Ana Sayfa 892 bin Türkiye Fotoğrafı
Soru: Emperyalizm ne demek?
123   sonraki »
Ana Sayfa -> HABERLER ve SOHBET
cevap yaz
(üye olmadan da mesaj yazabilirsiniz)
AydinE
10 yıl önce - Pzr 25 Nis 2004, 03:58
Soru: Emperyalizm ne demek?


Bu gayet ciddî bir sorudur arkadaşlar.
Habire "emperyalist", "emperyalizm" gibi sozler kullaniliyor.
Asil anlamini bilen var mı ?
Buyrun cevaba..


Mehmet CK
10 yıl önce - Pzr 25 Nis 2004, 04:04

somurgecilik. Roma, Osmanli gibi bir yonet, Romalilastir felsefesi yerine, topragi ele gecirip, yerel halki imparatorluk vatandasligindan dislayarak kaynaklarini emmeye somurge imparatorlugu denir.

BU yuzden iki imparatorluk modeli birbirinden farklidir.

Roma Imparatoru, Parthica fatihi Septimus Severus, Afrikalidir.

Constantine Yugoslavya(si eski Tito donemi Yugoslavya' si) yoresinin yerlisidir.

Justinianus Arnavuttur.

Osmanli veziri azamlari cesitli Rumeli eyaletlerinden gelir.

Yonetilen eyaletlerin kaynaklari tuketilmemistir. Iste en onemli husus burada... Somurge duzeni farkliydi, hep al, asla verme duzeniydi...


Besim
10 yıl önce - Pzr 25 Nis 2004, 06:08

Copy-Paste'in kudretine sığınarak ilk planda,değerli bir abimizin pek nadide pek güzel bir yazısına göz atalım,sonra da kişisel yorumları yapalım.(speşil tenks tu spincrus)

emperyalizm denince muhtemelen akla gelecek ilk ve en keskin ornek, afrika’nin kolonilestirilmesi olmalidir. dunya capinda emperyalizmin en bariz bir bicimde yapildigi kita olan afrika, ayni zamanda en el degmemis kitalardan biri olma ozelligini de tasidigi icin batidan gelecek olan emperyalist guclerin somurusune buyuk olcude acik olmustur. bu yuzden afrika’yi oncelikli olarak incelersek, muhtemelen daha saglikli bir kaniya varabiliriz genel baglamda.

19. yuzyil oncesinde afrika’nin %90’inin egemenligi yine afrika’nin yerlilerinin elindeydi. ancak bu yuzyilda hiz kazanmaya baslamis olan emperyalist hareketler neticesinde, 20. yuzyil’a gelindiginde liberya ve etiyopya disinda butun afrika tamamiylen bati medeniyetlerinin kolonisi haline gelmisti.

bati medeniyetleri, yani avrupalilar, afrika kitasini yalnizca harita uzerindeki cizgilerden ibaret olarak goruyorlardi. yani, harita uzerinde sinirlari cizip belirlemek, bir aristokrata dogum gunu hediyesi olarak kolonilerden bir parcanin harita uzerinde verilmesi ve bu tur harita uzerindeki sembolik dagitim, gayet yaygindi. nitekim kilimanjaro dagi, bircok defa bu “dogum gunu hediyesi” olayi nedeniyle aristokratlar arasinda birbirlerine hediye edilmistir. trajikomik bir olaydir, ancak avrupalilar’in afrika’yi nasil gorduklerini iyi bir bicimde ozetler.

etiyopya, birinci dunya savasi oncesinde artik afrika’da koloni edinmesi gerektigini hisseden italya tarafindan saldiriya ugramasina ragmen italya’yi alt etmesini bilir ve muhtemelen daha uzun seneler boyunca tek kolonilesmemis bolge olarak kalir. ancak birinci dunya savasi sonrasinda nispeten daha da guclenen italya, bu sefer etiyopya’yi kolonize eder.


bu zamanlarda butun dunya capinda yeni emperyalist devletler ortaya cikmaya baslamistir. guc dengesi nedeniyle ortaya cikan bu yeni guclerin en basinda olanlar, japonya, almanya ve amerika birlesik devletleri’dir. tabii ki ingiltere de halen daha eski emperyalist gucunu korumakta ve “ustunde gunesin batmadigi imparatorluklarini” surdurmektedirler bu donemlerde. ancak bu yeni emperyalist akimlar ile ortaya, kolonilerlen basetmek namina tamamiylen brutal yontemler de cikmaya baslar. topraklar, ustinde yasayan insanlara pek saygi duyulmaksizin yonetilmeye baslanmistir yeni emperyalist sistem altinda. bu da genel baglamda 19. yuzyil sonlari ve 20. yuzyil baslarina tekabul eder.

marksizm (aslinda karl marx’in kendisi diyelim buna daha cok) ve liberalizm yandaslari, emperyalizm kavraminin kaynagini tamamiylen kapitalizm ile aciklamayi severler. onlara gore emperyalizmin olusumu kapitalizmin varligi nedeniyle olmustur. yine bu goruse gore (ozellikle liberal kesim) emperyalizm kapitalizmin carpitilmis haldiri, ancak bir sekilde duzeltilebilir ve “onune gecilemeyecek” olcude buyuk bir sorun teskil etmemektedir. yine de emperyalizmin, kapitalizm var oldugu surece var olacagini savunan kisi karl marx’dir ve ona gore bu duzeltilemez, geri donulemez.

yaklasik olarak 1880 ila 1940 yillari arasindaki donemde dunya uzerindeki mevcut butun kapitalist ulkeler buyuk ekonomik problemler ile yuz yuzeydiler. ozellikle de buyuk buhran donemi olarak da adlandirilan 1920’li yillarda bu kendini tam anlamiylan almanya ve abd’de gostermeye baslamis olsa da, ekonomik problemler bu tarihten once de buyuk olcude mevcuttur.

bu ekonomik problemlerin ustesinden gelmek icin en uygun cozum olarak da yine uluslararasi ticaret fikri benimsenmeye baslanir. karl marx ve liberal kesimlerin dusuncelerinin ortak noktasinda ise bu yatmaktadir zaten. zira onlara gore kapitalizm, sonuc itibariyle cok fazla, gereginden fazla uretilmesine, ancak bu uretimi kompanse edecek derecede tuketilmemesine ve uretilen fazladan mallarin buyuk olcude “cope gitmesine” neden olmaktadir. pek tabii ki kapitalizmin bir getirisi olan bu cope giden mallari en iyi sekilde degerlendirmek icin uluslararasi ticaret yapilacaktir. bunu yapmanin en kolay yolu da yine bu goruslerin belirttigi uzere emperyalizm’dir.

oyle ki bircok insan olabildigince zenginlesmekte, ancak isci sinifi olabildigince fakirlesmektedir. zengin kesim de aslinda kazanclarinin cok buyuk bir kismini yatirima harcarlar veya “yastik altinda” tutarlar. bunun sonucunda da buyuk bir gelir dengesizligi olusur, cunku elde edilen para ekonomiye geri donmemekte, uretilen mallar satilamamaktadir.

bu noktada tekrardan karl marx’in fikirleri on plana cikmaktadir. kendisine gore rekabet ve teknoloji, buyuk olcude isyerlerinde makinelesmeye gecilmesine sebep olmaktadir (ayni savi ricardo da savunmustur). bu da buyuk olcude iscinin isini elinden almakta, iscinin is gucunun degerini dusurmektedir. buyuk olcude issizligi, bir de daha once anlattigim “fazladan uretim” nedeniyle olusan gelir dengesizligi ile birlestirirseniz ortaya asiri bir bicimde ezilmekte olan bir proleteryadan baska ne cikabilir ki?

ancak asil olan sudur ki, insanlarin is gucu, bir malin degerine deger katmaktadir. bu kesin olarak kabul gormektedir bircok ekonomist tarafindan. soyle bir durum vardir ki, kapitalizmin bir getirisi olan fazladan mallar ve teknoloji ile getirilen makineler yuzunden degeri dusen mallardan artik kapitalist kesim zarar etmeye baslamistir. kar oranlari dusmeye baslamistir. bu gibi bir durumda, eger fabrikada insan gucu calistiriliyorsa, onlarin maaslarinda yapilacak oynamalar ile tekrardan kar dengesi elde edilebilir. makineler ile bu yapilamaz.

ortaya cikan bu kadar buyuk bir issizligin sonucunda da buyuk olcude insanlar artik baska kolonilere goc etmeye baslayacaklardir. boylece kolonilere yerlesen bu isci sinifi calisip uretecek, anavatanda makineler tarafindan uretilen ve ellerinde fazladan kalan ucuz mallar, olmasi gereken fiyatin da ustunde kolonilere satilacak, kolonilerde yapilan yatirimlar ile de oralarda yavas yavas gelisme olacagindan, koloniler de anavatani dogal kaynaga bogacaklardir.

luksemburg ornegini burada vermek gerekmektedir. bu ufak devlet, zamaninda daha cok kapitalizm tarafindan yonlendirilen bir sosyal yapiya sahiptir. kendisinin kolonileri mevcut olmadigindan dolayi ise ellerinde birikmeye baslayan fazladan mallari satacak bir yer bulamazlar ve ucuncu dunya ulkeleri de dedigimiz kolonilere dogru acilirlar. zira bu kolonilerde insan emegi ile yapilmis mallar mevcuttur ve daha bir deger sahibidirler, fakat yine de daha ucuza alinabilmektedirler! nicin boyle bir durumda avrupa ile ticarete girilsin ki?

iste emperyalizm’in tanimi da burada ortaya cikmaktadir: emperyalizm, elindeki nispeten pahali ve degersiz mali, silah zoru ile kolonilerdeki degeri yuksek ama fiyati dusuk mallarin karsiliginda ticaret yapmaktir.


bu noktada ise artik marx’in goruslerinden biraz daha ayrilmaya baslamis ama temelde ayni olan bir baska goruse, leninist akima bakmak gerekmektedir. lenin’e gore kapitalizm, para ile esdegerdir. kendisine gore buyuk kapitalist devletler, parasi pek olmayan kucuk kapitalist devletleri “yutarlar”. tipki ufak sirketlerin, buyuk sirketler tarafindan satin alinmasi gibi. iste bu noktada da bankacilik olayi devreye girer; kapitalizmin yarattigi parayi bir sekilde tutabileceginiz ve daha sonra da belli bir faiz ile bunu bir sekilde buyutup yatirim yapabileceginiz yerlere ihtiyac duyulmaya baslanir. oyle ki, lenin’in dusuncesine gore kapitalist devletler arasinda savas kacinilmazdir, zira bu savaslar her zaman ustune yatirim yapabileceginiz daha cok arazi ve mulkiyet elde etmek icin yapilmaktadir.

almanya, lenin’in soyledigi bu seyi, tarihi icerisinde sayisiz defa yapmistir aslinda. bircok defa diger avrupa devletlerinin kolonizasyonunu kiskandigindan, kendi icine sigamadigindan ve genislemek istediginden dolayi almanya, koloni edinme yarisina (emperyalizm yarisi) dahil olmak istemis, hatta avrupa kitasinda da yerler elde edip buralara yatirim yapmak istemistir. surekli sismekte olan ancak artik genisleyecek bir alani bulunmayan bir balona benzetebiliriz almanya’yi; mutlaka icinde bulundugu odanin penceresi acilinca balon buradan disariya dogru tasmaya baslayacaktir. almanya, bu ugurda birinci dunya savasi’ni cikarmistir. biraz daha fikir edinmek maksadiyla su basliga bakilabilir: (bkz: alman sorunu).


liberalizm ise bircok farkli gorus sahibidir konu uzerine. bunlar arasindaki en iyi orneklerden biri de hodson’in emperyalizm uzerindeki gorusleridir.

kendisi, kapitalizmi dunyadaki ekonomik buhranin sebebi olarak gormektedir. bu sebepten dolayi kapitalizm emperyalizmin yapitaslarini olusturur. ancak kapitalizm, emperyalizmin sonuclarini meydana cikarmaz. kendisinin bununla demek istedigi, marx’in uzerinde bolca durdugu “kapitalizm yuzunden dusen gelir seviyesi ile ortaya cikan emperyalizm” olayinin aslinda her zaman ortaya cikmasinin gerekmedigi yonundedir. yani, aslinda bu olayin onune gecmek icin anavatandaki iscilerin maaslarina zam yapilabilir, boylece iscilerin cok daha fazla tuketmelerine yardimci olunabilir (ricardo da bu konuda birseyler soylemistir; “eger iscilerinize belli bir gelir saglamazsaniz, gelecekte tuketici olacak kimse bulamazsiniz”). ote yandan birtakim endustrileri de (celik, komur, vb. sanayii) devletlestirme politikasinin gudulmesini soylemektedir.

hodson’a gore emperyalizm aslinda cok buyuk bir para israfidir. zira anavatanin disindaki yerlere yatirim yapilacagina, anavatana yapilan yatirimlarin geri donusumu cok daha buyuk olacak, yabanci yatirimlarin askeri bir bicimde diger ulkelerden de korunmasi icin bu kadar para harcanmayacak, hersey anavatanda kalacaktir.

kendisine gore emperyalizmin uc tane buyuk nedeni vardir. birincisi, bir sekilde yatirim yapilabilecek alanlarin olmasidir. daha once de degindigim gibi, bir devlet, oyle ya da boyle yatirim yapmak isteyecek ve bunun icin de belli arazilere ihtiyac duyacaktir. bunun en kolay yolu da kendi ulkesinin disinda bir araziyi kolonilestirmekten gecmektedir. ikincisi ise (ozellikle avrupa icin gecerlidir) kilisenin dunyaya yayilmasini saglamaktir. aslinda bunu daha onceleri 16. yuzyil’da ispanya’nin yaptigini sansak bile, 19. ve hatta 20. yuzyil’da bile, ozellikle afrika uzerinde avrupali devletlerin uyguladiklari hristiyan misyonerligi inanilmaz boyuttadir.

ucuncu sebebi de ayri bir paragrafta ele almayi uygun gordum, zira bu kendi kanaatimce gayet komik bir durum olmaklan birlikte, daha sonralari ikinci dunya savasi gibi olaylarin da aciklanmasinda yardimci olabilecek birseydir. hodson, emperyalizmin ucuncu buyuk sebebi olarak yahudiler’i gostermektedir. anavatanda butun buyuk sermayeleri ellerinde tuttuklarindan dolayi yahudiler, devleti ve yahudi olmayanlari, bir sekilde gelir elde etmek ve yatirim yapmak icin dunyaya acilmaya itmislerdir. “kendi evimde yahudiler butun endustriyi elinde tutuyor, bana yer birakmiyorlar, bu yuzden ben de afrika’ya gider orada kendi endustrimi kurarim” mantigi sayesinde emperyalizmin yayildigini savunmaktadir. daha sonralari almanya’nin anti semitizm hareketlerinde bu fikir oldukca acik (ve brutal) bir bicimde ortaya konulmustur saniyorum.

boylece hodson, aslinda emperyalizmin pek de geri donusumunun olmadigini savunmaktadir. emperyalizmin ortaya cikmasini da bir sekilde “is dongusu” adini verdigi bir olayla anlatmaktadir. ozetlen denilmektedir ki, ulkeler gumruk vergilerini ve tarifeleri yukselttikce isciler de daha cok koloniye sahip olmak isteyecek, boylece belli bir seviyede tekel sahibi olunacak, ancak gelecekte bu tekrardan tarifelerin yukseltilmesine neden olacak ve bu boyle bir kisir dongu olarak gidecektir. bu nedenle emperyalizm, hodson’a gore gayet buyuk bir israftir.


birazcik da su ana kadar anlattigimiz konularin elestirisini yapmaya baslayalim.

bunlara oncelikle karl marx’in goruslerini elestirmek ile baslayabiliriz:
- oncelikle, avrupali devletlerin kesinlikle birbirlerine yaptiklari yatirimin, kolonilere yaptiklari yatirimlardan cok daha fazla oldugu bir gercektir. yani, dis yatirimin tamamiyle kolonilere yapilmasi gibi bir durum soz konusu olmadigi gibi, bu sadece eski kolonizasyon doneminde kuzey amerika’da yapilmis, ancak ondan sonra tamamiylen avrupa kitasinin kendisinde yapilmaya baslanmistir. en buyuk ekonomi, halen daha ic yatirimlar ile yonlendirilmektedir.
- marx’in (ve birtakim liberallerin) soyledikleri gibi isci maaslarini surekli yukseltmek veya alcaltmak o kadar mumkun degildir. zira gunumuzde de varliklarini devam ettiren birtakim politik unsurlar (isci sendikalari gibi), o zamanlarda da mevcuttur ve genelde herhangi bir maas ile oynama durumu soz konusu oldugunda hemen ortaya cikarlar.
- insanlar, genel baglamda aslinda insan emeginin bir mala kattigi degeri pek umursamazlar. ufak el isciligi olmadigi surece, bir fabrika cikisi olan seri uretim bir malin, insan yapimi veya makine yapimi olup olmamasina pek kimse aldirmamaktadir.
- isvec ve danimarka, kapitalist olduklari halde emperyalist olmayan devletlerdir. portekiz, italya, ve hatta binlerce sene onceki roma imparatorlugu ve buyuk iskender’in makedonya imparatorlugu bile kapitalist degilken emperyalist olmayi basarmislardir. oyle ki cin bile, komunizm oncesi zamanlarda emperyalizm yapmis, daha sonra da kendisi bati emperyalizminden nasibinin almistir. komunizm zamanindaki emperyalizm, gunumuzde komunist cin’e girmekte olan kapitalizm oncesinde (mao zedong donemi) bile mevcuttur.
- sovyetler birligi’nin kapitalizm karsiti oldugu halde sovyet emperyalizmi yaptigi, bunun da diger emperyalizm sekillerinden pek farkli olmadigi, bircok siyasal bilimci tarafindan kabul edilmektedir.
- yuksek gumruk vergileri, her zaman emperyalizme neden olmamislardir. zira bu vergilerden once de emperyalizm dunyada buyuk olcude mevcuttur.
- dekolonizasyon’a, yani ikinci dunya savasi sonrasinda, herhangi bir savas nedeniyle kaybedilmedikleri halde bagimsiz olmalarina izin verilen ve terkedilen kolonilere ne demeli? eger emperyalizm, kapitalizmin kesin sonucu ve getirisi ise, nicin bu koloniyer emperyalizmden vazgecildi?

ancak, her saglikli platformda da olmasi gerektigi gibi, bu elestirinin de bir oz elestirisini yapmak gerekmekte:

- oncelikle, gunumuzde insanlarin elinde pek cok belirsiz ve supheli sayilabilecek dokuman bulunmaktadir. bu dokumanlarda pek iyi istatistiki verilere yer verilmediginden dolayi, gecmis hakkinda bu kadar kolay ve gozu kapali bir sekilde yorum yapmak olanaksizdir.
- kar oranlarinin yukselmesi beklentisi, emperyalizmin olusmasina neden olmus olabilir.
- emperyalizm, aslinda hakikaten de ekonominin bircok alanda guclenmesini saglamis olabilir. zira somurulen devletler ile emperyalist devletlerin gunumuzdeki konumlarina baktigimizda boyle bir kaniya varabiliriz.
- belli gruplar buyuk olculerde kar saglamislardir aslinda bu tur kolonizasyon olaylarindan. kolonilerde yasayan insanlarin sirtindan yuklu bir gelir elde etmistir bu gruplar. bir sekilde de yahudilerin olayini kirmaya basarmislardir pekcok ulkede.
- ekonomik karlilik, aslinda her zaman da emperyalizmin ana sebebi olmayabilir. mesela, yemen’i bir koloni haline getirmek basli basina epey karsiz bir isken, hindistan ile ingiltere arasinda bir duraklama yeri ve stratejik nokta olmasindan dolayi, genis acidan bakildiginda, ekonomik getirisi cok daha yuksektir.



karl marx’in ve liberalistlerin teorilerine baktiktan sonra, emperyalizm uzerinde simdi de realistlerin goruslerine yer vermek gerekmektedir.

(sahsim adima soylemem gerekirse, kendimi bir realist olarak gormekte ve aslinda realistlerin soyledigi bircok seyi, liberalist ve marksistlerin soylediklerinden daha mantikli bulmaktayim. yine de buyuk olcude bu diger fikirlere saygi duymakta ve bunlari da bircok alanda kullanmaktayim. bircok konuda da marksist ve liberalistlerlen ayni fikirde olsam dahi, kor humanizm yaparak bu ilginc idelojileri carpitanlar yuzunden de yavas yavas sogumaya basladigimi belirtmek isterim.)

realistlere gore, daha onceden de guc dengesi ve uluslararasi guc basliklarinda da anlattigim gibi, dogal olarak guclunun her zaman gucsuz uzerine, uluslararasi anarsik ortamin verdigi olanaklar sayesinde bir sekilde baski olusturmasi sozkonusudur. guc ve guvenlik, burada on plana cikmaktadir. guclu devletler, guvenliklerini daha da iyi saglamak ve yaymak icin kucuk devletleri ele gecirirler. “guclu, yapabildigini yapar. gucsuz ise yapmasi gerekeni yapar” sozu bunu cok iyi aciklamaktadir.

emperyalizm’in 1880ler’den sonra yayginlasmasinin iki tane buyuk sebebi vardir realistlere gore.

birincisi, teknolojinin gelismesidir. buhar ile calisan gemiler (ironclad), rayli ulasim sisteminin ve trenlerin yayginlasmasi, hatta tip alanindaki ilerlemeler, buyuk devletlerin kolonizasyon arzularini ve emperyalist yaklasimlarini percinlemistir. ancak en onemli teknolojik gelisim, tabii ki askeri alanda olmus, ortaya cikan seri uretim tufekler, makinali tufekler ve gelismis topcu birlikleri neticesinde daha da bir yayginlasmaya baslamistir.

ikinci neden ise dunyanin yeni bir politik duzene gecmeye baslamasinda yatar. yani realistler, ekonomik nedenlerden cok, degisen guc dengesi (guc dengesinin bozulmasi) olayi nedeniyle kolonizasyona ve emperyalizme onem vermeye baslarlar. avrupa’nin ortasinda almanya’nin buyuk bir guce kavusmaya baslamasi, italya ve almanya’nin politik butunluklerini saglamaya baslamalari (birlesme yasamalari), fransa, rusya ve ingiltere’nin aralarinda ittifaka gidip almanya, avusturya, osmanli ve italya’nin da bir diger ittifaki olusturmasi, butun bunlari korukler. ancak en onemlisi, ana kitada yapilacak olan bir genislemenin getirdigi riskler nedeniyle, genislemenin cok daha kolay oldugu ucuncu dunya ulkeleri’nde yasanan genisleme politikalaridir. ana kitada herhangi bir rekabete girmek cok buyuk riskler tasimaktadir ve bu rekabeti avrupa’dan cikarip afrika, asya gibi yerlere tasimak, bu tur ulkeler icin cok daha rahat ve guvenli bir rekabet ortami yaratacaktir. savas kacinilmazdir ve savasin getirdigi yikimi afrika’da yasamak, avrupa’da bir yikima sebep olmaktan cok daha mantiklidir. daha sonra bu gorusun elestirisini yapinca aslinda bu kolonilerdeki rekabetin nasil avrupa’ya sicrayip birinci dunya savasi’na neden oldugunu isleyecegim.

ingiltere, hindistan ve afrika’daki kolonilerini korumak icin emperyalist politikalar izlemek “zorundadir”. “mantikli istila” adi da verilen “pre-emptive annexation” fikri ingiltere’deki kulislerde yayginlik kazanmaya baslar. bu, belli bir alani korumak icin diger alanlari da istila etmekten gecmektedir. demek istedigim ornegi, suveys kanali’nda cok iyi gorebilmekteyiz: ingilizler, once suveys kanalini ele gecirirler, ancak daha sonralari bu bolgenin guvenligini saglamak icin kanalin etrafinda ne kadar alan varsa oralari da (kar oranlari cok dusuk olsa bile) ele gecirirler. buna tekrardan deginecegim.

fransizlar da koloni arayisi icerisindedirler. otto von bismarck liderligindeki prusya’ya karsi olan yenilgi nedeniyle fransa, eskisinden cok daha guclu olmak ve bu tur bir yenilgiye bir daha sebebiyet vermemek ugruna emperyalist etkisini genisletmeye bakmistir.

almanya ve italya da aslinda koloni sahibi olmak istemislerdir. guclu olmak icin bir imparatorlugun varligi sart olarak gorulmustur. rusya da zaten sicak denizlere acilmak istediginden ve onemli limanlari kontrol etmek istediginden, bir sekilde emperyalizme her zaman dahil olmustur (sovyet oncesi ve sonrasi).


realistlere gore koloniler, aslinda politik olarak da cok onemlidirler. bir koloninin varligi, ulkeyi daha guclu kilacak, daha guclu gosterecektir. bunun yaninda kolonilerin de bir sekilde “degerleri” vardir kendi iclerinde. ozellikle de donanmanin yakit ihtiyacini gidermek icin kolonilerin varligi kacinilmaz bir zorunluluktur. bakir, komur, demir, kaucuk ve petrol, kolonilesmenin en onemli sebebini teskil eden dogal kaynaklar arasindadirlar. iste bu gibi degerler nedeniyle koloniler, herhangi bir politik takas soz konusu oldugunda, poker pulu gibi kullanilmislardir (hani vardir ya, pullar para yerine gecerler, veya pullarin kendi iclerinde degerleri vardir ve bunlari da, belli bir degerleri olduklari icin takas edebilirsiniz).

realistler, daha cok marx’in tanimlayamadigi ve acik biraktigi yerleri anlatmakta basarilidirlar. marx’in goruslerini tamamen yok saymaktan ziyade, onun bos biraktigi alanlari doldurmayi severler.

bunlarin basinda, kapitalizm olmadan onceki zamanlarda (roma, antik misir, ve benzeri endustriyel olmayan imparatorluklar) da emperyalizmin oldugunu aciklamak gelir. ote yandan ekonomik cikarlarin her zaman emperyalizmin ana nedeni olmadigini da iyi bir sekilde anlatabilirler.

ikinci dunya savasi sonrasindaki dekolonizasyon donemini de aciklayabilirler nitekim. realistler, savastan sonra bir devletin daha fazla arazi sahibi olmasinin artik o kadar onemli olmadigini, bunun yerine daha bir teknolojik seviyeye ihtiyaci oldugunu ve bunu da egitimli bir toplum ile saglayabileceklerini savunurlar. oyle ki, ozgurluk, bir sekilde zenginligi de beraberinde getirecektir. ozgur olan birey kar elde edecek ve ticarete acik olacaktir. emperyalizm altinda bu kimselerin ozgurluklerini dogrudan kisitlamak, gunumuz dunyasinda artik mevcut degildir.

emperyalizmin gunumuzde nicin geri gelmeye basladigini da realistler iyi bir sekilde aciklamaktadirlar. afganistan ve irak’daki durumu ornek gosterebiliriz buna. bircok ulke, abd icin birer “tehdit” unsuru teskil etmektedirler. bu nedenle herhangi bir sekilde bu ulkelere emperyalizm uygulamak, gelecekteki tehlikelerin azalmasina yardimci olacaktir. pek tabii ki bu emperyalizmin aslinda daha cok tehdit yarattigi yonundeki fikirler, realistler tarafindan “emperyalizmin yanlis uygulanmasi” olarak da yorumlanmaktadir bircok sefer (yani “sadece askerleri gonderip bir ulkeyi ele gecirmek ile olmuyor bu isler” demeye calismaktadirlar).


robinson ve gallagher, iki unlu ingiliz siyasal teorist, bircok gercek dokuman ve istatistiki bilgi kullanarak emperyalizmin yapisini incelemis ve bunun hakkinda bircok dokuman yazmislardir. baslica vardiklari kanilari simdi inceleyelim:

oncelikle, 1870’li yillardan sonra ortaya yeni bir emperyalizm seklinin cikmadigini savunmaktadirlar. bunu da “guduler ayni, uygulanis tarzlari ve nedenleri farkli” olarak yorumlarlar. zira artik “daha fazla ulkeyi kolonize et, daha cok guc topla” fikrinden cok, “daha cok ulkeyi emperyalizm aginin icine al, daha cok guc topla” fikri yaygindir. yine de guduler aynidir: daha cok guc toplamak.

kolonizasyon yontemleri, aslinda “gayriresmi”’den “resmi” uygulanis sekillerine bir terfi gecirmislerdir. yani, eski sistemdeki gayriresmi koloni kontrolu (yonetimin halen daha halkin elinde olmasi durumu) yokolmus, yerine tamamiylen resmi bir sekilde kraliyet tarafindan dogrudan yonetimler gelmeye baslamistir.

bu resmiyet farki, aslinda avrupa’daki degisimlerden cok, kolonilerdeki degisimlerden oturu ortaya cikmistir. ozellikle afrika’da bunu cok iyi gormekteyiz. afrika’da iki cesit degisim olmustur kendilerine gore. bunlardan birincisi, eski emperyalizmin tamamiylen afrika halklarinin yonetim kulturunu yok ettigini savunur. bunun sonucunda da artik yavas yavas stabiliteyi saglamak adina guc kullanimi devreye girer. ikinci degisim ise, avrupa’nin kolonilerinin artik kendi kendilerine de genislemeye baslamasidir. buna “sub-imperialism” adini vermektedirler; guney afrika cumhuriyeti, her ne kadar ingiltere’ye bagli olsa da eski donemlerde, yine de kendi kendine genislemeye baslamisti.

afrika’daki problemler, avrupa’da da sorunlara yol acmaya baslamisti. oyle ki, herhangi bir sekilde olaya mudahale edilmedigi surece ya almanlar kolonize edecekler, ya da fransizlar bu kolonileri ele gecireceklerdi!


verilen en ilginc ve guzel orneklerden bir tanesi de misir uzerinedir. oncelikle hem ingiltere hem de fransa tarafindan kolonize edilmis bir yerdir, zira burada suveys kanali bulunmaktadir. her iki tarafin da kanal uzerine bir sekilde kontrolleri mevcuttur. misir’da o donemlerde yerel bir yonetim soz konusudur ancak bu yonetim gayet gayriresmi bir sekilde ulkeyi yonettiginden, bircok problemler cikmistir. ingilizler ve fransizlar da bu bolgeyi aslinda o kadar da kotu bir sekilde idare etmemislerdir.

o vakitler osmanli imparatorlugu da artik cok gucsuz hale gelmis bir imparatorluktur. bu yuzden misir’da buyuk olcude milliyetci hareketler sozkonusu olmus, misir’in egemenligi kaybedilmistir. bunun uzerine fransizlar ve ingilizler, tamamiylen bolgenin egemenligini ele gecirmisler ve bir anayasa yaratmislardir.

ancak bu anayasanin sonucunda buyuk isyanlar ortaya cikmistir. hem ingilizler, hem de fransizlar bu isyanlari bastirmak icin anlasmis olsalar dahi, fransizlar daha sonra yardimlarini tamamen cekmisler, bu nedenle bolgenin sorununu tamamen ingilizler’e devetmislerdir. pek tabii bu ingilizler’i cok mutlu etmistir, zira artik suveys kanali uzerindeki hakimiyet tamamiylen onlarin eline gecmistir.

boylece ingilizler isyani bastirirlar ve bir kulka rejim koyarlar. fransizlar bu olaya tabii ki cok sinirlenirler, zira kendileri, ingiltere’nin bu isyani bastiramayacagini dusunmektedirler. boylece afrika’daki guclerini arttirmaya calisirlar. almanlar da bu durumdan haberdar olduklarindan, onlar da afrika’daki guclerini arttirirlar.

boylece ingilizler, kendi cikarlarini kurtarmak icin oyle ya da boyle olaya kendilerini dahil etmek zorunda hissetmislerdir. oyle ki, daha sonralari kanalin etrafindaki arazileri de ele gecirerek kanalin guvenligini cok daha buyuk olculerde saglamayi basarmislardir.


gallagher ve robinson, tamamiylen ingilizler’in dokumanlarina dayanarak bu fikirlerini yurutmuslerdir, bu nedenle buyuk olcude tek tarafli oldugunu dusunebiliriz. gerci gayet de dogru bilgiler olsalar bile, birtakim detaylar abartilmis olabilmektedir bu tur kaynaklarda.


son olarak realizm ve marksizm arasindaki emperyalizm gorusu uzerine olan farklari bir defa daha ozetlemek istiyorum. aralarindaki tek ortak nokta olarak “guclunun gucsuz uzerindeki genisleme politikasi” fikri oldugunu soyledikten sonra, uc buyuk alanda farkliliklarin goze carptigini da yinelemek gerekir.

birincisi, kapitalizm ve guc kuramlarinin farkidir. marksistler, emperyalizmin sebebini kapitalizm olarak gormekte, ancak realistler konuyu daha cok stratejik guc elde etme olarak yorumlamaktadirlar.

ikincisi de ekonomi uzerine olan farkliliklardir. marksistler, ekonomik guclenmenin, aslinda kapitalizmin actigi yaralari sarmak icin yapilan birsey oldugunu ve bunun da emperyalizm ile sonuclandigini savunurlarken realistler, ekonomik guclenmenin aslinda kendi icinde bitmedigini ve bir ulkenin gucunun arttirmasinin, ekonomik gucunu arttirmasi ile dogru orantili oldugunu savunurlar (bkz: uluslararasi guc).

ucuncusu ise, devletin yapisi ile sistemin yapisi uzerindeki dusuncelerin farkinda yatar. marksistler, ulkenin yonetim biciminin pek onemli olmadigini ve eninde sonunda kapitalist olan her devletin emperyalist olmak isteyecegini soylerler. realistler ise, bunu tamamiylen guc dengesi icerisinde bir devletin daha da guclenmeye calismasi olarak algilarlar.


butun bu realist, marksist ve liberalist yaklasimlarin yaninda bircok farkli sekilde de emperyalizm ele alinabilir. bircok insan emperyalizmi, ahlaki yonden elestirirken, bir kisim insan da aslinda bunun hristiyanligi yaymak icin yapildigini soyleyebilir. ote yandan bati medeniyetinden olmayan ulkelere medeniyetin goturulmesi olarak da gorulebilir. sahsim adina bu fikirleri pek gercekci bulmamaktayim, tabii ki herkesin kendi fikri kendinedir.


AydinE
10 yıl önce - Pts 26 Nis 2004, 01:48

Japonya emperyalistmi?
Bir suru yurt disi yatirimlar yapmis, onu bunu almis filan..


Mutlu Kocak

10 yıl önce - Pts 26 Nis 2004, 01:53

Japonya hangi ülkeye kaynaklarını sömürmek için savaş açıyor ki?

Amerika bence emperyalistin daniskasıdır. Örnek olarak, Latina Amerikanın %80'i, Irak v.s.

Saygılar,
MK


Mehmet CK
10 yıl önce - Pts 26 Nis 2004, 02:15

Japonya , Roma tarzi bir imparatorluk pesinde oldu, Ispanik-britanik bir tarzda degil...

AydinE
10 yıl önce - Pts 26 Nis 2004, 04:39

Alıntı:
Japonya hangi ülkeye kaynaklarını sömürmek için savaş açıyor ki


O zaman savas yapan milletler emperyalist oluyor??


Mutlu Kocak

10 yıl önce - Pts 26 Nis 2004, 15:44

Baska ulkelerin kaynaklarini somuren ulkeler emperyalist oluyor.

Saygilar,
MK


Taha
10 yıl önce - Sal 27 Nis 2004, 10:19

Benim burda Kolombiya'li bir arkadasim var Amerikalilar'dan cok sikayetci oldugunu ve ulkelerini somurduklerini soyluyor. Mutlu'nun 80% dedigi gibi Amerika gercekten'de guney amerika'yi somuruyor.

Eger somuruculer kimler derseniz: Amerika, ingiltere, fransa.
Eger gelismis ornek ulker kimler derseniz: Almanya, Japonya vb.


tolgababacan

10 yıl önce - Sal 27 Nis 2004, 14:42

osmanlının emperyalist bir imparatorluk olduğuna katılmıyorum.tarihde imparatorluk olan uygarlıklara bakarsak bu ismi kendilerinin takttığını görürüz.osmanlı ise her zaman devlet olarak bahsetmiştir kendinden.bu sıfatı batılı tarihçiler ve siyasetçiler takmışdır bize.
osmanlı ayrıca aldığı kaynağı sömürmemişdir.orda yatırım yapmış merkeze bağlı özerklik tanımışdır.herkes dinini,dilini yaşamışdır.türkmenler hariç hiç kimse üzerinde osmanlılaştırma çabası olmamışdır.yeniçeri oluşumunu bunun dışında tutun bu ayrı bir askeri tutumdur.
ABD bugünkü yönetim biçimiolan birleşik devlet kavramını osmanlıdan uyarlamışdır.


cevap yaz
(üye olmadan da mesaj yazabilirsiniz)
Ana Sayfa -> HABERLER ve SOHBET