1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 1  |
 |
Turgay34
14 yıl önce - Çrş 04 Şub 2009, 17:44
İskilipli Atıf Hoca (d. 1875 / 1876 İskilip- ö. 4 Şubat, 1926 Ankara)
İskilipli Atıf Hoca (r.a.) idamının 83.yılında rahmetle yâd ediyoruz. Bu vesileyle hayat hikayesini özet halinde hatırlamakta fayda vardır. Allah gani gani rahmet eylesin..
İskilipli Atıf Hoca, (d. 1875 / 1876 İskilip- ö. 4 Şubat, 1926 Ankara) Türk düşünür, eğitimci ve din adamı...
Atıf efendi, Akkoyunlu aşiretinden ve İmamoğulları denilen aileden Mehmed Ali Ağa'nın oğlu olup, 1292 hicri (1875 / 1876 Miladi) senesinde Çorum’un İskilip kazasının Toyhane köyünde dünyaya gelmiştir.
Annesi Mekke-i Mükerreme'den göç etmiş Ben-i Hattap aşiretinden, Arap dedenin torunlarından Nazlı hanımdır. Altı aylıkken öksüz kalan Mehmed Atıf, dedesi Hasan Kethüda efendinin himayesinde yetişmiştir.
Büyük babası Hasan Kethüda efendinin himmetiyle (yardım, emek ve gayretiyle) evvela köy hocasından başladığı tahsiline 1891 yılından itibaren iki sene İskilip’te, müderris Hoca Abdullah efendi nezaretinde devam etmiştir. 1893 Nisan'ında, ailesinin karşı çıkmasına rağmen İstanbul’a geldi ve medrese tahsiline burada devam etti. Meşhur Çarşamba'lı hocanın rahle-i tedrisine (Bir âlimden alınan ders) oturdu. Medresede daha çok “İskilipli Mehmed” olarak anılırdı. 1902’de medrese eğitimini iyi derece ile bitirdi ve aynı yıl açılan Ruus imtihanına (bir nevi mesleki kariyer sınavı) girerek İstanbul müderrisliğini (Profesör) kazandı, ertesi sene Fatih Camii'nde ders vermeye başladı.
Bu arada Dar-ül Fünûnu (İstanbul Üniversitesi) İlahiyat Fakültesine girdi ve 1905’te buradan mezun olarak Kabataş Erkek Lisesi Arapça muallimliğine (öğretmenliğine) atandı.
Bilahare (daha sonra) Çorum’dan mebus (milletvekili) adayı oldu. 31 Mart olayında bir hafta tutuklu kaldı. Suçsuz olduğu tebeyyün edince (ortaya çıkınca) serbest bırakıldı. İttihatçıların entrikaları ile, Mahmud Şevket Paşa'nın öldürülmesi olayında dahli (katkısı) olduğu gerekçesi ile Sinop’a sürüldü. Çorum, Boğazlıyan ve Sungurlu'da yaklaşık 1,5 yıl sürgün hayatı yaşadı.
Frenk mukallitliği ve şapka ; Atıf Hoca 1924 yılında "Frenk mukallitliği ve Şapka" kitabını neşretti. Yani şapkaya dair kanunun kabulünden bir buçuk sene evvel. Tabii, diğer kitapları gibi neşretmeden önce onu da Maarif Vekâletine (Milli Eğitim teşkilatı) gönderdi, izin hatta takdir aldı.
Bu risale körü körüne Avrupa taklitçiliğini eleştiren bir eserdi. Atıf Efendi, 32 sayfalık bu eserinde; Avrupa’nın ilim ve fennini almanın caiz, hatta lüzumlu bulunup, ama bizde yapılanın ise daha çok şuursuz bir batı taklitçiliği olduğunu, kılık kıyafette onlara benzemenin aslında ruhtaki bir bozuluşa alamet veya onun bedene aksetmesine sebebiyet vereceğini, bunun ise müstakil (bağımsız) bir şahsiyet inşa eden İslam düşüncesine zıt düştüğünü, Resul-i Ekrem’in Ebu Davud gibi sünen kitaplarında geçen “Bir kavme benzemeye çalışan onlardandır.” hadis-i nebevisi ışığında izah etmeye çalışıyor ve şu hükmü veriyordu:
“Bir Müslüman şiar (simge) ve alamet-i küfür addolunan (sayılan) bir şeyi zaruretsiz giymek ve takınmak suretiyle gayr-i Müslimleri (müslüman olmayanları) taklit etmesi ve kendini onlara benzetmesi şer’an (dinen) memnûdur (yasaktır.)”
Şapka İnkılabı ve tepkiler ; 1 Kasım 1925’te kabul edilen şapka kanunu, Anadolu’da yer yer protestolara sebep olunca, hükümet demir yumruğunu kullanmaya karar verdi. Konya, Maraş, Giresun, Rize, Erzurum, Kayseri gibi şehirlerde halkın şapkaya direnmesi, buralarda gezici İstiklal Mahkemeleri'nin dolaşmasına sebep oldu. Bu mahkemeler sadece Erzurum’da 30 kadar idam hükmü verdi.
Bu arada şapka olaylarında etkili olduğu gerekçesi ile Frenk mukallitliği (taklitçiliği) ve şapka kitabı toplatıldı ve müellifi (yazarı) hakkında inceleme başlatıldı. Halbuki, müellif bu eseri Şapka Kanunundan evvel neşretmişti (yayınlamıştı). Kanunların ise retroaktif olarak işlememesi yeni Cumhuriyet'in benimsediği farzedi len kıta Avrupası hukukundaki "Nullum crimen, nulla poena sine praevia lege poenali: Sabık bir cezai kanun olmadan ceza ve cürüm yoktur" prensibine mugayir olmasına rağmen Atıf Hoca için mevkufiyet kararı alınacaktı.
Ve nihayet beklenen oldu. 7 Aralık 1925’te tutuklandı. Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından Giresun’a gönderildi. Buradaki mahkemede suçsuz olduğu anlaşılıp beraatine karar verilmesine rağmen, İstanbul’a getirildiğinde salınmadı. Necip Fazıl Kısakürek’ın de dediği gibi artık onu mahkum edebilmek için “Halis dindar olmak kabahati yüzünden asılacaksın” demekten başka çare yoktu.
İstanbul’a getirildiği zaman bitkin ve zayıflamış bir haldeydi. Tahir-ül Mevlevi anlatıyor: “Akşama doğru Atıf ve Nuruosmaniye imamı Hafız Osman efendilerin getirildiklerini ve müdüriyet dairesine götürüldüklerini yine pencereden gördük. Her ikisinde de yol hali olmak üzere yorgunluk ve zayıflık vardı.”
Makeme safahatı (safhaları) ; Atıf efendi, mahkemenin beraat vereceğinden ümitlidir. Zira bir suç bulunamamaktadır. Mahkemeye getirildikleri bir gün kendisiyle görüşebilen dostu Tahir-ül Mevlevi, bu durumu şöyle anlatmaktadır. “Burada Atıf efendi ile bir parça konuşabildim. Teali-i İslam Cemiyeti'nin Anadolu’ya hiçbir beyanname göndermemiş olduğuna dair Vakit gazetesi ile yapılan ilanın para kesesinde gizlediği maktuasını (makbuzunu) mahkemeye gösterdiğini, beyanname cürmünden (suçundan) cemiyetin berî (uzak) olduğuna dair heyete kanaat geldiğini, şapka risalesini kanunun neşrinden bir buçuk sene evvel tab’ettirmiş (yayınlattırmış) olduğunu, ikinci defa basılmak şöyle dursun, ilk tabının tamamıyla satılmadığını ispat eylediğini haber verdi.
- "Sonunu nasıl görüyorsun?" diye sordum.
- "Cürüm bulunmadı ki ceza verilsin. Tabii beraat umuyorum" dedi. Birkaç gün münferit (hücre) koğuşuna konulmuşken oradan çıkarılıp 8. koğuşa getirilmiş olmasını da beraatine delil saydığını söyledi.
- "Benim için ne düşünüyorsun?" dedim.
- "Ben Şapka risalesini yazmışken beraat ümidini beslersem, sen onu hakk-ı sarihin (kurtarıcı) bilmelisin" cevabını verdi.
- "İnşallah öyle olur." mukabelesinde bulundum.
Hoca hakikaten kurtulacağımıza ümid veriyor, bizim mahkemeye verilişimizin vehimden ileri geldiğine, biraz da o vehmi İstanbul polis idaresinin körüklediğine kani bulunuyordu.”
Mahkeme, Hocaefendi karşısında aciz kalmış bu da onları iyice asabileştirmiştir. İşte bir numune:
Atıf Hoca:
- "Beyefendi; bendeniz, zat-ı âlinize (size) resmî belge sundum ve Ferid Paşa hükümetine karşı kalemimle mücadele ettiğimi açıkça ispat ettim."
- "Ne ile ispat ettin? Sıkılmıyor musun, bunu nasıl söylüyorsun? Biz senin söylediğin sözlere inandık mı? İnanmak mecburiyetinde miyiz?"
Atıf Hoca:
- "Vakit Gazetesinin 1134. nüshasında ki tekzibi kim yazdı?"
- "Ben de sana cevap verdim, bunu din perdesi altında kötülüklerinize daha fazla devam etmek için yaptınız."
- "Beyefendi ben deli olmalıyım ki, kendi yaptığım işleri kendim yalanlayayım."
- "Cemiyet namına rol yapıyorsunuz. Sana sorarım. Tüzüğünüzde vatan müdafaasına, mücadeleye dair ufak bir madde, bir fıkra göster."
- "Beyefendi bu bir hayır cemiyetidir."
- "Sus, sus; bir parça utan! Saçın, sakalın ağarmış, utanmak nedir zerre kadar bilmiyorsun."
Ve nihayet 2 Şubat 1926 günü, mahkemede müdde-i umumi (savcı) Necip Ali Bey iddianamesini ve ceza taleplerini okudu. Tek idam isteği, Babaeski müftüsü Ali Rıza efendi hakkındaydı. Atıf efendi, 10 senelik sürgün (kürek) cezası istenen mazlumlar arasındaydı. Normalde, mahkemelerdeki bir anane olarak, hakimler savcının isteğinden fazla ceza vermezler; ya aynını ya da daha azını verirlerdi. Burada da durum öyle olacağını gösteriyordu. Ama bu hüküm, ertesi gün, ne hikmetse, Atıf efendi hakkında değiştirilecekti.
Mahkeme son müdafaaları dinlemek ve hükmünü vermek üzere ertesi güne tehir olundu (ertelendi).
Atıf Hoca’nın rüyası; İskilipli Atıf Hoca'yı ilk defa maşeri vicdana (kamuoyu) tanıtan Necip Fazıl Kısakürek'in “Son Devrin Din Mazlumları” adlı eseri oldu. Fakat eserin akademik ciddiyetten mahrum bir şekilde kaynak gösterilmeden yazılmış olduğu da dikkate alınmalıdır. Eserde Atıf Hoca'nın 1926 yılının bir sonbaharında evinden alındığı yazılıdır. Halbuki Atıf Efendi'nin idamı 4 Şubat 1926’dır.
Necip Fazıl’ın naklettiği bir hadise de; Atıf efendi’nin mahkemeden bir gün evvel müdafaasını yazarken, birden dalıp rüyasında Hz. Muhammed (sav)'i görmesi, Kâinat'ın Fahri'nin: “Yanıma gelmek dururken ne diye müdafaa karalamakla meşgul oluyorsun?” buyurması üzerine, yazdığı müdafaasını yırtması hadisesidir.
Mahkemenin son günü ; Muhakemeyi takip eden yazar Şevket Süreyya Aydemir mahkeme zulmüne olan tanıklığını şöyle anlatıyor: “Hükümlüler arasında sarıklı bir müderris göze çarpıyordu. Müderrisin başında fes ve sarık vardı. Cübbesi ve kıyafeti temizdi. Suçu, o sıralar yayınlanan şapka kanununa muhalefet etmekti. Fakat bu suç, bir takım ithamlarla da karışınca mahkemeden en ağır hükmü yemişti. Artık son saatlerini yaşıyordu. Hocanın yüzü sakindi. Metanetini muhafaza ediyordu. Yalnız dudakları kımıldıyor ve galiba bir dua okuyordu. Fakat eskiden kalpaklı ve şimdi hasır şapkalı zat, bu hükümle de kanmamış gibiydi. Bağırıyor, çağırıyordu. Acaba Hoca’yı bir tekmeyle merdivenlerden aşağıya yuvarlayacak mı diye bekledim. Fakat olmadı. Müderris, bu sözler üzerine kendisine değilmiş gibi bekledi. Sonra sağanak geçince yürüdü. Muhafızların arasında merdivenlerden indi. Önümüzden geçerken gene dudakları kımıldıyordu.”
İdamı ; Ali Tahmilci bey, Hocaefendi ile aynı cezaevinde yatan amcası Hasan Tahmilci beyin anlattıklarını şöyle naklediyor: “Mahkemeler bitmiş, kararlar verilmiş, her şey belli olmuştur. Hücrelerine çekilen hükümlüler, infaz anını bekliyorlar. Sırası gelenlerin kimisi kapıyı şaşırır, bacakları titrer, yürümekte güçlük çekermiş. Derken, sıra merhuma gelmiş. “İskilipli Mehmed Atıf” diye bağırmış bir görevli. Hoca, metin ve mütevekkil... Ağır adımlarla, vakar içinde, dualar mırıldanarak yürümüş sehpaya.”
Onu İdam sehpasında görenlerden yakın arkadaşı Tahir ül Mevlevi’dir. Mahkemeden beraat alan Tahir bey, o gün Ankara’da kaldığı otelde, geceyi üzüntü ile geçirir ve sabah namazı sonrası dışarı çıktığında eski Meclis binasının önüne gelince, ciğer parçalayan manzaraya o da şahit olur. Gerisini kendi kaleminden takip edelim:
“Birdenbire gözüme ilişen bir manzara, beni olduğum yere mıhladı. Evet, eski Meclis önündeki meydanın ortasına iki tane sehpa dikilmiş, onların arasına da beyazlar giydirilmiş iki vücut çekilmişti. Yüzleri diğer tarafa müteveccih olan (yönelmiş) bu cesetlerden birinin Atıf efendi olduğu, boyunun uzunluğundan ve hâlâ görünen metin vaziyetinden anlaşılıyor; o refi (yüksek) vaziyetiyle merhum, hayatındaki halinden yüksek görünüyordu.
Cevdet Soydanses Bey de şunları ifade etmekte; “Atıf hocaya İttihatçılar da düşmandı. Sanırım idamında İttihatçıların bu eski kininin rolü de olmuştur. İdam edileceği sırada başında sarığı varmış. Kılıç Ali de orada... Kılıç Ali, ağır bir söz sarf etmiş ve “Alın şu herifin başından sarığı” demiş. “Son sözün ne?” diye sorduklarında, sadece “kelime-i şehadet” getirmiş... Atıf hocayı astıklarında kimsenin sesi çıkmadı. Diyanet işlerinde çok yakın arkadaşları vardı. Onlar da sustu. Kimse konuşamadı.”
kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0skilipli_At%C4%B1f_Hoca
|
 |
Mehmet Kasım
14 yıl önce - Çrş 04 Şub 2009, 17:54
Zulme karşı direnişin, boyun eğmeyişinin sembolüdür Atıf Hoca. Hiç bir suçu olmamasına rağmen çıkan kanundan önce yazdığı bir kitaptan dolayı idam edilmiş haksızlığa uğramış bir kişidir.
Zulme rıza göstermeyen alim bir zattır.
Allah mekanını cennet eylesin.
|
 |
mustafa mavi
14 yıl önce - Çrş 04 Şub 2009, 18:22
| Alıntı: |
| İdamı ; Ali Tahmilci bey, Hocaefendi ile aynı cezaevinde yatan amcası Hasan Tahmilci beyin anlattıklarını şöyle naklediyor: “Mahkemeler bitmiş, kararlar verilmiş, her şey belli olmuştur. Hücrelerine çekilen hükümlüler, infaz anını bekliyorlar. Sırası gelenlerin kimisi kapıyı şaşırır, bacakları titrer, yürümekte güçlük çekermiş. Derken, sıra merhuma gelmiş. “İskilipli Mehmed Atıf” diye bağırmış bir görevli. Hoca, metin ve mütevekkil... Ağır adımlarla, vakar içinde, dualar mırıldanarak yürümüş sehpaya.” |
Yıllar önce filmini izlemiştim, bu sahne geldiğindeyse göz yaşlarım artık söz dinlemez olmuştu...
Önyargılı ve artniyetli bir mahkeme karşısında, gördüğü rüyanında etkisiyle savunma yapmanın lüzumsuzluğunu anlatan suskunluğu, ve kendisini teselliye gelenleri teselli edişi tam ona göre bir davranıştı...
Mekanı cennet olsun...
Not: Eğer bulabilirseniz filminide mutlaka izleyin...
Ekleme: Kelebekler sonsuza uçar... http://www.diziizleyelim.com/iskilipli-atif-hoca- ...-film.html
|
 |
Gökhan Gök
14 yıl önce - Prş 05 Şub 2009, 00:00
Bir baska filim linki de ben vereyim :wi
hele ki filmin baslangicindaki Anne ile Cocugun diyalogu cok hos, miss gibi tassafuv kokuyor
- Anne koza ne demek
- Bir nevi hucre, ipek böceyinin kendi kendine ördugu, ve icine kendini hapsetigi duvar
- Ya ipek böceyi kozasini kiramaz ise
- Kac defa söyledim
- Yine söyle
- Öylece alip kaynar suya atarlar
- Atarlar mi, neden ama
- Ipeyini almak icin
- Haslarlar mi yani
- Hmm haslarlar
- Hic gözunun yasina bakmazlar mi
- Hayir bakmazlar
- Aglamaz mi peki, bagrip cagirmaz mi
- Aglar, inler, haykirir ama is isden gecmistir artik
- Anne
- Evet yavrum
- Ben kelebek olmak istiyorum
http://www.diziizle.net/index.php?kategori=Sinema ...amp;id=126
|
 |
mustafa mavi
14 yıl önce - Prş 05 Şub 2009, 00:51
Aynı film Gökhan bey...
Önceki mesajımda linki verdikten sonra bir kez daha izledim filmi, Mesut Uçakan'ın yönettiği, güçlü kadrosuyla ve hepsinden önemlisi tam bir ''fikir'' filmi, adeta bir belgesel olmuş, hele ki Haluk Kurtoğlunun oyunculuğu (ve sesi) muhteşem...
Tabi ki bu filmi benim kadar beğenebilmek için ''ön yargısız'' bir şekilde izlemek, vermek istediği mesajı gerçekten ''almak istemek'' gerek...
|
 |
fatih ören
14 yıl önce - Prş 05 Şub 2009, 23:52
Kel Ali
Benim gözümde,Cumhuriyet tarihinin ; adına ''istiklal mahkemeleri'' denilen, utanç tablosunun baş kahramanı Kel Ali, yakın tarihin büyük vatan hainlerinden biridir.
|
 |
mustafa mavi
|
 |
A.A.ZORLU
14 yıl önce - Cum 06 Şub 2009, 11:30
Her devrin bir ebucehili birde EBU BEKRİ Vardır
Bu mubarekde kendi devrinin EBUBEKRİDİR
Eyvahlar olsun ebucehillere
ALLAH MEKANINI CENNET ETSİN
|
 |
:sevgi:
14 yıl önce - Cum 06 Şub 2009, 13:23
İskilipli Atıf Hoca, Said-i Nursi ve nice alimler... İslam'a adanmış hayatların, idamlarla cezaevleri ile dolup taşan hikayeleri. Utanç veren bir dönem, bir geçmiş. Belki onların mücadelesi ile biz bugünleri yaşayabiliyoruz. Osmanlı gibi, her zerresine İslam nakşedilmiş bir geçmişle bütünleşen bu halkın ruhundan İslam'ı silmek o kadar kolay olmamış demekki... Bakmışlar silinmiyor farklı yollardan denemişler ve Tam 18 sene bu ülkede Türkçe ezan okunmuş! Elde edilemeyen bir sonuç. Bu millet ne ebu cehiller görmüş. Hala da görmekte! Rabb'im şerlerinden bizi muhafaza eylesin.
|
 |
önder öztürk
14 yıl önce - Cum 06 Şub 2009, 16:17
iskilipli atıf hoca
| Alıntı: |
| İskilipli Atıf Hoca 1 |
arkadaşlar you tubeden bu linke bakabilirmisiniz?
|
 |
sayfa 1  |
ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET
|