Üniversite öğrencisinin önünü açmak, eğitim alma hakları konusunda bir yarayı artık kanamayacak hale getirmek bu mudur? İktidarından muhalefetine, YÖK Başkanından Rektörlere herkes konuyu kendi tarafına çekmekle, üniversite kapısında yönü her iki tarafa bakan çelik kapanlar kurulmasına sebebiyet verdiler. Kim kazandı? Kim kaybetti? Kazananın belli olmadığı bu girişimin sadece ve sadece kazanamayanı belli şu anda. Oysa ki, üniversite öğrencisinin ne istediği belli. "Okumak İstiyor"... Binbir güçlük, yokluk, maddi imkansızlık ve onca zor bir süreç sonucunda üniversite kapısını aralamayı başaran binlerce genç sadece okumak istiyor. Okumak ve geleceğini kurmak. Ama gelin görün ki, herkes başka çıkarlar aramakta. Üniversite kapısında başı açık olan da, başı kapalı olanda biz birlikte bunun üstesinden geliriz diyor. Ama bizlere yansıtılan hep çelişki, hep karamsarlık haberleri. Medyanın üniversite kapılarında ellerinde mikrofon, sırtlarında kameralarla öğrenci peşinde koşarak yapmaya çalıştıkları haberlerle bu çıkmaz gerek okulda gerekse sokakta hep bir kaos olarak sergilenmeye çalışılıyor. Evet, anayasa değişikliği ve kabulü net bir sonuç getirmedi. Şu an için getirmesi de zor. Bu zorluğa sebep olan ne konu var ise bir an önce bu çözümlenmeli. Zaten amaç da sorunu ortadan kaldırmak değil miydi? Ama ne yazık ki, herkes gerilen ipin bir yerinden tutup kendi tarafına çekiştirmeyi marifet ve haklılık gibi görmekte. Oysa ipin iki ucu var. Çözüm ise ipi toparlayıp gerilmesini önleyebilmekte. Kafalarında okuma amacı olan öğrencilerin, kafalarının başka amaçlarla kullanılması artık son bulmalı. Ülkenin birlik, beraberlik ve huzur ortamı içinde yaşaması için bugün verilen mücadelelere, bu türlü inatlaşmalarla sorun üzerine sorun yazanlar artık bu yaranın üzerini kapatıp gündemden düşürmelidirler. Gündemin önem sırasında gerilerde duran bu konuyu, daha önemli konular verken, zirveye taşınmasına ve inatla zirvede çözümsüz bir hale getirilmesine sebep olanlar mağdur bir kesimin mağduriyetlerini maalesef ikiye katlamışlar ve öğretim kurumlarında istenmeyen o kutuplaşmayı yeniden hortlatmışlardır. Bu başlıkta bile bizler "siz - biz" diye başından beri ikiye ayrılmış duruma düştük. Herkes anayasa uzmanı, herkes YÖK başkanı, herkes rektör olup çıktı. Çözüm üretebildik mi? Maalesef hayır. Çünkü, herkesin benim dediğim doğrudur diye yaklaştığı bir ortamda, yanlışlar hep gizli kalır. Şimdi yeniden bakalım, bu süreçte kim kazandı?
Türkiye Cumhuriyeti hukuk devletidir.
Bu anlamda yapılan her düzenlemede hukuken eksiksiz, açık olmalı.
Hele türban gibi ülkeyi geren bir konuda, atılan adımlar çok dikkatli olmalı. Bu denilenler zaten türban olayının başında dendi. Tüm uyarılar yapıldı. Şimdi anlaşıldı ki ek- 17 düzenlenmeden hukuken türban serbestliği geçersiz. O yüzden şimdi dayatma var.
Bu olayların tek iyi noktası oldu. Sayelerinde az hukuk sistemi öğrendik.
Madem Hukuki acidan yasagi surduruyorlar ki ilk basta bile bu yasak hukuki degildir (1991’de alinana bir kararin gerekcesi 1997’de 28 Subat surecinde birden uygulanmaya baslanmistir) o zaman sozu ben diger hukukculara birakiyorum…
Alıntı:
HUKUKÇULAR, Anayasa değişikliğinin Resmi Gazete’de yayımlanmasından sonra başörtülü öğrencilerin kampuslere alınması gerektiğini söyledi. Buna uymayan rektörlerin ise Anayasayı ihlal suçundan ağırlaştırılmış müebbetle yargılanabilecekleri hatırlatıldı.
AK Parti Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ: Rektörlerin Anayasa değişikliğini ‘uygulamam’ deme hakkı yok. Uygulamayan rektörler için Anayasayı ihlal suçunu düzenleyen ve ağırlaştırılmış müebbet gerektiren TCK 309 ‘Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak’ suçunu düzenleyen ağırlaştırılmış müebbet hükmeden TCK 311 ve Eğitim ve Öğretim Hakkının Engellenmesi suçunu düzenleyen ve 3 yıla kadar hapis öngören TCK 112’ye göre işlem yapılabilir.
Prof. Sami Selçuk: YÖK Yasası’nda değişikliğe gerek yok. Çünkü yetkilerini kullanıp türbanlı öğrencileri okula alabilirler. Devrim kanunlarında kadının kılığıyla ilgili düzenleme yok. Yüzü görünen, kimliği belli olanlar elbette üniversiteden içeri girebilirler.
Prof. Mustafa Tiftik: Bazı rektörler Erdoğan Teziç’in talimatıyla yeni kanun çıkmadıkça başörtüsü yasağını uygulayacaklarını söylüyor. Bu tamamen hukuk dışıdır.
Prof. Fahrettin Korkmaz: Uygulama için Köşk’ün onaylaması yeterli.
Prof. Hüseyin Hatemi: Gerginliği arttırmaya gerek yok. Bu, gericilik simgesidir. 17. madde değişikliği yersiz.
Prof. Sami Selçuk: YÖK Yasası’nda değişikliğe gerek yok. Çünkü yetkilerini kullanıp türbanlı öğrencileri okula alabilirler. Devrim kanunlarında kadının kılığıyla ilgili düzenleme yok. Yüzü görünen, kimliği belli olanlar elbette üniversiteden içeri girebilirler.
Prof. Mustafa Tiftik: Bazı rektörler Erdoğan Teziç’in talimatıyla yeni kanun çıkmadıkça başörtüsü yasağını uygulayacaklarını söylüyor. Bu tamamen hukuk dışıdır.
Prof. Fahrettin Korkmaz: Uygulama için Köşk’ün onaylaması yeterli.
Prof. Hüseyin Hatemi: Gerginliği arttırmaya gerek yok. Bu, gericilik simgesidir. 17. madde değişikliği yersiz.
YÖK yasasının Meşhur Ek 17. Maddesi: "Yürürlükteki Kanunlara aykırı olmamak kaydı ile; Yükseköğretim Kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir"
Bu madde kendi başına bir başörtüsü yasağı getirmiyor, yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile şeklinde bir tarif getirmiş, peki başörtüsü yürürlükteki hangi kanuna aykırıdır ki bu maddenin değiştirilmesi gerektiği söyleniyor?
Yaptigimiz tartismalarda gordugum kadari ile biz bu yasagi hakikaten bilmiyoruz. Ciddi bir yanlis anlasilma soz konusu. Yasak gayet yeni bir yasak 1997’den kalma. Cevik Bir zihniyetinin urunu bir uygulama (ortada bu yasagi dayandirabileceginiz bir kanun bile yok!).
O yuzden ben bir cok kere bu forumda diger arkadaslara, 1997’den evvel Turkiye Laik degil miydi, diye sordum.
1997’de iki uc akli evvelin koydugu sacma sapan bir yasagi (kurtce konusmak yasaktir tarzi bir sey bu) simdi gidip Ataturk’un 1935’de onay verdigi Laiklik ilkesi ile bagdastirmak eger kotu niyet degilse bilgisizlikten kaynaklaniyordur.
Bu konuda bize isik tutacak bir makaleyi ilave ediyorum.
Alıntı:
Başörtüsüne dair hafızasız tartışmalar
Başörtüsüyle ilgili tartışmalar Türkiye'de toplumsal hafızanın ne kadar zayıf olduğunu bir daha ortaya koymuştur. Tartışmaya dahil olan herkes, sanki, bir haftalık hafıza kapasitesiyle konuşuyor.
Meselenin hukuki yönü ayrı bir tartışma konusudur; ancak yaklaşık on yıllık bir dönemi doğru ve tartışma ahlakına uygun bir şekilde hatırlamakta fayda vardır. Başörtüsü ile ilgili olarak, yasaklamanın dayanağı olduğu ileri sürülen Anayasa Mahkemesi kararı 1991 tarihlidir. Peki, başörtüsünü yasakladığı iddia edilen bu karardan sonra üniversitelerde yasak uygulaması olmuş mudur? Hayır, olmamıştır. Yasak uygulaması ne zaman başlamıştır? 1998 yılında... Yani Anayasa Mahkemesi'nin kararını vermesinden tam yedi yıl sonra... 1998 yılını hatırlamakta da fayda var. 28 Şubat 1997 tarihli MGK'dan sonra, Türkiye'de, mevcut hukuk kuralları, hukuk ve mantık dışı yorumlara tabi tutularak, sanal bir hukuk düzeni oluşturulmuş, belli bir merkezden çıkan yorumlar, yargı organları dahil, bütün kamu kurumlarında tartışmasız "uygulatılmış"tır. Tekrar ve açıkça ifade edelim, bugün başörtüsü yasağının dayanağı olduğu söylenen Anayasa Mahkemesi kararını 28 Şubat darbesine kadar, yani yedi sene kimse uygulamamıştır. 28 Şubat darbesinden sonra, birden, yedi sene önceki Anayasa Mahkemesi kararı hatırlanmış ve yasak uygulatılmıştır. Meselenin ayrıntılarına da bakalım.
Önce, 28 Şubat 1997 tarihli meşhur MGK kararlarının 13. maddesine, "kıyafetle ilgili kanuna aykırı olarak ortaya çıkan ve Türkiye'yi çağdışı bir görünüme yöneltecek uygulamalara mani olunmalı, bu konudaki kanun ve Anayasa Mahkemesi kararları taviz vermeden öncelikle ve özellikle kamu kurum ve kuruluşlarında titizlikle uygulanmalı" şeklinde bir ifade konulmuştur. Hemen belirtelim ki, "kıyafetle ilgili kanun" diye bir kanun yoktur. Bugün de tartışmaya katılan pek çok kimse, tamamen gerçek dışı ve uydurma olan bu ifadeyi kullanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti mevzuatı içinde, İnkılap Kanunları da dahil olmak üzere, "kılık ve kıyafet kanunu" diye bir kanun yoktur. İnkılap Kanunları arasında, sadece erkeklerin kıyafetiyle ilgili iki kanun vardır. Bunlardan birincisi, 671 sayılı Şapka İktisaı Hakkında Kanun'dur. Bu kanun sadece erkeklerle ilgilidir, kadın kıyafetine dair hiçbir hüküm içermez. İkinci kanun ise, 2596 sayılı, "Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun"dur. Altı maddesi bulunan bu kanun, çok açık ve şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde, birinci maddesinde ruhanilerin kıyafetlerini, ikinci maddesinde izcilik ve sporculukla iştigal eden toplulukların kullanacakları kıyafetleri, üç, dört ve beşinci maddelerinde ise yabancı memleketlerin siyaset, askerlik ve milis teşekküllerine mensup kişilerin kıyafetlerini düzenlemektedir. Bu kanunun uygulanmasını gösterir Nizamname'de de (Resmî Gazete, 18.02.1935 ve 2933) ruhani kıyafetinden kastedilenin "din adamlarına mahsus kıyafetler" olduğu açıklanmaktadır. İnkılap Kanunları arasında kadınların kıyafetine dair bir kanun olduğunu söyleyen, yalan söylemektedir.
MGK bildirisinden bir süre sonra, henüz üniversitelerde başörtüsü tamamen serbest iken, MGK'da başmüşavir olan bir emekli kurmay albay, önce rektörlere, daha sonra da yargıçlara, başörtüsünün nasıl yasaklanacağına dair bir brifing vermiştir.
Bu brifingden sonra, ileride Türk siyasetinin vazgeçilmez aktörlerinden biri haline gelecek olan Rektörler Komitesi "Yükseköğretim Kurumlarında Kılık Kıyafet İle İlgili Mevzuat ve Hukuki Değerlendirmeler" başlıklı değerlendirmeyi içeren bir bildiri yayımlamıştır. Bu bildiri, çok büyük ihtimalle, brifingde hazırlanan açıklamaları içermektedir. Özet olarak, Türkiye'de, yedi senedir uygulanan hukuk kurallarının artık başka türlü uygulanacağını anlatmaktadır.
Rektörler Komitesi bildirisinden sonra, brifing almış rektörler, bir gün içinde "hidayet"e ermiş ve başörtüsünün üniversitelerde yasak olduğunu anlamışlar ve bu yönde uygulama başlatmışlardır.
Başörtüsü yasağı ile ilgili üniversitelerdeki uygulamaların herhangi bir hukuki dayanağı olmadığı için, idare mahkemelerine yapılan başvurular kabul edilmiş ve yasak uygulamaları hukuka aykırı bulunmuştur.
O günleri hatırlamak istemeyenlerin gerçekleri örtmesine fırsat vermeyelim ve hatırlatalım. Başörtüsü yasağını hukuka aykırı bulan yargıçlar hakkında disiplin soruşturmaları açılmış, bu davalar, karar veren yargıçların elinden alınmış, yine yasağı hukuka aykırı bulan yargıçlar cezalandırılmış, sürgün edilmiştir. Edirne'den Van'a kadar, pek çok yargıç, sadece başörtüsü yasağını hukuka aykırı buldu diye cezalandırılmıştır. Bu sürecin sonunda, yargıçlar da gerçeği (!) görmüşler ve başörtüsü yasağının doğru olduğuna ikna olmuşlardır.
Yaklaşık üç yıllık süreç içinde, zorla ve baskılarla başörtüsü yasağı bir de facto durum olarak üniversitelerde yerleştirilmiştir. Bu gerçeğin üstünü örterek, "yasağın hukuka uygun olduğuna dair yargı kararları vardır" demek en azından kamuoyunu yanıltmak, zayıf hafızaya bel bağlamak demektir. Başörtüsü yasağı hiçbir hukuki temele dayanmamaktadır. Anayasa'da, kanunlarda, hatta İnkılap/Devrim kanunlarında başörtüsü ile ilgili hiçbir hüküm yoktur. Konuyla ilgili Anayasa Mahkemesi kararı başörtüsünü yasaklamış değildir. Nitekim, Türkiye'de hiç kimse, bugün başörtüsü yasağına dayanak olarak gösterilen Anayasa Mahkemesi kararını yasaklama olarak anlamamış ve uygulamamıştır. Tam yedi sene sonra, 28 Şubat darbesi ile, birden yasak uygulaması başlatılmış, zorla uygulatılmıştır. Eğer Anayasa Mahkemesi kararı başörtüsünü yasaklıyor idiyse, yedi sene uygulamacıların aklı neredeydi? Bu önemli, "devleti kurtaracak" uygulamayı neden yedi yıl savsakladılar da "darbe" ile uyandılar?
Başörtüsü yasağının hukuki temelinin bulunmadığını ayrıntılı olarak açıklamak mümkündür; bu ayrı bir yazının konusu olsun. Burada sadece şunu ifade etmek istiyoruz: Türkiye'de dokuz yıl önce zaten yasak yoktu. Bugün tehlike ve tehdit olarak gösterilen şeylerin hiçbiri yaşanmadı. Türkiye'yi aldatmaya çalışanlara izin verilmemelidir.
DOÇ. DR. MUSTAFA ŞENTOP - MARMARA ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ
18 Ocak 2008, Cuma
Bu tartışma Türkiye'ye hiç ama hiç yakışmıyor kanaatindeyim.
Bırakın Demokrasimiz 1. sınıf Demokrasi olsun.
İsteyen başörtüsü taksın, isteyen saçını uzatsın veya küpe taksın...
Ve Türkiye hırıstıyan bir ülke olsa idi zaten bu tartışma olmayacaktı, ama Türkiye
müslüman bir ülke.
Başörtüsü bundan sonra da İlköğretim, Ortaöğretim ve kamuda yasak olacak ama
bırakın Üniversiteler herkes ve her kesim için özgürlükler alanı olsun.
Ülkenin laik karakteri başörtüsü serbestisi ile zayıflamayacak tam aksine daha da
güçlenecek yani neticede Türkiye güçlenecek.
Ve bizden sonraki nesiller bizlere "bir zamanlar Türkiye'de neler tartışılıyormuş" diye
gülecekler...
Soru:
Bu son anayasa değişikliğinden önce anayasamızda üniversitelerimize başı örtülü girilemeyeceğine dair bir madde varmıydı?
Cevap: Yoktu
Soru:
Anayasaya bu yeni madde neden konuldu?
Cevap: Anayasayı ve yasaları hala iyi kavrayamayanların tereddüdü olmasın diye.
Soru:
Bu son değişiklik ne getirdi?
Cevap: Baş örtüsü yüzünden öğrenim özgürlüğü kısıtlanamaz.
Bu konuyu, tersinden soru sorarak bir misalle değerlendirelim.
Diyelim ki;
Bütün yüksek öğrenim kurumlarımız itirazsız anayasa değişikliğini tam olarak uyguladı. (YÖK ün bahsedilen 17. maddesinin de yeniden düzenlendiğini düşünelim) Başı örtülü kardeşlerimiz de özgürce öğrenimlerine devam edebildiler.
Ola ki yeni bir iktidar geldi anayasanın bu maddesini kaldırarak üniversitelerde başı örtülü öğrenim yapılamaz diye yeni bir anayasa maddesini kabul etti ve cumhurbaşkanı da onayladı.
Şu anda yasakları savunan rektörlere, öğretim üyelerine, siyasi parti yandaşlarına ve en önemlisi bu konuya muhalefet eden bizim gibi, bu konudan rant elde etmeyi düşünmeyen yasağı savunan vatandaşlarımıza soruyorum. Bu gün dillerden düşmeyen 17. madde kalkmadan anayasa maddesi uygulanamaz derlermiydi acaba. Lütfen dürüstçe kendilerine bu soruyu sorup cevabını da kendilerine versinler.
Cevap:...?
Yasakçıların açıktan söyleyemedikleri şu aslında (bu konudan rant elde etmeyi düşünmeyen dürüst vatandaşlarımız hariç). Anayasamız mevcut yök yönetmeliğinin 17. maddesine uygun olarak değiştirilsin ki yasakçı ideolojimizi korumuş olalım.
Bütün gürültü bu olsa gerek.
üniversitelerde kutuplaşma şimdiye kadar vardı. sen türbanlısın! buraya giremezsin! aç başını öyle gir! deniyordu. o kızlar ikinci sınıf insan gibi kabinlere giriyor, insanların tuhaf bakışları altında, başına koymuş olduğu o "damgayı"(!) çıkartıp, öyle giriyordu.
peki ya sebep????? bunu sorunca kimse cevap vermez. derler ki : "iyi ama, serbest kalırsa kutuplaşma olur!" ben onu sormuyorum arkadaşım. sebep diyorum sebep! yani ben neden bunun böyle olduğunu soruyorum, verilen cevapsa böyle olmazsa ne olabileceği.
sebep "kutuplaşma olmasın" ise ozaman kutuplaşma yapmayın! bu kutuplaşmayı sizler yapıyorsunuz.! bakın bakalım haber kanallarına türbanlı kızlar ne diyor? "iyi oldu bizim için. güzel oldu, mutluyuz v.s." peki sizler ne diorsunuz? bir yaygara! bir kızılca kıyamet! sanki memleket elden gitti! kim yapıyormuş peki bu kutuplaşmayı öyleyse? hem insanları kışkırtıyor, hemde kargaşa çıkamasın diyorsunuz. bu ne güzel mantık ya!
yok arkadaşım yok; birşey yok. sadece özgürlük var! bu memleketin insanlarının, Türkiye Cumhuriyrti vatandaşının ikinci sınıf insan muamelesi görmesini engellenmesi olan yalnızca.
gelelim şu mahalle baskısı uydurmasına! dün tv de genç bakış diye bir program vardı. izleyeniniz olmuştur muhakkak! bir kız çıkıp bu konuda kendi görüşünü bildiriyordu. M.A.Birand sordu : peki var mı böyle bir baskı? kızın cevabı: "yok!!!(?)" Birand tekrar sordu (bu kez genel) :"aranızda böyle bir baskı gören var mı?" cevap topluca "hayır!" güldüm...güldüm...güldüm...
o kıza sormayı çok isterdim: "e peki böyle birşeyi nerden çıkartıyorsun? hem yok diyorsun hemde korkuyorsun bundan. insan olmayan birşeyden korkar mı? ben nerden çıkarttığını söyleyeyim; sağdan soldan duydukların; aptal yazarlardan okudukların; bazı üstün zekalı(!) siasetçiler... kaynakların bunlar. ve sen bunlara inanıp hayata o at gözlüklerini, o yasaklayıcı zihniyeti de takıp, öyle bakıyorsun.
devam et!
size de söylüyorum aynı at gözlüğü sahipleri: sizde devam edin!