Nedeni, Batılı hükümetlerin nükleer yakıt konusunda geçmişteki katı tutumlarını terk etmeleri. Nükleer lobi bu kez başardı.
Yaklasmakta olan kuresel enerji krizinden bihaber gorunen Meral Tamer, bu tutum degisikligini lobi faaliyetlerine bagliyor.
Alıntı:
Geçen yıl Suudi Arabistan'ın Londra'daki Büyükelçisi kendisini ziyaret ederek, nükleer enerjiye girmek istediklerini ve bu konuda İngilizlerle işbirliği yapmak istediklerini bildirmiş. Büyükelçi'nin teklifine Lady Judge'ın ilk tepkisi, "Pekiyi biz sizin nükleer enerjiyi barışçıl amaçlar için kullanacağınızı nereden bilelim?" olmuş.
Umit Agabey'in kulaklari cinlasin
Suudi Arabistan bile petrol tuketimini kismak icin nukleere yoneliyorsa, artik ulkemiz icin nukleer farz olmustur.
Denize kıyısı olan bir ülke için turizm bacasız sanayi demektir. Mersini görenler bilirler. Mersin sahilleri ve koyları Türkiye'de ender bulunacak güzelliktedir. O anlamda hükümetin tezat içnde olduğunu düşünüyorum.
Çünkü neredeyse hiçbir yan etkisi bulunmadan milyarlarca dolarlık girdi sağlayan turizmin bu denli kolayca baltalanması acımasızca bir karardır.
İşin sağlık tarafını bir kenara bırakarak şunları söylemem gerekiyor. Mersin turizmi rdemli ile Anamur arasındadır. Akkuyu tam bu coğrafyanın ortasındadır. Zaten sadece özel girişimlerle küçük yollar alabilen Mersin turizmi bu şekilde baltalanmış olacaktır. Bu sadece Mersine değil vatana zara verecek bir davranıştır.
Ülkemizin enerji açığı ve enerji harcamaları için yine dışarıya ödediği parayaı kıyaslayacak olursanız, nükleer enerji kaçınılmazdır.
Ülkemiz enerjide yerli kaynaklara yönelmelidir. Başta kömür santralleri ve hidroelektrik santralleri olmak üzere, jeotermal enerji ve güneş enerjisini azami miktarda kullanmalıdır.
Kömür kelimesinin geçtiği yerde, mevcutlarından dolayı karşı çıkanlar olacaktır, ancak kömürlü termik santralin, barajlar kadar bile ekodengeyi bozmaya çalışmadığı da bir gerçektir.
Ülkemizde turizm gelirlerinin tamamı yıllık 12 milyar doları ancak bulmaktadır. halbuki turizme harcanan para, altyapı, çevre, deniz, sağlık, temizlik ve diğer ihtiyaçlar için ikitrilyon dolarlık bir yatırım yapılmasına karşılık ancak oniki milyar dolar kazanılması ne kadar isabetlidir düşünmek gerekir.
Hemen itiraz edip, "kim iki trilyon dolarlık yatırım yapmış?" diye soracaklar vardır. Yollar, oteller, kanal, su, gezilecek camii ve kilise gibi tarih turizminin değerlerini korumak ve resterasayon için harcanan para gerçekten belki de daha fazlasını bulmaktadır.
Sadece kuşadası milliparkı ve ölüdenizin arsa bedeli bu miktarı aşar.
Bu kadar parayı biz başka sektörlere harcasaydır ne kadar kazanırdık, varın onun hesabını da siz yapın.
Nükleer santrala harcanacak para ile petrol ürünleri ve doğalgaza ödenen parayı kıyaslamak gerekir.
Biz petrol ve doğalgazdan elektrik elde etmekteyiz, halbuki nükleer santralden elde edeceğimiz elektrikle şehirleri ısıtmada kullanıp, havayı kirletmesek, petrol ve doğalgazdan daha az bir çevre zararı ile kurtulmuş oluruz.
Yıllarca, "ya siz nükleer santralı ne yapacaksınız, siz fakir bir ülkesiniz." yalanlarına kanarak bugünlere geldik. Belki de , bu kadar geç kalmamızın cezasını çekiyoruz.
Greenpeace örgütü başkanı Dr. Thilo Bode, nükleer endüstrinin Türkiye üzerinde büyük bir baskı kurduğuna dikkat çekerek, nükleer santral yapılması halinde bunun bedelinin ağır ödeneceğini bildirdi.
Pek çok ülkenin nükleer santrallerden vazgeçmeye başladığı bir dönemde Türkiye’nin nükleer enerji planlarının kabul edilemez olduğunu söyleyen Bode, İsveç’in nükleer santrallerden vazgeçtiğini, İtalya’da yeni santral yapımlarının dondurulduğunu, Fransa’da nükleer santralsiz bir gelecek tartışmasının sürdüğünü hatırlattı. Türkiye’nin geleceğin enerjisini satın aldığını düşünürken, aslında geçmişin teknolojisini satın aldığını vurguladı. Türk hükümetinin bu politikayla taş devrine döneceğini belirterek, GREENPEACE ‘nin enerji politikasının nükleer enerjiye ve fosil yakıtlara dayanmayan politikalar olduğunu ifade etti. [i]
“ABD’de 1978, Almanya’da 1982, Kanada’da 1978 yılından beri nükleer santral siparişi verilmiyor, Fransa da 1997 yılından itibaren 2010 yılına kadar nükleer programını askıya aldı. Japonya’nın Monju kentinde 1997’de, Tokaimura kentinde 1999’da yaşanan kazalar nedeniyle halk, nükleer santrallere karşı çıkmaya başladı. Kanada’da 13 Ağustos 1997’de 21 adet Candu nükleer santralinden 7’si, ABD’li ve Kanadalı uzmanlarca yapılan denetimlerde yetersiz, tehlikeli bulunduğu için kapatıldı. Avusturya’da yapımı 1978’de tamamlanan Zwentendorf Nükleer Santralı, referendumda ‘hayır’ sonucunun çıkması nedeniyle hiç çalıştırılmadan kapatıldı. İsveç, 1980 yılında yapılan referandum sonucunda elektriğinin yüzde 46’sını karşıladığı nükleer santralleri 2010 yılında kapatma kararı aldı. Rusya, etkileri hâlâ devam eden Çernobil faciasından sonra onlarca santral projesinden vazgeçmek zorunda kaldı.”[ii]
Nükleer mühendis Prof. Dr. Tolga Yazman: ‘Nükleer reaktörden çıkan yanmış atıkların, kazadan beladan uzak bir şekilde 250 bin yıl saklamamız gerekiyor. (…) hiçbir bürokrat-teknokrat çizmeden yukarı çıkmamalı, 250 bin yılın kefili olmaya yeltenmemelidir. hiç kimse nükleer santrali Türkiye için ‘teknik bir zorunluluk’ olarak göstermesin. bu bir siyasi seçenek ve karar. ‘[iii]
Hadi Mersin Akkuyu’ya nükleer santral kuruldu diyelim. Beş on yıl sorunsuz enerji üretti. peki ya atıklar. Nükleer çöplük. kaç nesil toprağımızı, çocuklarımızı, torunlarımızı tehdit edecek çöplükler ne olacak.
Nükleer santraller kimin için
İlk nükleer santralın 2012’de işletilebileceğini açıklayan TAEK Başkanı Okay Çakıroğlu, ‘Türkiye bütün rüzgâr ve hidroenerji potansiyelini kullanabilse bile 2020 yılında enerji açığı çeker. Nükleer santral enerjide hem en ucuz hem de en çevreci çözüm,’ dedi...”[iv]
Sonra da... “2020’ye kadar Türkiye’nin enerjiye 128.5 milyar dolarlık yatırım yapacağını ifade eden Güler, “Nükleer santral yapımında öncelik özel sektörde olacak,”[v] diye ekliyor...
Özel sektörün yani kapitalistlerin gözü aydın! Sanki Hiroşima, Çernobil yaşanmamış gibi... Yeniden başladılar... Seslerini giderek yükseltiyorlar...
“Neden” mi?
Elbette özel sektörün yani kapitalistlerin sömürüsü için...[vi]
Ya da “Nükleer enerji lobileri yıllardır ellerinde kalan ve kendi ülkelerine kurmak istemedikleri nükleer reaktörleri pazarlamak için uğraşıp durmaktadırlar. Zaman zaman sözde ‘bilim’ insanlarını zaman zaman da basındaki yazarları devreye sokarak nükleer enerjinin ‘gerekliliğini’ topluma dayatmaya çalışırlar” da ondan...
Radyasyon ve atık sorunu, dünyanın nükleer santrallerden vazgeçmesinin en önemli nedenleri arasında yer alıyor. Nükleer santrallerden çıkan atıkların saklanması, imhası için lisanslı bir depolama alanı bulunmuyor. Bir nükleer santralın normal çalışması esnasında etrafına radyasyonun çok düşük bir oran olmasına karşın insan vücudu üzerinde ciddi hasarlara yol açtığı artık biliniyor. Nükleer santralın çalışması sırasında veya kaza sonrasında açığa çıkan radyasyon, besin ve solunum yolu ile canlılara geçiyor. Canlı hücreleri meydana getiren atomları ve molekülleri iyonize ederek yapılarını bozan radyasyon, DNA’ların da kimyasal yapısını bozuyor. Nükleer santrallerin çevresinde yaşayanlarda görülen kanser vakalarında yüzde 400’lük bir artış yaşanırken genetik mutasyonlar nedeni ile normal olmayan doğumlar, lösemi gibi hastalıklar artmaya başladı.
Mersin nükleer çöplük olacak
‘Nükleer santrallerin dünü bu günü ve yarını’ başlıklı konferansında, Kanada Nükleer Dikkat Projesi Vakfı araştırma müdürü David H. Martin, Akkuyu’ya inşa edilmesi düşünülen reaktörün her 1,5 yılda 2 bin ton yüksek düzeyde radyoaktif atık üreteceğini belirtip, bu atıkların binlerce yıl boyunca saklanmak zorunda olduğunun altını çizerek, “kanada kendi atıklarına çözüm üretemedi. Türkiye de çıkan atıklara Kanada ve diğer ülkeler gibi çözüm üretemeyecek.” diyor. [vii]
“Nükleer santrallerle ilgili bir diğer sorun da radyoaktif atıklar. Ortalama 1000 megavat gücü olan bir santral, yılda yaklaşık 27 ton yüksek düzeyli, 250 ton orta düzeyli, 450 ton düşük düzeyli atık üretiyor. Bu atıklar ve tükenmiş yakıt çubukları, 20 yıl boyunca reaktörün içindeki veya yanındaki havuzlarda bekletiliyor. Atıkların güvenli bir şekilde depolanacağı alanlar bulunmaması risk oluşturuyor.”[viii]
Greenpeace örgütü başkanı Dr. Thilo Bode, Nükleer endüstrinin can çekiştiği bir dönemde Türkiye’nin can simidi olduğunu, Türkiye’nin üzerinde nükleer endüstrinin ticari baskısı olduğunu vurgulayarak, santrali yapan firmaların ortaya çıkacak atıklarla ilgilenmediğini anlattı. Türkiye’ye nükleer santral kurulması durumunda, uluslararası firmaların Türkiye’yi radyoaktif atıklarının –çöplüklerin- merkezi yapacaklarını altını çizdi.
Greenpeace Akdeniz Enerji Kampanyası sorumlusu Hilal Atıcı, ‘Planlanan nükleer enerji kapasitesi Türkiye’nin gelecekteki enerji ihtiyacının yüzde 5’inden daha fazlasını karşılamayacak... Bu durumun tek sonucu eski, tehlikeli ve pahalı teknolojilerin Türk insanını çıkmaz bir yola sürüklemesi olacak. Nükleer enerji, tehlikeli kazalar, rutin radyoaktif salımlar ve hiçbir şekilde ortadan kaldırılması mümkün olmayan radyoaktif atıkların ortaya çıkması gibi büyük riskler taşır. Bir nükleer enerji santralinin yapımı kadar sökümü de çok pahalıdır, milyar dolarlara mal olur’ diyor.
TTB’nin hazırlamış olduğu nükleer dosyada nükleer üretimle ilgili şu veriyi de dikkatle okumamız şart: ‘Türkiye’de nükleer santraller için yeterli uranyum bulunduğu öne sürülüyor. Oysa, yaklaşık 9.000 ton civarında çok zengin olmayan ve yurtdışında zenginleştirilmesi zorunlu olan bir uranyum rezervimiz var. Bu da, 1.000 mw’lık bir nükleer santralın ancak yıllık ihtiyacını karşılamaya yetebilir. Sonuç olarak yakıt ve teknoloji olarak dışa bağımlılığımız devam edecektir’...”[ix]
Sonsöz:
Greenpeace örgütünün açıklamasına göre, Türkiye enerji bakanı nükleer atıklar konusunda bilgisiz. Nükleer santrallerde böyle bir sorun olduğunu bile bilmiyor. Alman hükümetleri; ülkedeki protesto eylemlerinden çekindikleri için nükleer çöpleri büyük paralar vererek başka ülkelere yolluyor.
Peki Türkiye ne yapacak. Nasılsa kendi çöpümüzü kabul edecek bir ülke bulamayız, bulsak da paramız yok, oldu olacak nükleer çöplük olalım da para mı kazanalım diyecek?
Ya Mersinliler?
Not: Temel Demirer’in ‘Nükleer çılgınlık eşiği’ adlı çalışmasından ve ‘YDD kıskacında çevre ve kent’ (Ütopya yayınevi) adlı kitaptan yararlanılmıştır.
[i] Temel Demirer, Nükleer çılgınlık eşiği.
[ii] Özlem Güvemli, “Türkiye ‘Ölüme’ Koşuyor”, Cumhuriyet, 22 Şubat 2006, s.9.
[iii] Cumhuriyet, 26 Nisan 1998, s. 18.
[iv] Okay Çakıroğlu, “Nükleer Enerji Çevrecidir”, Radikal, 9 Mart 2006, s.4.
[v] “Nükleerde Öncelik Özel Sektörde Olacak”, Radikal, 6 Mart 2006, s.15.
[vi] YDD kıskacında çevre ve kent. Ütopya yayınevi. Ankara. 1999.
[vii] David H. martin, emek, 21 Mart 1988, s. 12
[viii] Özlem Güvemli, “Atık Sorunu Çözümsüz”, Cumhuriyet, 22 Şubat 2006, s.9.
[ix] Uğur Biryol, “Nükleer Yalanlar”, Radikal İki, 5 Mart 2006, s.10.
Bu düşüncelerin tamamına katıldığım için fazla bir şey yazmıyorum.
Bu haber www.turkhabernet.com sitesinden alınmıştır.
Rüzgar enerjisi mevcut kurulu gücün üstünde bir kuruluma sahip olsa dahi tek başına ihtiyacımızı karşılamaz. Çünkü rüzgar düzenli esmediği için,esmediği zamanlar yerine diğer santrallerin devreye girmesi gerekir. Gerek kömür santrallerini, gerekse nükleer santrallerini aç kapama yapmazsınız. Geriye doğalgaz çevrim santralleri ve hidroelektirk santralleri kalıyor.
Doğal gazda dışa bağımlıyız. Hidroelektirk enerji potensiyelimz kısıtlı, yaklaşık %25-30 civarında. Demek oluyor ki rüzgar da %25-30 civarında maksimum elektirk üretmemiz mümkün. Bu duurmda yenilenebilir enerji kaynakları toplamda ancak ihtiyacımızn %50-60 'nı karşılaması mümkün olabiliyor. Güneş henüz ekonomik duruma gelmedi,ham üretm maliyeti 15 cent civarında. Geri kalan ihityacımızı ya kömürden ya nükleerden karşılamak zorundayız. Kömür kaynaklarımız da yetersiz. Nükleer kaçınılmazdır.
Ankette oyumu kurulmalı şeklinde kullandım. Ancak, bu konu hakkında, yani nükleer enerji hakkında çok fazla bir bilgiye sahip değilim. Uygun yer ve koşullar sağlandığında çevreye ve ekolojik dengeye çok fazla zarar vermez diye tahmin ediyorum. Ayrıca, hali hazırda kapıda bulunan dünyadaki enerji krizinde, bu santraller kurulduğunda masada bizimde sözümüz olabilir...
Yukarıda greenpeace'in yazısına ithafen yazıyorum, o kadar çok yanlış var ki bana göre neresini alıntılasam bilemedim...
Hiroşima atom bombası ile yerle bir oldu, nükleer santralle değil. Halkı korkutarak gerçek niyetlerini saklamaktan başka bir iş yaptıkları yok.
Artan kanser vakalarıymış... Yatağan 100 yıl daha zehirlesin oradaki insanları, gıkları çıkmaz.
Atıkların depolanması hususuna gelince, her sene Dünya'da çıkan toplam nükleer atık basket sahası genişliğinde 2 katlı bir apartman alanını kaplıyor. Dünya'daki sigara külleri daha fazla alan kaplardı herhalde. Nükleer teknolojiye sahip insanoğlunun atığı depolayamayacağını idda etmek komik. Dünya'nın nükleer atıklar ile kirlenmesi hiç bir zaman mümkün olmayacak. İnsanoğlu 250000 yıl içinde o atıkları yeniden değerlendirmenin yollarını keşfedecek. Bu süreçte maliyeti düşecek uzay taşımacılığı sayesinde geri dönüşmeyen her tür çöpün Dünya'dan çıkarılması gündeme gelecek. İnsanlar trilyon dolarları uzay araştırmalarına hobi olsun diye yatırmıyorlar...
http://www.marathonresources.com.au/nuclearwaste.asp
Sonra Türkiye'de açığa çıkan tıbbi ve deneysel radyoaktif atıkların nerede depolandığı hiç akıllarına gelmiyor nedense...
Greenpeace hiç bir aklı başında ilim irfan sahibi genci kandıramayacağını bildiğinden hep komünizme oynuyor. Özel sektör gelcekmiş de, pirim yapacakmış da... Bugün Türkiye'de elektriğin yüzde kaçını devlet üretiyor ki?
Onlar gitsinler her sene nükleer deneme yapan uygar ülkelere takılsınlar...
Ayrıca o ülkeler hakkında verdikleri bilgiler de külliyen yalan!
Alıntı:
Today, only eight countries are known to have a nuclear weapons capability. By contrast, 56 operate civil research reactors, and 30 have some 435 commercial nuclear power reactors with a total installed capacity of over 370 000 MWe (see table). This is more than three times the total generating capacity of France or Germany from all sources. Some 30 further power reactors are under construction, equivalent to 6% of existing capacity, while over 70 are firmly planned, equivalent to 22% of present capacity.
Mersin rastgele szeçilmediki.Öncelikle Türkiye'de depreme en güvenli bölge Konya ile Mersin'in batı tarafları.Bununlada yetinilmedi 2300mt. kadar 5 ayrı noktada sondaj yapılıp,hem zemin etütleri yapıldı hemde 3 yıl boyunca sismik hareketler incelendi.Kaldıki santral richter ölçeğinde 8,3 büyüklüğünde depreme dayanacak sağlamlıkta yapılacak.1939 Erzincan 7,9,1999 Marmara 7,4 ve 1992 Erzincan 6,9 büyüklüğünde olan depremlerdi,yapının ne kadar sağlam olduğuna bir bakın.Yöredeki hayvan ve bitki türleri tespit edilip envanteri çıkarılmış,yeraltı su kaynakları ve akışkanlıkları tespit edilmiş yani güvenlik ve çevre ile olan herşey yapılmış ilk aşamada olması gereken.Neden deniz kenarına kuruluyor derseniz birincisi reaktörleri soğutmak için büyük miktarda suya ihtiyaç var.Nükleer karşıtlarının cahilliği buradanda belli bu suyu kullandıktan sonra aynen salarsanızda çevreyi bozar ama onların hiç dile getirmediği bu meseleyide düşünmüşler ve su soğutulup,arıtıldıktan sonra tekrar tabiata verilir.Bacasından çıkan dumanda radyasyon kayda değmeyecek kadar düşük.Aynıradyasyonu siz tv,bilgisayar başındada alıyorsunuz.
Efendim sızıntı olursaymış,yahu dilimizde tüy bitti Çernobil'de dış koruma kabuğu yoktu o yüzden sızıntı oldu,dış koruma kabuğu olur bu santrallerde ve bir uçağın kazara düşmesi bile hesaplanarak inşa edilir.Atıklarda çok yer işgal etmiyor ve herhalde biz Vatikan değiliz 814578km.karelik bu coğrafyada bunları uygun bir yerde muhafaza edebiliriz.
Bulgaristan,Romanya,Ukranya,Rusya,Ermenistan'da bu santrallerden var ve hepsi maalesef geri Rus teknolojisi.Zaten biz risk altındayız,korku ile yaşa ama nimetten istifade etme varmı öyle yağma.Hem bu teknoloji çok yerde kullanılıyor,niye hep ithal edelimki,bu vesile ile kendi elemanlarımız yetişecek ve gün gelecek bölge gücü olduğumuzu söylüyoruz maden lafla güçlü olunmuyor,sağlam ekonominin askeri güçle desteklenmesi lazım.
Bakın Ermenistan'daki şu an dünyadaki belkide en riskli nükleer santral sınırımıza sadece 20km.G... üyeleri gitsin ona tepki göstersin.