1 milyon Türkiye fotoğrafı
|
 |
hurşit saral
16 yıl önce - Pts 16 Tem 2007, 20:56
Doğal uygarlık sınırı mı? - [TARİH]
DOĞAL UYGARLIKLAR SINIRI MI?
Herodot, “Historie” dediği kitabını yazarken amacı neydi? İran ve Helen arasındaki savaş!
Yapıtının açılış sözlerinde; “Araştırmalarımın sonucunu veriyorum burada. Öyle ki, insanların başarılarının ister Hellenlerin ister yabancıların olsun, anısı unutulmasın dünyada. Niçin ve nasıl savaştılar? İşte burada konum bu.”
Bugün ise, bizce, sorulması gerekenin nasılı yok. Niçin savaştılar?
Toplumlar dünyaya bakarken oluşturdukları düşünsel dizgelerine göre yandaş ararlar. Gide gide öylesine bir durum oluşur ki, üretip tüketenlerin karşısında, üretmeyip, üretenlerden alıp tüketmek daha kolay gelen düşünsel dizgeler / sistemler oluşur.
DÖ 332 Yılında İran’a karşı ilk utkusunu kazanan genç Makedonya kralı İskender, Suriye ve Mısır’a doğru yürümek üzereyken, düşmanı, III. Darius’ten bir barış önerisi alır.
Fırat’ın sınır olarak alınması, batısındaki ülkelerin İskender’e, doğusundakilerin de İran’da kalması ister.
Bu düşünce Makedon ordusundaki sözü geçenlerce ve özellikle de, General Pesmenios olmak üzere desteklenirse de; amacı büyük bir imparatorluk kurmak olmayıp, dünya egemenliğini gerçekleştirmek isteyen İskender tarafından olurlanmaz.
Böylece, Fırat tasarısı suya düşer. Utkular serisini sürdüren İskender, istemlerini gerçekleştirir. Ölümünden sonra kurduğu büyük imparatorluk parçalanınca yıllar önce III. Darius’ten gelen öneri kendiliğinden uygulanır.
Fırat’ın doğu ve batı kolları Murat ve Karasu’dan başlayarak, kuzey Suriye’ye doğru uzanan bozkırlar, Doğu Uygarlığı ile Batı Uygarlığı arasında sınır olur.
Büyük İskender’in ölümünden sonra oluşan Helen devletleri, etki alanlarını, Fırat’ın doğusuna geçiremezler.
Roma İmparatorluğu yavaş yavaş bütün Yakın Doğuyu ele geçirir. Fakat Fırat’ta kendisine, “Her şey buraya değin, buradan öteye geçiş yok.” Diyen, gözle görülmez bir sınırla karşılaşır.
Irmağı geçme atılganlığını gösteren ilk Roma generali Marcus Licinus Crossus, bu girişkenliğini yaşamını yitirme ve ordusunun yok olmasıyla öder / D.Ö.53.
Roma imparatorları, sonrasında, Doğu’yu hedef alan birçok savaşlar yapar. D.S. 114 yılında İmparator Trajan, Ermenistan, Mezopotamya, Babil ve Asurya’yı alma başarısını gösterdiyse de, bir sonraki İmparator, Hodrian, ilk iş olarak koruyacağına inandığı bu ülkeleri egemenliği altında tutamaz.
Sonraki yüzyıllarda en büyük Doğu seferi kısa bir zaman için Amida’nın / Diyarbakır’ın ele geçirilmesi olur. 622 yılında İran’ın içlerine dek yürüyen Bizans İmparatoru F. Heraklius, 628 yılında yapılan barış antlaşmasında ancak eski sınırın yinelenen tanınmasını olurlandırabilir.
İran’da kurulan Part ve Sasani / 227–651 devletleri de, Batı’ya yayılma siyasası güderler. Akdeniz’e ulaşmak için gösterdikleri çeşitli çabalar, iki kez İstanbul önlerine gelmeleri / 616–622. On yıl süreyle Suriye, Filistin, Mısır egemenliğinin peşine düşmeleri / 614–624. Hiçbir sonuç vermez.
İskender’in ölümünden bin yıl geçmiş olmasına karşın, Fırat, iki dünya arasında geçilmez bir sınır olarak kalmakta süreğenlik gösterir.
Fırat Irmağı aynı zamanda değişik özekinleri / kültürleri ayırıcı bir rol oynar.
Afganistan ve Hindistan’a dek uzanan İskender İmparatorluğunun doğu bölgeleri kısa zamanda Yunan özgüllüğünü kaybeder. Arsakit soyundan gelen Part krallarının / DÖ 250-DS 227, Helen kentlerine yağıca / düşmanca davranmayıp, örnek olarak almayı sürdürmelerine karşın bu sonuçtan kaçınılamaz.
Arsakitler’in yerine geçen Sasaniler, Fırat’ın doğu yakasındaki Yunan kentlerinin son izlerini de yok ederler. Devlet yapısı Zerdüşt inancından esinlenir. Tecimen ve sanatçıların çok az yer tuttuğu, çiftçilikle geçinen bir alt sınıfa egemen olan ruhban ve soylular sınıfı oluşur.
Fırat çizgisi hem Roma ve Sasani devlet biçimlerinin, hem de büyük kent yaşamıyla batıdaki şövalye benzeri soylu erkli sınıflardan oluşan iki değişik toplumsal biçim arasında yer alır.
Hristiyanlığın ilk yıllarında bile bu yeni dinin doğu ve batı da izlediği yol ve yayılış biçimi birbirinden farklı olur.
Süryani ve Ermeni Kiliseleri ile Rumca tapınan Batı kiliseleri çeşitli görüşlerde uyuşamayarak bağımsız bir yol tutarlar.
IV. Yüzyılda İmparator Konstantinius ve Teodosius’un, din ve devleti bir bütün olarak görmeğe başlamaları, o zamana dek Hristiyanlara karşı ılımlı davranan Sasani Devleti’nin bu tutumunu değiştirmesine neden olur. “Hristiyanlar ülkemize yerleşip, yağımız olan İmparatorun düşüncelerini yayıyorlar.”
Diğer Kral II. Spur / 309–379, Hristiyanlık üzerine baskı kurar. Ne tuhaftır ki, İstanbul Kilisesinin bir yandan çok zararlı olan dinsiz avları, bir yandan da Hristiyanlığın Fırat’ın doğusunda süreksizliğini sağlar.
431 yılında Efes Konsili tarafından yargılanan Patrik Nestorius ve yandaşları Sasanilerden büyük destek görürler. Kalkedon konsilinin 451 yılında yargıladığı “üçlemeye karşı çikanlar / Monofistler” de yine Sasanilerden yardım görürler. Özellikle ordularıyla sık sık Monofist düşüncenin egemen olduğu ülkelere, Anadolu, Suriye, Filistin ve Mısır’a giren Kral II. Hüsrev / 590–628, bu siyasaya önem vererek, onların duygudaşlığını kendine kaydırıp, tampon bölgeler olarak kullanır.
Böylece Fırat çizgisi Hristiyanlığı da bölerek farklı mezhep ve inanyollara yönelen devlet kiliseleri birbirinden ayrılır.
Arapların dünya güçlerinden biri durumuna gelmeleri de hiçbir şeyi değiştirmez.
Filistin, Suriye, Mısır ve Libya’yı almalarına karşın, Fırat’ın batısına söz geçirme erkine sahip olamazlar.
400 yıllık süreçte ne Bizans ne de Araplar bu çizgi üzerinde kesin bir üstünlük sağlayamazlar. Yaptıkları baskınlarla Anadolu’nun korkulu düşü durumuna gelen Araplar, iki kez İstanbul önlerine gelmelerine karşın / 674–678, 717–718, Fırat’ın batısını bir türlü kendi uygarlık sınırlarının içine katamazlar.
Haçlı savaşları sırasında Fırat’ın iki yanında sağlam kurganlar yapılır. Antiokhia / Andiyak, bugünkü Antakya; Maraş, Birecik, Samsat, Kâhta, Harput, Pertek, Kemah, Melitane / Malatya, Edesa / El Ruha bugünkü Urfa ve Amida / Amid bugünkü Diyarbakır. Kalın surlar ve askeri güçleriyle iki karşı dünyanın birleştiği noktada ortaya çıkarlar.
Fırat Irmağı’nın çizdiği sınırın çevresinde kendine özgü yaşam koşulları doğar.
Çiftçi, yarı göçebe ve savaşçı bir yaşam süren Hristiyanlar ve İslam savaşçıları, Arap uygarlığı adına devinen savaşçı güçler hiçbir zaman barış yüzü görmezler.
Bizans İmparatoru ve Bağdat İnanönderi / Halife arasında savaş yokken bile sürekli çapul amacı güden ufak çarpışmalar olur. Kahramanlık ve serüven istemiyle devinen bu sınır halkı her tür bürokrasiden, vergi zorluğundan uzak yaşar, devlet kendilerine büyük kolaylıklar sağlar.
Sınırda yaşayan halkın çoğunluğunu Bizans tarafından inançsız sayılan Ermenilerin oluşturması, Bizans’ı bu soruna daha önemle eğilmeğe iter.
1071’deki MALAZGİRT ÇATIŞMASI, FIRAT’IN YÜZYILLARDIR SÜREGELEN YAZGI SINIRI RÖLÜNE SON VERİR.
Fırat’ın doğu yüzündeki uygarlığın sahibi artık Türkler. Silahlı güçlerin yanı sıra ilk kez, uygarlığın kent ekini / kültürü, Fırat’ın batısına adım atar.
ÇATIŞAN UYGARLIKLARIN DOĞAL YAZGI SINIRI ARTIK DEĞİŞMİŞTİR.
Ve bütün bu süreçlerin sonucunda Fatih Sultan Mehmet ilk kez doğal sınırları bozarak, Fırat’tan Avrupa’nın içlerine taşır. Taşımakla da kalmayıp taraf olduğu uygarlık adına, Doğu Roma İmparatorluk Tacı’nı da başına takarak; Batı uygarlığının ve özgül özelliği olan “Krallık Tacı” verme-alma yetkisinin kıvancına da ortak olur. Kıta Avrupa’sında bu kıvancı paylaşan iki erkten biri durumuna gelir. Diğeri: Batı Roma İmparatorluğu adına, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğundan kalıt olarak gelen Avusturya – Macaristan İmparatorluğu.
Avrupa / Batı uygarlığı adına, bu hiçbir biçimde olurlanacak durum değildi. Ve hiçbir dönem olurlanmadı da.
SÖMÜRGECİ GÜÇLER, OSMANLI İMPARATORLUĞU'NU, "HASTA ADAM"LIKTAN SONRA TAM TARİHİN KARADELİK'LERİNE SAVURMAK İSTERLERKEN; KALPAKLI KEMAL VE ARKADAŞLARIRI'YLA ÖZDEŞLEŞEN TÜRKİYE CUMHURİYETİ DUVARINA TOSLARLAR.
Bugün, bu uygarlık ve temsilcileri / ABD-AB, Yeni Dünya Düzeni, Küreselleşme adı altında açık-örtülü saldırılarını sürdürmekteler. Daha düne değin uygarlık sınırını, yine Fırat’ın öte yakasına atmak düşüncesi ve eylemi, şimdi çok daha tertipli ve açıktan yapılıyor. Bir uygarlık yok ediliyor. Değil Fırat, Fırat’ın öteleri de korkarım ki sınır değil artık. Ve ne acıdır, içimizdeki soysuz beslemeler de “Türkiye, Türklere verilemeyecek kadar önemlidir.” Diyebiliyor.
Türkiye Cumhuriyeti: Bizim ve temsil edeceğimiz uygarlığın, tarihin ötelerinden gelen, üst üste örtüşen özekinlerin oluşturduğu Anadolu’dan ışıyan türümü olacak, sonsuza değin o kaynağı söndürtmeyecektir. Hurşit SARAL
Bu çalışmamın ana kaynağını:
• Herodotos.
• Büyük Dünya Tarihi.
• Prof. Dr. Hakkı Dursun Yıldız’ın yarkurul başkanlığında hazırlanan; “Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi. 15 Cilt”, adlı yapıttaki bilgiler oluşturur.
|
 |
Oğulhan
16 yıl önce - Pts 16 Tem 2007, 21:28
Osmanlı İmparatorluğu'nun en şatafatlı döneminden sonra duraklamaya girmesinin bir diğer sebebi de kuşkusuz DOĞAL SINIRLARDIR. Doğuda İran ile Zağros dağları doğal sınır olarak kabul edilmiş, güneyde BÜYÜK SAHRA çölü ve Hint Okyanusu doğal sınır olmuş, Kuzeyde Ukrayna stepleri ve sert tundra iklimi doğal sınır kabul edilmiş Batı'da ise Atlas Okyanus'u Adriyatik denizi ve Alpler doğal sınırımızı oluşturmuştur. Yani tüm uygarlıklar doğal coğrafi konumlara bölgesel şartlara nehirlere dağlara göre doğal sınırlar kullanmışlardır.
Bugün Türk uygarlığının doğal sınırı kabul edilen misak-ı milli de tam olarak olmasa da kısmen yerine getirilmiştir. Bu hem Türk nüfusunun bulunduğu uygarlık sınırıdır hem de bazı nehir ve dağların sınır kabul edilmesiyle doğal sınır haline gelmiştir.
Yani bence doğal uygarlık sınırına verilebilecek en nitelikli örnek kuşkusuz LOZAN ANTLAŞMASIDIR.
|
 |
|
ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET
|