1 milyon Türkiye fotoğrafı
|
 |
CAN
19 yıl önce - Cmt 26 Hzr 2004, 15:20
Hikayeler
Bir Amerikalı'dan...
Kaynak:erkekadam.com
Türkiye diye bir yer yok, ya da ben birkaç hafta evvel Amerika’da tatildeyken yoktu. Amerikalıların kendi ülkelerinin sınırları dışındaki dünyada neler olup bittiğine dair gösterdikleri kayıtsızlık ve derin cahillikleri yüzünden, bir başka gezegenden ışınlanmışım hissine kapılmıştım. İşte, size o bilindik, sıradan sorular: “Türkiye’de hangi dil konuşuluyor?” “Orada yaşamaktan korkmuyor musun?” “Gece yarısı Ekspresi’ni izlemedin mi?” Medya gündemi başka bir yöne çevirir çevirmez unutulmuş 17 Ağustos depremini pek az insan hatırlıyordu.
Bu tür soruların hiçbiri beni artık pek şaşırtmıyor; alıştım. Birçok Amerikalının Türkiye’nin nasıl bir yer olduğuna, burada neler yaşandığına dair hiç bir fikri yok. Nadiren ilgilenecek insanlar için ayrıntıya girmektense, artık insanlar gerçekten merak etmedikleri sürece ağzımı açıp bir şey demiyor, ya da pek inandırıcı olmayan birkaç görüş belirterek konuyu kapatıyorum.
Birkaç yıl evvel Guardian International gazetesinin hava durumu bölümünde özel bir Avrupa haritasının verildiğini hatırlıyorum. Türkiye haritada görünüyordu; ama maalesef Ankara ve İstanbul haritaya girmeyi başaramamışlardı. Kıbrıs da, Atina ve Selanik gibi haritaya alınacak kadar önemli sayılmıştı; ama sadece adanın Rum kısmı. Şimdi her şey değişti; ama böylesi yok sayılmak ve marjda tutulmak çok tuhaf bir histi.
Şimdi, CNN web sitesinin ‘Dünyadan haberler’ bölümünde, İstanbul’un Avrupa haritası ile Orta Doğu haritası arasında zıplamasını seyrederken içim bir garip oluyor; ama tabii hiç görünmemesinden daha iyidir. Anadolu’nun büyük bir kısmının Orta Doğuya değil de, Yakın Doğuya yakın olmasına rağmen insanın aklı mantığı almıyor bu durumu. (Dünyayı böyle pratik kategorilere bölen İngiliz İmparatorluğu dönemi haritacıları sağ olsun!)
Dünyanın en önemli gazetesi –tabii tartışılır- New York Times, oldukça düzenli bir şekilde Türkiye üzerine makalelere yer vermekte; ancak bunlar Türkiye’deki gündelik yaşama pek az değinen, genelde politika ve yatırımcıları ilgilendiren güney doğudaki yaşanan teröre odaklanmış yazılar. İnsanlara dair hikayeler karşımıza ara sıra çıkmakta.
Şimdi Türkiye’de yaşayan adam yine oradaydı, ne idiği belirsiz bir adam. Soru işareti. Amerikan İmparatorluğunun taşrasından bir adam. Bir keresinde New York’lu entelektüeller bir partide Türkçe bir şeyler söylemem, en azından yüksek sesle sayı saymam için yalvarmışlardı; böylece Türkçe’nin neye benzediğine dair bir fikir edineceklerdi. Laleli’de ya da Sultanahmet civarındaki diğer semtlerde görmeye alışık olduğunuz dans eden, acınası ayılardan biri gibi hissetmiştim kendimi.
Evde geçirdiğim birkaç haftadan sonra Türkiye iyiden iyiye zihnimden silinmeye başlamıştı. Türkiye’de yaşadığım iyi-kötü her şey, hafızamın zor anımsadığı bir rüyaya dönüşmekteydi. Türkiye’de yaşayan arkadaşlardan gelen e-postalar artık anlam ifade etmemeye başlamıştı. Onların endişeleri, sıkıntıları, düşleri, hayal kırıklıkları, ümitleri aynanın öteki yüzündeki bir dünyaya aitti sanki.
Olaya şöyle yaklaşın: Amerika büyük bir harekat. Çok büyük. Amerika büyüdükçe, bizler ufalıyoruz. Amerika’da yaşarken insanın gölgede kalması çok olası. Hele uzaklarda, gelişmekte olan bir ülkede yaşıyorsanız, hiçbir şekilde görünmüyorsunuz. Büyük bir doğal felaket, bir savaş, önemli bir ayaklanma olmadığı sürece kimseciklerin bilincinde yer edinmiyorsunuz. Unutmayın, Amerika’da bütün ulusun ruhuna egemen popüler kültür hüküm sürmekte. Eğer Tarkan, Ricky Martin kadar meşhur olursa, Türkiye tekrardan haritalarda belirebilir. O vakte değin, görünmezliğimize alışmamız bizim için en iyisi.
***************************************************************************
Ankara’ya tek başıma geliyorum. Havalimanında farklı bir koku alıyorum. Moskova’dan sonra oldukça güneşli bir şehir, ama mimari açısından hiçbir özellik taşımıyor. Resmi binalar, diğer binalar kişiliksiz. Geometrisi kolay, bir iki kere kayboluyorum, yolumu hemen buluyorum, çabuk öğrenilen bir şehir. Metrosu yok, şaşırıyorum. Şehri tanıdıkça, bilmediğim yerlere gittikçe tahminimden büyük olduğunu anlıyorum. İnsanların giysileri, bizim defileye çıkmış hatunlara göre, daha sade ve doğal, hoşuma gidiyor. Yaşamlar da giysiler gibi sade. Kaldırımlar dar, trafik yoğun, herkes karınca gibi. Yeşil yok, her yer bina dolu. Sokakta kadına yaklaşım beni sinirlendiriyor.
Eşimin ailesinin yanında kalıyorum. Gürültülü, tipik bir Anadolu ailesi: annesi denge kurmaya çalışan, ailede söz sahibi, isimsiz ana tanrıçanın günümüzdeki hali; babası dışardan tartışmasız otorite sahibi, çocuklarına yatırım gözüyle bakan, alaturka bir erkek. Bense onların evine birdenbire girmiş bir gelinim, ama daha çok evin kızı olduğum söyleniyor. Eşim Moskova’da.
Dil Tarih Fakültesi İspanyol Dili ve Edebiyatı bölümüne yatay geçiş yapıyorum. Türkçe kurslarına başlıyorum. Şimdi durun, burada klasik hikaye bitiyor, esas macera başlıyor...Bir ay sonra eşim geliyor. Ona kötü bir haberim var: Bu ülkede yapamıyorum. Ailesi, yüzüme gülüyor, kapalı kapılar arkasında başka birşeyler oluyor, seziyorum. Garip. Asıl korkunç haberi eşimden alıyorum. O Moskova’ya dönecek, ben ise Ankara’da kalmak zorundayım. Neden mi? İşi bitmemiş, çalışmalıymış. Hayır, hayır. Okuldan vazgeçebilirim, beni burada yalnız bırakma! Gözyaşlarına boğuluyorum, kavga ediyoruz. Üç ay sonra döneceğine söz veriyor. Ne yapabilirim ki? Üç ay dayanabilirim.
Üniversiteye başlıyorum. Çabuk alışıyorum, seviyorum okulumu. Hocalarım ve arkadaşlarım bana karşı sıcak davranıyorlar, her konuda yardımcı oluyorlar. Gençler düşündüğüm gibi değiller. Açık fikirli, özgür davranan, rahat eleştirebilen, eğlenmeyi seven insanlar, hayata açıklar. Evdeki içine kapalılıkla karşılaştırdığımda sanki iki ayrı Türkiye’de yaşıyorum. Akşamları Türkçe öğreniyorum. Değişik ülkelerden gelen insanlarla kültür paylaşımı yaşanıyor, onlardan çok şeyler öğreniyorum. Hızlı gidiyorum. Üniversitede duyduğum herşeyi kursta soruyorum, küfür ve argo dahil. Kısa zamanda derdimi anlatabiliyorum. Üç ay geçiyor, eşim gelmiyor. Gelmesi için 2 yıl beklemem gerekecek.
Depresyon geçiriyorum. Kendimi sürekli aç hissettiğimden birden kilo alıyorum. Adeta buzdolabının içinde yaşıyorum. Gizliden gizliye dini baskılar yaşıyorum. Sürekli İslam’ın ne olduğu anlatılıyor bana. İslam’ı tanıyorum, Kuran’ı da okumuştum daha önce. Türkiye’ye geldiğimde meraktan camileri ziyaret etmiştim. İsmimi değiştirmek istemiyorum. Babaannem’den bana kalan miras yüklü bir anlam taşıyor benim için. Ayrıca kiliseye bile gitmeyen bir insanım, inancımı içimde taşıyan biriyim. O yüzden daha da çok anlamsızlaşıyor. Bende potansiyel görmeyince evdeki kargaşa gittikçe büyüyor. İnatçılaşıyorum. İşte o zaman babama hak vermeye başlıyorum. Söyledikleri tek tek çıkıyor.
Türkiye’yi tam olarak tanıyamadım daha. Fırsatım olmadı. Türkiye benim için üniversite, kurs ve eşimin ailesi, televizyonla birlikte. Arkadaşlarım var ama onlarla sadece okulun içinde görüşebiliyorum. Hayatım manastır hayatından farklı değil. Çünkü bana saat sınırı konmuştu. Geçerli sebepten dolayı gecikirsem de hem evde hem de telefonda tartışmalar yaşanıyor. Gürültü sevmeyen biriyim. Tartışmaları sınırlar içinde tutmaya çalışıyorum. Nezaket kavramını farklı algılıyoruz. Açıksözlülükle patavatsızlık arasındaki fark bilinmiyor. Kendinde açıksözlü olma cesaretini bulamayan nezakete sığınıyor. Olumsuz düşünceler söylenmeyip içe atılınca ileride mutlaka öfkeyle karışık bambaşka bir şekilde ortaya çıkıyor ve daha üzücü oluyor. Aslında açık davranılsa sorun anında çözülecek, büyümeyecek. Onları kendimce anlayabiliyorum. Ama onlarda aynı çabayı göremiyorum.
Ve Türkiye’de yaşanan gerçek: Rus kadını olmak. “Nataşa” olgusunu bilmiyorum daha. Bozuk şivem her yerde merak uyandırıyor. Eşimin “söyleme!” demesine rağmen hep gerçeği söylemeye devam ediyorum. “Ben” kavramı benim için hep önemli olmuştur. Medya bu olguyu çarpıtarak bağıra bağıra anlatıyor, tek taraflı bakıyor. Toplumdaki genelleştirmeye kızıyorum. Savunmak istemiyorum ama biliyorum: nerde fakirlik ve bırakılmışlık varsa dünyanın en eski mesleği orada yapılıyor, faturası kadınlara çıkıyor. Bu kadınların peşinde koşan erkekler değil mi? Tolstoy’un Savaş ve Barış romanının baş kahramanı Nataşa Rostova ‘nın ismi ne hale geldi? Tolstoy duysaydı herhalde mezarının içinde binlerce kez dönerdi. Kısaca, “Nataşa” olayı yaşamımı daha da zorlaştırıyor.
Okul tatillerinde Rusya’ya gidiyorum; hem eşimi, hem de ailemi görmeye. Aileme karşı mutluluk oyunu oynuyorum. Onlar zaten merak içinde ve endişeli; her ne yaptıysam kendim için yaptım diye düşünüyorum, onları mutsuz etmeye hakkım yok. Ankara’ya dönünce çıldırıyorum, ailemden sonra aynı olayları yeniden yaşamak beni sınıra getiriyor. Eşimi arıyorum, artık dayanma gücüm kalmadığını ve gelmezse ayrılmak istediğimi söylüyorum. Sonunda eşim dönüyor. Hiçbir şey değişmiyor, daha kötüleşiyor. Eşim de kültür çatışması yaşıyor. Suçlanıyorum. Destek beklerken ona destek olmak zorundayım. Başka eve taşınıyoruz. Birarada oturmamız büyük hataydı zaten. Bu sefer eşim evimizde durmuyor, hep ailesinin yanında. Yavaş yavaş bütün umutlarım sönmeye başlıyor. Bocalıyorum, mutsuzum. Eşime göre mutsuz olmam için hiçbir nedenim yok.
Ve o çalışmak için Antalya’ya gidiyor. Yurt dışında çalışmakla burada çalışmak arasındaki parasal fark önemli rol oynuyor. Arasıra yanına gidiyorum, ilişkimiz düzeliyor gibi. Başka bir şehirde olmak iyi geliyor. O sırada İspanya’da bir aylık yaz bursunu kazanıyorum. Madrid’e gidiyorum.
Tanya Petruk
***************************************************************************
Türkiye’den üzgün ayrılıyorum. Hem bana destek olan insanlardan ayrıldığım için, hem de bir daha belki hiç dönmeyecek olmamın yarattığı duyguyla. Yaşadığım olaylar derin izler bırakıyor içimde. Hiç bir şey daha bitmemiş, yeni başlıyor. “ Neden böyle oldu? Ben bunu hakettim mi? “ sorgulamaları bitmeyip bunalıma sürükleniyorum. Birlikteliğimizin saygısızca bitmesi en üzücü tarafı benim için. Bir yandan bambaşka bir ülkede yaşamamın iyi olacağını düşünüyorum. Bir aylık tatil gibi olmayacak tabi, onlardan biri gibi yaşamak aynı şey değil. Orada da kültür değişimi yaşıyorum. Kendimi çok yalnız ve bırakılmış hissediyorum. Çevrem genişledikçe sigarayı ve alkolu abartıyorum. Birşey yemiyorum. Sonuç: anoreksi hastalığı. Günler geçiyor, ben yataktan çıkmıyorum, dışarıya hiç çıkmak istemiyorum, herkes ve herşey yabancı geliyor, uzaylılar gibi. Hiçbir dili normal konuşamıyorum, yavaş yavaş konuşmayı da reddediyorum. İspanya’daki arkadaşlarım yanımda , yardımcı olmaya çalışıyorlar. En sevdiğim yemekleri, tatlıları getiriyorlar. Türkiye’den gelen arkadaşlarım hiç bırakmıyorlar beni. Ama yaşama sevincim sönüyor. “ Artık bırakın beni! “ bağırmak istiyorum. Kızıyorlar. Bırakmıyorlar.
Kendime geliyorum.Eskisi gibi oluyorum Resim yapıyorum. Yazı yazıyorum. Üniversiteye gidiyorum ve araştırıyorum. Hoşuma gidiyor. Madrid’i geziyor, önceden gezdiğim yerleri tekrar keşfediyorum, tanıyor ve tanıtıyorum. Madrid’i seviyorum. Kendimi güvende hissediyorum bu şehirde. İspanyollar çok neşeli ve eğlenceli insanlar. Çok keyif alıyorum. Ev arkadaşım Amerikalı bir kız, Jessie, bir İspanyol’un peşine takılıp gelmiş buralara. Macerası benimkine benziyor. Nasıl da birbirimizi bulduk. Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş. Evimizde aşure gibi bir dil konuşuluyor. İspanyolca İngilizce karışımı bir dil. Hemem hemen her gece evde fiesta yapılıyor. Odamdan çıkınca tanımadığım bir dolu insanla karşılaşıyorum, sabah kalkınca bana el sallayıp “ sen Jessie’nin ev arkadaşı olmalısın “ diye bağırıyorlar, bir şamata, bir gırgır gidiyor. İspanyol bir aile yakınlaşıyorum, bana kızları gibi davranıyorlar, yemeğe çağırıyorlar, sohbet ediyoruz, hatta yılbaşı gecesini birlikte kutluyoruz. Onların ilginç bir adeti var: yeni yıla üzüm yiyerek giriliyor, mutlu olmak için. Sevdiklerini kollama ve sahiplenme duygusu onlarda da var. Restoratör arkadaşlarla bir resim atölyesi kurup yeni bir akım ortaya çıkarmaya çalışıyoruz, aynı zamanda güle oynaya, birbirimizi boyayarak eğleniyoruz. Milli Kütüphane’de araştırmalarımı yaparken pek çok ilginç insanla tanışıyorum: tarihçiler, yazarlar, doktora öğrencileri... Sohbetlerimizde abuk sorularla karşılaşmıyorum artık, aksine onlardan yeni şeyler öğreniyorum. Zindeleşiyorum. Sokaklarda istediğin gibi dansedebilmek bile çok hoş, beni deli sanmayın, herkes dans edebiliyor, çok normal. Jazz-barlara takılıyorum. Bossa Novayı İspanya’da canlı dinlemek mümkün. Kuzey Amerika’daki ayağı Astrud Gilberto. Avrupa’ya getirense Jaime Marquez, onunla tanışıyorum. Bana CD hediye ediyor, Portekizce “Con Solidade”(karışık bir kelime: özlem, dostluk ve sevgiyle ) dileğiyle imzalıyor. Gözlemlediğim kadarıyla kadın-erkek ilişkileri daha açık burada. Kadınlar daha özgür ve özgüvenli, bu yüzden ilişkilerde daha rahat yaşanıyor ve Türkiye’deki gizli-saklılığa gerek duyulmuyor. Sorunlar var mutlaka. Ama eşit ilişkilerde görülen sorunlar. Sokakta laf atma alışkanlığı burada da var, daha usturuplu, asla saldırgan değil, hatta kendinizi kraliçe gibi hissedebiliyorsunuz. Erkekler beğendikleri kadına sakınmadan yaklaşabiliyorlar, hoş bir üslupla sohbete giriyorlar, konuşmak istemediğin anda bozulmadan yerlerine dönüyorlar. Buraya gelen Türk erkek arkadaşlarım hayret ettiler. Bu ne cüret!. Kızlar da laf atıyor, laf atma yanlış anlaşılabilir, kompliman yapma desek doğru olacak. Aileler daha anlayışlı, gençliğe geçiş yumuşak yaşanıyor. Ebeveynler de eğlenceye düşkün, müdavim oldukları dans salonları var, bu ihtiyacı anlayabiliyorlar. Aile bağları sıkı, aynı evin içinde bağımsız bir yaşam sürdürebiliyorlar.
Her ay Türkiye’den birileri geliyor, beni ziyaret ediyorlar. Toparladığımı onlar da farkediyorlar. Bu renklilik onları cezbediyor, giden bir daha geliyor. Öylece Türkçe konuşma özlemimi de gideriyorum. Beni meşgul eden konular arttıkça içimden dışıma çıktıkça yaşadıklarım silik bir anı oluyor. İspanyol arkadaşlarım kalmamı istiyorlar. İş imkanlarım da var. Ama ben garip bir şey yaşıyorum: Türkiye’yi özlüyorum. Sanki mıknatıs gibi beni kendine çekiyor. Rüyalarımda sürekli Ankara’yı görüyorum. Gelenler ya da arayanlar dönmemi istiyorlar. Onlara özlem dolu mektuplar yazıyorum. Gökyüzü, deniz, toprağın kokusu hafızamı yokluyor. Kararsızım. Deneme için bir ara Türkiye’ye dönüyorum, bir aya yakın İstanbul’da İspanyollarla çalışıyorum. Sonra Madrid. Ama son kararım yine de Türkiye.
En son CAN tarafından Cmt 26 Hzr 2004, 18:16 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
|
 |
CAN
19 yıl önce - Cmt 26 Hzr 2004, 15:55
Şiirden tek farkı yabancıların gözünden Türkiye gerçeğine benzer deneme çalışmaları...
Eğer okumayı seven varsa okur yoksa zaten kilitlenmesi ya da silinmesi çok sorun değil...
|
 |
Cihangir
19 yıl önce - Cmt 26 Hzr 2004, 18:28
Ben cok sevdim yaziyi gercekten de. Bir baslikta tartisiyorduk irkcilik konusunu. Bakin nede guzel uzerindeki baskilari anlatmis bayan. Bunlar ortalama bir Turk ailesinde hergun yasanilan sorunlar malesef. Insanlari oldulari gibi kabullenmiyorlar. Once bir din baskisi, eve donuslerine saat konulmus kizin sanki cocukmus gibi. Tanya ayrica kizlarin nasil okadar ozgur olmadiklarina, bazi seyleri ailelerden gizli sakli yasandigina da iyi deginmis. Bunlar gercekten de gercekler. Allahtan Ankarada yasamis. Bir de daha Dogularda bir sehirde yasasaydi diyecektim......
Yazinin sonu ilginc. Onca sorunlarina karsin gene Turkiyeye donmus Tanya.
Aslinda galiba Tanyanin sorunlari da hepimizin zaman zaman yasadigi sorunlar. Toplum Baskisi Turkiyede hala cok belirgin ve belli bir yas gurubundan cevrenizi olusturdugunuzda bu baski giderek belirsizlesiyor. Fakar Orta yasli aile gurubuna girdiginizde bu baskilar herzaman var, catismalar herzaman var. Bunlar bizim birer Turk olarak a yasadigimiz sorunlar aslinda. Kusak catismasi....bir nevi kultur catismasi gibi....kim yabanci bilmiyorum hayata...biz gencler mi...yoksa eski kusaklar mi...
Onlar bizi dejenere gorup dizgilemeye calisiyor....biz onlari eski kafali gorup degisime zorluyoruz....
|
 |
Esra
19 yıl önce - Cmt 26 Hzr 2004, 23:45
Irkcilik ve Kultur Sokunu karistirmayalim lutfen!!
Ayrica bu tur baskilar sadece bizde degil bircok avrupa ulkesinde de mevcut.
Sanmiyorum ki bahsini ettigi aile (Esinin ailesi) din konusunda baski yapsin.
En buyuk hatasi ,esinin ailesi ile yasamayi kabul etmis olmasi,bu tip sorunlarin olmamasi kacinilmaz ,bizim gibi geleneksel aile yapisina sahip Turk toplumunda.
Saniyor musunuz ki,ben esimin ailesi ile yasasaydim,ayni sorunlara sahip olmayacaktim?
Bana da din konusunda,ayni tarzda "Baski"soz konusu.Hristiyanlik ve Isa,hicbir bilgim olmadigi varsayilarak anlatiliyor.
Kayinvalidemde birgun kaldim ve bende ayni sorunlari yasadim.
Yatagimin basucunda ki -Carmiha gerilmis Isa ui cikardigim icin birde azar isittim.
Birde-musluman oldugum icin o haci cikarmis olmakla itham edildim!
Musluman oldugum icin cikarmadim o haci,bu tip dini semboller beni rahatsiz ettigi icin,hele ki yatagimin basucunda!
aa bu arada kayinvalidemin italyan oldugunuda biliyorsunuz.Kuzeyli bir italyan kayinvalidem.
Hakli cikmak adina -amaaan,herhalde yanii ,italyanlar bize benzer ! diyenler cikacak.Fransizlar (guney),italyanlar,ispanyollar,yunanlilar..hepsinde ayni dini yobazlik soz konusu,bizde yobazlar yok mu? var tabii ki..
Ama kendi dinini anlatmak,sevdirmek istemek ,bu tip geleneksel toplumlarda olagan ve bunun irkcilik ile alakasi yok!
|
 |
Oktay Kasman
17 yıl önce - Cmt 01 Tem 2006, 17:14
| Alıntı: |
| Ama kendi dinini anlatmak,sevdirmek istemek ,bu tip geleneksel toplumlarda olagan ve bunun irkcilik ile alakasi yok! |
Irkçılık apayrı bir konu,Din ise tamamen kişi ile Allah arasındadır.Tabii dir ki her inanç sahibi kendi inancını yaymak,cemaatini büyütmek ister.Ama bunu zorla yaptırmak
isterseniz güzel olmaz.Kur'ân-ı Kerim,Bakara sureti 256. ayette çok açıkça bu husus
belirtilmiştir.Bu tip konularda karşı tarafa ,kesinlikle inancından memnun olduğunu belirtmek en uygun yoldur görüşündeyim.
|
 |
Hüseyin ATAR
12 yıl önce - Prş 02 Arl 2010, 13:03
ANILAR FOTOĞRAFLARDA KALDI
Atina-İzmir seferini yapan uçağın tekerlekleri Adnan Menderes Hava Limanı’nın pistine değdiğinde Manoli ’ nin yüreği hızla çarpmaya başladı.
-Neden ? diye sordu kendine… Neden heyecanlanıyorum ? Buraya dedem Manoli AKSİYOTİS’in vasiyetini yerine getirmek için geliyorum. Buraları tanımıyorum. Bu insanlar yabancı bana… Peki ama, neden bu yürek çarpması…?
Çıkış işlemlerinden sonra bir taksiye bindi ve şoföre “Konak !” dedi. Yola çıkarken karar vermişti: Ya az konuşacaktı veya mecbur kalırsa İngilizce anlatacaktı isteklerini…
Yunan olduğu anlaşılsın istemiyordu. Türklerle Yunanlıların düşman olduğu anlatılmıştı ona çünkü…
Taksi, hava limanı yolundan anayola çıkıp İzmir’e döndü. Manoli ilgisizce etrafa bakınıyordu. Yoldaki tabelalara takıldı gözü. Birinde “Aydın-Selçuk” yazıyordu. Yoksa bu Aydın, dedesinin doğup büyüdüğü, çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği, ölünceye kadar dilinden düşürmediği “dağlarından bal, ovalarından yağ damlar” dediği Aydın ’mıydı ?
Yüreği “cızz” etti. “İnsanın doğup büyüdüğü yerlere hasret kalarak ölmesi ne acı ““diye düşündü.
-Konak burası dedi taksici.
Çantasını alıp indi. Karşılaştığı ilk kişiye:
-Kemeraltı…? dedi.
Adam işaretlerle anlattı. “İlerden sağa dön, işte orası”
Söylendiği gibi ilerledi ve sağa döndü. Köşedeki büyük tarihi bina ve karşısındaki
saat kulesi dikkatini çekti. Bu binayı bir yerlerden hatırlıyordu. Belgesellerde “Kemal’in askerleri” Yunan ordusunu yenip İzmir’e girdiğinde bu binanın balkonundaki Yunan bayrağını indirip Türk bayrağını asarken gösteriliyordu. İşte o bina bu binaydı…
Kemeraltı’na girdi. 200-300 metre sonra küçük bir meydana geldi. Ortada, çok çeşmeli, üstü kapalı Türklerin “şadırvan” dediği bir yapı vardı. Çevresinde masa ve sandalyeler dizilmişti. Yorulduğunu hatırladı. Oturdu.
Gelen garsona:
- Tea ! dedi. Bir de eliyle çayı karıştırma hareketi yaptı. Garson anlamıştı. Koştu
hemen getirdi.
Manoli bir yandan çayını içerken bir yandan da etrafı seyrediyordu. Sanki burayı daha
önce görmüş gibiydi. Eğildi, çantasından dedesinin sağlığında anlattıklarını yazdığı anılar defterini çıkardı.
Dedesi Manoli, gençlik yıllarında, Kemeraltı’nda tüccarlık yapan Yorgaki efendinin yanında bir süre çalıştığını anlatmıştı.
“Türk köylüler Aydın’dan incir, Urla’dan yağ ve tütün, Manisa’dan üzüm getirerek bizim dükkanın önünde konaklarlardı. Yorgun atlarını çeşmenin ahırında sularlar; kendileri de sigara içer, dinlenirlerdi. Zayıf, yanık tenli, eski giyimli yoksul insanlardı. Hıristiyan tüccarlar onların getirdiklerini çok ucuza alır, kanlarını emerlerdi. Zavallılar aldıkları üç kuruşla çoluk çocuğunun geçimini nasıl sağlayacaklarını düşüne düşüne, umutsuz, kaygılı ve bir kat daha yorgun, düşerlerdi dönüş yoluna…”
(+)
Manoli şimdi burada çayını içerken şadırvanın çevresinde hayvanlarını sulayan ve dinlenen o insanları canlandırdı kafasında.
- Ama dedi. Ne yazık ki şimdi buralarda o “yoksullar” değil, modern giyimli çağdaş düşünceli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları yaşıyor.
Ama biz yokuz !!!
Kalktı.
Çayın parasını ödeyip geldiği yoldan dönerek Konak meydanına çıktı. Etrafa bakındı.
Modern düzenlenmiş, tertemiz, rengarenk çiçeklerle doldurulmuş geniş bir meydan…İnsanlar tatlı bir bahar güneşi altında, kimisi oturmuş; kimisi de güvercinlere yem atıyorlardı.
Manoli yürüdü. O da diğer insanlar gibi bir yere oturdu. Saat kulesinin yanındaki bir heykel dikkatini çekti. Genç bir adam, bir elinde bayrak diğerinde tabanca… Öne doğru eğilmişti. Yanında oturan iyi giyimli beye sordu:
-Who is ?
Adam yarım İngilizcesiyle anlatmaya çalıştı:
-Hasan Tahsin... Gazeteci…. Mustafa Kemal ATATÜRK gibi o da Selanik’te doğdu.
Semsi Efendi okulunda okudu. 15 Mayıs 1919’da Yunan ordusu İzmir’e çıktığında ilk direniş kurşununu attı ve yunan bayrağını taşıyan askeri vurdu. Sonra da kendisi burada öldürüldü.
Manoli teşekkür ederek yerinden kalktı. İçi sıkılmıştı. Suçüstü yakalanmış gibi hissetti kendini. Dedesinin anlattıkları aklına geldi:
“Biz Rumlar ve komşularımız Türkler öyle mutlu yaşıyorduk ki İzmir’de, Aydın’da. Şevket, en iyi anlaştığım çocukluk arkadaşımdı. Sonra her şey değişti… Türk kanun kaçakları Rum köylerine; Rum kaçaklar da Türk köylerine baskınlar yapıyorlardı.
Önce dostluklar bozuldu. Sonra düşmanlıklar başladı. Ve bize göre kurtarıcılarımız geldi.
Yunan ordusu İzmir’e çıktı.
Nasıl da sevinmiştik o gün. Tatlılar yapılmış, papazlarımız kiliselerde “şükür” ayinleri düzenlemişlerdi. Nereden bilirdik ki kurtuluş sandığımız bu olay tükenişimizin başlangıcı olacaktı.
Sonra savaşlar… vahşetler…kıyımlar… kan ve gözyaşı…
Sonunda büyük törenlerle karşıladığımız Yunan ordusunun çıktığı Konak meydanı ve rıhtım, kaçışımızın son durağı olmuştu. Saat kulesi de bütün olup bitenin tanığıydı.
Sonunda doğduğumuz, doyduğumuz, yaşadığımız sevdiğimiz cennet topraklardan ayrılıyorduk işte…Şadırvanaltı meydanında emeğini ve kanını emdiğimiz yoksul, zayıf , yanık tenli köylüler birlik olmuş, millet olmuş ve bizi kapı dışarı etmişlerdi.”
Manoli dedesinin anılarıyla dolu defteri kapattı. Saat kulesine bakıp düşündü:
Neler görmüştü bu kule…
Yunan ordusunun gelişi…Hasan Tahsin’in ilk kurşunu atışı…
Mustafa Kemal’in askerlerinin gelişi…Ve Valilik binasındaki Yunan bayrağının indirilip yerine Türk Bayrağının asılışı…
Rum halkın kayıklara binip kaçarken, körfezdeki İngiliz ve Amerikan gemilerine çıkma gayretleri; onların izin vermemeleri üzerine kimilerinin denizde, kimilerinin de kıyıda bekleyen askerlerin elinde yok olup gidişleri…
Daha neler neler…
-Atalarımız, “Doğduğun yer değil, doyduğun yer vatanındır” demişler. İyi de Hasan Tahsin ve Mustafa Kemal Selanik’te doğmuşlar ama Anadolu’yu vatan bilmişler. Ve buranın kurtuluşu için hayatlarını feda etmişler.
Öyleyse “VATAN”, sadece doyduğun yer değil; benimsediğin, sahiplendiğin, uğrunda her şeyini feda etmeye hazır olduğun yerdir, diye düşündü.
……………………………………………………..
İzmir’den ayrılırken dedesinin ölmeden önce söylediği “keşke”lerini hatırladı Manoli..
“Bütün bu çekilen acılar, kötü bir rüya olsaydı, ah... Ve yan yana, omuz omuza verip yürüseydik tarlalara yeniden. Saka kuşlarının türküsüyle şenlenen ormanlara doğru yürüyebilseydik. Ve her birimizin sevdiceği kendi kolunda, çiçeklere bürünmüş kiraz bahçelerinden gülümseyerek çıkıp, yan yana eğlenmek üzere şenlik meydanlarının yolunu tutabilseydik.
Ve herkesin doğduğu ve doyduğu yer aynı yer olsaydı…”
Anayurduma benden selam söyle Manoli ! Toprağını kanla suladık diye bize darılıp kinlenmesin. Kardeşi kardeşe kırdıranların (Avrupalıların) Allah bin belasını versin ! ”
Öyküleştirmede yaralandığım kaynak:
BENDEN SELAM SÖYLE ANADOLU’YA
(YAZAR: Dido SOTİRİYU)
|
 |
Selahattin Kalay
10 yıl önce - Çrş 19 Hzr 2013, 16:46
Her şeyde Bir Hayır(Güzellik) Var!!
Rahmetli Dedem Anlatmıştı, Nur içinde ol sevgili DEDECİĞİM...
Uzak bir diyarda bir padişah varmış, padişahın bir de yaveri varmış, yaver oluşan her türlü olumsuzluğa ''Padişahım bunda da hayır (güzellik) var der dururmuş..
Padişah av zamanında yaverini de alıp tek başlarına ava çıkarlarmış, avlanırken bir kaza geçiren padişah baş parmağını kaybediyor. Canı yanan padişah etrafa saldırmaya başlayınca
yaveri; Padişahım bunda da bir hayır(güzellik) var diye teskin etmeye çalışıyor. Saraya kadar çok sinirli gelen padişaha aynı lafı defalarca söyleyince padişah yavere çok sinirlenip,
Padişah; alın bunu başımdan zindana atın demiş. Bizzat padişah tarafından cezalandırılan yaver en kötü yere atılmış.
Aradan 2-3 sene kadar geçtikten sonra av zamanında padişah tek başına çıkar gider. Derken avdayken yolunu kaybeden padişah ormanda yaşayan yamyam kabiliyesine yakalanıyor. Kabile o zamanda yakaladıkları ilk insanı yemez kendilerine kurban ifadesi olarak asarlarmış. Padişahı hazırlayıp asmak için ipe götürdüklerinde yamyamların içinde bulunan bilge olarak kabul eden kişi, durun demiş. Herkes şaşırmış.
Bilge yamyam; adetlerimize göre asıp kurban edeceğimiz insanın tam olması gerekiyor. oysa bu adam da eksik bir parmak var. hiç mi görmediniz der ve devam eder. gene adetlerimize göre eksik bir insan olunca bunu bırakmak zorundayız.
Salıverilen padişah yolda hep düşünerek kendini saraya atar ve derhal ''eski yaverimi çıkarıp buraya getirin'' der.
Getirilen yaver perişan halde, saç sakala karışmış, türlü eziyetler edilmiş, zayıflamış, çelimsizleşmiş.
Padişah; yaver haklıymışsın. Her şeyde hayır(güzellik) varmış. parmak kelleyi kurtardı deyip başından geçenleri hepsini anlatmış. Yaver ''padişahım bunda da hayır(güzellik) var. demiş durmuş tekrar tekrar.
Padişah; yaver sende kusura bakma seni bunca zamandır zindanda perişan ettim.
Yaver; padişahım bunda da hayır var.
Padişah; yahu hayır bunun neresinde 3 senedir perişan ettik seni.
Yaver; olmaz mı padişahım. Şimdi ben dışarda olsaydım sizinle olacak mıydım?
Padişah;evet.
Yaver; doğal olarak bende sizinle yolumu kaybedecek miydim?
Padişah;evet
Yaver; bende onlara yakalanacaktı m. EEE padişahım hade siz parmaktan kelleyi kurtardınız ben neyden kelleyi kurtaracaktım!!!
bunun üzerine padişah kafasını eğer ve düşünmeye başlar....
|
 |
Kayıp
10 yıl önce - Çrş 19 Hzr 2013, 16:49
- Adamın biri her zaman yaptığı gibi saç ve sakal traşı olmak için berbere gitti.
Onunla ilgilenen berberle güzel bir sohbete başladılar.
Değişik konular üzerinde konuştular. Birden Allah ile ilgili konu açıldı…
Berber: ” Bak adamım, ben senin söylediğin gibi Allah’ın varlığına inanmıyorum.”
Adam: ” Peki neden böyle diyorsun?”
Berber: ”Lütfen bana söyler misin, eğer Allah var olsaydı, bu kadar çok sorunlu, sıkıntılı, hasta insan olur muydu,
terkedilmiş çocuklar olur muydu? Allah olsaydı, kimseye acı çektirmez, birbirini üzmezdi.”
Adam bir an durdu ve düşündü, ama gereksiz bir tartışmaya girmek istemediği için cevap vermedi.
Berber işini bitirdikten sonra adam dışarıya çıktı.
Tam o anda caddede uzun saçlı ve sakallı bir adam gördü.
Adam bu kadar dağınık göründüğüne göre belli ki traş olmayalı uzun süre geçmişti.
Adam berberin dükkanına geri döndü.
Adam: ” Biliyor musun ne var, bence berber diye bir şey yok”
Berber: ” Bu nasıl olabilir ki? Ben buradayım ve bir berberim.”
Adam: ” Hayır, yok. çünkü olsaydı, caddede yürüyen uzun saçlı ve sakallı adamlar olmazdı.”
Berber: ” Hım… Berber diye birşey var ama o insanlar bana gelmiyorsa, ben ne yapabilirim ki?”
Adam: ” Kesinlikle doğru! Püf noktası da bu! Allah var, ve insanlar ona gitmiyorsa, bu gitmeyenlerin tercihi.
İşte dünyada bu kadar çok acı ve keder olmasının nedeni!”
|
 |
Mehmet DK
9 yıl önce - Çrş 29 Oca 2014, 03:21
Çin' de bir adam, her gün boynuna dayadığı kalın sopanın iki ucuna asılı testilerle dereden su taşırmış evine. Bu testilerden birinin yan kısmında çatlak varmış.
Diğeri ise hiç kusursuz ve çatlaksızmış ve her seferinde bu kusursuz testi adamın doldurduğu suyun tümünü taşır, ulaştırırmış eve. Ama her zaman boynunda taşıdığı testilerden çatlak olanı eve yarı dolu olarak varırmış.
İki sene her gün bu şekilde geçmiş. Adam her iki testiyi suyla doldurmuş ama evine vardığında sadece 1,5 testi su kalırmış... Tabi ki kusursuz, çatlaksız testi vazifesini mükemmel yaptığı için çok gururlanıyormuş.Fakat zavallı çatlağı olan kusurlu testi utanıyormuş. Doldurulan suyun sadece yarısını eve ulaştırabildiği için de çok üzülüyormuş. İki yılın sonunda bir gün, görevini yapamadığını düşünen çatlak testi, ırmak kenarında adama şöyle demiş: "Kendimden utanıyorum. Şu yanımdaki çatlak nedeniyle, sular eve gidene kadar akıp gidiyor. "Adam gülümseyerek dönmüş testiye; "Göremedin mi? Yolun senin tarafında olan kısmı çiçeklerle dolu. Fakat kusursuz testinin tarafında hiç yok. Çünkü ben başından beri senin kusurunu, çatlağını biliyordum. Senin tarafına çiçek tohumları ektim. Ve her gün o yolda ben su taşırken, sen onları suladın. İki senedir o güzel çiçekleri toplayıp, masamı süslüyorum. Sen kusursuz olsaydın, o çatlağın olmasaydı, evime böyle güzellik ve zarafet veremeyecektim" diye cevap vermiş.
Her birimizin kendine has kusurları vardır. Hepimiz birer çatlak testiyiz. Fakat sahip olduğumuz bu kusurlar ve çatlaklardır hayatlarımızı ilginç yapan, mükafatlandıran, renklendiren. Etrafınızdaki her kişiyi, oldukları gibi kabullenin. Dışlarındaki kusurları değil, içlerindeki güzellikleri görün... 
|
 |
|
ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET
|