Ana Sayfa 930 bin Türkiye Fotoğrafı
Türkçe Hakkinda Makaleler

Ana Sayfa -> HABERLER ve SOHBET
cevap yaz
(üye olmadan da mesaj yazabilirsiniz)
Ümit.
10 yıl önce - Pzr 01 Ağu 2004, 00:24
Türkçe Hakkinda Makaleler


Gun gecmiyor ki, Türkçe ile alakali bir makaleyi okuduktan sonra iç çekmeyip karamsarliga kapilmayayim.
Ozellikle kalin harflerle belirttigim, bir hadiseyi anlatan yaziyi okuyunuz.



TÜRKÇE'NİN KAYBOLAN SESLERİ (www.dilimiz.gen.tr)

Haluk Şahin Radikal'deki köşesinde, internet hayatımıza girdi gireli, x ve w harflerinin etrafımızda cirit attığını, artık bu fiilî durumun alfabemizde resmiyet kazanması gerektiğini yazdı. Konuyla ilgili yazarların bir süredir tartıştıkları bu mesele, ister istemez mevcut alfabemizdeki bazı eksikliklerin de gündeme gelmesini sağladı. Taha Akyol da dünkü Milliyet'te, yirmi dokuz harfli alfabemizde yeterli harf bulunmadığı için Türkçenin kaybolan seslerinden söz ediyordu.

Ünlü (vokal) bakımından çok fakir olan Arap alfabesiyle ünlüsü bol Türkçenin birlikteliği başından beri problemliydi. Şaşırtıcı olan, bu problemi giderme yolunda hemen hiç çalışma yapılmamış olmasıdır. Aynı alfabeyi kullanan öteki halklar, kendi dillerine has sesler için bazı işaretler kullanarak yeni harfler türettikleri halde, atalarımız böyle bir ihtiyaç hissetmemiş, Arapçada bulunmayan p, ç, j ve ñ ünsüzlerini (konsonant) ilâve etmek dışında, ıslahattan kaçınmışlardır. Doğrusu ben bu tuhaf zihin tembelliğini açıklamakta zorlanıyorum.

1928'de aslında köklü bir zihnî dönüşüm hedeflenerek yapılan harf inkılabının dayandırıldığı en önemli gerekçe budur: Arap alfabesiyle Türkçenin ses yapısı arasındaki kan uyuşmazlığı. Ancak yeni alfabede de aynı şekilde bazı seslerimizin yok sayıldığı nedense hep görmezlikten gelinmiştir. Çok kısa bir sürede hazırlanan ve kabul edilen modern Türk alfabesi, zamanla Türkçedeki bütün sesleri eksiksiz karşılayacak hale getirilmesi gerekirken mevcut şekliyle dokunulmazlık zırhına büründürülmüş ve bu yüzden birçok ses yok olmuştur.

Yeni alfabe, dilimizdeki Arapça ve Farsça asıllı kelimelerin imlâsında büyük sıkıntılar yarattığı gibi, aslî seslerimizi de tam karşılamıyordu. Mesela, el'i él'den, geç'i géç'ten ayırmamızı sağlayacak kapalı e unutulmuş veya gözden çıkarılmıştı. Aynı şekilde Türkçenin güzel ve zengin seslerinden biri olan deñiz, diñlemek, añlamak gibi kelimelerdeki genizden gelen ñ sesini karşılayacak bir harf de düşünülmemiştir. Bu harfe "onuñ defterini", "seniñ defteriñi" gibi kullanışlardaki ses farklılıklarını belirtmek için de ihtiyaç vardı. Arap alfabesinde kaf ve hı harfleriyle gösterilen sesler de Türkçenin eski ve aslî seslerindendir ve maalesef bugün yok olmuştur.

Nurullah Ataç, Zeki Velidi Togan, Ömer Asım Aksoy, Necmettin Hacıeminoğlu gibi bazı yazarların ve ilim adamlarının işaret ettikleri bu problemlerin yeterince ve cesaretle tartışıldığı söylenemez*. Esasen, harf inkılabıyla hedeflenen zihnî dönüşüm, öncelikle tartışmayı ve mevcut olan üzerinde sürekli düşünerek mükemmele ulaşmanın yollarını aramayı gerektiriyordu. Halbuki, eskilerin Arap alfabesine giydirdikleri dokunulmazlık ve kutsallık zırhı, Lâtin asıllı yeni Türk alfabesine de giydirilmiştir. Kısacası, alfabe değişmişti; fakat zihniyet kalıpları devam ediyordu.

Lâtin alfabesine geçen Türk cumhuriyetleri bizim hatalarımızı tekrarlamadılar. Mesela, Azeriler yirmi dokuz harfli alfabemizi olduğu gibi kabul etselerdi, yirmi-otuz yıl sonra, Azeri Türkçesi, kulağımıza musiki gibi gelen o güzel sesleri kaybederek Türkiye Türkçesinin yaşadığı trajik akıbeti yaşardı. Eski İstanbulluların konuştuğu Türkçenin Fransızca gibi son derece âhenkli bir dil olduğunu ayrıca belirtmeye gerek var mı? Yeri gelmişken, Abdülhak Şinasi'den Geçmiş Zaman Fıkraları'ndan bir anekdot nakletmek istiyorum:

"Paris'te metroda Halid Ziya ile Hamdullah Suphi birbirlerine rastgelmiş, bir hayli konuşmuşlar. Metrodan çıkarken bir Fransız yanlarına gelmiş, mazur görülmesini rica ile, kendisinin dillerin musikisiyle alâkadar olduğunu ve hangi dille konuştuklarını sormuş. Türkçe olduğunu öğrenince, şimdiye kadar bu dili duymak fırsatını bulamadığına müteessir ve şimdi duyduğuna da pek mütehassis olduğunu söylemiş. 'Eğer bu istasyonda inmeseydiniz mahzâ konuşmanızı işitmek için sizi devam edeceğiniz istasyona kadar takip edecektim. Ne eski bir millet olduğunuz anlaşılıyor, zira lisanınız bu âhenkli ve musikili inceliğine ermek için ne uzun zamanların sarf edilmiş olması iktiza eder!' demiş."
(Meger ki bizim dilimiz, bir Fransizi kendine hayran birakacak kadar ahenkliymis. Gecenlerde bir Flaman delikanli ile lisan muhabbeti yapiyorduk, -tahsili geregi üç-bes dil ogrenmis- Fransizca'ya "asiklarin dili" tanimlamasini yapmisti. Eger bir Fransiz Türkçe'ye hayran kaliyorsa... .)

Bugünkü Türkçe, tarih içinde kazandığı bütün incelikleri ve ses zenginliklerini geride bırakmıştır. Artık konuştuğumuz Halid Ziya'ların, Hamdullah Suphi'lerin âhenkli Türkçesi değil, ağzımızda geveleyip kekelediğimiz kakofonik bir Türkçedir. Maalesef!

Bu "sorun", x'lerle, w'lerle, q'larla halledilebilir mi dersiniz?

* Nurullah Ataç, Söz Arasında'ki denemelerinden birinde şöyle diyor: "[...] Ne var ki bizim seslerimizi de göstermiyor. Genizden çıkardığımız ñ'yi göstermiyor, eskiden Arap yazısının hı'sıyla gösterdiğimiz sesi göstermiyor, bizim iki türlü e'miz vardır, birini göstermiyor. Buna gönlüm katlanamıyor".

Beşir AYVAZOĞLU
b.ayvazoglu@zaman.com.tr




Naçizane yorumum: Dil Devrimi aceleye geldi ve dilimizi (eger onlemi alinmazsa) daha da fakirlestirecek.


Celalettin
10 yıl önce - Pzr 01 Ağu 2004, 19:28

atalarımız böyle bir ihtiyaç hissetmemiş, Arapçada bulunmayan p, ç, j ve ñ ünsüzlerini (konsonant) ilâve etmek dışında, ıslahattan kaçınmışlardır. bunu atalarimiz degil, farslar yapmistir


Bu "sorun", x'lerle, w'lerle, q'larla halledilebilir mi dersiniz NO derim Fax yerine Faks cekersin, W'nin Turkce v ile farki yok, ha q ha k, birsey getirmez!

ñ ise eski Turkcede ayrica belirtiliyordu, runik sembolu simdi yazamiyorum. geri gelmesi gerekmez bence, boylede idare ediyoz.

Turkce'de (daha dogrusi Oguzca'da) e ile ä arasinda fark vardir. esek äsek yazilsa daha iyi olur. Ornegin biz artik iki diyoruz, oysaki eski Turkcede äki diye seslendiriliyordu. YAyinin bunu etkildegini bilemiyorum.

Turkcede purification gidilse iyi de olur. Ancak o kadar yabanci sesler ile 'kirlendi'ki modern Turkiye Turkcesi, bu is zor olur. Cumhuriyet alfabesi dunyada nadir 'perfect'e yakin yazi sistemlerindendir.


Ümit.
10 yıl önce - Pts 02 Ağu 2004, 02:26

Alıntı:
ñ ise eski Turkcede ayrica belirtiliyordu, runik sembolu simdi yazamiyorum. geri gelmesi gerekmez bence, boylede idare ediyoz.

Cok yanlis iste!
Iddia ediyorum ki bizler, 10 bin kelime ile bile idare edebiliriz. Ama neye yarar? Birakin o sesler olmadan idare etmeyi, o sesleri muhafaza edip onlara yenilerini de eklememiz lazimdi.
Yukaridaki siyah, kalin yaziyi okumamissaniz okumanizi oneririm; o zaman o seslerin neden bu kadar onemli oldugunu daha iyi anlayacaksiniz.

Biz, Turk milleti olarak, pek esaret altinda veya azinlik olarak yasamadik (cok sukur ). Cok genis cografyalarda uzun zamandir varligimizi surduruyoruz. Bunyemizde simdiye kadar bircok azinlik oldu. Sunu gonul rahatligiyla soyleyebilirim ki, azinliklar, yabanci olduklari icin tarafimizdan ikinci sinif insan muamelesi gormediler. Bunun ispati, bircok kulturu icimizde barindirmamizdir (gecenlerde Hollandaca bir makalede gormustum; cesitli kulturleri benimsedigimizi yaziyordu).
Azinlik pisikolojisi kendi degerlerine daha da sIkI baglanmayi guduler. Buradaki Türkler herhangi bir basariyi (örnegin, kazandigimiz maclar) daha bir coskulu kutlariz. Dayanisma da daha farklidir...Sonuc olarak, tarih boyunca icimizde yasamis azinliklar degerlerine daha sIkI baglandilar. Kuskusuz biz de cesitli sekillerde etkilendik. En son Osmanli bunyesindeki azinliklarin dilleri Türkçemizi kisirlastirdi. Bunlara onlemler alinmaliydi; dil devrimi cok yerinde ve yapilmasi gereken bir mudaheleydi; fakat pek basarili oldugumuzu soyleyemeyecegim...


Kerem K
10 yıl önce - Pts 02 Ağu 2004, 17:53

her dönemde diğer türklere kucak açabilen bir türk devleti olduğundan dem vurmuş ümit. hemen celallenme


Okhan
10 yıl önce - Pts 02 Ağu 2004, 18:00

Alıntı:
Turkiye disinda Turkluk ogle bir kiyima ugradiki, halan ugruyorku senin dedigin adeta Turk tarihine hakaretdir. Turklugu ogren oyle meydana cik!

Bunlara onlemler alinmaliydi; dil devrimi cok yerinde ve yapilmasi gereken bir mudaheleydi; fakat pek basarili oldugumuzu soyleyemeyecegim o senin bilecegin, tabiki bilimsel daha iyi yapilabilirdi. Ancak bunu bil ki Turk dileri arasinda 'Turkiye' Turkcesi ozune (yani Kokturk zamanina) en yakin kalmis dildir. Ginede halimize sukredelim.


Türklük üzerine nutuk atmadan önce Türkce yazim kurallarina dikkat edelim. Ayrica Türkce'mize gereken özeni göstermeden üyelere laf yetistirmeye calismayalim. Üsluba dikkat edelim. Kiyimdan bahsedilmis, Türkce'yi katletmek en büyük kiyim degil mi? Lütfen ya biraz daha özenli davranalim, ya da "Türklügü ögren öyle meydana cik" gibi iddiali aciklamalar yapmayalim, sonra birisi "Türkce'yi ögren öyle meydana cik" derse dumur olmayalim .

Alıntı:
Turkcede purification gidilse iyi de olur. Ancak o kadar yabanci sesler ile 'kirlendi'ki modern Turkiye Turkcesi, bu is zor olur. Cumhuriyet alfabesi dunyada nadir 'perfect'e yakin yazi sistemlerindendir.

Ayran'in ünlü bir lafi var

Bilmeyenler icin:
Bu ne perhiz, bu ne lahana tursusu
©Ayran (AydinE)


En son Okhan tarafından Pzr 26 Arl 2004, 01:56 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi


Cihangir
10 yıl önce - Sal 03 Ağu 2004, 23:36

arkadaslar ben Turkcenin kirlendigi dusuncelerine bir anlam veremiyorum. Her dil zamanla degisir ve gelisir. Bu degisimin bir kismi da yabanci diller ile etkilesmesiyle olur. Yanliz ben bu degisimin bir dili yozlastiracagi tezine inanmiyorum. Bugun Turkcedeki yabanci kaynakli kelimeleri cikardiginizda elinizde kac tane kelime kaliyor? 300 kelimeyle mi konusmak istiyorsunuz?
Bugun dunyanin en zengin dilleri dediginiz dillere bir bakin iclerinde binlerce yabanci kelime var. Ama sonucta siz nekadar cok dil kirleniyor elden gidiyor deseniz de, bu dillere baktiginizda...onlar icin dunyanin en zengin dilleri diyorsunuz. Demekki aslinda bu degisim, yozlanma olarak adlandirdigimiz veya kirlenme olarak dusundugumuz sey aslinda okadar da kotu degil.

Hurriyette bir kampanya baslattilar...bilgisayar Turkcsi istemiyoruz diye. Chat yaparken neden kisaltilmasin ki bazi kelimeler? Belki zamanla bu kelimeler zamanla yeni kelimeler haline gelecek ve belki dilimizin kelime haznesini gelistirecek. Neden dogal gelisim surecini yozlasma, kirlenme diye algilayip durduruyoruz?!? Insanlar 2000 iyil once boyle konusmus diye bugun de ayni sekilde konusacagiz diye birseyi ben kabullenemiyorum. Ustelik biz kendimiz dilimizin dogal gelisme surecini durdurdukca, busefer kelime bulamiyoruz yeni urunler icin...busefer de yabanci dlden aliyoruz.

Eger dilimizde farkli harf ihtiyaclari varsa eklenmeli bence yeni harfler alfabemize. Eger sadece Turkceye has ise bu sesler ozaman yeni harf gelistirmeliyiz.


Ümit.
10 yıl önce - Çrş 04 Ağu 2004, 13:11

Yozlasma, yalniz yabanci sozcuklerin dile girmesiyle olmaz. Hattâ sunu soyleyebilirim ki, yabanci kelime ilaç igibirdir; ilaç vardir alininca hayat kurtarir, ilaç vardir zehirler ve yine ilaç vardir ki alinsa da olur alinmasa da; bir yarar ya da zarar vermez.
"Dili, yasayan bir varliktir", diye gecer ders kitaplarinda. Agaclarin bazi dallari budanmalidir; aksi taktirde zarar verebilir kendisine. Yine ayni sekilde meyvesi tatli olan bir portakal agacina elma veya cinsi eksi olan bir portakal asilayamazsin.

Harf inkilabi yapilmadan once Arapça harfler Türkçe'deki seslerin bir cogunu karsilayamiyordu; dolayisiyla yerine farkli harfler getirmek zorunda kaliyorlardi. Ornegin, dilimiz unlu (sesli) harflere agirlik veren bir dildir; fakat Arapça unsuzlerle isler. Oyle olunca bazi kelimelerden, bazi harflerden taviz vermek zorunda kaliyorduk. Bu, zamanla dilin yok olmasina sebep olmaz mi? Peki dil yok olunca millî birlik zedelenmez mi? Zira bizim gibi genis bir cografyaya yayilmis milletler arasinda beraberlik saglamak kolay degildir. Bu birliktelik nasil saglanabilir? Ortak gecmisle! Bu buyuk bir etkendir. Ayasofya her acidan takdir edilecek bir eserdir ve bize her daim Roma'yi hatirlatir. Fakat yikilmis olsa yerine daha iyisini bile yapabilirsin; ancak, Nasrettin Hoca'nin aynisi gelmeyecek, ya da Alp er tunga Destani yeniden yazilamaz. Istiklâl Marsi, Dedekorkut Hikâyeleri, Orhun Anitlari ... bilincimiz yerinde oldugu surece yok olmayacak ve bizim kimligimiz olacaklardir. Amerikalilarin bizim gibi 5000 yillik gecmisleri olsaydi degil karpuz, dunya sigmazdi koltuklarinin altina. Biz bunu yazili eserlerlerden biliyoruz.
Kizilderelilerin Türk oldugu iddialarini duymussunuzdur. Gerekceleri ise, kullanmis olduklari bazi kelimelerin Türkçe'dekilere benzemesi.
Ayrica dil, gelismisligin bir simgesidir. Hem medeniyette, hem de teçhizatta. Bir orenek vermek istiyorum: 1071 Yilinda Kaskarli Mahmut tarafindan kaleme alinan Divan-ü Lügatüt Türk'te (umarim dogru yazmisimdir) yaklasik 8 bin 6 yuz salt Türkçe sozcuk vardir. O zamanlar Ingilizce ve Fransizca'da ise yaklasik 3 biner kelime vardi. Simdi ise durum cok farkli, onlar bizden daha ustun bu konuda.
Malesef yalniz kelime sayisinda degil dilde gerilememiz, eklerde de olmustur. Dil devrimi sayesinde, eski eserlerden arastirilarak bulunan kelimelerin yani sira uretme yoluyla da Türkçe sozcuklerin sayisini arttirdik. Fakat yeni uretilen kelimeler itinali yapilmamis olacak ki, bazi sozcukler yanlis eklerle uretildi. O yuzdendir ki bazi aydinlarimiz ya eski (Arapça-Farsça) kelimeleri kullaniyorlar, ya da yeni (Batili) kelimeleri kullaniyorlar.
Birlikten guc dogar. Su kotu zamanlarimizda birlikteligimizi perçinleyecek unsurlardan birini kaybetmis oluyoruz: Türkçe.


Elif

10 yıl önce - Sal 14 Eyl 2004, 10:02

Türkçe'nin Matematiği

Türkçe üzerine bir matematik modelleme ve bunun olası sosyal yansımaları
üzerine bir zihin jimnastiği. yazan: Ahmet Okar

"victor hugo şiirlerini 40.000 kelime ile yazdı. Türkçe'yi en zengin
kullananlardan yaşar kemal'in romanları 3.500 kelimeyi geçmez" görüşü çok
yaygındır. Bu görüş haklıdır zira türkçe'nin fransızca'ya oranla daha az
sözcük içerdiği doğrudur. Ingilizce'ye, Almanca'ya, Ispanyolca'ya oranla da
daha az sözcük içeriyor olması gerekir. ne var ki bu türkçe'nin daha
yetersiz bir dil olduğu anlamına gelmez! çünkü türkçe az sözcük ile çok şey
anlatabilen bir dildir! daha fazla sözcük içerse bunun kimseye zararı
dokunmaz ancak, gereği yoktur.

Başka bir dilden Türkçe'ye çeviri yapan herkes sözlüğü açtığında, aralarında
minik anlam farkları olan bir çok sözcüğün türkçe karşılığında çoğu zaman
aynı kelimeyi okur. bu, ilk bakışta bir eksiklik gibi görünebilir, oysa öyle
değildir. çünkü yukarıda adı geçen diller kelimelerin statik olan
anlamlarını öğrenmeye, türkçe ise bu anlamları bulup çıkarmaya, yani dinamik
anlamlandırmaya dayalıdır. türkçe'de anlamları sözlükteki tanımlar değil,
kelimelerin cümle içindeki konumları belirler. tam bu noktada, türkçe'nin,
referans olmak üzere sadece gerektiği kadarı sözlüklere alınmış, sonsuz
sayıda kelime içerdiği bile öne sürülebilir.

ingilizce-türkçe sözlükte "sick", "ill" ve "patient"ın karşısında
hep "hasta" yazar. bu bağlamda ingilizce'nin üç kat daha fazla sözcük
içerdiği söylenirse bu doğrudur. ancak, aradaki farkların türkçe'de
vurgulanamadığı söylenmeye kalkılırsa bu yanlış olur: "doktor falanca beyin
hastası olmak", "böbrek hastası olmak", "internet hastası olmak", "filanca
şarkının hastası olmak" arasındaki farkı türkçe konuşan herkes bir çırpıda
anlar.

bunun nasıl olabildiğini görmek zor değildir. bir kalem alıp, alt alta:
3+512+538+5 yazmak, sonra da bunları toplamak yeterlidir. hepsinde aynı "+5"
yazdığı halde sonuçlar farklı çıkıyorsa, türkçe'de de hepsinde aynı "hastası
olmak" ifadesi geçtiği halde sonuçlar farklı olacaktır. türkçe'nin az araç
ile çok iş yapmasının sırrı matematikte yatar. 0'dan 9'a kadar 10 tane
rakam, artı, eksi, çarpı, bölü dört işlem işareti ve bir ondalık ayracı
virgül, yani topu topu 15 simge ile sonsuz sayıda işlem yapılabilir. türkçe
de benzer özellikler gösterir. türkçe matematiğe dayalı olmaktan da öte,
neredeyse matematiğin kılık değiştirmiş halidir.

Türkçe'deki herhangi bir fiilin çekiminin ve kelimelerin nasıl çoğul
yapılacağının öğrenilmiş olması, henüz varlığı bile bilinmeyen, 5 yıl
sonra türkçe'ye girecek fiillerin nasıl çekileceğinin ve 300 yıl önce
unutulmuş kelimelerin çoğullarının ne olduğunun biliyor olması demektir. bu
tıpkı birinci dereceden 2 bilinmeyenli bir denklemin nasıl çözüleceği
öğrenildiğinde, sadece "x=6", "y#" olan denklemlerin değil, aynı dereceden
bütün denklemlerin nasıl çözüleceğinin öğrenilmiş olması gibidir.

Oysa sözgelimi ingilizce'de "go", "went" olurken "do", "did" olur. çoğul
ekleri için de durum aynıdır: "foot", "feet" olurken "boot", "beet"
değil "boots" olur. bunun tutarlı bir iç mantığı yoktur, tek çare böyle
olduklarının bellenmesidir.

Türkçe'de ise, statik kelimeleri ezberlemek yerine dinamik kuralları
öğrenmek gerekir. türkçe'de neredeyse istisna bile yoktur. olanlar da
ses uyumu gereği "alma" olması gereken meyve isminin "elma" biçimine dönmesi
gibi birkaç minör istisnadır. kurallar ise neredeyse, bu dili icat edenlerin
türk olduğuna inanmayı zorlaştıracak kadar güçlü ve kesindir.bu noktadan
sonra, anlatılanları matematik olarak formüle etmek, aradaki ilişkiyi
somutlaştırabilmek açısından yararlı olacaktır. bunu yapmanın en kolay yolu
ikili sayı sistemini kullanmak olduğu için de yalnızca 0 ve 1'leri kullanmak
yeterlidir. izleyen örneklerde [1=var] ve [0=yok] anlamında
kullanılmışlardır.

kelime kökü çoğul eki matematik ifade

ev ler ev ler
1.0 0.1 1.1

Türkçe'deki bütün kelimelerin 2 bit olduğu varsayılabilir (ileride bit
sayısı artacak). Tekil olan bütün kelimeler 1.0 (kelime kökü var; çoğul eki
yok), çoğul olanlar ise 1.1'dir (kelime kökü var; çoğul eki var). Bu kural
hiç değişmemek bir yana, öylesine güçlüdür ki türkçe'de başka hiç bir dilde
yapılamayacak bir şey yapılıp, olmayan bir kelimenin çoğulu dahi
söylenebilir (0.1). birisi karşısındakine sadece "ler" dediğinde, alacağı
tepki: "anladık ler de, neler?" türünden bir cevap olacaktır. bir şeylerin
çoğulunun söylendiği bellidir de, neyin çoğulunun kastedildiği açık
değildir.

vurgulama sifat kökü zayiflatma matematik ifade

kırmızı
0.1.0
kıp kırmızı
1.1.0
kırmızı msı
0.1.1
kıp kırmızı msı
1.1.1

Türkçe'deki sıfatların anlamını kuvvetlendirmeye veya zayıflatmaya yarayan
bu kural da hiç değişmez. hatta istenirse bu kurala uyan ama hiçbir sözlükte
bulunmayan, hem kuvvetlendirilmiş hem de zayıflatılmış garip sıfatlar bile
türetilebilir. "güneş doğmazdan az önce ufuk kıpkırmızımsı (kıp + kırmızı
+msı; [1.1.1]) bir renk aldı" dendiğinde, herkes neyin kastedildiğini
anlayacaktır. çünkü ayaküstü türetilen bu sıfat, hiçbir sözlükte yer almaz
ama, türkçe konuşan herkesin çok iyi bildiği bu kurala uygundur.

Fiil çekimlerinde de işler farklı değildir. burada zorunlu olarak kişi için
3, zaman için 2 bitlik gruplar kullanılacak. çoklu bit grupları şunları
ifade edecek:

011 = ben
010 = sen
000 = o
111 = biz
110 = siz
100 = onlar

00 = geniş zaman
11 = şimdiki zaman
10 = gelecek zaman
01 = geçmiş zaman

kök kişi matematik ifade

yeterlilik ............ oku (y)abil di m = 1.1.0.01.0.0.011
olumsuz ............... oku (y)a ma z mış sın = 1.1.100.0.1.010
zaman ................. gel me (y)ecek ti = 1.0.1.10.1.0.000
zaman ................. git me di k = 1.0.1.01.0.0.111
hikaye ................ şaşır abil ecek ti niz = 1.1.0.10.1.0.110
rivayet ............... bil (i)yor lar = 1.0.0.11.0.0.100

kişi

tabloda zaman ile ilgili küme 3 bit yapılıp geçmiş zaman "di'li geçmiş"
ve "miş'li geçmiş" olarak ikiye ayrılabilir, soru bileşkeni için ayrı bir
bit eklenebilir, emir ve şart kipleri de işin içine katılabilir ancak, sonuç
değişmezdi.

cümleleri oluşturan öğelerin (özne, nesne, yüklem, vb...) sıralaması da
rastgele değildir. türkçe cümleler bir tür "crescendo" (şiddeti giderek
artan dizi) izlerler. bütün vurgu en sonda yer alan yüklem (fiil)
üzerindedir. diğer öğelerin önemi, yükleme olan yakınlık/uzaklık konumları
ile belirlenir. yükleme yakınlaşıldıkça önem artar. gene matematiksel olarak
ele almak gerekirse, cümleyi oluşturan her bir öğenin toplam öğe sayısı
kadar haneden oluşan bir matematik değere sahip olduğu varsayılabilir.

"dün ahmet camı kırdı" cümlesi 4 öğeden oluşmaktadır; o halde her öğe 4
haneli bir değere sahip olacak, ilk öğe en düşük, son öğe ise en yüksek
değeri taşıyacaktır.

cümle

matematik değer
0001
matematik değer
0011
matematik değer
0111
matematik değer
1111

1 dün ahmet camı kırdı.
2 dün camı ahmet kırdı.
3 ahmet dün camı kırdı.
4 ahmet camı dün kırdı.
5 camı dün ahmet kırdı.
6 camı ahmet dün kırdı.

şimdi tablodaki cümleler tek, tek ele alınabilir:
1. cümle: dün ahmet bir iş yaptı ve bu camı kırmak oldu.
2. cümle: dün kırılan camı başkası değil ahmet kırdı (suçlu ahmet!).
3. cümle: ahmet'in dünkü işi camı kırmak oldu (belki önceki gün kitap
okumuştu).
4. cümle: ahmet camı herhangi bir zaman değil, dün kırdı (yarın kırması
gerekiyor olabilirdi).
5. cümle: cam düne kadar sağlamdı, kırılmasının suçlusu ise ahmet.
6. cümle: camı ahmet zaten kıracaktı, bunu dün yaptı.

Cümleyi oluşturan öğeler kesinlikle aynı kalırken (cam hep 'i'
haliyle "camı" olarak kaldı; fiil hep 3. tekil şahıs, di'li geçmiş zamanda
çekildi, vb.) sadece yerlerinin değişmesi cümlelerin anlamlarını da
değiştirdi.

Her cümlede 0011, 0001'den daha fazla, 0111 bu ikisinden daha fazla, 1111
ise hepsinden daha fazla önem taşıdı. Anlamı belirleyen de zaten her bir
öğenin matematik değeri oldu. Kelimelerin statik anlamlar taşıdıkları
dillerde, zaman belirtecinin (dün) yeri değiştirilerek elde edilebilecek 2
çeşitlemenin dışında diğer anlamları vermek için kip değiştirmek (edilgen
kip - passive mode kullanmak) veya araya açıklayıcı başka kelimeler eklemek
gerekir. Türkçe konuşanlar ise her bir cümlenin diğerinden farkını derhal
anlarlar.

Matematik ile olan alış-veriş yalnızca verilen örneklerle sınırlı değildir.
türkçe'nin ne tarafı ele alınsa bu ilişki ile yüz, yüze gelinir. türkçe'nin
bu özelliğini "insanlar kendilerine ulaşan mesajları nasıl anlarlar? bunun
kullanılan dil ile bir ilgisi var mıdır? bir fransız, bir ingiliz, bir türk
aynı mesajı kendi ana dillerinde alsalar, birbirleri ile aynı şekilde mi,
yoksa farklı mı algılarlar? eğer dilin algılamayla ilgisi varsa, işin içine
bir dil karışmadığı yani sözgelimi bir pantomim gösterisi izlenir veya
üzerinde hiç yazı olmayan bir afişe bakılırken, dil ile ilgili bu
alışkanlıklar nasıl etki ederler?" türünden sorulara yanıt ararken fark
ettim. bu özellik konuya ilgi ve sabırla yaklaşıp, bakmayı bilen herkesin
görebileceği kadar açık. o nedenle, bu güne kadar kesinlikle başkaları
tarafından da görülmüş olmalı. "türkçe çok lastikli, nereye çeksen oraya
gidiyor" diyenler de aslında, hayal meyal bu özelliği fark eder gibi olup,ne
olduğunu tam adlandıramayanlardır. türkçe teknik açıdan mükemmel bir dildir.

Bu mükemmelliğin nedeni matematik ile olan iç içeliktir. keza, ne yazık ki
türkçe'nin, bu dili konuşanlara kurduğu tuzak da buradadır. kentli-köylü,
eğitimli-eğitimsiz, doğulu-batılı, vb... kültür çatışmaları dünyanın her
yerinde vardır. gene dünyanın her yerinde iyi, kötü işleyen
bir "asimilasyon" ve/veya "adaptasyon" süreci bu çatışmayı kendi içinde bir
takım sentezlere götürür. türkiye bu açıdan dünya genelinin biraz
dışındadır. bizde "asimilasyon" ve/veya "adaptasyon" süreci ya hiç çalışmaz,
ya da akıl almaz bir yavaşlıkta çalışır. sorun, başka sebeplerin yanı sıra
kullandığımız dilden de kaynaklanmaktadır. düşünme, kendi kendine sözsüz
konuşma olarak kabul edilirse (bence öyledir), anadilin kişilerin düşünce
yapısı üzerinde etkili olduğunu da kabul etmek gerekir; insanlar kendi
anadillerinde düşünürler. türklerin büyük paradoksu işte buradadır. teknik
açıdan mükemmel bir dil olan türkçe, kendi dışımızdaki dünyayı kendimizce
değiştirmeden, olduğu gibi algılamaktaki en büyük engelimizi
oluşturmaktadır.

Orneğin, türkiye dışına yabancı işçi olarak giden ilk nesil gerek
bulundukları ülkenin dilini öğrenme, gerekse oradaki yaşam biçimine ayak
uydurma konusunda muhteşem bir direniş gösterdiler. bu direnişin boyutları o
denli büyük oldu ki, başka hiç bir diasporada gözlenmeyen gelişmeler
yaşandı. türk diasporası, gettolaşıp kendi kültürünü gene kendi içine
kapanık bir çevrede yaşayacak yerde, kendi kültür kurumlarını o ülkeye ithal
etti. asimile olmaya en dirençli kültürlerden biri kabul edilen ispanyollar,
gittikleri yere sadece gazetelerini ve bazen de radyolarını taşımakla
yetinirken; türklerin bunlara ek olarak (hem de birden çok) televizyon
kanalları ve hatta kendi fast-food'ları (lahmacun, döner, vs...) oldu.


Bunları başaran insanların yeteneksiz olduklarına, dil öğrenmeyi de bu
yeteneksizlikleri yüzünden beceremediklerine hükmetmek en azından adil ve
gerçekçi olamaz. keza, böylesine önemli bir kültür direnişi gösterenlerin,
orada doğan çocuklarını eğitirlerken, bunca sahip çıktıkları kültürlerini
göz ardı etmiş olmaları da düşünülemez. ancak gözlemlenen o ki, orada doğan
ikinci nesil, gene sözgelimi ispanyollar arasında hiç görülmediği kadar
hızla asimile oldu. bunun nedenini evdeki türkçe'nin yanı sıra okulda
öğrenilen ve ev dışında yaşanan, o ülkenin dili faktöründe aramak çok
yanıltıcı olmayacaktır.

Biz türkler, konuşmayı öğrenirken (tıpkı sick, ill, patient örneğinde olduğu
gibi) farklı durumların farklı kavramlar oluşturduğunu, bu farklı
kavramların da farklı adları olması gerektiğini öğrenmeyiz. aynı adı taşıyan
farklı kavramları birbirinden ayırmaya yarayacak sezgisel
(sezgisel=doğal=matematiksel) yöntemin kurallarını öğrenmeye başlarız.

Sezgiselliğe şartlanmış beyinler ise dış dünyayı hiçbir değişikliğe
uğratmadan, olduğu gibi algılamayı bilemediklerinden, bildikleri tek
yönteme yani kendilerince anlam çıkarsamaya veya başka bir
ifadeyle "sezdikleri gibi algılamaya" yönelirler.

Algıladıkları kavramların tümü kendi çıkarsamaları doğrultusunda şekillenmiş
olan, kendilerince tanımlanmış bir dünyada yaşayan insanlara ulaşan
mesajlardaki kodlar ne kadar "herkesçe bir örnek" algılanabilir? üzerinde
emek harcanmaya değer temel sorulardan biri budur. bu sorunun yanıtı
belirginleştikçe, neden batıdaki sistemlerin bir türlü türkiye'de
oluşturulamadığı sorusunun yanıtı da belirginlik kazanabilir.

Türkçe'nin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan bu özel durum kuşkusuz tüm
iletişim alanları için geçerlidir. yunus emre'nin okuması, yazması olmayan
göçebe türkmen boyları arasında 700 yıl boyunca bir nesilden diğerine büyük
bir sadakatle, sözlü kültür ürünü olarak aktarılmasının ardında türkçenin
sezgiselliğini sonuna kadar kullanmadaki becerisi vardır. tanzimat aydınları
ve cumhuriyet aydınlarının bir türlü geniş kitlelere seslerini
duyuramamalarının nedeni de gene aynı denklemin içinde aranmalıdır. fransız
gibi, alman gibi düşünmeyi öğrenenler, meramlarını anlatırken bunu yeni
öğrendikleri düşünce sistematiği içinde yapmaya kalkışmış ve türk gibi
anlatmayı becerememiş olduklarından başarısız kalmışlardır.

Mesajlar sadece algılanabildikleri kadar etkili olurlar. mesajları
üretenlerin kendi konularına ne kadar hakim oldukları mesajın bütünlüğü
açısından önemlidir ama, hitap edilen kişilerin, kendilerine yönelen
mesajları nasıl algıladıkları her şeyden daha önemlidir.

yazan: Ahmet Okar


En son Elif tarafından Cmt 19 Mar 2005, 18:52 tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi


Ümit.
10 yıl önce - Pzr 19 Eyl 2004, 17:02

Türkçe'nin Sırları
Nihat Sami BANARLI

Şu fani dünya saâdetleri içinde hiçbir şey, aziz Türk çocuklarına Türk dilini öğretmek kadar güzel hizmet değildir.

Vatan çocuklarına bir milletin yarattığı ve yaşattı­ğı dili, bütün güzellikleri, incelikleri, yücelikleri ve güzel sesleriyle öğretmek...

Onları, böyle bir dilin sihirli ifadelerine yükselterek; her an, daha çok duyan, düşünen, anlayan ve yara­tan insanlar olarak yetiştirmek...

Dilin, böylesine tılsımlı vasıta olduğunu bilmek ve bütün bunları, bilerek, severek yapmak...

Burada cesaretle söyleyebilirim ki yeryüzünde nice insan, böyle büyük bir sanatın, böyle şerefli bir hizmetin vazifelisi olduğunu düşünmemiştir. Çünkü bilindiği ve zannedildiği gibi, bu güzel hizmet, yalnız dil ve edebi­yat hocalarının vazifesi değildir. Muallimler, hangi dersin hocası olurlarsa olsunlar, Türk çocuklarına her şeyden çok Türkçe’yi öğretecek, onlara, anadillerinin ses ve söz güzelliklerinden, ifade ve mana zenginliklerinden güfteler ve besteler vereceklerdir. Öğretmen değil de anne ve baba iseniz, abla ve ağabey iseniz, bu sizin daha sevgili vazifenizdir. Yavrularınıza, sözlerini halk dehasının yarattığı ve bestesi yine halk sanatından yükselen ninniler söylemekten başlayarak, öğreteceğiniz en güzel şey, Türkçe’dir.

Aradaki fark, bunu bilmekte ve bunu Türkçe’nin bü­tün incelik ve güzelliklerini benimseyerek, zevkle ve ül­kü ile yapmaktadır.

Çünkü diller, milletlerin en aziz, en tılsımlı, en kıymetli servetleridir. Çünkü dillerin bir ses güzelliği ile dalgalanıp bir duyurma, anlatma ve inandırma gücün ulaşmaları, kısa zamanda olmamıştır.

Çünkü yeryüzünde diller kadar millet fertlerini bir­birlerine bağlayan, onlara birbirlerini sevip anlamakta, hele sevgilerini dile getirmekte aziz yardımcı olan başka kuvvet mevcut değildir.

Bir tarih boyunca ordu ordu insanları, savaş meydanlarından geçirerek, zafere, gazi veya şehit olmaya koşturan cihangirler, büyük başarılarını, birçok da, sa­vaşçılara duyurabildikleri hitabet dilinin büyüleyici güzelliğiyle kazandılar.

Bizim tarihimizde: Bu denizler, bu ırmaklar bize yetmez! Daha deniz, daha ırmak istiyoruz! Yurdumuzu öylesine büyültelim ki gök kubbesi ona çadır, güneş de bayrak olsun! diyen Oğuz Han; yine böyle bir hitabeyle, kendisine isyan etmiş bir orduya Çaldıran gibi zafer kazandıran Yavuz Sultan Selim ve daha nice cihangirler, tarihi zaferlerini, birçok da, kütlelere söz söyleyişlerindeki inandırıcı lisana borçludurlar.

Mermere can veren heykeltıraş gibi, kelimelere ses ve hayat veren söz sanatkarının da bu başarısı, söze musikinin duyurucu kudretini katabildiği ölçüde derin ve ölümsüzdür. Bu bakımdan, büyük ses şairi Baki’nin:



Avâzeyi bu âleme Davud gibi sal

Baki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş



mısralarında, yalnız şiir anlayışı bakımından değil, dil anlayışı bakımından da varılmış derin hakikat vardır.

Çünkü, tekrar edelim ki:

Dillerin bir musiki kudreti kazanması, kelimelerin birer nağme güzelliği alması, kısa zamanda olmamıştır.

Denilebilir ki dil ve edebiyat sanatı, bu güzel neticeye varmak için, sanat ve edebiyat tarihinin daha ilk anla­rından başlayarak; sözü sesle birleştirmeğe çalışmıştır.

Bunun en açık delili, sözün en güzel sesli ifadesi olan şiir sanatının, başlangıçta musiki sanatından ayrı olmayışıdır: Bilindiği gibi, ilk şiirler, asırlarca, hatta çağlarca, musiki aletlerinden çıkan seslerle birlikte söylenmiştir.

Bir misal olarak, eski Yunanlılar, söze bir duyuruculuk vermek için, şiiri, lyre isimli sazla söylüyorlardı.

Eski İranlı’lar, bunun için, rûd, çenk, rebâb gibi sazlar kullanıyorlardı. İbrani şiiri, Davud Peygamber’in de kullandığı mizmâr isimli bir sazla söyleniyordu. Davud’un ilahilerine Mezâmir denilmesi, bu dini şiirlerin miz­mar’la birlikte söylenmesindendi.

Eski Türkler, şiiri, kopuzla söylüyorlardı. Saz, eski Türk şiirinin, ayrılık kabul etmez arkadaşıydı. Türkler, onsuz şiir söylemez; yalnız söz sanatında değil, yapacak­ları hareketlerin de pek çoğunda onun yardımını arar­lardı.

Bütün bunlar, dillerin daha ilk devirlerinde söz’ e musiki katmak ihtiyacındandır. Dillerde kelimeler, uzun asırlar içinde, işte bu musikili çalışmalar sonunda nağmeleşmiştir.

Düşünmelidir ki, söz’ün ses’e bu ölçüde ihtiyacı olduğunu, daha ilk insanlar, bizim kendilerine iptidai dedi­ğimiz insanlar anlamıştır.

Asırların, bazen çağların emeğiyle, böylesine güzel ses ve güzel mana kazanmış kelimelerin, neden, şu veya bu hoyratlıklar içinde ziyan edilmemesi lâzım geldiğinin (anlayanlar için) en büyük delili budur.


Ümit.
6 yıl önce - Prş 05 Hzr 2008, 21:06

Gecen yaz elime Peyami SAFA’nin “Osmanlica Turkce uydurmaca” adli kitabi gecmisti. 1940’larda cesitli gazete ve dergilerde yazdigi duzinelerce makalesi bu kitapta toplanmis.
Internette ne zaman faydali birseyler aramaya kalsam hep ayni dokumanlarla karsilasiyorum. Bir kisi yazmis, bin kisi ondan saga-sola kopyalamis!
Biraz emek verelim, diyorum ve begendigim bir kac makaleyi sizlerle paylasmak istiyorum.

Esasta anlasmak sarttir
Felsefe terimleri deyip gecmeyiniz. Bunlarin cogu mantikta, sosyoloji ve psikolojide, ahlâkta, ekonomide, hekimlikte, fizik ve tabiat ilimlerinde kullanildigi gibi orta munevverin diline de girmistir; felsefeye has degildir; tabiat ilimlerine ve manevi ilimlere de has degildir; gene lolarak her mucerred dusuncenin ifade sistemine dahil, genis fikir hayatina girmis mefhum kaliplaridir. Adi yanlis veya dogru “felsefe terimleri” bile olsa, bunlar, munevver dedigimiz butun insanlar tarafindan, konusmada ve yazida hergun kullaniliyor. Bu konuda yanlis bir karar, yalniz fesefe ogretimini ve yalniz fesefi dusuncenin tekamulunu degil, butun fikir hayatimizi tehdit eder. Terim davasinin pesini birakmamaktaki israrimizin baslica sebebini onun birinci sirada gelen oneminde aramanizi rica ederim.
Falih Rifki Atay: “Gerek felsefe terimleri, gerekse bundan sonra bulacaklarimiz icin bir prensipler anlasmasi yapmaliyiz” diyor. Biz de her zaman boyle dusunduk ve boyle yazdik. Fakat terim bahsini resmi ve gayri resmi inceleyen hangi komisyonda veya fikir adami toplantisinda bulunduksa, prensip tayininden kacildigini, kelimeler ustunde ayri ayri ve teker teker konusuldugunu, tezatlara dusuldugunu gorduk. Tarihi ve milli kusurumuz: Metodsuzluk!
maarif Vekaletinin topladigi fesefe terimleri komisyonu da metodsuz calisti. Bazi komisyon azasindan gelen daginik ve savruk bir telkin yagmuru altinda birgun verdigi karari ertesi gun bozdu; birgun “usdeyi” dedi, kiyameti kopardigimizi gorunce ertesi gun yine “mantik” deyip cikti; Batacioglu da ofkelenip “usdeyi” terimi ile beraber komisyondan disari firladi. Biz bu cumbuste bulunmadik, bulunanlardan duyduk. Kabul edilen terimlerin ne makule seyler oldugunu pek cok misalleriyle yine komisyon azasi dostlarimizdan ogrendik. Sayin Falih Rifki dostumuz yaziyor ki: “ Bazi arkadaslarimiz begenmedikleri bir kac karsilikla butun terim calismalarina hucum ettiler”. Boyle degildir. Bir kactan cok fazlasini gorduk. Bu terimler, Falih Rifki Atay’in da son makalelerinden biriyle istedigi musterek olcuden ve prensipten mahrumdu. Mahrum olmasaydi fesefe terimleri komisyonu dagiltiktan sonra, muhterem Falih Rifki’nin Ulus gazetesinde su yazilari yazmasina luzum kair miydi?
Iste:
“Duzeltilmesi gereken kusurlu kelimelere gecmeden once olcumuzun ne oldugunu soyleyelim. Cunku biz bazi prensipler konmadikca ve bu prensipler uzerinde anlasilmadikca, munakasa ve tenkidin bos ve luzumsuz oldugu dusuncesindeyiz.”
Falih Rifki Atay’in teklif ettigi olculer de sunlardir:
“1. Grek ve Latin kaynaklarindan gelen ve garp dillerinin hepsine kabul olunan terimlerde biz aykiri yol tutamayiz. (Falih Rifki’nin verdigi orneklerden birine gore mesela “objektif” kelimesi her garp diline girmisse bizde de aynen kullanilmalidir.)
“2. Ayni zamanda fesefede kullanilip konusma diline gecen kelimeleri tutacagiz, tasriflerini turkcelestirecegiz.”
“3. Yalniz yazi dilinde kalip, baska milletlerce de kendi dillerindeki kelimelerle karsilanan Arapca ve Farsca kelimelerin Turkce karsiliklarini bulacagiz.”
Bu satirlarin Ulus gazetesinde intisarindan bir gun sonra, benim de Tasviri Efkar’da bir cedvelle beraber tipkisi tipkisina bu esaslari ortaya koyan bir makalem cikmisti. Fakat Ulus Istanbul’a bir gun sonra geldigi icin Falih Rifki Atay’in makalesini gormeden ayni dusunceyi yazmis bulunuyordum. Zaten yillardan beri bircok makalemle bu esaslar ustunde israr ettim. Fakat nafile. Felsefe terimleri komisyonunun acayip kararlarini gordukten sonra Falih Rifki Atay da, orada bos yere mucadele ettiklerini duydugumuz Ziyaettin Fahri Findikoglu da, bizim gibi elleri bogurlerinde kalip sasmis olsalar gerektir...(Buraya kadar yazmak istedim.)
Tasvir-i Efkâr, 1942

Yapma cicekli bahceler
Dil olaylarina devlet mudahelesi caiz midir? Evet ve hayir. Mudahaleye verdigimiz mânâya gore.
Eger mudahaleden kastiniz, dilin kendiliginden suzulme ve gelismesini kolaylastiran, istifayi (:ISTIFA) hizlandiran tesirleri varetmekse, evet, yuz kere evet, dil olaylarini kendi oluruna birakip cikamayiz: Devlet mudahalesi,edebiyat mudahalesi, ihtisas mudahalesi sarttir. Bahcemizin, tarlamizin gelisimini nasil tabiatin eline birakmiyorsak, bahcivanin ve ciftcinin tabii nema ve istifaya mudahalesini nasil buluyorsak, dilin tekamulunu de basibos birakamayiz. Zararli otlari yolacagiz, tarlayi yagmur beklemeden sulayacagiz, asi yapacagiz ve buna benzer her gereken mudahaleye basvuracagiz.
Eger mudahaleden kastiniz, kendi iradenizi dilin tabiatine zorla kabul ettirmeye kalkmaksa, hayir, bin kere hayir! Bahcemizdeki ciceklerin kolay ve iyi buyumelerini saglayan hayirli bir mudahale yerine, bunlari kokunden soker ve yerlerine kagittan yapma uydurma cicekler dikerseniz, bu sunni bahcenin bir yagmurluk omru kalir.
Dil bahcesine yapma cicekler dikmeyelim.
Bir nehrin kiyilarina sedler yaparak onun akisini duzenleyebilirsiniz, kanallar acarak sulama alanini genisletebilirsiniz, tersih havuzlari ile suyunu suzebilirsiniz; bu nehrin tabiatine uygun mudahalelerin hepsi sizi gayenize goturur; fakat nehri tersine akitamazsiniz. Boyle bir mudahale nehrin tabiatine uygun olmadigi icin, onu degil; sizi ters yuzu cevirir.
Basit, malum, hattâ yillanmis, bayat, beylik hakikâtler; fakat goruyoruz ki tekrari lâzim; goruyoruz ki, bu davanin basindaki fikir adamlarimiza –mesela su felsefecilerimize- ne ilim, ne de tecrube ders olabilmis. Felsefe dilinin bahcesinde bir suru yapma cicek diken bu dostlar ve ustadlar, ilk firtinanin onlerine koyacagi virâne karsisinda aci aci yutkunacaklar. Bu dostlar ve ustadlar, ki bir Turk fesefesi yaratamadilar ve tercumeden bir adim disasi atamadilar; fakat eldeki ilim dilimizi yikmak icin birbirleri ile yaris ediyorlar.
Tasvir-i Efkâr, 1942


cevap yaz
(üye olmadan da mesaj yazabilirsiniz)
Ana Sayfa -> HABERLER ve SOHBET