Ana Sayfa 882 bin Türkiye Fotoğrafı
Muazzez Akın
6 yıl önce - Çrş 21 Ksm 2007, 06:43
Yakından Tanıyanlar Atatürk'ü Anlatıyor


Atatürk ile ilgili açılmış başlıkları dolaştım ve Atatürk'ü aile fertlerinin, yakın arkadaşlarının, mesai arkadaşlarının anlattığı bir başlığa rastlayamadım. Eğer site denetçileri gerek görürlerse başka bir başlık ile birleştirebilirler. İstedim ki, Atatürk'ü yakından tanıyanların anlattıklarını bir başlık altında toplayalım.

Kitaptaki yazım kurallarına ve yazım tarzına bağlı kaldım.


Şemsi Belli'nin 1959 yılında yayınlanmış olan Makbûle Atadan anlatıyor - Ağabeyim Mustafa Kemal adlı kitaptan bazı bölümler:

"Ben Asker Olacağım;
Omuzumda Basma Topu Taşıyamam!.."

Annemle babamın ilk evlilik yılları çok mes'ut geçmiş... Validemin dört tane nur topu gibi çocuğu olmuş...Biri Mustafa... Biri Fatma... Biri Ahmet... Diğeri de Ömer...

Hepsi de ölmüşler... Yalnız Mustafa kalmış..

Dört buçuk yaşına kadar bütün sevgi ve ihtimamını annem, Mustafa üzerine toplamış... Fakat diğer çocuklarının ölümünün acısını da bir türlü unutamamış...

Babam, tam iki sene Ağabeyim Mustafa'nın elinden tutarak onu mektebe götürüp getirmiş. İşte bu sıralarda amansız bir hastalık yuvamızın saadetini birdenbire bozuvermiş... Rahmetli pederim Ali Rıza Efendi bağırsak veremine yakalanmış... Tam üç sene çekmiş... İşte bu üç sene içinde ben dünyaya gelmişim... Daha sonra da hemşirem(kızkardeşim)Naciye, kırk günlük bir bebekmiş.

Babamın ölümü ailemizi çok sarsmış... Annemin Ali Rıza Efendi ile evlenmesini temin eden dayım bu vaziyet karşısında:

-Bu izdivaca(evliliğe) ve bu neticeye madem ki ben sebep oldum, demiş, size bakmaya da mecburum...

Annem, her ay dayımın eline birkaç altın lira verir, dayım da bu para ile evimizin bütün ihtiyaçlarını temine çalışırmış... Perişan değiliz... Fakat mahzun ve mükedderiz...

Annem her sofraya oturuşunda lokmalar boğazında düğümlenirmiş.

-Nerde benim kocam? diye haykırırmış...

Nerde benim saltanatım? Nerde saadetim, sevincim, halayıklarım...

Nerede?

.........

Bizi, dayım büyütmüş...

Ağabeyim mülkiye mektebine girdiği zaman hocası haksız yere bir gün küçük Mustafa'nın kulağını çekmiş... İşte O'nun askeri bir mektebe girmek hevesinin ilk başlangıç noktası bu hadiseyle başlar...

Hocasına içerleyen küçük Mustafa eve gelir gelmez doğru annesinin yanına koşmuş:

-Anneciğim!.. Anneciğim!..

-Gel Mustafa, buradayım!

-Bu gün mektepte kulağımı çektiler!

-Kim çekti evladım?

-Hocam çekti!.. Hem bilemezsin anneciğim o kadar acıdı ki!..

-Çeksin evladım, o senin hocandır!

-Ama benim kabahatim yoktu!.. Haksızdı hocam... Ben asker olmak istiyorum!..

Annem ağabeyimi teselliye çalışsa da karetmemiş... Tam dört gün dört gece evden dışarı çıkmamış ağabeyim... Nihayet annem onu dizinin dibine oturtmuş...

Mustafa! demiş, ticaretle uğraşmak, bir tüccar olmak istemez misin?

-Hayır!

-Niçin evladım, bak baban da bir tüccardı!

-Ben omuzumda basma topları taşıyamam! Ben asker olacağım!..



* * *


Onu Asacaklardı

Ağabeyimin en hareketli ve heyecanlı günleri, Anadolu'ya geçeceği sıralardır...

Çok ürkek ve dikkatliydi o zaman..

Bir taraftan çalışmalarına devam ederken, diğer taraftan kendisi hakkında Osmanlı hükûmetinin ittihaz ettiği kararları, günü gününe istihbar ediyordu... Kendisine yardım eden arkadaşlarının getirdiği bu haberler üzerine gereken tedbirleri almaktan da geri kalmıyordu...

Bir gün bizi çağırdı:

-Dikkatli olun, dedi. Benim hakkımda duyacağınız en basit bir havadisi bile zaman kaybetmeden bana ulaştırmanızı istiyorum... Ehemmiyetsiz de olsa benim haberim olmalı herşeyden...

İşte o sıralarda bir gün bir aile ziyareti yapmıştım tanıdıklarımın birine... Gittiğim evin salonu kalabalıktı... Diğer misafirlerin çoğu beni tanımıyordu... Bir aralık kapıdan içeri bir bey girdi... Bu, orada bulunan ve beni tanımayan bir ailenin dâmadıydı...

Benim varlığımı bir an için unuttular... Orta yaşlı bir hanım, dâmat beye dönerek:

-Ne haber? dedi.

-Vaziyet iyi gösteriyor!

-Onu asacaklarmış, öyle mi?

Genç dâmat:

-Zannederim! dedi.

Bir yaşlı kadın (bu kadının kocası saraya mensuptu) fısıltı halinde söze karıştı:

-Aman evladım, siz asmaz iseniz o sizi ascaktır!..

Bu muhavereyi ben hiç duymamış gibi davrandım... Eve gelir gelmez heyecanla ağabeyimin yanına koştum... Olan biteni bütün teferruatı ile kendisine anlatttım:

-Üzülme Makbuş! dedi. Onlar gayelerinde muvaffak olamıyacaklar!..



* * *


Onun sıhhatiyle ilgili bir başka vak'ayı hatırladım şu anda... Gerçi bu, tarihlere geçmiştir ama eksiktir...

Çanakkale'de siperde dolaşıyormuş... Ali isminde bir de posta eri varmış... Ali, ağabeyimin peşinden hiç ayrılmazmış...

Ağabeyim:

-Ali, demiş; sen çadır neferisin, gelme benimle beraber!..

-Olmaz Paşam... diye mukabele etmiş Ali. Senin için kumların içine yiyecek gömdüm... Toprağa su gömdüm... İleri hatlarda acıkırsan, susarsan onları sakladığım yerlerden çıkarıp sana vereceğim...

Atatürk, ısrar etmiş:

-Lüzum yok onlara Ali!.. Sen geri, çadırına dön!

Nefer, ona refakat etmek için yalvarmış... Bu şekilde ileriye doğru yürümüşler... Tam bu sırada Atatürk'ün biraz ilerisine bir şarapnel düşmüş... Ali ismindeki zavallı asker, hemen oracıkta paramparça olmuş!..

Şarapnel parçalarından biri de Mustafa Kemâl'in göğsüne isabet etmişse de yeleğinin cebinde bulunan bir saat, ağabeyimi muhakkak bir ölümden kurtarmış.


* * *


Atatürk'ten Anılar - Kemâl Arıburnu'nun kitabından bir anı:


İstanbul'a ilk defa 1918 yılında gelmiştim. Bir akşam üzeri Perapalas Oteli'nde oturuyordum. Bir adam yanıma geldi ve bir Türk generalinin acele görüşmek istediğini söyledi. İsmini sordum. Mustafa Kemâl, dedi. O zamanlar Mustafa Kemâl adını daha ziyade belirsiz bir biçimde işitmiştim. Daveti memnuniyetle kabul ettim.

Mustafa Kemâl düşünceli, kederli ve kötümserdi. Bana memleketin durumundan söz etti ve her iki üç cümlede bir:
-"Bu böyle olmaz. Vatanı baştan başa değiştirmek lâzım, yenileştirmek lâzım," diyordu.

O zaman doğrusu bu sözlere fazla dikkat etmemiştim. Mesleğimin her zaman hatırlayacağım büyük yanılgısı, bu eşsiz dâhiyi o zaman keşfedememiş olmaklığlmdır.

Word PRİCE

Word Price, Cumhuriyet gazetesi, 10. 12. 1939



* * *


Atatürk'ün En Sevinçli Günü

-Biz Beşiktaş'ta Akaretler'de oturuyorduk... Annnem, ağabeyim, bir de ben... On altı tane neferimiz, altı tane de evlatlığımız vardı...

Ağabeyim odasının tavanına kadar haritaları dizmiş... Yemeden, içmeden günlerce o haritalarla uğraştı... Onların başında çalışıp durdu...

-Nasıl çıkaracağız Almanları?.. diye kendi kendine söyleniyordu.

Bir akşam ona koridorda rastladım...

Kendisiyle konuşmaya imkân yok... Mecnun gibi... Zihni bu derece meşgul...

-Gene ne var ağabeyciğim? dedim.

Sesimi duymuş, fakat ne söylediğimi anlamamıştı:

-Birşey mi istiyorsun Makbuş? dedi.

-Hayır... Seni biraz üzüntülü gördüm de...

-Yok birşey!

-Yok olur mu ağabey, yüzünden belli!

Sözümü dinlemedi bile... Çekip gitti odasına...

..................

Ben annemle beraber ağabeyimin bu üzüntülü halini tahlile çalışırken odasından sesini duyduk:

-Tamam!..

diye haykırmıştı... Ve sevinçle koridora çıktı... Çok neşeliydi... Herhalde günlerden beri zihnini yoran bir şeye hâl çaresi bulmuş olmalıydı... Yüzü gülüyordu... Atatürk'ün o gün gözlerinde parlayan sevinci, hiç unutamam!..

Yine bir gün bir başka sevincine şâhit oldum... Ankara'daydık... Kütüphanesine kapanmış yine hummalı bir çalışma içine gömülmüştü.

Beni bir aralık yanına çağırdı...

-Makbuş gelsene biraz!..

Gittim.

-Bana bir parça yardım eder misin kardeşim?

-Hayhay ağabey, eğer bir faydam dokunacaksa, memnuniyetle!

Eliyle raflardaki kitapları gösterdi.

-Şu kitapları teker teker yere indir!..

-Peki ağabeyciğim!..

Ben bir taraftan gösterdiği kitapları indirirken, o da başka bir raftaki kitapları tetkik ediyordu.

Bütün tarih kitaplarını yere attı... Sonra o gece geç vakte kadar o kitapların içinde birşey aradı... Odasından çıktığı zaman aradığı şeyi bulmuş insanlara mahsus bir sevinç içindeydi.

Dudaklarında tatlı bir tebessüm, gözlerinde mes'ut bir parlaklık vardı...

-Peki Makbule Hanım, en üzgün ve mustarip olduğu günleri de hatirlıyor musunuz?

-Vallahi paşa evlâdım, Atatürk üzüntülerini ve acılarını bize söylemezdi... Kafasını işletiyordu o... Kimseden teselli ve yardım beklemiyordu...

Makbûle Atadan


* * *


Evli bulunduğumuz sıralarda idik. Doktorların öğüdü gereğince gayet sakin bir yaşantı geçirmesi, dinlenmesi lâzımdı.
Bu öğütlere ancak birkaç gün uyabilmişti. Bir türlü uyuyamadığı bir gece, saat ikide:
-Latife, ben şimdi bir tramvaya binmek istiyorum, dedi. O saatte bir tramvay bulmanın olanaksızlığını Ata'ya anlatmak mümkündü, fakat bu isteğinin yerine gelmemiş olması onu belki de üzecekti.
-Dinlenseniz olmaz mi? Vakit de oldukça geç, dedim.
-Ben de vaktin geç olmasından faydalanarak tramvaya binmek istiyordum ya...
Diye karşılık verdi.
-Peki, öyle ise temin edelim. Saat ikide hemen telefon ediliyor ve bir atlı tramvay hazırlanıyor.
-Tramvay hazır, emrinizde... Yanlarına yaverlerini de aldılar. Hep beraber tramvaya gittik. Bir sürücüden başka kimse yoktu. Atatürk sürücünün yanına yaklaştı ve sordu:
-Sen atları kamçı ile mi yönetirsin?
-Tabi Paşam... Kamçısız yönetilir mi?
-Neden yönetilmesin?
-Biz görmedik.
Ata tramvaycının yanına çıkıyor:
-Sen şu yerini bana ver de, kamçısız yöneteyim.
Tramvaycı hemen yerini terkediyor. Atatürk dizginleri ele alıyor ve kamçısız tramvay atlarını sürmeye başlıyor.
-Nasıl, yönetebiliyor muyum?
-Benden daha güzel yönetiyorsun Paşam...
-Ben de senin gibi bir yöneticiyim. Ben de yüz binlerce insanı yönettim, onları ölüme giden yola seve seve yolladım. Fakat bir tanesine kamçı kullanmadım.

Lâtife Uşaklıgil, Tarih Dünyası, 1950, Sayı 2


M. Akın


En son Muazzez Akın tarafından Prş 22 Ksm 2007, 03:25 tarihinde değiştirildi, toplamda 4 kere değiştirildi


Mehmet F.
6 yıl önce - Çrş 21 Ksm 2007, 19:19

Binbaşılar dahil her komutanın hangi birliğe komuta ettiğini, nerede bulunduğunu, -bir gün önce olmuş gibi- hatırlıyordu. O savaş ki araç, gereç, personel kıtlığı bugün güç tasavvur edilirdi. Tümenlere binbaşılar, Kolordulara yarbaylar komuta ediyordu! Fakat, bu kadro canını dişine takmış bir ekipti. Var olmak ya da olmamak bu savaşın sonucuna bağlıydı. 30 Ağustos bu ruh haletinin eseriydi. Böyle bir dramı, hem yazarı, hem baş aktörünün ağzından dinlemek müstesna bir mutluluktu. O anılar Ata'yı coşturdukça coşturuyordu. Anlatmalarında abartma yoktu. Ama bu anlatış öylesine canlı, öylesine plastikti ki, hepimiz heyecandan heyecana sürükleniyorduk. Anlatışlarını şöyle bağladı:
- İşte büyük zafer böyle ortak bir eserdir. Şerefler de ortaktır.

Bu alçakgönüllülük şaheseriyle konunun kapanacağını tahmin ediyorduk. Bu arada Atatürk bir duraklama yaptı. Sonra içine dönük, adeta kendisiyle konuşur gibi ilave etti:
- Ama yenilseydik sorumluluk ortak olmayacak yalnız bana ait olacaktı.

Bu belagat karşısında gözyaşımı tutamadım. Tarihin, zaferleri kendine maleden, yenilgileri ise maiyetine yükleyen sahte kahramanlarını hatırladım.

Ord. Prof. Sadi IRMAK



Mustafa Kemal realist bir liderdi. Lekelemelerin politika kadrosunu nasıl daraltacağını ve kendisini bir avuç partizan takımı elinde bırakacağını düşünerek, açıkça bir suç işlemiş olanlar dışında yalnız kişisel değerlere saygı gösterdi. Sicil yoklamalarına rağbet etmedi. Bir gün bana:
- Kuva-yı Milliye'ye inanmayanlar da inananlar kadar haklı idiler, demişti.

Falih Rıfkı ATAY


Bir gezisinde, Kolordu binasının kapısında aslan yapılı bir Mehmetçik gördü. Çağırdı ve güler yüzle sordu:
- Sen güreş bilir misin?

Yanındakilerden en kuvvetli görünenlerle Mehmetçiği güreştirdi. Genç asker her zaman üstün geliyordu. Çok neşelendi, ayağa fırladı.

Ceketini çıkarıp Mehmet'e ense tuttu:
- Haydi, bir de benimle güreş!

Katıksız ve temiz Anadolu çocuğu Ata'sının yüzüne hayranlıkla baktı:
- "Atam," dedi. "Senin sırtını yedi düvel yere getiremedi. Bir Mehmet mi bu işi başarır?"

Gözleri doldu ve ağlamamak için gülmeye çalıştı.
Tahsin UZER


Muazzez Akın
6 yıl önce - Prş 22 Ksm 2007, 08:11

Neşeli bir toplantının hayli ilerlemiş bir saatinde bir vatandaş:
-Abe paşam, diye söze başladı; ne vakittir hep merak ederim. Kurtuluş Savaşı'nın sonuna doğru "ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!" emrini vermiştiniz. Aradan bunca zaman geçti. Ordulara, son yahut ikinci hedefi göstermediniz. Akdeniz ilk hedef olduğuna göre, ikinci hedef neresidir?
Atatürk, kendisine teklifsizce "Abe Paşam" deyişinden bir Rumelili olduğu anlaşılan bu vatandaşa dikkatle ve yumuşak bir gülüşle baktıktan sonra, masadaki kadehini alarak kaldırdı:
-Abe hemşerim, diye cevap verdi; hele şimdilik ilk hedefin şerefine içelim.

(Not: Hatırlatalım ki, bu konuşma yapıldığı zaman, Hatay henüz anavatana kavuşmamıştı.)

Rıza Ruşen Yücer


* * *


Bir gün Atatürk'e, kuvvetinin sırrını sordum:
-Durur, dinlerim... dedi. Sonra tekrar etti:
-Dinlerim... Ve sustu.

Noelle Roger


* * *


Annesi için yaptırılan mermer sandukalı ve uzun kitabeli kabrin fotoğrafını gördükten sonra ve kitabede: "Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin valide-i muhteremleri Hanımefendinin..." diye başlayan cümleyi okuduktan sonra bana:
-İlk fırsatta İzmir'e gidersin, bu sandukayı ve kitabeyi* kaldırtırsın, dağdan iki büyük ve uzun taş getirtirsin, birini olduğu gibi temel üzerine tespit ettirir, diğerini baş tarafa diktirtirsin ve bunun bir yerini biraz düzelterek: "Atatürk'ün anası Zübeyde burada gömülüdür." diye yazdırırsın, altına da ölüm tarihini koydurursun, yeter.

*Bu mermer, Atatürk'ün ölümünden sonra değiştirilmiş ve tanımladığı biçimde yaptırılarak arzusu yerine getirilmiştir.

Hasan Rıza Soyak


* * *


Bize savaşlardan birini anlatıyordu:
-"Görüyorsunuz ya, dedi, birçok zaferler kazandım. Fakat bunların en büyüğünden sonra bile her akşam, savaş alanlarında ölen bütün askerleri düşünerek derin bir acı duyuyorum."

George Benneb


* * *


Çalışma hayatı

-Hanımefendi; Atatürk'ün çalışma hayatı hakkında da birşeyler söylemek istemez misiniz?

-Evlâdım, onun muayyen bir çalışma saati yoktu ki!.. Çalışmadığını sandığımız zamanlar bile çalışırdı... Onun meşhur yemek sofraları, bir ziyafet ve eğlence âlemi değildi... Bir çok tarihî kararlar o sofralarda fikir istişarelerinden sonra verilirdi...

Bilhassa sabaha karşı çalıştığı çok vâkidir... Yalnız başına gün doğana kadar çalışma odasında yorulurcasına meşgul olduğu günleri çok bilirim...

Gene böyle bir sabahtı...

Güneş henüz doğmamıştı...

Etrafta masmavi bir sabah aydınlığı vardı...

Kapısını vurarak odasına girdiğim zaman kâğıt ve kitap yığınları içinde çalışıyordu... Uykusuz ve yorgun olduğu belliydi...

-Atatürk, dedim. Niçin bu kadar yoruluyorsun? Biraz istirahat etsene!..

-Memleketin büyük dertleri varken nasıl durulur kardeşim!.. dedi.

Peki ama ağabey, sizin mesai arkadaşlarınız var, onlar bu dertlerle elbette ki meşgul oluyorlar...

Bu sözüm üzerine Atatürk'ün dudaklarında müstehzi bir tebessümün dağıldığını gördüm...

-Makbuş, dedi, işte ben, onların yaptığı hatâlarla bu kadar yoruluyorum... Onların hatâlarını temizliyorum...

Makbûle Atadan


* * *


Sınırlarını, en son Türk kuşaklarının kanlarıyla yoğurup çizdiği bir Türk vatanında, o vatan kavramını anlamlandırdı.

O, bir ölüm haberi karşısında, yurt toprağına şu hitapları bana yazdırmıştı (1930):

"Yurt toprağı! Sana herşey feda olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin için canımızı veririz. Fakat sen Türk milletini sonsuz hayatta yaşatmak için, feyizli kalacaksın. Türk toprağı! Sen, seni seven Türk milletinin mezarı değilsin. Türk milleti için yaratıcılığını göster."

Prof. Dr. Afet İnan


* * *


Ben, O'nun sıhhatinden endişe ediyordum... Fakat bir sene sonra O, beni ölüm döşeğinde buldu...

Çok hastaydım...

Beni teselli etti...

Bana yeniden kuvvet verdi...

Bir kardeş olarak ağabeyim Mustafa Kemâl, belki kardeşlerin en müşfiki idi... Vatan ve millet dâvalarının kendisini son derece meşgul etmesine rağmen kardeşlik vazifesini ifâda kusur etmiyordu...

Makbûle Atadan


* * *


Yeni bir evlâtlık almıştım... Ona isim bulmak için düşünüp duruyordum... Aklıma ağabeyim geldi... Bu kadar basit bir mevzu için Atatürk'ü meşgul etmek akıl kârı değildi... Ama ben, bu vesile ile O'nu ziyaret etmeyi de arzuluyordum... kalktım, gittim...

Ne zaman yanına gitsem beni ayakta karşılardı.

-Atatürk!.. ben geliyorum, başka kimse yok. Niçin rahatsız oluyorsun?.. derdim...

Şu cevabı verirdi:

-Senin gelmen kâfi değil mi kardeşim, seni karşılıyorum!..

O gün de yine beni ayakta karşıladı... Oturup bir müddet konuştuktan sonra kızıma isim bulmak istediğimi söyledim... Bâzı kitapları karıştırdı... Sonra bana döndü:

-Sen bu kızı isteyerek, dileyerek mi aldın?

-Evet Atatürk, isteyerek, dileyerek aldım yanıma.

-Öyleyse ismi Dilek olsun!..

-Peki Atatürk!..

Makbûle Atadan


* * *


Bir gün Atatürk'ün yaptığı işlerden söz açılmıştı. Vasfi Çınar sordu:
-En büyük yapıtınız, devriminiz hangisidir?
-Benim yaptığım işler biri diğerine bağlı gerekli olan şeylerdir. Fakat bana yaptıklarımdan değil, yapacaklarımdan söz ediniz...

Prof. Dr. Afet İnan


* * *


................................
Bak, şimdi aklıma gelen küçük bir hâtırayı nakledeyim... Ağabeyim erkânıharp zabiti iken sürgün edilmesinde büyük rol oynayan bir zât, Atatürk reisicumhur olduktan sonra kendisine işi düşmüştü... Ağabeyim yıllarca evvel kendisine fenalık eden o adama zerre kadar güçlük çıkarmadan işinin halledilmesi için gerekli yerlere emirler verdi...

O, böyle bir insandı...

Makbûle Atadan


* * *


Atatürk'ü, 1938 Gençlik ve Spor Bayramı günü, son defa, 19 Mayıs Stadyumu'nda gördüm. Şeref tribünü kapısında -o zaman küçük bir çocuk olan kızıma- o günün anısı olan rozetini taktırmayarak bir şeyler söylüyordu. Zayıf ve yorgundu.
Kızımdan Atatürk'ün kendisine neler söylediğini sordum:
-Rozette resmim varmış, nasıl takarım? dedi.
Zeki ve alçakgönüllü Atatürk rozetteki resmi görmüştü.
Bu, O'nun stadyuma ilk ve son gelişi, sanki gençliğe vedası oldu.

Nasuhi Baydar


* * *


Bir gün Atatürk'e mutlu olup olmadığını sormuşlardı.
"Evet, mutluyum, çünkü başardım." karşılığını vermiştir.

Prof. Enver Ziya Karal


* * *


Bir halk toplantısında, bir genç O'na şu soruyu sordu:
-Paşam, sana diktatör diyorlar. Ne dersin?
-Ben diktatör olsaydım, sen bana şimdi bu soruyu soramazdın.

Vedat Nedim Tör


* * *


Atatürk'e neden diktatör diye çağrılmaktan hoşlanmadığını sordum, dedi ki:

-Ben diktatör değilim. benim kuvvetim olduğunu söylüyorlar. Evet, bu doğrudur. Benim isteyip de yapamayacağım hiç bir şey yoktur. Çünkü ben, zoraki ve insafsızca hareket etmek istemem. Bence diktatör, diğerlerini iradesine boyun eğdiren kimsedir.
Ben kapleri kırarak değil, kalpleri kazanarak hükmetmek isterim.

Gladys Baker


M. Akın


En son Muazzez Akın tarafından Cum 23 Ksm 2007, 05:58 tarihinde değiştirildi, toplamda 4 kere değiştirildi


Muazzez Akın
6 yıl önce - Cum 23 Ksm 2007, 09:20

Son Günleri

Atatürk'ün rahatsızlığı esnasında onunla birlikte Dolmabahçe Sarayı'nda ikâmet eden Makbûle Hanıma biraz da o günlere ait şeyler anlatmasını rica ettiğim zaman gözlerinde acı bir bulutun dolaştığını hissettim...

-Bir geceydi, diye söze başladı. Odamda yalnız başıma oturuyordum... Aynı çatı altında hasta yatan ağabeyimi son günlerde ziyaret edemediğim için çok üzülüyordum... Doktorlar kendisiyle konuşmamın mahzurlu olduğunu söylediklerinden onu sık sık göremiyordum.

O gece içime bir sıkıntı çöktü... Ne olursa olsun gidip hasta kardeşimi görmek arzusu ile yandım...

Onun bulunduğu tarafa geçtiğim zaman Atatürk'ü ayakta buldum... Tuvalete gidebilecek kadar ayağa kalkabilmiş, iyileşmişti biraz... Beni görünce başını salladı... Çok çekingen bir halde olduğum için baş hareketinden bir şey anlamadım... Nihayet elini sallayarak beni yanına çağırdı...

Üzerinde, yan tarafı yırtmaçlı bir entari vardı... Karnı şişmişti... Gittim... Elini öptüm... Karşısındaki bir yere oturdum... Pek az konuştuk... İmzalanacak bâzı evrak gelmişti... Müsaadesini isteyerek, elini öpüp ayrıldım...


Gene bir gün, ağabeyimi görmeye gidiyordum... Neşet Ömer [İrdelp] Beyle karşılaştık...

-Nereye gidiyorsunuz Hanımefendi? dedi.

-Atatürk'ü görmek isterim doktor!..

Sustu... Sükûtunda ağabeyimin sıhhî durumunun hiç iyi olmadığı gizliydi...

Atatürk'ün yattığı odaya girdiğim zaman, o üç günlük bir uykunun sonundaydı... Kirpikleri dökülmüş... Yüzü kızarmış... Gözleri kapalı... Baygın yatıyordu...

Dr. Nihat Reşat [Belger] sol tarafındaydı... Teneffüsünü kolaylaştırmak için bir âletle kendisine hava veriyorlardı...

-Doktor! diye inledim... Ağabeyim uyanacak mı?..

-Tabii...

-Ne zaman?

-Belli değil!..


Ellerimi açarak Atatürk'ü kurtarması için Tanrı'ya yalvarmaya başladım... Bir müddet dua okuduktan sonra ağabeyime bakarak kendi kendime şöyle mırıldandım:

-Hakkını helâl et, Büyük İnsan!..

Tam bu sırada, üç gündür baygın yatan Atatürk'ün sağ gözü açıldı... Ben hayret ve korku içinde donakaldım... Ya ağabeyim "hakkını helâl et" sözünü duydu ise... Bu sözden son günlerini yaşadığını anlarsa... diye büyük bir ıstırap duyuyordum...

Başımı doktora çevirdim:

-Hanımefendi, dedi. Merak etmeyin, sözlerinizi duymadı!.. Baygındır şu anda...

Bu esnada Kılıç Ali geldi... Benim çok perişan ve bitkin bir halde olduğumu görmüş olacak ki koluma girdi... Beni dışarıya çıkardı...

Ağabeyimin yanından ayrılırken saate baktım... Tam dokuza sekiz dakika vardı... Dokuzu beş geçe, yani ben çıktıktan onüç dakika sonra Atatürk ruhunu teslim etmişti...Dolmabahçe Sarayı'nda bayrak yarıya inmiş, her tarafa kurşun gibi ağır bir matem çökmüştü...



Atatürk Yazılamaz, Anlatılamaz!

Makbûle Atadan'ı her ziyaret edişimde kendisiyle beraber Atatürk'ün birçok yakınlarını da görmek imkânını buluyordum... Tâ sağlığından beri Atatürk'e karşı büyük bir hayranlık besleyenler, Makbûle Atadan'ı ziyaret vazifesini ihmal etmiyorlardı...

Son ziyaretlerimin birinde Atatürk'ün sevgi ve muhabbetini kazanmış, o büyük insanla beraber çalışmak ve yurt seyahatlerine iştirak etmek imkânına erişmiş yakınlarından Bayan Sabiha Gökçen de oradaydı... Türk havacılığının ilk kadın pilotu olmak şerefini taşıyan Bayan Sabiha Gökçen, Atadan'ı sık sık ziyaret edenler arasındaydı... Daha doğrusu başucundan ayrılmıyordu...

Biraz sonra Halil Nuri Yurdakul da geldi... Atatürk'e ait en küçük bir eşyâyı bile kaybolmaktan kurtaran ve büyük bir dikkatle muhafaza eden Yurdakul, İnkilâp müzesi için büyük ölünün hemşiresine ait eşyaları da temine çalışıyordu...



Sayın Sabiha Gökçen, kendi kullandığı hususi arabasiyle beni evime kadar bırakmak zahmetini esirgemedi... Enerji ve kuvvetini Atatürk'ten almış bu genç tayyarecimize vedâ ederken, kulaklarımda, Atatürk'e yakın olmak saadetine erişmiş bir başka Türk kadınının, sayın Latife Uşaklıoğlu'nun şu sözleri çınlıyordu:

"Atatürk'e ait bir eser yazmak istedim... İşe, bütün dünya büyüklerinin hayatını tetkikle başladım... Onları okudukça ve tanıdıkça, Atatürk gözümde daha çok büyüdü... En nihayet şuna kaani oldum ki, Atatürk yazılamaz, anlatılamaz..."

Anlatan....Makbûle Atadan

Yazan...Şemsi Belli



M. Akın


Oguzhan34
2 yıl önce - Cum 20 Oca 2012, 15:00

Ata'nın son günlerini dün gibi hatırlıyor

Karaman'ın Sarıveliler ilçesinde yaşayan 107 yaşındaki Salih Balcı, Atatürk'ün Dolmabahçe Sarayı'ndaki son günlerini dün gibi hatırlıyor. Torunlarının torununu gören Salih dedenin 7 çocuk, 165 torunu bulunuyor.



Eşini 25 yıl önce kaybeden ve oğlu ile aynı evi paylaşan Salih Balcı, Atatürk ile ilgili yaşadığı anıları anlatırken gözleri doldu. Atatürk'ün çok cesur birisi olduğunu anlatan Salih dede, "1938 yılında Atatürk Dolmabahçe Sarayı'nda öldüğünde ben de orada askerdim. Atatürk, ölmeden önce zaman zaman birlikleri denetlemeye çıkardı. Bir gün benim askerlik yaptığım birliği denetlemeye geldi. Denetleme sırasında askerlere çeşitli konularda sorular sordu. Bana geldiğinde ise şekerin neden yapıldığını sordu.

Ben de ona pancar ve şeker kamışından yapıldığını söyledim" dedi. Salih dede, Atatürk hayatını kaybettiğinde başında nöbet tutan paşaların yanında bulunduğunu da anlattı.


ASIRLIK SALİH DEDENİN 165 TORUNU BULUNUYOR
Babası ile aynı ismi taşıyan 75 yaşındaki oğlu Salih Balcı, babasının bu yaşına rağmen hala çok sağlıklı olduğunu söyledi. Babasının torununun torunlarını gördüğünü belirten Salih Balcı, "Babam nüfus cüzdanında 1913 doğumlu görünüyor. Ancak babamın gerçek yaşı 107'dir. Bu yaşına rağmen babam şu an bile vakit namazlarını kılmak için camiye kimseden yardım almadan kendisi gidip gelmektedir. Babam yaz aylarında ise kendisine ait bahçesinde bulunan evinde tek başına kalır ve ağaçları sulayarak gününü geçirir. Sadece Cuma günleri Cuma namazını kılmak için ilçe merkezine gelir" diye konuştu.Sabah.com.tr


cevap yaz
(üye olmadan da mesaj yazabilirsiniz)
Ana Sayfa -> HABERLER ve SOHBET