1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 1  |
 |
Kerem K
19 yıl önce - Çrş 30 Hzr 2004, 21:32
Belgeleriyle Osmanlı Hoşgörüsü
Osmanlı Devleti’nin siyasi, ekonomik ve kültürel kurumlarının yanı sıra diplomasisi hakkında önemli bilgiler içeren ‘Belgelerin Diliyle Osmanlı Hoşgörüsü’ sergisi açıldı.
İstanbul, AA, 30 Haziran 2004 — Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı’nca düzenlenen ve Osmanlı Devleti’nin siyasi, ekonomik, kültürel ve diğer müesseselerinin yanı sıra diplomasisi hakkında önemli bilgiler içeren ‘Belgelerin Diliyle Osmanlı Hoşgörüsü’ sergisi açıldı.
Golden Tulip Eresin Otel’deki serginin açılışında konuşan Devlet Arşivleri Genel Müdür Yardımcısı Doç. Dr. Mustafa Budak, Osmanlı Devleti’nin hoşgörüsü ve insan hakları anlayışını gözler önüne sermek, yüzyılların birikimi olan yönetim anlayışını yansıtmak amacıyla bu sergiyi düzenlediklerini kaydetti.
Budak, Osmanlı yönetim anlayışının, tüm toplumu bir üst kimlik çatısı altında din, dil, ırk ve mezhep ayırımı yapmadan yaşatmak esasına dayandığını belirterek, bu yönetim anlayışının bugün daha iyi anlaşılması gerektiğini vurguladı.
Ortadoğu ile Kafkasya’nın yeniden şekillendirilmeye çalışıldığını ve bu konunun İstanbul’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi’nin de temel gündem maddelerinden biri olduğunu kaydeden Budak, “Keşke imkanımız olsaydı da bu sergiyi ABD Başkanı Bush ile diğer katılımcılara da gezdirebilseydik. Buradaki mesajları onlara anlatabilseydik” dedi.
SERGİ 3 GÜN AÇIK KALACAK
Budak, serginin, 16-20. yüzyıllar arasında hüküm süren Osmanlı Devleti’nin hukuki, siyasi, ekonomik, kültürel ve diğer müesseselerinin yanı sıra, dönemin sanat anlayışı ile Osmanlı diplomasisi hakkında önemli bilgiler içeren 57 belgeden oluştuğunu ve 3 gün açık kalacağını sözlerine ekledi.
PEK ÇOK İLGİ ÇEKİCİ BELGE VAR
Sergide yer alan ilgi çekici belgeler arasında, Fatih Sultan Mehmet’in miladi 1457 tarihli “Kudüs ve Bosna ruhbanlarının dini hayatlarını serbestçe sürdürebilmeleri” hakkındaki ve “Kudüs’teki Mezar-ı Meryem, Kadem-i İsa gibi kutsal mekanların temizliği, buralarda yapılan uygunsuz hareketlerin men edilmesi”ne ilişkin fermanlarının röprodüksiyonları bulunuyor.
Bulgaristan, Bosna ve Kosova gibi bölgelerde kilise yapılması üzerine bölge halkınca padişaha yazılan teşekkür mektuplarının da yer aldığı sergide, Roma’da yapılacak “Maruni Okulu” için Osmanlı Devleti’nce yapılan 10 bin franklık para yardımı hakkındaki belge de dikkati çekiyor.
Sergide ayrıca, Semendire (Sırbistan) Beyi’ne yazılan “Halkın refah içinde yaşatılması, vergi tahsili sırasında kimsenin rencide edilmemesi” konulu ferman, “Palanga’da pazar günleri kurulmakta olan pazarın, Hıristiyanlar gelemediği için cumartesi günü kurulması hakkındaki ferman” da sergileniyor.
ABD VE İRLANDA’YA PARA YARDIMI
Sergideki belgeler arasında, miladi 17 Eylül 1894 tarihli, “Amerika’da orman yangınlarından dolayı mağdur olanlara yardım yapılması hakkında Hariciye Nezareti’nin (Dışişleri Bakanlığı), Sadaret’e (Başbakanlık) yazısı” da bulunuyor.
Sultan II. Abdülhamid dönemine denk geldiği belirtilen söz konusu yazıda ayrıca, New York Belediyesi’nden bir teşekkür mektubu alındığı ve Osmanlı yardımının, bölgedeki gazetelere de haber konusu olduğu belirtiliyor.
Sergide, İrlanda’da ihtiyaç sahiplerine Osmanlı Hükümeti’nce yapılan yardımdan dolayı İngiltere Elçiliği’nin teşekkür yazısının yanı sıra, “Sırbistan Parlamentosu’ndan olup iltica eden 8 kişiye, bugünkü değeriyle yaklaşık 10 milyar lira maaş bağlanması”na ilişkin yazı da bulunuyor.
PİŞMAN OLAN ERMENİ KOMİTA REİSLERİ
Sergide bulunan ve yaptıkları yasadışı eylemlerden pişman olan Ermeni komita reislerinin padişaha yazdıkları 27 Nisan 1898 tarihli mektupta da, “tüm sınıfların haklarının en yüksek düzeyde korunduğu, buna karşın Ermeni komitelerinin sorumluluklarının gereğini yerine getiremediği” kaydediliyor.
MUSEVİ CEMİYETİNDEN TEŞEKKÜR
İspanya ve Portekiz’den Osmanlı Devleti’ne iltica edip Edirne’ye yerleştirilen Musevilerle ilgili kayıtlara ilişkin belgelerin de yer aldığı sergide, Musevilerin Osmanlı topraklarına kabul edilişlerinin 400. yıldönümü dolayısıyla Cemiyet-i Umumiye-i Museviye’nin teşekkür yazıları da dikkati çekiyor.
HAMALLARIN ATLARA TAHAMMÜLÜNDEN FAZLA YÜK VURMAMALARINA DAİR
Sergideki 15 Mart 1587 tarihli ve “Hamalların atlara tahammülünden fazla yük vurmamalarına dair” başlıklı bir padişah fermanında özetle şunlar belirtiliyor:
“İstanbul Kadısı’na hüküm ki halen İstanbul Muhtesibi olan Mehmed Çavuş mektub gönderip mahmiye-i mezburede at hamalları lagar ve bağırlı ve sakat ve nalsız ve semerleri harap beygirlerine ve katırlarına amellerinden ziyade yük vurup yolda yayalara dokunup elem ve ızdırap vermekteler. Zikrolunan hamallar taifesi davarların besleyip ve sakat ve za’if davarlara tahammülünden ziyade yük vurmayıp davarların katarlayıp yularlarından tedvin salı vermek içün hamallara ve kethudalarına tenbih olunmak babında emr-i şerifim ricasına mebni buyurdum ...”
Fermanda, belirtilen konulara dikkat edilmemesi durumunda söz konusu kişilere verilecek para cezaları da yer alıyor.
|
 |
ali-yavuz
15 yıl önce - Sal 19 Ağu 2008, 19:29
Osmanlının Ortadoğu yönetimi
Osmanlıdan ayrıldıktan sonra Ortadoğu’da kan ve gözyaşı hiç durmadı. Lübnan ve Filistin’de yaşanan insanlık dramı Ortadoğunun halini gözler önüne seriyor. Dünyanın temel sorunlarından biri insanların birbirine hoşgörü gösterememesi olup, adaletli ve katılımcı bir dünya düzeninin sağlanmasında Osmanlı tecrübesinden faydalanmak gerekiyor.
Osmanlının güvenilir bir ülke olması nedeniyle çevre ülkelerden sürekli iltica talebiyle karşılaşmış; Yunanistan ve Sırp milletvekillerinden bile Osmanlı vatandaşlığına geçenler olmuş. Osmanlının himayesine aldığı vatandaşlara gösterdiği ilgiye bir örnek olarak, başka ülkelere göç eden Rum ailelere geri dönmeleri için yol harçlığı verilmesi gösteriliyor. Ayrıca yardıma muhtaç ülkelere maddi destek eksik edilmemiş.
Hoşgörü ve adalet hedefine en fazla yaklaşan yönetimler o ölçüde uzun soluklu ve kalıcı oluyor. Bu yüzden Osmanlının hoşgörü tecrübesi büyük bir önem taşıyor. Osmanlı, 600 yıllık dönemde Orta Avrupadan Arabistan dahil Afrikaya kadar uzanan coğrafyada var oldu. Bu o kadar kolay olmamıştır. Söz konusu zorluk sadece coğrafyanın genişliği değildir; üzerinde yaşayan birçok farklı dil, millet, mezhep ve kültüre sahip insanları yönetebilmektir. Osmanlı, böylesine farklı ve renkli bir insan topluluğunu, adil bir yönetim anlayışıyla barış içinde bir arada yönetme becerisini göstermiştir. Bunun adı günümüz diliyle “birlikte yaşamak”tır. Bugünün dünyasının temel sorunu budur ve Osmanlı bu konuda zengin bir tecrübeye sahiptir.
Kanuni Sultan Süleyman’dan Kudüs-ü Şerif Beyi’ne : Hazreti İsa’ya saygısızlığa izin vermeyin
Kanuni Sultan Süleyman, 31 Ağustos 1565’te Kudüs-ü Şerif Beyi ve Kadısına gönderdiği fermanda kutsal mekanlara saygı gösterilmesini istedi:
"Mescid-i Aksa, Kubbetü’s Sahra ve Hazret-i İsa’nın kabri gibi kutsal mekanlara ibadet ve ziyaret için gelen bazı kadınlar o mekanları kirletip, edebe aykırı davranıyorlarmış. Bu haber üzerine buyurdum ki; emrim oraya vardıktan sonra bu gibi davranışlara kesinlikle izin vermeyin. Şayet bunun aksini duyarsam bilesiniz ki görevden alınmakla kalmazsınız."
Sultan 2. Abdülhamid Han, Kudüs’te yaşayan Habeşli rahip ve rahibelerin ayinlerini yapabilmeleri için kilise yapmalarına izin verdi. Habeşliler, Kral Yuhanna ve halkın şükranlarını iletmek için 7 Ağustos 1886’da padişaha mektup gönderdi. Bugünkü Lübnan-İsrail sınırında bulunan Süveyde’de yaşayan Dürziler için de hoşgörü gösterildi ve mabed yapmalarına izin verildi.
12 Mart 1917’e Sultan 5. Mehmet Reşad Han tarafından aldırılan karar şöyle: "Beyrut ve Cebel’i Lübnan’daki muhtaçlar ile yetimhaneler için umumi mutfak açılıp erzak dağıtılması hususunda
Meclis-i Vükela’da karar alınmıştır."
Sultan Abdülaziz Han, 11 Ekim 1864’te Rusumat Eminiye gönderdiği bir yazısında; Osmanlı tabiiyetinde olup yabancı ülkelerde yaşayan bütün rahiplerin gümrük vergisinden muaf tutulduklarını bildirildi.
Osmanlı’nın hâkim olduğu önemli bir coğrafya, halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan Ortadoğu idi.
Bugün önemli problemlerin yaşandığı Filistin, İsrail ve Lübnan, Osmanlı döneminde barış halinde yaşanan bölgeler idi.
Bu yerler, sadece bölge insanlarının değil, dünyanın her tarafından gelen tüccarların rahatça ticaret yapabildiği, zengin bir ticaret merkezi vazifesini yüzyıllarca sürdürdü.
Osmanlı buralarda sadece asayiş ve huzuru temin etmekle kalmamış, dine ve Hazreti Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) olan hürmetinden dolayı her yıl gönderdiği Sürre Alaylarıyla buralara büyük maddî yardımlar yapmış, kurduğu vakıflarla da bu hayırları devamlı kılmıştır.
|
 |
Hasan Bulut
15 yıl önce - Sal 19 Ağu 2008, 20:08
Çok hoşgörülü atalarımız var.Ama şimdi ermeniler(tüm dünya) diyo ki bizlere soykırım yaptınız.
Elimizde belgeler var.Ama gene inanmıyorlar.
|
 |
mustafaözkan
15 yıl önce - Çrş 20 Ağu 2008, 00:29
Şimdi gururlarına yediremedikleri için açık açık söyleyemiyorlar ama
Dünya Osmanlının kaybından çok pişman. Bunu ben bazen sarf edilen kelimelerden ve yanlarında Osmanlı adı anıldığı zaman simalarındaki donukluk ve hüzünden anlıyabiliyorumki bazen dışa vurabiliyor kelimlerindende dökülüyor pişmanlıkları.
Nersedin ey şanlı Osmanlı ? Nerdesin Cihan İmparatorluğu ?
Hasretiz Adaletine, Hoş görüne,Şefkatine,Merhametine,
|
 |
Abdülbaki
15 yıl önce - Çrş 20 Ağu 2008, 00:35
Osmanlı Beyliği'nin kuruluş günlerinde, zamanın büyük alimlerinden Şeyh Edebali Söğüt yakınlarındaki bir dergahta oturuyor, Ertuğul Gazi'ye ve oğlu Osman Bey'e yardımcı oluyordu.
Osman Bey bir gün O'nun evinde misafir olmuştu. Geceyi geçireceği odada bir Kur'an-ı Kerim duruyordu. Yorgundu, yatmak istiyordu ama, bu yüce Kitab'a saygısından dolayı bir trülü yatıp uyuyamıyordu. Derken bir an daldı, kendisinden geçti ve rüya alemine daldı...
Gördü ki, Edebalı'nın koynundan bir ay doğdu. Ay dolunay haline gelince inip kendi koynuna girdi. O anda kendi göbeği üzerinde bir çınar ağacı bitip büyümeye, yükselmeye başladı. Ağaç büyüdükçe yeşillendi, güzelleşti. Dallarının gölgesi bütün dünyayı kapladı.
Evliya Çelebi'nin söyleyişiyle, o ağacın gölgesinde dağlar var, dağların dibinden pınarlar çıkar ve salınıp akarlar. Kimi bağını sular o sularla, kimi de çeşmeler yapıp akıtır...
Sonra, ağacın yanında dört sıra dağlar gördü ki bunlar Kafkas, Atlas, Toros ve Balkanlar'dı. Ağacın köklerinden Dicle, Fırat, Nil ve Tuna nehirleri çıkıyordu. Bu nehirlerin üzerinde gemiler yüzüyordu. Tarlalar hep ekinlerle ve başka ürünlerle doluydu. Dağların tepeleri ormanlarla kaplıydı, vadilerde şehirler kurulmuştu. Şehirlerde camiler yapılmış, minareler arşa yükseliyordu. Camilerin altın kubbelerinde birer hilal ışıldıyor, minarelerinde müezzinler ezan okuyor ve o ezanlar ağaç dallarındaki kuşların cıvıltılarıyla karışıyordu. Öyle bir an oldu ki, ağacın yaprakları kılıç gibi uzamaya başladı. Derken bir rüzgar çıkıp bu yaprakları İstanbul'a doğru çevirdi. Şehir, iki denizin ve iki karanın birleştiği yere kurulmuş, bir elmas yüzüğün kıymetli taşı gibi orada duruyordu. Osman Bey bu yüzüğü alıp parmağına takıyordu ki, uyandı!
alıntı:Altınoluk kitabevi
Sonra Şeyh edebali;...ve senin kurmuş olacağın devlet kıyamet alametleri görülmedikçe yıkılmayacak.
...ee sonrası malum zaten bir daha böyle bir devlet gelmez.Kimse boşuna aramasın.Saygılar.
|
 |
Kerim AK
14 yıl önce - Cum 09 Oca 2009, 13:02
Almanya'nın Frankfurt şehrindeki Yahudi Müzesi'nde açılan bir sergi, Avrupa'da yüzyıllar boyunca ayrımcılık ve zulme maruz kalan Yahudilerin Osmanlı coğrafyasında nasıl rahata kavuştuğunu gözler önüne seriyor. 'Türkiye'deki Yahudi Kültürü' isimli sergi, Musevilerin Devlet-i Âli himayesindeki huzur dolu günlerini, Osmanlı'nın Yahudilere nasıl kucak açtığını ve himaye ettiğini padişah fermanları ile anlatıyor.
Yahudilerin Avrupa'dan kovulma sürecini başlatan 'Tarihî Yahudileri Kovma Fermanı'nı 1492'de İspanya'yı Müslümanlardan alan Kral Ferdinand ve Kraliçe Isabella imzalıyor. Fermanda, "İyice düşündükten, salim kafa ile mütalaa ettikten sonra emrediyoruz, krallıklarımızda yaşayan bütün Museviler kovulsun ve bir daha hiç dönmesinler." deniliyor. Bunun üzerine sayısız göçmen, Osmanlı topraklarında yeni bir başlangıca yöneliyor. Din değiştirmeyi kabul etmeyenlerin bir kısmı komşu ülkelere sığınıyor. Ancak oralarda da Hıristiyanlığı kabule veya ülkeyi terke zorlanıyor. K.Afrika sahillerine ulaşanlar şehre sokulmadı, birçok Musevi de Akdeniz korsanları tarafından denize atılıyor. Hollanda'ya sığınanlar nispeten şanslı ancak Güney Fransa ve İtalya'ya gidenler daha sonra oraları da terk etmek zorunda kalıyor. Avrupa'da yerinden yurdundan edilen Yahudilere Osmanlı padişahı II. Bayezid, şu ifadelerin geçtiği fermanla kucak açıyor: "İspanya Yahudileri geri çevirmek şöyle dursun tam bir içtenlikle karşılanmalı, aksine hareket ederek göçmenlere kötü muamele yapacaklar veya en ufak bir zarara sebebiyet verecekler ölümle cezalandırılmalı."
Osmanlı'nın hoşgörüsü sadece İspanya'dan kovulan Yahudilerle sınırlı değil. Yine sergide sunulan örneklere göre Orhan Bey Bursa'yı fethettiğinde Museviler ona kurtarıcı gözüyle bakıyor. Kendilerine sinagog açma izni veriliyor. Murat Hüdavendigar Edirne'yi aldıktan sonra Roma yönetiminde ezilen sayısız Balkan Yahudi'sini Edirne'ye 'Hilalli bayrağın adalet ve hoşgörü getirdiği topraklara' yerleştiriyor. Yine Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'u fethettikten hemen sonra Anadolu'daki Yahudi toplumuna şu sözlerle seslenerek onları başkente davet ediyor: "Allah bana birçok ülke bahşetti ve hizmetkâr-ı Hz. İbrahim ve Hz. Yakup'un sülalesine sahip çıkmamı... Onları himayeme almamı emretti... Aranızda kim, Tanrı'nın yardımı ile İstanbul'a gelip yerleşmeyi, incirin ve bağın içinde huzur içinde yaşamayı, serbest ticaret yapıp mal mülk sahibi olmayı arzular?"
Belgelere göre, Yahudiler Osmanlı coğrafyasına kabul edilmekle kalmadı, Avrupa'da haklarında üretilen ve yüzyıllar boyunca baskı ve zulümlere yol açan önyargılardan da kurtulmuş oldu.
Sonuç olarak Osmanlının eriştiğe güce erişirsek BARIŞ yine TÜRKLERİN eliyle dünyaya hakim olacak özellikle yakın coğrafyada filizlenmemiz başladı.
|
 |
azbuz
|
 |
Musa Çetin
14 yıl önce - Cum 09 Oca 2009, 13:43
azbuz 'a
Lütfen tekyönlü değil objektif bilgilerle değerlendirmeler yapalım.
200 Yıllık Tarihe Bir Bakış
300 senedir Osmanlı idaresinde olan Sırplar, Ortodoksların hamisi pozisyonundaki Rusya ve özellikle de komşu devlet Avusturya’nın kışkırtma ve yardımları yanında bölgedeki Osmanlı idaresinin zayıflığı sebebiyle 1801 senesinde başlayan bir isyan hareketine katıldılar.
İsyanın başlamasındaki en önemli gerekçelerden birisi, bölgedeki tımarlı sipahi düzeninin bozularak tımar ve zeametlerin iltizama verilmesi neticesinde oluşan büyük çiftliklerin Dayı ve Kapudanlar tarafından sahiplenilerek halk üzerinde zulme dayalı soyguncu bir düzen kurulmuş olması idi. O kadar ki, bu dönemde, Balkanlara hakim olan devlet değil, Ayan denilen bu zorbalardır.
Halkın İstanbul’a kadar ulaşan haklı şikayetleri neticesi, Sultan III. Selim’in emriyle harekete geçen Belgrat Valisi Hacı Mustafa Paşa, kısa bir süre sonra yeniçeriler tarafından öldürülünce, Sırpların etkin olduğu halk ayaklanması da başlamış oldu. Yeniçerilerin saldırganlıklarından bıkmış olan Müslüman halk da yer yer bu isyana katıldı. Valisi öldürülen Hükümet de başlangıçta, yeniçeri hakimiyetinin kırılmasını istediği için isyana seyirci kaldı.
1804’e kadar bölgede, bu manada bir çok olaylar oldu ama bu tarihten sonra isyan tamamen Sırp ayaklanması şeklinde gelişmeye başladı. Çünkü, Ocak 1804’de Yeniçeriler, Belgrat’ta müthiş bir Sırp katliamı yaptılar. Bu katliamdan sağ kurtulanlar ormanlara kaçarak daha önceki isyana katılanlarla birleşerek büyük silahlı çeteler kurdular. Bu çetelerin en meşhur olanlarının reisleri Karayorgeviç denilen Yorgi Petroviç, Milenko, Miloş ve üvey kardeşi Milan Obrenoviç idi.
Bunlardan Karayorgeviç, Belgrad katliamından sonra bütün Sırplara hitaben ateşli bir beyanname yayınladı ve ardından İskopçina adı verilen bir Meclis kurarak kendisini Sırplara kumandan tayin etti. Böylelikle Sırp Knezliği kurulmuş oluyor ve başına da kendini asil ilan ettiren Prens Karayorgeviç geçiyordu.
1806’da Sultan III. Selim tarafından Karayorgeviç’in üstüne gönderilen Niş valisi Hafız Paşa, Şaba Muharebesi’nde mağlup olunca Sırplar, Şaba ve Puyarva’yı alıp 13 Aralık 1806’da, Belgrat’ı kuşattılar. Şehrin varoş kapısında görevli Aziz adında bir hain Kurban Bayramı gecesi halkın camilerde toplanmış olmasını fırsat bilerek kapıyı açınca 15.000 Sırp askeri şehre girdi. Mübarek Kurban Bayramı gecesi oluk gibi kan aktı. Camilerde toplanmış Müslüman halk, Sırplar tarafından acımasızca katledildi. Vali Süleyman Paşa, şehri korumakla görevli kuvvetler ve bir kısım halk ile şehirden çekilip kaleye kapandılar. Bir müddet sonra Süleyman Paşa, Müslüman halkın can ve malına dokunulmamak kaydıyla kaleyi teslim edeceğine dair Karayorgeviç ile bir anlaşma yaparak kuvvetleriyle kaleden çıkınca geride kalan Belgrat kalesine sığınmış binlerce Türk de vahşi bir şekilde katledildi.
Bu gelişmeler, bütün Sırpların isyancılara katılmasını sağladı ve artık, 22 Aralık’ta başlayacak olan Osmanlı-Rus savaşı esnasında Sırplar, Osmanlı ordusunu arkadan vuracak kadar tehlikeli bir güç haline gelmişlerdi.
Bosna-Hersek’teki Hıristiyanları da ayaklandırarak Karadağ ile birleşmek ve „Büyük Sırbistan”ı kurmak düşüncesinde olan Karayorgeviç’in başkanlığını yaptığı Milli Meclis, “bağımsızlık elde edilinceye kadar Osmanlılarla savaşma” kararı alınca, Sırplar bu savaşta gönüllü olarak Rus askerlerinin yanında vuruştular. Hatta, Bosna’ya karşı çok şiddetli hücumlar yaparak Yadar, Radiyavana ve Böğürdelen’i ele geçirip buradaki Müslüman halkı feci bir şekilde öldürdüler. Sırbistan ve Karadağ’da yaşayan binlerce Müslüman aile, bu katliamdan kurtulmak için kaçarak Bosna’ya sığındı.
1808’de barış görüşmeleri için imzalanan geçici ateşkes sırasında isyancı Sırplar bu defa Bosna’daki Ortodoks Sırpları ayaklandırmak için harekete geçtiler ve özellikle de Gradiçka havalisindeki Ortodokslar bu ayaklanmaya katıldılar. Papaz Joviç’in liderliğindeki bu isyan yer yer bastırılmakla beraber tamamen söndürülemedi.
Barış görüşmeleri neticesiz kalarak 1809’da Ruslarla savaş tekrar başlayınca Sırplar, bu defa Ruslarla açık ittifak yaparak Karadağlılarla birlikte yine Bosna-Hersek ve Sancak bölgesine saldırdılar. Nihayet, 28 Mayıs 1812’de imzalanan Bükreş Anlaşması’nda Rusya, bu yerli işbirlikçileri için „kendi kendilerini idare” ve „isyancıların affı” gibi bazı önemli haklar aldı. Sırplar ise, kendilerine verilen 12 şehirden başka, savaş sırasında işgal ettikleri kazaların da verilmesini ve bağımsızlıklarının tanınmasını istiyorlardı.
Osmanlı’dan „kısmi özerklik” alan Sırplar, bir süre sonra taahhüt ettikleri senelik vergiyi kestikleri gibi tekrar tam bağımsızlık propagandası ile kalelerdeki Osmanlı askerlerine saldırmaya başladılar. 1813’de Serasker Hurşit Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu, Niş üzerinden Sırbistan’a girdi. Bosnalı Müslümanlardan oluşan kuvvetleriyle Belgrat’a doğru yola çıkan Bosna Valisi Darendeli Ali Paşa Böğürdelen Kalesi yakınlarında karşılaştığı Miloş Obrenoviç komutasındaki 20.000 kişilik Sırp Ordusunu temizledi. Böylelikle Sırp başkaldırısını kırıldığı gibi başşehir ilan ettikleri Belgrat ve Semendire gibi kaleler de
geri alınmış oldu. Hurşit Paşa, Belgrat’ta silahları toplattırarak umumi af çıkarttı. Bu arada Belgrat katliamından sağ olarak kurtulabilen Müslüman halk da şehre dönmeye başladı.
Sırp lideri Karayorgeviç kaçıp Avusturya’ya sığındığı için yerine, Miloş Obrenoviç 1915 yılında knez ilan edildi. 1816’da Rusya’nın talebi üzerine yapılan bir ikili anlaşma ile Osmanlı, Obrenoviç’in başknezliğini tanıdı. Osmanlı’nın itimadını kazanmak isteyen yeni başknez, 13 Temmuz 1817’de Sırbistan’a dönen siyasi rakibi Karayorgeviç’in kellesini kestirerek İstanbul’a yolladı. Osmanlı başknezin bu davranışını mükafatlandırmak başknezliğin babadan oğula geçmesi şartını kabul ederek Obrenoviç hanedanını tasdiklemiş oldu
ALINTI:http://www.attlerbirligi.com
|
 |
azbuz
14 yıl önce - Cum 09 Oca 2009, 14:07
| Alıntı: |
azbuz 'a
Lütfen tekyönlü değil objektif bilgilerle değerlendirmeler yapalım. |
Zaten olaya cok yonlu bakmaya calisan benim. osmanli devleti varoldugu donemin sartlarina gore zaman zaman hosgorulu zaman zaman zalim olmustur tipki cagdaslari diger devletler gibi. Onceki hosgoru orneklerine istinaden ben de bir hosgorusuzluk ornegi gosterdim sadece.
|
 |
cCc ugur cCc
14 yıl önce - Cum 09 Oca 2009, 14:38
| Alıntı: |
| zaman zaman zalim olmustur |
Kapisina gelen Köpegi dahi kemiksiz göndermeyen Osmanli ne zaman zalim olmustur ?
|
 |
sayfa 1  |
ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET
|