristiyan köylüsünün elindeki kozlara sahip değildir.” (Kaynak: La Turquie Contemroraine gazetesi 11 Mayıs1891)

Osmanlılar, “ulusun soy ve köküyle olan tüm bağlantılarını, öz benlik bilincini, töre ve ülküsünü, bir kozmopolit pota’da eritip yok etme çabasına girişmekten çekinmediler. Devlet kısa zamanda Türk devleti olmaktan çıkarıldı.”
Bu nedenle, Türkçüler, özellikle Cumhuriyet döneminde Osmanlılardan “Türk ırkını yok etmek isteyenler” olarak söz etmişlerdir.
(Kaynak: Ali Kemal Meram, Türkçülük ve Türkçülük mücadeleleri tarihi.)

Osmanlı Mebussan Meclisi Reisi, Halil Menteşe anılarında, Türklerin yurt içindeki muhtelif unsurları birleştirmek zorunda oldukları için, Millet Meclisinde “Biz Trüküz” diyemediklerini anlatıyor.
(Kaynak Hlil Menteşe Anıları 1986)

Osmanlı tarihinde Türk olmak aşağılanmakla eş anlamlıydı. Kaba, cahil anlayışsız, akılsız anlamında sıkça bir hakaret anlamında kullanılırdı. Osmanlı tarihçi Naima Mustafa Efendinin, kendi adıyla anılan Tarihinde Türkler hakkında söylediği bazı sözler şöyle; “idraksiz Türkler”, “Çirkin suratlı Türk”, “hilekâr Türk”, “Çoban köpeği şeklinde bir Türk-ü süt ürk idi”.
(Kaynak. Çetin Yetkin, Türk Halk Hareketleri ve Devrimler Tarihi 1984)

20. yüzyılın başlarında dahi Osmanlı okullarında Türk tarihine ilişkin hiçbir şey okutulmamaktadır. Temel kitapların üçte ikisi Fransa tarihine, geri kalanı da öteki Avrupa devletlerinin tarihine ayrılmıştı; Türkiye’den Türklerden hemen hemen hiç söz edilmiyordu. Medreselerin kapıları Türkçe'ye kapalıydı, var olan tarih, Peygamberin hayatı ile başlayan bir Osmanlı-İslâm tarihidir.
(Kaynak: Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri, Yusuf Akçura)

Bunlara benzer örnekleri çoğaltmak mümkün. Bunu burada bırakarak;

Osmanlılardaki Türk düşmanlığının nedenlerine bakmakta yarar var.

* Devşirmeler: Osmanlı devlet adamının kimliği oluyor. Hıristiyan çocuklarının sekiz yaşından itibaren ailelerinden koparılarak, Müslüman ve Osmanlı eğitimi almaları sonradan da Osmanlı devlet kademelerinde göreve gelenler, Türklere iyi gözle bakmamış ve daima aşağılamışlardır. Devşirmelerin Osmanlı Ordusunun da odak başları olmaları, Türkleri mutsuz köylüler yapmıştır. Hatta İmparatorluğun gerilemesini yönetim mekanizmalarına “Türklerin sızması” ile açıklayan Osmanlı yöneticileri vardır.

* Timur Yenilgisi: Anadolu Türk beyleri 1402 yılındaki savaşta, Osmanlıya “ihanet” ederek Timur’un yanına geçmişler ve böylece Osmanlının yenilgisine yol açmışlardır. “Osmanlı devşirme devlet erkânı, Timur önünde yenilginin hanedana verdiği kompleksi ve bu yenilgiden doğan acıları sömürerek... Anadolu Türküne karşı güvensizlik duygusu... Ve hınç aşılamaya çalışmışlardır.” (Kaynak: Muzaffer Özdağ, “Osmanlı Tarih ve Edebiyatında Türk Düşmanlığı”, Tarih ve Toplum dergisi, sayı 65 Mayıs 1989)

* Arap-İslâm bilimi: Osmanlı toplumundaki Türk düşmanlığının ve aşağılanmasının önemli nedenlerinden birisi de Arap-İslâm bilimiydi. Osmanlı Medreselerinde, Türkleri aşağılayan ve onları hayvanlarla eş değer gören Arap-İslâm eserleri eğitim sisteminin temelini oluşturuyordu. Arap-İslâm âleminde Türkler, özellikle Kur’an yorumlarında insanlık düşmanı canavarlar sürüsü, insanlığa felâket getirici bir ırk şeklinde tasvir edilmiştir. İslâmi temel eserlerde Türkleri aşağılayan ifadelere rastlamak mümkündür. (Kaynak: İlhan Arsel, Arap Milliyetçiliği ve Türkler. 1987)

Bu nedenle Osmanlılar kendilerine Türk denmesinden hiçbir biçimde hoşlanmazlardı. “Vambéry İstanbul’da bulunduğu bir sırada, Türk okumuşları arasında, onların Orta Asya Türkleri ile ırksal ve kültürel akrabalıkları konusundaki ilgilerini araştırınca, bu okumuşlar, bu göçebe halkla ilişkileri olduğu iddia edildiği için, kendilerine hakaret edilmiş hissetmişlerdir. Onların gözünde Türk, sadece aşağı halk tabakası için kullanılan bir tanımdı.” (Kaynak; Aktaran, Gotthard Jäschke )

Şimdiye kadar yazdığım üç bölümde; Yahudilerin gelişiyle beraber, daha baştan devşirmelere teslim edilen Osmanlı devletinin her kademesinde, Türklerin olmadığını ya da çok az ve görünmeyen yerlerde bulunduğunu anlıyoruz.

Burada; Osmanlının düşmanları önce Osman-oğulları oluyor dememde bir sakınca görmüyorum.

Başlangıçta birkaç çadırlık aşiret olan ve Türk kökenli olduğu söylenen Osman oğulları; Amcası Dündar’ı öldürerek başa geçen Orhan’la bir gelenek başlatıyordu.

Bir başka gelenek ise; başka ırklardan ve dinlerden kadınlarla evlenerek soyunu tamamen değiştirmiş olduğunu görüyorum. Müslüman olmanın ve Müslümanlığı gayrimüslimlere kabul ettirmenin, ırkını koruma anlamına ne kadar gelir? Osman-oğulları için bunun o kadar önem taşımadığını anlıyorum. Yukarda Osman-oğullarının evlilik çizelgesini okuduk, ardı ardına sıralanan annelere baktığımızda, Türk isimli padişahlar, doğal olarak Türkleri sevmiyor aralarına sokmuyor.

Bundan sonraki bölümde, Yahudiler dönerek ve diğer Gayrimüslimleri de inceleyerek, Hıristiyan-Yahudi-Hıristiyan düşmanlığının Türklere yüklenen Ermeni meselesinde ne gibi etkenlikler yaptığını anlatmak isteyeceğim.

Yahudiler 5 yıllık plân yaparak kendilerini aldatmıyor. Plânları asırlar sonrasına oluyor, sabır ve inatla o günlere hazırlık yapıyorlar. Dünyada tek dost olarak kalan Türklerle iyi geçiniyor saldırmıyor, onları dışlamıyorlar. Küreselleşmenin onlara Tanrının bir vaadi olduğuna inanıyorlar. Siyonistler, siyonizmin Arz-ı Mev-ûd’ün plâncısı ve pratiğe geçireni oluyor. Bu arada, önlerine çıkan engelleri acımadan yok etmeye çalışıyorlar. Ermeniler bunlardan biri mi oluyor? Yüzyıllar sonra Araplar yok etmek zorunda kaldıkları bir ırk mı oluyor? Eskiden kalan bir hesapları vardı, bunun faturasını mı çıkarıyorlar ve ödetiyorlar?
Bunların cevabını aramakta yarar var diye düşünüyorum.

Türkler günlük yaşıyor “bu dünyayı geçici” gördüklerinden, kısa vadeli, arada 5 yıllık plânlarla “vur patlasın çal oynasın” deyimini, gelecek kuşaklara miras bırakıyorlar. “Her koyun kendi bacağından asılır” diyerek, bireysel çıkarları, bencilliklerini, toplumsaldan üstün tutuyor ve doğal olarak kendi de, toplum da birilerinin yönetimine muhtaç kalıyor.

Varlıklı Yahudiler İsrael’den daha rahat ve emin bukdukları ABD’ye ve Türkiye’ye yerleşirken, siyonizmin valileri ve yoksul Yahudiler İsrael’de yaşıyor.

İç düşman, dış düşmandan daha tehlikeli oluyor ve kendi sonunu getirmede belirleyen de iç düşmandır demekte yarar olduğunu düşünüyorum.

Devşirmelerin içinde Yahudiler yok. Hıristiyanlar başlıca kaynak oluyor. Türkler ise köylülüğüne devam ediyor. Osmanlı ordusunun bir diğer bölümü Araplarda da bu böyle; Araplar burada çoğunlukta oluyor. Sipahilerde, Yeniçerilerde de aynı yöntem uygulanıyor. Yani Osmanlının tüm kurumlarında hâkimiyet Hıristiyan devşirmelerinden ve daha sonraları Yahudilerden oluşuyor. Osmanlı ordusunun başına en sonunda eğitmek için ve yönetmek için Polonya, Alman Yahudileri arada Fransızlardan da getirilenleri görüyoruz.
Kurtuluş savaşı öncesi titreyen bazı Türkler, Türkçülüğe sarıldıkları zaman onları eğiten ve yönetenlerin de Alman ırkçılarından olduğu açıklanıyor.

Osmanlı kendi içinde ve dışında savaşırken, yıkılan Ortaçağ Avrupamsının bilim, ilim ve siyasetteki devrimlerini göremiyor. Görse de alay ediyor, aşağılıyor, küfrediyor, bir adım ileri iki adım geri atarak çağın gerisinde kalıyor.

Bir başka göremediği ise; Yahudilerin devlet içinde devlet olmaları.

Yahudiler; kendi içlerinde dil, gelenek, mezhep, inanış, görenek çeşitlilikleri ve hatta geldikleri bölgelere göre kültür farklılıklarına dayalı çatışmalar, çelişkiler içinde olsalar bile neticede dışarıya karşı bir bütün olmayı başarmışlardır.

Özellikle, Almanca konuşulan bölgelerden kovulan Eşkenaz Yahudileri öncülüğünde, Hıristiyanlarla ilişkilerini kesmeyi dini bir kural, iş olarak görmüşlerdir.

Bunun yanı sıra; günden güne zayıflamakta olan Osmanlı Devletine karşı, yabancı devletler kendilerine yakın buldukları mezhepleri himaye etmeye ve desteklemeye başlamışlar bu da Yahudileri kendilerini daha çok korumaya ve güçlendirmeye yöneltmiştir.

Fransızlar Katolikleri, Ruslar Ortodoksları, Amerikalılar ve İngilizler Protestanların haklarını savunarak Osmanlının iç işlerine karışmışlar ve içerden yıpratmaya sonunu çabuklaştırmaya çalışmışlardır.

Amerikalı Protestan Misyonerler; Ermeniler üzerinde etken olmak istemişler, bunda başarılı da olmuşlardır. 1846 yılında İngiltere elçiliğinin bastırması sonunda Abraham Ütücüyan başkanlığında kurulan Protestan cemaati, 1859’da Padişah Fermanı ile millet olarak tanınmışlardır.

Katolik Misyonerlerinin 1641’de başlattıkları ve sabırla yürüttükleri Katolik propagandalarını yürüten Lâtin rahip Pére Clement Galama ve Misyonerleri 1668’de Anadolu’ya geçerek; Trabzon, Bayburt, Kars, Gümüşhane, Hasankale gibi yerlerde faaliyetlerini yürütmüşler ve başarılı olarak 1702’de Katolikleri çoğaltmışlardır. Bunların arasına Ermenilerden başka Türklerden de katılanlar olmuştur.

1830’da Fransız Elçisinin çalışması ile II.Mahmud Katolik Ermenilerini cemaat olarak kabul ederken, Andan Nurican Katolik Murahhası (Delege) 1831’de ise Hagapos Çukurcuyan Katolik Ermenilerinin Patriği olarak kabul ediliyor.

Misyonerler Ermenileri Katolik, Protestan olarak bölerken onları daha rahat yönlendirmenin yollarını buluyordu.

“1838’de İngiltere’yle imzalanan Ticaret Anlaşması’nda Bâb-ı Âli Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki bütün ticari kısıtlamaların kaldırılmasını kabul edince bölge İngiltere için bir açık Pazar haline geldi ve Doğu Sorunu’nun önemi daha da arttı. Türklerin (Osmanlının N.K.) anlaşmadan beklediği, ordusu ve donanması tekellere ve kısıtlamalara ihtiyaç duyan Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın zayıflatılmasıydı. İngilizler açısından ise durum açıktı; Orta Doğu pazarları İngiliz endüstrisinin gelişmesi için vazgeçilmez önemdeydi. Puryear’ın belirttiği gibi Manchester imalâtçıları kara ve esmer adamlara ve İslâm dünyası için yaptıkları gömlekler sayesinde geçinmek zorundaydılar.”
(Kaynak: Jale Parla, Efendilik, Şarkiyatçılık, Kölelik, S 69)

Bu Ticaret Anlaşması’ndan sonra; Yahudi düşmanı Hıristiyanlar Ermenilerle Osmanlıdaki işlerini yürütmeleri ve onları Yahudilerin karşısına sürmeleri doğal oluyor. Bu durum ise, en azından Yahudilerin bir bölüm ticaret alanlarını Ermenilere kaptırması olarak düşünülecek olursa, ilk Yahudi-Ermeni soğuk çatışmaları burada başlıyor denilebilir.

Fransız ve İngilizlerin ikili, hatta üçlü oynaması Yahudilerin üzerine Ermenileri sürerek Osmanlıyı zayıflatma-bitirme anlamında düşünülebilir. Bir taşla üç kuş vurma gibi.

1853’te Fransızlar ve İngilizler destekleyeceklerine net işaretler vererek Osmanlıyı Ruslarla savaşa soktu ve yalnız bıraktı. Osmanlı tüm donanmasını ve dört bin askerini Sinop önlerinde kaybetti.

John Mason “Türkiye’de Üç Yıl” adlı kitabında şu gerçekçi gözlemlerde bulunuyor:

“Türk (Osmanlı N.K.) tarihinin son on yılı (1850–1860) heyecanlı olaylar ve değişikliklerle doludur. Kırım savaşı, aydın, insancıl ve uyanık kişilerin bir araya gelmesi, bunu izleyen siyasal çalkantılar İslâm toplumunun birçok gizli kalmış yanını açığa çıkardı, İslâm devletinin mutlakçı temellerini sarstı ve Hilal’i artık Padişah’ın nişanı olmaktan çıkardı. İslâm tarihinde benzeri olmayan bir biçimde Hıristiyanlık ilkeleri ve İncil’in öngördüğü kurallar Türk ve Hıristiyan halk için tutarlı bir geçerlilik kazandı.” (Jale Parla; aynı kitap S 76.)

Aynı yıllarda İstanbul’da bulunan Aubrey de Vére’nin gözlemleri ise şöyle:

“II.Mahmud kendisi için tek güvenli dayanağı kullanıp İmparatorluğunu Doğu’nun kudretiyle canlandırmaktansa ona Batı’nın hayatiyetini aşılamaya çalıştı; daha da akıl almaz bir yanlışlıkla, bu hayatiyeti Batı’nın dışsal özelliklerini taklit etmekle İstanbul’a getireceğini zannetti. Bu tür taklitçilik, bütün taklitçiler gibi, başarısızlığa uğramaya mahkûmdur.”
(Jale Parla; aynı kitap S 76.)
Osmanlı savaşlarla genişlerken, savaşlarla küçüleceğini düşünemiyor.

Osmanlı büyürken pek fazla zorlanmıyor, savaşmayan Yeniçerilerle, devşirmelerle balta girmemiş ormanlarda, balta kullanmıyor ya da nadiren kullanıyor. Küçülürken kayıpları büyük oluyor.

Batı’nın Ortaçağ karanlığı bitmişliğine bitiyor, bitmişliği daha sonra onu büyütüyor, temeli var. Temeli; ilim, bilim ve devrimler, karanlığı bilmek aydınlığı getiriyor.

Emperyal devletler hızlı koşuyor ve yoruluyor ve bitiyor. Dengeleri yok, dengeleri tek yanlı düşünceden kaynaklanıyor, diğer yan dengeleri bozulunca yıkılıyor. Bitmeye ve yıkılmaya mahkûmlar, yerine toplumların aptalca duaları yetmiyor, kabul edilmiyor.

Kadınların kendilerini çirkinleştirmesi için saatlerce ayna karşısında kaldığı gibi, Osmanlı tam tersine aynada çirkinliğine bakarak güzel olduğunu zannediyor. Ayna her birinin karşısında yalancı oluyor, doğruları saklıyor. Ayna onlar için bir kurtarıcı oluyor, sadece görmek istediklerini görüyorlar.

Babası Fatih Mehmet’i tahta çıkacak bir Şehzade olmadığını, eğitimsiz ve cahil olduğunu görüyor, daha sonra hocasını ayyaş olduğu için kafasını kestirtiyor. Bayezid babası Fatih Mehmet’i dinsizlikle suçluyor, yağlıboya tablolarını pazarda sattırıyor. Bayezid zehirlenerek öldürülen babasının gölgesine dahi tahammül edemiyor. Padişahların ayyaş olduğu, kadın ve oğlan düşkünü olduğu dilden dile dolaşıyor.

İstanbul’un gerçek yerlilerine, sahiplerine tahammül edilemiyor; Türkleştiremedikleri, asimile edemedikleri Rumları vatanlarından 6-7 Eylül 1955’te atıyorlar. 120 bin Rum Yunanistan’a göçmen oluyor, orada saygınlık kazanamıyorlar “Türk tohumu” denilerek hakarete uğruyorlar. Bu, Türkiye’yi Türkleştirmek isteyen Türk Faşistlerinin başarısı oluyor.

Osmanlıya ve yedi düvel’e karşı; Devşirmesiz, Yeniçerisiz, Sipahisiz, Avdetisiz, Osmanlının ezdiği yoksul bıraktığı Anadolu halklarıyla Kurtuluş savaşı veren Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının kurduğu genç Cumhuriyet de 2.Savaş’ta durdu ve yürüyemedi.
Cumhuriyetin ilke ve devrimleri kısa bir süre sonra sadece heykellerle, bayramlarla anılmaya başlatıldı.

Düyun-u Umumiye’ye gırtlağına kadar borçlanan Osmanlının bıraktığı gelenek, miras 1951’den itibaren başarıyla uygulatıldı.

Osmanlı iç düşmanlar, iç savaşlarla küçültülmüştü, sonunu getirmişti.

Bu küçültülmüş Anadolu’yu dışa karşı savaşlarla devralan Lâik Türkiye Cumhuriyeti bugün tekrar, Osmanlının baktığı aynaya bakıyor, orada Batı’yı görüyor, taklit etmeye çalışıyor, olmuyor.

Küçülmeye ve küçültülmeye gidiş var, Batı aynanın içinde şirin görünmeye çalışıyor, birilerine.

Batı Ortaçağ karanlığından çıktığı gibi, 2. Savaş felâketinden de çıkıyor ve koşuyor.

Lâik Türkiye Cumhuriyeti durduğu yerde saydırılırken; şimdi bir adım ileri iki adım geri yürütülüyor, vites değişmeli, değiştirilmeli...

Osmanlıda Yahudi partisi “Avdeti” devletini kuruyor ve bugüne Küreselleşerek geliyor...

Türkler Batı’ya baktıkça körleşiyor. Batı’dan taktığı gözlüklerle görmeye çalışıyor, olmuyor. Görülmesi gerekenleri değil, taklit edeceklerini görmeye çalışıyor. Batı ilimde, bilimde, teknolojide, kültür ve sanatta devrimlere giderken Batı alay konusu oluyor, aşağılanıyor.

Başkalarını aşağılamak, aşağılık kompleksinden kaymaklanıyor.

Doğuya dönüyor yine Batı’yı görüyor, körleşmesi yoğunlaşıyor. Türkün taktığı gözlükler yanlış oluyor, sık sık değiştirse bile doğru olanı bulamıyor.

Dün nasıl bakıyorduysa, bugün de aynı kalıyor, optikçisi hep aynı. Uzağa yakın, yakındakine uzak gözlüğü taktırılarak bakıyor.

Tarih; Moğolların önünden kaçarken büyük bir İmparatorluk kuran ve sonra da kimliğini kaybeden, Memlük Türklerini tek başlarına sorgulamaya bırakıyor.

Türk kimliğini bir türlü bulamıyor.

Türk kimliğini ararken kaybediyor.

Osmanlıda Yahudi partisi “Avdeti” devletini kuruyor ve bugüne Küreselleşerek geliyor...

Yüzyıllarca bulundukları her Ülkede, her bölgede; baskılardan, işkencelerden, Engizisyonlardan, kölelikten, katliamlardan korktukları için Hıristiyanlığa göreli olarak “Dönen” Yahudiler, sokakta Hıristiyan evde kendi dinlerini tatbik ederken yine de kovulmalardan kurtulamıyorlar.

İşin garibi, Osmanlı İmparatorluğunda bu yukarıdaki gibi dayatmalar, olaylar yokken ve üstelik devlet içinde devlet olurlarken, yine de çoğu “Avdeti”liği tercih ediyorlardı.

Sokakta Müslüman evde Yahudi dinini yaşatıyorlardı. Neden?

Bence, çıkarları bunu gerektiriyordu. Yüzlerce yıl sonraki “küreselleşme” için bu çok kolay plânlardan biriydi, “Avdetilik” ya da genelde söylendiği gibi “Dönme”lik.

Burada Osmalı’da Türk köylüsünün durumuna biraz daha değinerek, Gayrimüslimlerin; Rum, Ermeni ve Yahudilerin her türlü egemenliğini görmekte yarar olduğunu düşünüyorum.
Osmanlıda Köylüler en büyük vergi gelirinin temelini oluştururlarken, en yoksulu da oluyorlar.

Taklitçi Osmanoğulları 10.yy Bizanssından kopyaladığı Toprak Kanunu’nu pratiğe geçirirken; bölgesel beylik, ağalık vergileri kendi adına topluyor gerekli olan yerlere doğru olarak ulaştırmıyor. Böylece hem köylüler, hem de merkezi otorite geriliyordu.

11.yy’da ise Bizans’taki bu başarısızlık toplumsal yaşamı çökertti. Daha sonraları tüm toprakların Hanedana devredilmesinin reform olarak görülmesi, Türk Köylüsüne devamlılık getirmediği için bir fayda sağlamadı.

15. yüzyıl sonlarında başlayan nüfus artışı, 16. yüzyılda beklenmedik patlamaya ulaşmasıyla vergilerin yetersizliğini de getirdi. Toplanan vergilerin özellikle yatırımlara değil, askeri harcamalara aktarılması Osmanlının çöküş başlangıçları olarak görülebilir.

Köylülerin artan taleplerini ilkel tarım ve hayvancılıkla karşılayamamaları, İmparatorluğu tahıl ve hayvan dışalımına mecbur etti. Bunu yönetenler ise Gayrimüslimler oldu.

Geçim zorluğuna katlanamayan köylüler, bulundukları yöreleri terk ederek başka yerlere, İstanbul’un Fethinden sonra istemeyerek de olsa bir bölümünün nüfus oranının dengelenmesi için İstanbul’a göç etmeleri, Hanedanın da gittikçe zayıflayan otoritesi büyük toprak ağalarının hâkimiyetini getirdi. Gelişen mali krizler tarımsal alanda vergilerin arttırılmasını dayatırken tarım ve hayvancılıkta dengeleri bozarak durumu daha da ağırlaştırıyordu.

17. yüzyıl’da ise vergi toplama işlevi Fransa’dan kopyalanarak tatbik edilmeye çalışıldı. Devlet memuru olmayan kesenekçilere teslim edilen vergi toplama işlevi, siyasi güçler doğururken tehlikeleri de beraberinde getirmişti.

Bu kesenekçiler, Mültezimler-Âyân’lar sadece kırsal kesimde kalmayıp şehir ekonomilerini de yönetmeye başladılar, Merkezi Hükümet kuralsızlığın gelişmesine boyun eğerek bu dayatmayı çekmeye zorunlu kaldı. Ayrıca bu Âyân Osmanlı Hanedanına kendi memurlarını yüksek mevkilere gelmelerini de sağladı.

7 Ekim 1808’de “Sened-i İttifak”la bu otorite ancak 40 yıl içinde kırılabildi ve Osmanlı Hanedanı tekrar kısmen de olsa kendi üstünlüğünü sağlayabildi. Fakat sona gidiş durdurulamadı, sadece zaman uzatıldı.

Sened-i İttifak özetle; siyasal gücü ele geçiren Rusçuk ve Anadolu Âyân’ına karşı Merkezi Otoritenin üstünlük sağlama isteklerini içeriyordu. II. Mahmut döneminde kendisi de eski bir Âyân olan Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa’nın çağrılısı olarak Saray’a gelen tahminen 7 Derebeyi ardlarından küçük birer ordu da getirmişlerdi.

Senedi Merkez bürokrasisinden 21 kişi imzalarken, Âyân’dan dört kişi Çapanoğlu Süleyman, Serezli İsmail, Çirmen mutasarrıfı Mustafa, Karaosmanoğlu Hacı Ömer imzalarken, diğerleri bağımsızlıklarının sınırlandırılacağı endişesiyle daha önce memleketlerine geri dönmüşlerdi. Diğer taraftan Merkezi bürokratlar, Osmanoğullarının saltanat haklarına bir tecavüz olarak değerlendirilmesine rağmen isteksizce imzalanmıştı. Daha sonra yine II. Murat zamanında Yeniçeri ayaklanmasında Alemdar Mustafa Paşa’nın öldürülmesiyle ve daha sonra bu Âyân’ın (derebeylerinin) tasfiyesiyle ya da etkisizleştirilmesiyle ittifak hükümsüz kaldı.

Üreten Yoksul köylülerin ürünlerini; Ticaret sermayesi bölgelere hâkim olarak ve tefecilerle işbirliği yaparak hasat sırasındaya da sonrasında satılacak ürünler için anlaşıyorlardı. Bu anlamda Ticaret sermayesi tefecilik de yapmış oluyordu.

Yüksek faizler, köylüyü tefecilere bağımlı hale getiriyordu.

Ticaret sermayedarları ve tefeciler kimler di?

İstanbul’daki bankerler aynı zamanda vergi toplama hakkı elde edenler, yani para sermayedarları, ticaret sermayedarları ve tefeciler Gayrimüslimlerdi.

Rum’lar Ticaret sermayedarları, Ermeniler tefeciler, para sermayedarları Bankerler ise Yahudiler ve dönmelerdi.

Aynı zamanda Saray’da; iktisat, ekonomi, hazine maliye de onlarca yürütülürken ağırlık Yahudiler ve Dönmeler hâkimiyetinde oluyor diğerleriyle de yani Rum ve Ermenilerle çatışmalar da başlıyordu.

Ayrıca Avrupalı elçiliklere tanınan haklarla; kendilerine yakın Gayrimüslimlere pasaport ya da ayrıcalık tanınan belgeler verilerek onları çıkarları doğrultusunda koruyorlar, Osmanlıya karşı inanılmaz ayrıcalıklarla İmparatorluğu bitirmek için de kullanıyorlardı.

Özellikle 18. yüzyıldan itibaren Osmanlı topraklarında yüz binlerce Rum ve Ermeni’ye ayrıcalık tanıyan belgeler verilerek zayıflayan Osmanlıyı iyice yıpratıyorlardı.

‘Galata’lı bankerler denilen önce Ermeni sonra Yahudi sarraflar Osmanlı iç ve dış ticaretini, Saray’la olan ilişkilerinden ve Saray’daki hâkimiyetlerinden dolayı siyaseti de kontrol altında tutuyor yönlendirebiliyorlardı.

Temeli Sarraflığa dayanan Galata bankerlerinin işlevi, XIX yüzyılın ikinci yarısından itibaren, Batı Avrupa’da gerçekleşen sanayi devrimi sonrasında Osmanlı ile Batı sermaye sınıfı arasında ilişkiyi sağlamaktı. Bunlar bankerliğin yanı sıra liman kentlerine ve özellikle İstanbul’a gelen batı kökenli tüketim mallarının acenteliklerini yapmışlar ve bu yoldan büyük kazançlar elde etmişlerdi. İmparatorlukta kredi işlemlerine egemen olan bankerler, yerli tüccarı ve tüketiciyi de finanse ediyorlardı. Banker-tüccar-tefeci ortaklıklarında tarımsal kökenli dışsatım mallarını ucuza kapatırken, daha sonra yine tarımsal ve hayvansal dışalımlarda da tekel oluyorlardı. Rum kökenli banker-tüccar ilişkileri tekellerine geçerken, Ermeni ve Yahudi sarraflar iç tüketimi ve Saray’ın artan yüksek gereksinimlerini kredilerle finanse etmişlerdir. 19. yüzyılın ortalarına kadar Osmanlının gelir darlığı, artan askeri harcamalar ve zevk-ü sefa açıkları, vergi gelirlerindeki düşüş, Saray’ı İstanbul Bankerlerinden kredi almaya zorlamıştır.

Bu arada Ermeni bankerler mültezim-kesenekçi sıfatıyla devlet sarraflığını yapmışlardır. Esnaf birliklerinin çökmesini II. Mahmut döneminde sağlayan bankerler, Padişahı da etkileyerek gümrük gelirlerinin kaldırılmasını dışalım serbestîsini de kendi taraflarına çekmeyi başarmışlardır.

Yukarıda görüldüğü gibi bir ipte üç cambaz oynar görünüyor. Bunlarda en etkili olan cambaz o ipte tek başına oynamak isteyecektir; çünkü ortada paylaşılmak istenmeyen bir pasta var. O pastanın başında birbirine düşman Hıristiyan ve Yahudiler daha ne kadar birbirlerine katlanacaklar? Ufak tefek ticaret-tefecilik-bankerlik çatışmaları görünürde var, fakat önemli olan hem siyasetteki hem de maliye-ekonomi-iktisattaki hâkimiyet değil mi?

Burada tekrar Avdeti’lere bakarak gelişmeleri Osman-oğullarındaki sonuçları değerlendirmekte fayda var.

Yahudilerin 18. yüzyıla kadar ağırlıkla Selanik’e akınları devam ederken, 1648–1658 yıllarında Ukrayna katliamlarından kurtulanlar da Osmanlıya özellikle yine Selanik’e gelirler. 18. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlının çöküşüyle beraber Yahudi göçü Hamburg, Londra ve Bordeaux şehirlerine yöneliyor. Buralardan; Osmanlıdan ve Türkiye Cumhuriyetinden sonra en rahat ettikleri ABD’ye göçleri, ABD’deki iç huzurun gelmesinden itibaren başlıyor.

19. yüzyılın ikinci yarısında ise “Alliance İsrailite” okullarının açılması ile çöküşten ticaret olarak etkilenen Selanik Yahudileri tekrar gelişmeye başlarlar.

İlk dönmelerin-avdetilerin göründüğü 1666 yılında başı çeken Sabatay Sevi’nin Mesihliğini ilân etmesiyle Osmanlı topraklarının içinde birçok taraftar bulur.

Yahudi Avdeti partisine geçmeden önce Osmanlıdaki bir başka gelişmeye de değinmeden geçmek istemiyorum. Bu işleyeceğim konu da Osmanlının bitişinde rol oynamış Hanedana başka gözlükler taktırmış, o gözlükler ise körlük getirmiştir.

“Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlı İmparatorluğu 16.yüzyılda Avrupa’nın en güçlü devlet haline geldi. Coğrafi yakınlık yüzünden Fransa’nın Osmanlı İmparatorluğu ile ilişkileri İngiltere’ninkinden bir yüzyıl önce başladı, Osmanlı İmparatorluğu ile Fransa arasındaki ilk önemli diplomatik ilişki Kanuni’nin I.Francois’yı İspanyol esaretinden kurtarmasıyla başlar.”
(Kaynak: Jale Parla, aynı kitap.)

“Osmanlı Devletinin Fransız Hükümetine tanıdığı kapitülasyonlar Fransız-Osmanlı ilişkilerini biçimlendirmede daha da önemli yer tutar.

Bab-ı Âli’ye ilk daimi Fransız temsilcisi 1536’da atandı ve bunu 1543’te ilk kapitülasyonlar izledi.

Fransa’ya bu ilk kapitülasyonları veren Kanuni Sultan Süleyman, “Muhteşem ve Kudretli Türk” imajını da yerleştirdi.”
(Kaynak: Jale Parla, aynı kitap.)

1538’de ise İngiltere Osmanlıda daimi temsilci bulundurmakta gecikmez.

“1558’de Kraliçe Elizabeth’in tahta çıkması İngiltere’de Doğu’yla ticaretin canlandığı dönemi başlatır. Londra’nın önde gelen iki tüccarı, Edward Osborne ve Richard Staper Levant’ta ticaretin kârlı olacağını görürler. Fransa’ya verilen ticari ayrıcalıklara benzer ayrıcalıklar kazanabilmek umuduyla Kraliçe’ye İstanbul’da bir daimi temsilci bulundurması için baskı yaparlar. 1578’de İstanbul’a gelen William Harborne Kraliçe’nin değil Osborne ve Staper’in seçtiği adamdı ve İngilizlere ticari ayrıcalıklar tanınması konusunda Bâb-ı Âli’de olumlu bir hava yaratmayı başardı. Harborne’un bu başarısı o zamanki Fransız daimi temsilcisi Geminghy’nin hiç hoşuna gitmedi, çünkü 1536’dan beri Bâb-ı Âli’de en etkin elçi Fransız elçisiydi. 1579’da İngiltere’ye ilk ticari ayrıcalıkların tanınmasıyla Bâb-ı Âli’de Fransız, İngiliz rekabeti hız kazandı. 1579 imtiyazları 1580 kapitülasyonlarına yolu açtı ve 1581’de Osborne ve on başka tüccar tarafından Levant Şirketi’nin kurulmasıyla sonuçlandı Kraliçe Elizabeth başta yedi yıllık ticaret izni vermişken, şirket, kapatılma tarihi olan 1825’e kadar, yani 244 yıl, ticari faaliyetini sürdürdü.” (Kaynak: Jale Parla aynı kitap.)

Kısa bir süre sonra ise, 1838’de İngiltere ile Ticaret anlaşması imzalanmıştı. (Bakınız 4. Bölüm.)

1832–1833 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nda bulunduğu sıradaki anılarını Voyage en Orient adlı bir kitapta yayınlayan Alphonse de Lamartine’in görüşlerini de son olarak burada yayımlamamda yarar olacağını düşünüyorum.

“Doğu kültlerin, mucizelerin ve hatta batıl inançların ülkesidir. Orada düş gücünü biçimlendiren büyük düşünce dindir. Bütün bu insanların yaşamı, kanunları ve gelenekleri dine dayalıdır. Batı hiçbir zaman böyle olmamıştır. Neden? Çünkü bunlar daha ilkel, daha ham bir ırktır, köklerinden Hâlâ kopamamış barbarların çocuğudur. Batı’da hiçbir şey yerli yerinde değildir, insani fikirler önde değil sonda gelir. Altın ve demir, hareket ve gürültü ülkesidir Batı. Doğu’ysa derin tefekkürün (düşünüşün), sezginin ve ibadetin. Fakat Batı dev adımlarla ilerlemektedir. Ancak Orta Çağ karanlılığının birbirinden ayırdığı din ile akıl, gerçeğin, aydınlığın ve sevginin bağrında kucaklaşınca, Tanrı’nın ilâhi soluğu tekrar dünyaya ruh verecek, erdem, uygarlık ve deha harikaları yaratacaktır. Dilerim böyle olur.” (Jale Parla: Aynı Kitap)

“Osmanlı İmparatorluğu her geçen gün yıkılıyor ve yok oluyor... Ve Osmanlı İmparatorluğu’nun bu yıkılışını hızlandırmak, bu devin yıkılmasına parmak ucuyla dokunarak yardım etmeye bile gerek yok, çünkü yıkılış Tanrı’dan, (İmparatorluğun) kendi eyleminden, doğasının zorunluluğundan kaynaklanıyor; gerçekleşmesi mukadder her şey gibi bunu da önlemek Türkler (Osmanlı’lar N.K.) için de Avrupa için de olanaksız.” (Jale Parla...)

İngiltere Dışişleri Bakanı Palmerston 1 Temmuz 1839 günü parlamentoda yaptığı konuşmada ;

“Bütün Doğu’nun beni doğrulayacağını bilerek size üzüntüyle söyleyebilirim ki artık Türkiye yoktur, Osmanlı İmparatorluğu diplomatik bir uydurmadan ibarettir” (Jale Parla...?

Buna karşılık Lamartine’in 1878’de yaptığı açıklama ise, İngilizlerin Osmanlı üzerinde pekiştirebileceği üstünlüğü görüyor, buna karşılık Fransa’nın çıkarlarını korumasını öneriyordu.

“Osmanlı İmparatorluğu bir kez parçalanmaya görsün, şu anda pusuda bekleyen bütün Avrupa ve Asya devletleri harekete geçeceklerdir. Yirmi yıla kalmadan Akdeniz kıyıları mallarımızı alacak, deniz ticaretimizi canlandıracak, uygarlığımızı benimseyerek milyonlarca insanla dolacaktır. İşte Tanrı’nın avucumuzun içine koyduğu büyük fırsat, eğer görebiliyor ve anlayabiliyorsanız.”
(Jale Parla...)

19. yüzyılın ortalarında Fransızlar ve İngilizler Osmanlının biteceğini görüyor ve hazırlıklarını da sürdürüyordu.

Peki, Osmanlı da bu gidişatı gören yok muydu?

Başlı başına bir araştırma konusu olan İttihat ve Terakki Osmanlı İmparatorluğu’nda ne gibi roller oynadı? Bu gidişe yaptıklarıyla dur diyebildi mi? Bu sırada Gayrımüslimlerin yine bu gidişatta etkileri ne oldu?

Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilerin durumu ise, Yahudiler kadar pek parlak değil. Doğu Anadolu’da yoksul Ermenilere karşın, batıda bilhassa İstanbul’da yaşayanlar ticaret ve sanatla uğraşan varlıklı kesimdi. 18. yüzyılın başından itibaren önemle gelişerek ülkenin ticaretinde Yahudilerin önüne geçiyorlar Osmanlı’da devlette ve Saray’da hâkimiyet tesis etmeye başlıyorlardı.

Daha önce 1461’de de Ermenilerin ruhanî lideri Hovakim Bursa’dan İstanbul’a gelerek Ermeni Patrikliğini tesis etmişti. Osmanlı’daki Millet sistemine göre Patriklik dini işler dışında her türlü hukuk konularında tek otorite olmuştu.

Fakat Eçmiyadzin Kategikosluklarının (Erivan’a 20 km uzaklıkta bir kent) ruhanî liderliği daima önde kalmıştır.

Fatih zamanında getirilen 150.000 Ermeni nüfusuyla, İstanbul dünyanın en çok Ermeni yaşayan şehri olmuştu. Ayrıca 1475 Kefe’den, 1479 Karaman’dan, Yavuz Sultan Selim’in çaldıran zaferinden sonra, Tebriz’den getirilen Ermeniler içinde sanatkârların çokluğu dikkati çekmiştir.

19. yüzyılda Amerikan misyonerlerinin Anadolu’da fakir Ermeniler için açtıkları Protestanlık telkinli bedava okullarda Türklere karşı Ermeni düşmanlığı tohumlarını atmışlardır.

1811’de Bağdat’ın zengin sarraflarından Yahudi Yehezkel Gabay, Bağdat isyanında Talat Efendiye ve İstanbul’dan gelen diğerlerine yardım ettiği için İstanbul’a getirilerek Saray kuyumcuları arasına dahil edilir. Bu arada Ermeniler Devlet içindeki para işlerinde en önemli mevkilerde bulunmaktaydılar.

Yahudi-Ermeni rekabeti ve çatışmalar başlar.

“İstanbul’dan Emiyadzin’e her yıl gönderilen surrelerin (para keseleri-bir nevi yardım fonu) kesilmesi ile ilgili bir konuşmasında Ermeni sarraf Kazaz Artin, Akif Paşa’ya; (1835’teki ilk Hariciye nazırı-dışişleri bakanı, o sıralarda Divanı hümayun kaleminde bulunmaktaydı. Devlet adamı ve şair.) <> diyerek, Osmanlı Devleti’nin mali işlerinde Ermenilerin ne denli etkili olduğunu vurgulamaya çalışmıştır.” (Bkz.Cevdet Paşa, Tezakir, Yayınlayan Cavit Baysun,T.T.K. Basımevi, Ankara 1963,III/236).

Yahudi-Ermeni rekabeti yüzünden Yehezkel Gabay Saray’da itibarı olan Allahverdioğlu ve iki kardeşini vatana ihanetle suçlayarak idam ettirdi.
Darphane müdürü Kazaz Artin’i de Rodos’a sürdürttü. Fakat Kazaz Artin’i oradan kurtaran Çelebi Behor Karmona isimli bir Yahudi oldu, Kazaz Artin olayın acısını çıkarmakta geç kalmadı ve Gabay’ın aleyhinde çalışarak gözden düşmesini sağladı, evinde çok miktarda kıymetli mücevherat bulunan Gabay daha sonra idam edildi.

İspanya kökenli Yahudi Çelebi Behor Karmona dönemin en etkili simalarından biridir. 18. yüzyılın sonlarına doğru İstanbul’a yerleşen baba Moiz Karmona ünlü kumaş ve sarraflık ticaretiyle uğraşır. Behor Karmona şap ticaretinden zengin olurken aynı zamanda Yeniçeri Ocağının para işlerini yönetirken, zenginliği sayesinde İstanbul Yahudileri arasında lider durumunda bulunur.

Kazaz Artin kurtarıcısı Karamona’yı da Saray’ın gözünden düşürür; kanunsuz yollardan servet edindiği ve Yeniçeri Ocağının lağvı esnasında Yeniçerilere para yardımında bulunduğu gerekçesiyle idam edilir.

Osmanlı’daki Yahudiler; 15. ve 16. yüzyıllarda başlayarak, Osmanlı Devletine yüksek faizle borç veren Bankacılığın yanı sıra, Sarraflık, kumaş dokuma, esir ticareti, kalpazanlık (sahte para), altın kaçakçılığı, tefecilik, işleriyle meşgul olarak, Osmanlı’nın servet damarlarını ellerine geçirmişlerdi.

1588’deki Yeniçeri isyanında Ermeni dönmesi Doğancı Mehmet Pşa’nın idamına Darphane kesenekçisi Yahudi Yasef Nasi sebep olmuştur.

Vivien de Saint-Martin 1852’de yayınlanan bir kitabında şunları der; Yahudilerin yorucu işlerden nefret ettiklerini, bunun için ticaretle uğraşırken; kendi ırk ve dinlerinden olmayanları aldatmaları onların inançlarının gereği olduğundan Osmanlı’nın güvenini kaybederler ve bundan dolayı da sarraflık işinde Ermeniler hâkim olurlar.

18. yüzyılın başlarından itibaren güvenirliğini kaybetmeleri üzerine Yahudilerin karşısına Rum-Ermeni rekabetinin başlaması aynı zamanda çatışmaları da beraberinde getiriyordu.

Ayrıca kapitalizasyon sayesinde Osmanlı’nın iç işlerine karışan Avrupalıların Yahudi düşmanlığı “Antisemitizm” devletteki devşirmelerin, Yahudilerin, dönmelerin yerine Rum ve Ermenileri yerleştirme gayretleri de Yahudilerin gerilemelerine neden oluyordu.

Fakat tüm bunlara hazırlıklı olan, deneyimli Yahudi toplumu daha önceleri önlem aldıklarını tarihte saptanabiliyor. Yahudilerin siyasette Saray dışındaki etkinlikleri Osmanlı’nın son günlerine kadar devam ettiğini görebiliyoruz.

1648 yılında kendini, Yahudileri Arz-ı Mev’ûd’e götürecek Mesih olarak ilân eden Avdeti-dönme Sabatay Sevi ;
“Mesihliğinin şerefine bazı dini adetlerde değişiklik yapmıştır. Kudüs’ün düşman tarafından alındığı tarihe tekabül eden “On Tevet” matem orucunu eğlence ve ziyafet gününe dönüştürmüştür. Hatta daha da ileri giderek, her Cumartesi günleri sinagogda yapılan ibadetten sonra Sultan (IV. Mehmet)’ın adını anma âdetini kaldırarak, yerine kendi adını koydurtmuştur.
Ummadığı kadar taraftar toplayan Sevi, kendisini “Krallar Kralı” ilân etmiş ve Dünyayı otuz sekize bölerek yakınlarına dağıtmıştır.” (Bkz. İ. Alaaddin Gövsa, Sabatay Sevi İstanbul )

Bu otuz sekiz bölge nereleridir ve kimlere verilmiştir? Bilinmiyor.

Devlet içinde Devlet olan Yahudiler Osmanlı’da ellerinde bulundurdukları ticaret tekelini kısmen Ermenilere ve Rumlara kaptırınca, o erki tekrar ele geçirmek için yüzyıllar önce kendilerine uygulanan katliamları, Hıristiyanlara karşı hazırlıklar plânladıkları düşünülebilir.
Bunun ancak birlik içinde; hile, yalan, aldatma ve gizli partileşerek olabileceği bir gerçektir.
Bu partinin adının “Avdeti-dönme” olmasını yanlış düşünmediğime inanıyorum.

Daha sonra küreselleşen Dünya Yahudi Partisi’nin temelinin birkaç taşı da Osmanlı İmparatorluğu’nda atılıyor.

Tarih’i tesadüflerle, rivayetlerle, varsayımlarla izah etmenin yanlış olduğunu düşünüyorum.
Tarih bir zincirin halkalarıdır, her halka birbiriyle bağlantılıdır, ortada boşluk ya da tesadüf halkası bulunmuyor.

1717 yılında İngiltere’de başlatılan Masonluk 1721 yılında Fransız Masonları tarafından ilk Mason Locası İstanbul’da kurulur. Fakat geçerliliği sonradan dış kaynaklardan öğrenilmiştir.

Tesadüf değil.

1748’de Osmanlı’da ilk bilinen Loca, İskoçya Büyük Locasına bağlı İskenderun Locasıdır.

Kurucular:

Humbaracı Ahmet Paşa; alias Chande Alexandre de Bonneval. Osmanlı’da bir Fransız subayı, 1716 yılındaki Petrovaradin savaşında Osmanlı’ya karşı savaştı. 1729’da Avusturya’ya karşı savaşmak amacıyla Osmanlı Devletinin Bosna eyaletine geçti. III. Ahmet ve Nevşehirli İbrahim Paşa bunu kabul etmedi. Bu arada Müslümanlığa DÖNDÜ ve Ahmet adını aldı. 1731 yılında I.Mahmut döneminde İstanbul’a çağrıldı ve Osmanlı HUMBARACI OCAĞINI-TOPÇU BİRLİĞİ’ni yenileştirmekle görevlendirildi. 1733’te maaşlı Humbaracılar birliğini kurdu.

İbrahim Müteferrika; gerçek adı bilinmeyen, Erdel’li Hıristiyan Macar bir ailenin tanrıbilim okuyan çocuğu. 1691 yılında İstanbul’a gelir ve DÖNEREK MÜSLÜMAN OLUR.

Yirmisekiz Çelebizade Sait Çelebi; Sadrazam. 1720 yılında babası Paris elçisi iken onun kethüdalığını yapar. Masonlarla tanışır. 1727’de İbrahim Müteferrika’nın ilk matbaayı kurmasında büyük ölçüde destek olur.

1861 ve 1867 yıllarında İstanbul’da kurulan Localara başta Sultan V.Murat olmak üzere birçok ünlü sadrazamlar ve devlet adamları katılır.

1905 yılından itibaren ise Localar İstanbul dışında özellikle Makedonta’da Selanik’te açılır.

Bu yıla kadar 23 Loca kurulur, buralarda görev alanlar 1.ve 2.Meşrutiyetin, Yeni Osmanlıların, İttihat ve Terakki Cemiyetinin kurulması ve eylemlerinde bulunmuşlardır.

1 Ağustos 1909 günü kurulan “Mışrıkı Azamı Osmani” adlı ilk Osmanlı Büyük Locasının “üstad-ı azamı” Yahudi dönmesi olduğu sonradan tesbit edilen, ünlü Ermeni tehcirinin kahramanı! Mehmet Talat Sai (Talat Paşa) seçilmiştir.

Tesadüf değil.
1889’da İTTİHAD-I OSMANİ adıyla kurulan, daha sonra İTTİHAD ve TERAKKİ adını alan ve önceleri gizli bir cemiyet olan, 1909’da ise HÜRRİYET ve İTTİLAF’ katılarak tarihe karışan, bu o zamana göre devrimci yanı yadsınamayacak birlikteliğin kurucularından 1/1 nolu üyesi İbrahim Temo’nun anılarının önemli olduğunu düşünüyorum. Bu birliğin diğer kurucu ve üyelerinin de anılarına geçerek ortak bir sonuca varmak istiyorum. İlk önce Tıbbiye ve Askeri Tıbbiye öğrencileri arasında, Abdülhamit istibdadına (despotizmine) muhalefet etmek ve Osmanlıda bazı devrimler gerçekleştirmek amacı düşünülüyordu. İlk amaçlarından biri okullarının Batı düzeyinde olmasıydı ve bir grevle de bunu duyuruyorlardı. Abdülaziz zamanında iyice artan bu korkunç baskılara dayanamayıp, Avrupa’nın birçok ülkesine, özellikle Paris’e kaçan ve orada hareketlerine devam eden bu Münevver’ler kendilerine YENİ OSMANLILAR Avrupalılar ise JÖN TÜRKLER diyorlardı.

Avrupalılar bu harekâtı ahraraneye mensup olanlara, o zaman “Jön Türkler” ismini vermişlerdi. ( İ Temo; İttihad ve Terakki Anıları S.2) 19.yy’ın sonlarına doğru, Paris’te bulunan birkaç Jön Türk’e hangi ulustan oldukları sorulduğunda, önce “Müslüman’ız” diye karşılık verirler, Müslümanlığın bir din olduğunun belirlenmesi üzerine , “Osmanlıyız” derler; bunun da bir millet olmadığının hatırlatıldığı, ama gençlerin bir türlü Türk olduklarını söylemeyi düşünemedikleri aktarılır.(Çetin Yetkin, Türk Halk Hareketleri ve Devrimleri Tarihi. S 344-345)


Antuan Türkoğlu
5 yıl önce - Cum 10 Tem 2009, 09:45
Devamı


Yeni Osmanlıların yurt dışına kaçmalarının başlıca sebeplerinden biri olan, Osmanlı istibdadı, yanı sıra Batı örnekleri özellikle Fransız devrimlerinin de onları etkilediğini görüyoruz. Dışardan gelen mektuplar, elden ele dolaşan Fransızca gazeteler, o insanların beyinlerini ve gözlerini açmıştı. Milas doğumlu Osmanlı Mebussan Meclisi Reisi Halil Menteşe’nin anılarında ise bunu daha açık olarak okuyabiliriz. İzmir vilâyetinde Hukuk Reisi olan Mahmud Esad Efendi Tabiat dersi verirken Halil Menteşeyi etkilediğini anlıyoruz; “Meslek hayatımda İzmir muhiti çok tesir etmiştir..Orada bir sosyete var... Burada kendimi bir Avrupa aleminde buldum ve daima Avrupa terbiyesi görmüş zevatla temasta bulunuyordum....”.

Halil Menteşe 1894 Nisan’ında okumakta olduğu Hukuk Mektebinden Milâs’a ve uzun bir yolculukla Paris’e kaçar. Hafiyelerin, ispiyoncuların kol gezdiği İstanbul’da, kendisiyle ilişki kuran tanımadığı kişilerden kuşkulanır. “Ayağım suya erdi. Bir hafiyenin önünde olduğumun farkına vardım. Bu vak’a Avrupa’ya firar kararımın bir an önce verilmesinde ilk amil oldu.” Diye açıklar. Niçin Paris? Yahya Kemal Beyatlı “Paris Sevdası” adlı yazısında; “Alafranga neslin birçok çocukları gibi Paris sevdasına tutulmuştum. Memleket zindan, Avrupa’yı nurdan bir âlem gibi görüyordum. İstanbul’un hafiyelik havasından ürkmüştüm. Asya ahlâkından müteneffirdim (nefret ediyordum)... Kendi milli muhitimin cenderesinden kurtulmak... Fransızca’dan tercüme edilmiş romanlarda gördüğüm âleme atılmak istiyordum. Gönlümü Paris’e çeken diğer bir sebep de Jön Türklüktü...” (Yahya Kemal, Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hatıralarım. S.74-75)

Paris o zamanlar Hürriyet severlerin Sığınağı olarak görünüyordu. Orada yani Paris’te, İttihat ve Terakki Cemiyetinin şubesi kurulur Halil Menteşe de yurda dönünceye dek bu faaliyetin içinde yer alır.

Meşrutiyet yani ilk meclisli (parlamentolu) yönetim 23 Temmuz 1908 yılında tüm ülkede büyük coşkuyla kutlanır. 1908 yılında, Meşrutiyeti kutlamak için İstanbul ve Selanik’te sokaklara dökülen yığınlar, söyleyecekleri bir milli marşları olmadığını fark ederler ve Meşrutiyeti Fransız milli marşı ile kutlarlar. (Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de siyasi Partiler, cilt III s.22 )


“Mebusan Meclisi 17 Aralık 1908 Perşembe günü Abdülhamid’in açış konuşmasıyla çalışmalarına başlar. Orada, yalnız Türk mebusları “Biz Türk’üz” demeye cesaret edemiyorlardı. Muhammed ümmetinden olduklarına inanmışlardı. Onların bu itikadı o kadar samimi idi ki günün birinde kürsüye çıkan Evkaf Nazırı Şemseddin Paşa nutkunu Arapça söylemeye başlamıştı.”
(Halil Menteşe’nin anıları s.13)

Bu arada 1895’de Ermeni ayaklanması İbrahim Temo’nun anıları arasında önemli bir yer tutuyor.

Ermenilerin 30 Eylül 1895’te Osmanlı idaresine istek ve şikâyetlerini bildirmek için yürüyüş düzenleyerek Babıâli’ye baskın yaptıklarını yazan resmi tarih, ne bu istek ve şikâyetleri ve ne de nedenlerini yazmamaya özen gösteriyordu.
İstanbul’da başlayan, Trabzon, Tekirdağ ve İzmit’e sıçrayan gösterilerde her iki taraftan da büyük can kaybı oluyordu.
“Ermenilerin Babıâli’ye baskın yapmaları dolayısıyla vukua gelen isyan, İstanbul’u altüst etmişti. Ahali büyük bir heyecan içinde idi. Kürtler, Türkler, hamallar, işçiler softalar ellerinde kalın sopalarla her tarafı dolaşıyor, rast geldikleri Ermenilerin kafalarını parçalayarak telef ediyorlardı. Bu hallerin, hükümetin vaziyet ve akıbeti için fena olacağını düşünerek bir Türk ve Müslüman nümayişi yapmaya karar verdim.” (İbrahim Temo, Anılar S.40–41)

Ardından da 1000 nüshalık bir bildiri hazırlayarak dağıtmaya karar verilir.

Müslümanlar ve ey sevgili vatandaşlarımız Türkler!

Ermenilerin devletimizin en büyük makamı olan ve bütün Avrupalılarca tanınıp hürmet gören Babıâliyi basmağa kadar cüret ettiler. Payitahtımızı bastılar. Ermeni vatandaşlarımızın bu küstahça hareketleri mucibi teessüfümüzdür; lâkin hakikatte zulüm, istibdat ve idaresizlik, bu mucibi teessür ve teessüf hadiseleri doğurmaktadır. Biz Türkler ve umum Osmanlılar gibi bu müstebit hükümetten ıslahat ve hürriyet isteriz. Cemiyetimiz bu maksatla çalışıyor. Biz bugün, Ermenileri tedibe çalışacağımıza idaresizliğin, zulüm ve istibdadın merkezi olan Babıâliyi, Şeyhülislam kapısını, Yıldızı basarak bu daireleri müstebitlerin başına yıkalım, el ele verelim, toplanalım, çoğalalım. Bizim de hürriyete, serbestîye âşık ve müstahak olduğumuzu âlemi medeniyete gösterelim.

Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti

İttihat ve Terakki Cemiyetinin bildirisinde; biz Türkler de umum Osmanlılar gibi bu müstebit hükümetten ıslahat ve hürriyet isteriz, derken Ermeniler gibi rahatsızlıklarını dile getirdiklerini açıkça görünüyor. “Ermenileri tedibe (cezalandırmaya) çalışacağımıza idaresizliğin, zulüm ve istibdadın merkezi olan Babıâli’yi, Şeyhülislam kapısını, Yıldızı basarak bu daireleri müstebitlerin başına yıkalım, el ele verelim, toplanalım, çoğalalım.” Görülüyor ki; toplumsal bir muhalefetsizliğin zorluklarını aşabilmek için birliğin gerçek anlamda gerekli olduğu bildiriden de anlaşılıyor. Bizim de hürriyete, serbestîye âşık ve müstahak olduğumuzu âlemi medeniyete gösterelim.

Türklerin; 1402 yılındaki Ankara savaşında sınır Bey’lerinin saf değiştirerek Timur ordusunun yanına geçmeleri ve dolayısıyla Osmanlı’nın Timur yenilgisinden sonra Hanedan tarafından 2. hatta 3. sınıf vatandaş olarak itilmeleri, nihayet dile getirilebiliyor. Ve biz Türkler de denilebiliyor; fakat bu İttihat ve Terakki’nin genel görüşümü dür?

Cemiyetin ilk kuruluşunda İbrahim Temo kimlerin kabul edileceğine ait tartışmada;

“Ben, güvenilir ve iyi durumu olan her Osmanlının din ve millet ayırımı yapılmaksızın kabul edilmesinin taraftarıydım. Giritli Muharrem, İslâm olmayan kişilerin kabul edilmemesi tezini ileri sürmüşse de bu fikir ret olunarak, iş görebilecek ve itimat edilecek her Osmanlının, gayet ihtiyarkârane ve her türlü tecrübeden geçirilerek kabulü cihetine karar verildi.”
(Bkz: İbrahim Temo Anılar S.17)

Burada nasıl bir uygulama yapıldı, üye olacak kişiler nasıl seçildi? Osmanlı’nın sonuna doğru bunları görüyoruz.

Daha sonra ihtilâlci sıfatıyla moda olan “Pierre Lermit” lâkabını alan İbrahim Temo, Cemiyetin genişlemesi için harekete geçer. “Benim, ilk önce medreselilerden Kosovalı ve “hürriyete mensup” olan İbrahim Efendiyi ve mülkiye memurlarından Necip Bey Dragayı, Görice mebusu Şahtin Bey Kolunya’yı cemiyetimize soktum. Hafız İbrahim Efendi Edirne’de Ramazan hocalığı yaparken serbestçe nasihatte bulunması neticesi mahpushanede posta memurlarından Talat Bey’i de cemiyete aldı. Bu sebepten Talat da mürşidi, Hafız İbrahim Efendiyi çok severdi, bana karşı da Muhabbeti vardı.”
(Bkz: İbrahim Temo Anılar S.18)

1905’te Makedonya’da kurulan Mason Locasının üyelerinde Sadrazam Mehmet Talât Paşa, daha sonra 1909’da ilk Osmanlı Masonluk Büyük Loca’sının “üstad-ı azamı” olarak karşımıza çıkıyor. Mehmet Talat Sai (Say) Osmanlı’nın son devresinde incelenmesi gereken en önemli isimlerden biri olduğuna inanıyorum.

1874 yılında Edirne’de doğduğunu öğreniyoruz; fakat ailesi hakkında bilgilere rastlamak mümkün olmuyor. Bazı bilim adamlarının yaptığı araştırmalar neticesinde Yahudi Avdeti-dönme’si olduğunu doğumundan yaklaşık 130 yıl sonra öğrenebiliyoruz.

Bir önemli konu da İsrael Alyans okulunda öğretmenlik yapması ki; Yahudilerin kendilerinin dışında diğer din ve ırklardan birini aralarına sokmadıkları biliniyor. Kız alıp vermedikleri, ticarette kendi dışındakileri desteklemedikleri, alış verişte kendi çıkarlarını korudukları bir gerçek.

Bundan önceki bölümlerde de belirttiğim gibi avdeti’lik Yahudilerde bir gelenek halinde görünüyor.

En ünlü ve ‘Mesih’liğini ilân eden Sabetay Sevi 1666 yılında Divan huzurunda Müslüman olarak Mehmet Efendi adını alıp 150 akçelik maaşla Saray kapıcılığına getirilirken, ona inananlara gönderdiği haberde; kendisinin böyle davranmasını Tanrı’nın istediğini anlatır. Bu sırada Gazze’li Natan da, Sabetay Sevi’nin böyle davranmasının dini kitapların bazı yerlerinde bulunduğunu ve ilâhi iradenin bir sonucu olduğunu açıklar. Sabetay Sevi’nin Mesih’liğinin tekrar geri döneceğini iddia eder. Görünüşte Müslüman olan Sevi görevine devam ederken, taraftarlarını Kabala’nın kehaneti olduğuna inandırır. Ona inananlar ise ruhu ve gövdesi ile gökte olduğunu, yerde ise gölge ve hayalinin dolaştığını söylerler.

Sabetay Sevi’ciler büyük bir taraftar kitlesi halinde Osmanlı topraklarında yaşarken, küreselleşecek olan Siyonizm’in taşlarını da inşa etmeye devam ediyorlardı.

Mehmet Talât Sai hızlı koşarken yanlışlıklar da yapıyordu.

Bunun farkına varan Mustafa Kemal oluyor. Devlet adamlığı ve liderlik burada kendini gösteriyor.

1889’da İTTİHAD-I OSMANİ adıyla kurulan, daha sonra İTTİHAD ve TERAKKİ adını alan ve önceleri gizli bir cemiyetken iktidara kadar yürüyen Yeni Osmanlı’lar-Jön Türkler arasında Talât Paşa yerini alıyor ve Sadrazamlığa kadar çıkıyor.

Bu arada 1906 yılında Mustafa Kemal ve daha sonra Kurtuluş savaşına katılan arkadaşlarının kurduğu ve aralarında Dr. Nazım’ın bulunduğu Vatan ve Hürriyet Derneği 29 Ekim 1907’de İttihat ve Terakki’ye katılır.

Tesadüf değil.

Burada 2. bir dönme Dr. Nazım karşımıza çıkıyor ve birleşmeyi ısrarla istiyor. Daha sonra 1926 yılında Mustafa Kemal Atatürk’e İzmir suikastına katıldığı için idam ediliyor.
Dr. Nazım’da, Mehmet Talât Sai gibi sadece doğum yeri (Selânik-Dönmelerin merkez okulu) ve doğum yılı (1840) biliniyor, ailesi hakkında bilgilendirme bulunamıyor.

1908’de 2. Meşrutiyetin ilânından sonra;
Mustafa Kemal Meşrutiyeti ilân etmekle işin bitmediğini, köklü reformlara gidilmesi gerektiğini, İttihat ve Terakki’nin siyasal bir parti olmasını ve ordunun siyasetten çekilmesinin şart olduğunu ısrarla ortaya atarken diğer İttihat ve Terakki’cilerle aralarında görüş ayrılığı çıkar. Bu arada Trablusgarb’ta Meşrutiyet’e karşı ayaklanmaları İttihatçılar fırsat bilinerek Mustafa Kemal Selanik’ten Trablusgarp’a gönderilir. 22 Eylül 1909’da Selanik’te yapılan kongrede görüşlerinde ısrar eden Mustafa Kemal bunların kabul edilmemesi üzerine diğer arkadaşlarıyla cemiyetten istifa eder.

Belgeler açık değil. İstifaların nedeni sadece ordunun siyasete katılımından mı kaynaklanıyor? Yoksa başka nedenler de var mı? Avdetilerin-dönmelerin yalnız iki kişi olmadığı bir gerçek, bu konu da ayrılıkları etkiledi mi? Osmanlı’nın sona on kalan bu gelişmelerinden sonuç çıkmayacağını gören Mustafa Kemal ve arkadaşları Kurtuluş Savaşına giden yola daha o günlerde başlamış olabilirler mi?

Yeni Osmanlıların-Jön Türklerin hemen hemen tamamının içinde bulunduğu İttihat ve Terakki’nin hedefleri “hürriyet” değildi. İstekleri Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasını, küçülmesini durdurmaktı. Bunu başaramadılar; ancak Mustafa Kemal ve arkadaşları Batı emperyalizmine ve Osmanlıya karşı savaşarak Hürriyet’i de Anadolu topraklarında yeşertti.

Mehmet Talat Say yükselişi Osmanlı’nın sonunu getiriyor. Babıâli Baskını ise sonu hızlandırıyor.

1912’de muhalefete düşürülen Mehmet Talât Say, Sadrazam Kamil Paşa Hükümetine hazırladığı darbeyi 23 Ocak 1913’te gerçekleştirir. İttihat ve Terakki’nin vurucu gücüyle Babıâli’yi basanlar Sadrazam Kâmil Paşayı istifa ettirirler ve yerine yandaşları Mahmut Şevket Paşa’yı başa geçirirler. İşin garip yanı İttihat’çılarla muhalefetleri neticesi 13 Haziran 1913’te bir suikast sonucu Mahmut Şevket Paşa öldürülür. Neden? Resmi tarihte bu sayfalar da karanlık, netlik yok. Sait Halim Paşa Hükümeti başa geçer ve Talat orada Dâhiliye Bakan’ı olur.

Önü açılan Talat; Harbiye Bakan’ı Enver ve Bahriye Bakan’ı Cemal Paşalarla birlikte 1918 yılının sonuna kadar Osmanlı’nın iç ve dış politikalarını yönlendirirler.

Posta memurluğundan, 2.Meşrutiyet milletvekilliğine, doğum yeri (Midilli) ve doğum tarihi belli olan (1855) ölüm yeri ve tarihi belli olan (Viyana–1922) fakat ailesi hakkında kesin bilgiler bulunmayan Hüseyin Hilmi Paşa kabinesinde içişleri bakanlığı, 1917 yılında başbakanlık yapan, bitmekte olan 1.Paylaşım savaşına Osmanlı İmparatorluğu’nu sokarak yenilgisine neden olan Mehmet Talat Sai 1914’te başlattığı Ermeni “tehcirini” yapma nedenleri tam ve net bir açıklık kazanmamakla beraber, Batı Anadolu’da Ermenilerin Saray, maliye ve ticaretteki hâkimiyetlerinin gelişmesi üzerine aldığı bir karar olabilir mi?

Daha önce 2 Ağustos 1914’te Almanlarla İttifak anlaşması imzalarken vaat edilmiş toprakları mı düşünüyordu? Sabetay Sevi’nin dağıttığı dünyanın 38 parçasından birini mi düşlüyordu? Anadolu o parçalardan biri miydi? Fakat Ermenilerin ayak bağı olduğunu bilerek ve 1.Paylaşım savaşında kendisine karşı gelecekleri savını öne sürerek, yüzyıllardır süre gelen bir kin’i burada pratiğe geçiriyor ve Anadolu topraklarında Yahudi-Hıristiyan savaşını başlatıyordu. Bence tehcir’de geçerli olan nedenlerden biri ve en önemlisi de budur. Yoksa; Ermeniler Devletini kuracaktı, Ruslarla birlik olarak Osmanlı’yı bitirecekti gibi iddialar bence geçerli değildir.

Mehmet Talât Sai burada yalnız değildi.

Osmanlı ordusu incelenerek buna cevap aramak zorunluluğu doğuyor. Başlangıçtan Kurtuluş savaşına kadar Osmanlı ordusunun yapısı, dönmelerin ve diğer Gayrimüslimlerin, Türklerin, Avrupalıların ordu üzerinde etkisi, ordunun eğitiminden sorumlularına kadar irdelenmesi, sonuca varmama yardımcı olacağı kanısındayım.

Osmanlı ordusu karşısında ordu bulamayınca ordu oluyor. Karanlık Ortaçağ’ı atlatan Batı ordusunu kurup çağdaş düzeye geçirince Osmanlı, ordusunun olmadığını anlıyor ve ordulaşmaya geçiyor, geç kalıyor. Osmanlı Batı’dan ordusunu kurmasını istiyor. Batı’dan gelen eğiticiler Osmanlı’da ordu kurmuyor, sürüleri suya götürüp susuz getiriyor ve alay ediyor.
Bu daha sonra görülüyor, geç kalınıyor.

“Avrupa’yla yakın ilişkide olan Doğu’da artık eski durgunluk bitiyor. Bu kitap belki de Osmanlı İmparatorluğu’nun son bir portresi, can çekişmenin ilginç bir tablosudur. Bu imparatorluğun ölümü ya da yeniden doğuşundan sonra insanlar, fikirler, anıtlar, toprak, her şey değişecektir.”
(Eusebe de Salle Doğu HacGezileri1837. Bkz: Jale Parla.)

Robert Curzon Visits to the Monasteries of the Levant’ta Osmanlı askerlerinin Batı’nın askerlik yöntemleriyle Palmerston’un yolladığı uzmanlar denetiminde talim yapışlarını alayla anlatır:

“Vezir gidip de toz duman biraz yatışınca kasabanın dışına doğru yürüdüm ve orta Avrupa yönetimleriyle talim yapan taburlara rastladım. Gözümü çayırın ortasında bir halının üstüne oturmuş bir adam çarptı ve o tarafa yürüdüm. Bu adamın askerlerin albayı ve komutanı olduğunu anladım. Birlikte nargile tüttürürken gördüm ki, adamın askerlik konusunda benim bildiğimden fazla bir bilgisi yok. Tefekkür halısında sessiz sedasız barış nargilesini tüttürdük bir süre. Bu sırada sözde yürüyüş yapan askerler akıl almaz bir biçimde düğüm olup birbirlerine girdiler, sonra da bir anda hareketsiz bir arı yumağına dönüşüverdiler. Subayların bağırmasıyla fır fır dönmeye başlayan zavallılar birbirlerinin ayağına basıp tekmeler atarak bu yığından kurtulmaya çalıştılarsa da beceremediler. Sonunda Albay’ın aklına parlak bir fikir geldi. Nargilesini ağzından çekip Muhammed aşkına herkesin bildiği gibi evine gitmesini emretti. Küçük okul öğrencileri gibi bu emre sevinçle uydular ve atlaya zıplaya kasabaya doğru yola koyuldular. Subaylar da, her biri bir nargile alıp bir ağaç gölgesine çekilerek ve içlerinden bu garip icatları için Frenklere küfrederek minderlerine uzandılar.”
(Bkz: Jale Parla aynı kitap.)

Osmanlı İmparatorluğu’nun gücü XVII. yüzyılın ortalarına kadar askeri varlığıyla ölçülebilir. XVI. yy sonlarına kadar Avrupa ve Asya’da karşısında hiçbir gücün duramadığı Osmanlı ordusu sonraki yıllarda Avrupa’da ortaya çıkan askeri teknolojideki yenilikleri ve bunun sonucu olarak savaş yöntemlerindeki yeterince izleyemedi. Başlangıçta bu gerilik mutlak değil, göreceliydi ve etkisini XVI. yy sonlarında başlayan yenilgiler ordunun Batı orduları karşısında savaş gücünü yitirdiği ortaya çıkıyordu.

Osmanlı ordusunun genelde maaşlı askerlerden oluştuğunu görüyoruz.

Azap askerleri Anadolu’nun güçlü ve sağlam iri yapılı bekâr Türk gençleri arasından kefilli olarak toplanırlar. Maaşları bulundukları semtler ya da eyaletler tarafından ödenirdi. Seferlerde vergiden muaf tutulurlar, barış zamanında ise maaş almazlar başlarının çaresine bakarlardı. Başlarına kırmızı renkli börk (hayvan postlarından yapılan başlık) giyen azaplar ordunun en önünde giderler düşmanın saldırılarına karşı koyarlardı. Osmanlı Hanedanı için Türkler azapta gerekliydi herhalde, ölen ölür kalan sağlar tekrar azaptır gibi.
Azaplar II. Mahmut döneminde Yeniçeri ocağıyla birlikte 1826 yılında ortadan kaldırıldı.

Kapıkulu Osmanlı İmparatorluğu’nun sürekli ordusunu oluşturan ücretli askerlerdi. Osmanlılar yönetimleri altındaki Hıristiyan halkların çocuklarından devşirdikleriyle bu ordunun temelini ve hatta tamamını oluşturmuşlardı. Bu ordunun en ünlüsü yeniçerilerdi.

1361 yılından ortadan kaldırıldığı 15 Haziran 1826’ya kadar 465 yıl neredeyse devlet içinde başka bir devlet gibi Osmanlı hanedanının çilesi olan Yeniçeriler sürekli ordu durumundaydılar. İlk olarak devletin elinde toplanan tutsak çocuklardan, daha sonra fetihlerin durması ve tutsakların yetmemesi üzerine Hıristiyan çocuklarından devşirme olarak alınanlar Yeniçeri ordusunun tamamını oluşturmuşlardı. 8 yaşından itibaren Anadolu’da Türk ve İslâm geleneklerine göre yetiştirilen bu çocuklar, daha sonra “Acemi Ocağı”na götürülerek katı bir disiplin altında itaate alıştırılır, yorgunluk ve açlığa dayanmayı öğrenirlerdi. Kapıkulu ordusunun zamanla en ayrıcalıklı sınıfı olan Yeniçeriler paralı askerlik gibi her üç ayda bir maaş aldıkları gibi, sık sık da Padişahtan bahşiş isterler ya da verilmesine mecbur ederlerdi. Cülus yani bahşiş 1451’de Mehmet II’nin Bursa’da yolu kesilerek alınmasından sonra gelenekselleşiyor. Savaşlarda savaşmayan, barışta ise Osmanlının başına belâ olan Yeniçeriler 1451’de başlayan bu cülus olayından önce ilk başkaldırısı 1445 yılında Mehmet II’nin tahtı yeniden babası Murat II’ye bırakmasıyla başlar. Durmak bilmez. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’a getirilen cenazesinde de şehre dağılarak Venedikliler hariç Karamani Mehmet Paşa ve ardından birçok Yahudi katledilir ve varlıkları yağma edilir. Yüzlerce ayaklanma ve katliama sebep olan Yeniçeriler 15 Haziran 1826’da “Vakai Hayriye” olayından sonra kaldırılır. Çok geç.

Osmanlı ordusuna subay yetiştiren Mühendishane-i Derri-i Hümayun topçu ve istihkâm subayları yetiştirmekteydi. Osmanlıda 1748’deki ilk Mason Locası kurucularından Humbaracı Ahmet Paşa; alias Fransız Subayı Chande Alexandre de Bonneval 1734’te Batı’lı ölçülere göre yeniden örgütlenmeye çalışılarak Humbaracı ocağı (topçu birliği) bünyesinde 1795’te kuruldu. Burada Fransız okullarındaki öğretim programları uygulanmaya çalışıldı.
Mühendishane-i berri-i hümayunda Baş hoca Müslümanlığa dönmüş olan ve yedi lisan bilen İshak Efendi, bir Yahudi idi.

XVIII. yy’ın ikinci yarısında Fransa’nın yardımıyla özellikle Topçu ocağında önemli yenilikler elde edilir.

1826 yılında Yeniçerilerle beraber tüm Kapıkulu ordusu da kaldırılınca ikiyüzbin kişiye varan ordu yeniden yapılandırılmaya başlandı.

Asakiri mansurei Muhammediye adlı yeni ordunun başına Serasker olarak eski Yeniçeri ağalarından Ağa Hüseyin Paşa atandı. Sadece Devşirmelerin bulunduğu Yeniçeri ocağından yetişen ve orada Ağa olan Edirne 1776 doğumlu yeni serasker Hüseyin Paşa’nın aile kimliği hakkında bilgimiz yok!

Başlangıçta 12 000 kişilik kadro olarak öngörülmüşken Mahmut II dönemi sonunda 118 400 kişiye kadar yükseldi. Seçme olması gereken eratın kim olduğu belirsiz, din değiştirmiş kişiler alınmayacaktı! Askerlik süresi 12 yıl zorunluluğundaydı.

Mahmut II, askerlerin Avrupa usulüne göre yetiştirilmeleri için Mısır valisi Mehmet Ali Paşadan Türk ve Arap subaylar istedi, olmayınca Prusya’dan piyade, topçu ve süvari subayları getirildi. Burada bir seçme yapılmış mıydı? Gelenler arasında ne kadar Yahudi var dı? Açıklık yok. Bu da yetersiz kalınca, Viyana, Berlin ve Paris’e eğitim için askeri öğrenciler gönderildi. Bunların arasında seçim yapıldı mı, dönmeler var mıydı?

Bu arada 1834’te kurulan ve 1884’e kadar Fransız 1884’ten sonra Alman eğitim sistemleri uygulanan Mektebi ulumu Harbiye, Batı tekniklerine uygun olarak orduya subay yetiştirmekteydi. 1884’ten sonra neden Alman eğitim sistemi uygulandı? Alman eğitimcileri öneren ve getirenler kimler di? Gelenleri arasında ne kadar Yahudi ya da Yahudi dönmesi vardı?

Aynı şekilde Mühendishanesi bahri hümayun’a şimdiki adıyla Deniz Harp Okulu’na da aynı uygulamalar yapıldı, Avrupa’dan eğitimciler getirildi. Yukarıdaki sorular burada da sorulabilir.

Burada unutulmaması gereken Osmanlı ordusunun en önemli birimlerinden biri de Gurebâ-i Yemin ve Gurebâ-i Yesar Süvari Bölükleridir. Askerlikten muafiyet vergisi ödeyemeyen Gayrimüslimlerin askere alındığı bunların arasından YİĞİTLİK GÖSTEREN YAHUDİLERİN Gureba Bölüklerini oluşturduğunu öğreniyoruz.

Sadece Padişahın katıldığı savaşlarda yer alırlardı. Dokuz akçeden başlayan günlük maaşları yetenek ve kıdemlerine göre üç katına kadar yükseliyordu. Gurebâ-i Yemin Savaşta Padişahın sağında Sancakı Şerifi korumakla mükellefti. Gurebâ-i Yesar Sadrazamın buyruğunda savaşa katılır sol tarafta yedek olarak bekler, geceleri de Sadrazamı ve ağırlıklarını korurlardı.
12 000 kişiye varan bu süvari birliklerinin silâhları; pala, mızrak, gaddare adlı kılıçlardan oluşurdu. Son zamanlarda ateşli silâhlarla da donatılmışlardı.
1926’da Osmanlı ordusu lâğvedilirken bunlar neredeydi, daha sonra nerelere dağıldılar? Dağıldılar mı? Çünkü bu birlikler Sadrazamın GÖZDELERİ ve emri ve koruması altındaydılar.
Gureba’yı daha sonra Maarif alanında da görüyoruz.
Sibyan mektepleri vakfiyeleri, Osmanlının “gureba mektebi” nitelik ve özelliklerini taşıyan kurumlar açmaya önem verdiklerini gösterir. Nitekim Enderun, Acemi oğlanları kışlaları ve Galatasaray ÖĞRENCİLERİN YATMA, YEME ve eğitim gereksinmelerini parasız karşıladığı okullardı.
Ancak bunlar başlangıçta Türk’lere değil Müslüman olmayanlara ve devşirmelere özgüydü...

Son olarak ta Hamidiye Süvari alaylarına da değinerek bu konunun sonuna gelmek istiyorum. Ermenilere karşı ve Rusya ile yapılacak bir savaşa karşı hazırlıklı bulunulmak amacıyla, Abdülhamit II tarafından kurulan bu alaylar iddia edildiği gibi KÜRT değil ARAP aşiretlerince gerçekleştirilmiştir. 1908’den sonra 63 Hamidiye Süvari Alayı Doğu Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yerleşik düzeye geçmişlerdir...

1821 yılına kadar tercüme odasında genellikle Rum ve Yahudi ve Yahudi dönmeleri kullanıldı. Rumlar Mora ayaklanmasından sonra atıldılar. Türk ve İslâm memurları yetişinceye dek, Yahudiler ve Yahudi dönmeleri Osmanlının bitişine dek görevlerine devam etti.

XVII. yy’da başlayan eğitim kurumlarının kurulmasının tamamında, özellikle Fransa’dan getirilen öğretmenler, Fransızca ve Fransız eğitim sistemini yürüttüler.

Bir tarafta Yahudilerin kendi eğitim kurumlarında toplumunu eğitmesi, diğer tarafta Fransızların yani Hıristiyanların kendi eğitim sistemlerini burada Osmanlı toplumuna tatbik etmeleri biraz düşündürücü olmuyor mu?
Yahudi Hıristiyan düşmanlığının bir parçası da burada görülmüyor mu?

XVI. yy sonlarında Osmanlı ordusunun vergilerden yoksun kaldığı 200 000 yakın güçlü bir süvari kuvveti, 1620 yılında 100 000 dolaylarına düşürülüp ve daha sonra 1826’da tamamen kaldırılırken askerler nerelere gitti? Ne yaptılar? Osmanlının hiçbir eğitim almamış hattâ okur yazar dahi olmayan kişilerden mi ordusunu kurdu?

Osmanlı 1.Paylaşım savaşına niçin girdi? Kimler soktu? Ordunun başında bulunan Alman Yahudi’si Van Sanders tek miydi? Daha kaç yüz Alman asker eğiticisi Anadolu’da bulunuyordu.

O yetersiz insanlar Ermeni tehcirine kadar yeterli düzeye getirildiler mi? Tehcir sırasında safkan Türkler mi sadece asker di? Eğer öyle ise dönenlerden ordunun iplerini eline alanlar var mıydı? Kimler di?

O arada Ordunun tepesinde bulunan yabancı isimle, meselâ Alman ya da diğer uluslardan yetkili subaylar var mıydı? Kimler di? Yahudi miydiler? Diğer Türk ismi almış dönme Paşalar var mıydı? Kimler di?

Tüm bu soruların karşılığını bulmadan, doğruları da bulmanın mümkün olmadığı bir gerçek. Yoksa tutup şu suçluydu, bu değildi gibi tek taraflı davranarak olayı basitleştirmenin hiç bir anlamı olmuyor. Böylece olayın üzerinden asırlar dahi geçse, netlik kazanamayacak ve kuşaklar suçlama, yetersiz savunmalarla birbirlerine düşecekler. Barış için yapılması gerekenler varken, kin ve nefret her iki topluma da yansıdığı sürece iş uzayıp gidecek.

Sonuç:

Yukarda dokuz bölümde özetlediğim araştırmamda, eksik kalanlar olabilir. Netice olarak ana hatlarıyla bu doğruları kabul ederek, sonuçta genel bir yorum yapmak istemiyorum. Bunu okuyucularımla paylaşmayı daha doğru buluyorum.

Resmi tarih, gayrı resmi tarih, eksik belgeler, tahrip edilmiş belgeler, arşivler gibi işin demagojilerine girmek istemiyorum.

Topluma, ne gördüysem okuduysam onları aktarmayı uygun gördüm.

En büyük Türk’le, “Bir Türk Dünyaya bedel”le, “Türkiye Türklerin”dirle bir yere varamadığımızı, varamayacağımızı bilmeliyiz.

Ermeni tehcirinde ve katliamında verilen rakamların en küçüğü bile ürkütücü ve korkunç.

Osman-oğullarının bu, bilerek ya da bilmeyerek alet olduğu insanlık dışı uygulamada, insanoğullarının bağışlatıcı nedenler araması daha da ürkütücü oluyor.

Önüne gelenin, bir insanlık suçunu birilerine yüklemeye çalışması; o başladı, ben değil vs… vs gibi sudan sebepler bulmasının, gerçekleri tarih sayfalarından silemeyeceğimizi bilmeliyiz.

16. yüzyılın sonları 17. yüzyılın başlarında Hamburg, Londra, Bordeaux’dan ABD’ne akın eden Yahudiler bu sefer orada Ticari ve Siyasi erki ele geçirdiler.

Doğrular; bir yerlerde saklanıyor.

Siyonizmin, Dünya Yahudi Partisi’nin kuklası ABD emperyalizmi izin verdiği zaman tüm gerçekler ortaya çıkacaktır.

Birçok doğru Alman Devlet arşivlerinde de var.
Birçok doğru İsrail Devlet arşivlerinde de var.
Birçok doğru Erivan Devlet arşivlerinde de var.
Birçok doğru Ankara Devlet arşivlerinde de var.
Tüm doğrular ABD devlet arşivlerinde var.

Küreselleşen Siyonizm’in, Dünya Yahudi Partisi’nin kuklası ABD emperyalizmi, arşivlerin açılmasına izin vermesi için;

Siyonizm’den, Dünya Yahudi Partisi’nden kurtulması, bağımsızlığına kavuşması gerekmektedir.


cevap yaz
(üye olmadan da mesaj yazabilirsiniz)
Ana Sayfa -> HABERLER ve SOHBET