Ana Sayfa  



hürdoğan



Prş 12 Tem 2007, 07:14   Antalya'da Geçmişe Bir Yolculuk

1946 yılında yayınlanan Türkiye Kılavuzunda  O günlerde Antalya ‘sından
bir kesit:


*1940 Sayımına göre Antalya nın nüfusu 256.366 dır(merkez:51.101)

*İlin 10 ilçe,21 bucak 587 köyü vardır.

*İlçeleri:Merkez,Akseki,Alanya,Elmalı,Finike Gündoğmuş,Kaş,Korkuteli,Manavgat,Serik.

*İl merkezinin;

              *Lokantaları: Akdeniz lokantası
                                    Cumhuriyet lokantası
                                    Şehir kulübü lokantası
                                    Ayrıca çarşı içinde yirmi ye yakın köfteci ve börekçi.

              *Berberleri:on civarında berber vardır.En meşhuru Hükumet caddesindeki Hüsnü Altan berber salonudur.

              *Sağlık:Özel idare ye ait 90 yataklı Memleket hastanesi,üç adet eczane vardır.

              *Haberleşme:Şehir içinde telefon varsa da ,şehirlerarası görüşmeye açılmamış durumda dır.

              *Eğlence ve mesire yerleri:
                            İnönü parkı
                            Park gazinosu
                            Şelaleler
                            Koyaltı plajı
                            Paşa kavakları
                            Lagra plajı
                           Ayrıca bir sinema salonu açılması düşünülmektedir.

               *Eğitim         8 ilkokul
                                   1 Ortaokul
                                   1 Lise
                                   1 Kız Enstitüsü,1 Akşam Kız Sanat okulu vardır

*Ulaşım: Antalya yı İstanbul,İzmir Mersin e denizden bağlayan düzenli posta vapurları olduğu gibi ,sahil İlçeleri arasında yelkenli ve motorlu deniz taşıtları ve Burdur-Antalya arasında sürekli çalışan otomobil,kamyon ile diğer ilçeler arasında çalışan araba ve hayvan vardır.


2007 nin Antalya'sına bakınca insanın inanası gelmiyor......

(Bazı mekan ve semt isimleri T.Kılavuzu'ndan aynen aktarılmıştır.)

Kaynak:Türkiye Kılavuzu
            Hüseyin Orak
               1946


 mesajı beğendiniz mi?
goksel_k



Sal 17 Tem 2007, 16:21  

http://dosya.arsiv.gen.tr/file.php?file=6cf1deac3fba48d62bcd34a92e223a1a
Antalya'ya Koş isimli 1975 yapımı parça
Ali Kocatepe, Ertan Anapa, Funda Anapa, Esmeray, Gökben, İlhan İrem, Seyyal Taner söylüyor


 mesajı beğendiniz mi?
halily




Sal 17 Tem 2007, 16:45  

1975 Antalya film festivali için yapılmış bir plak. haber sohbet bölümünde...
http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?p=166455#166455


 mesajı beğendiniz mi?
Hüseyin Çimrin




Pzr 29 Tem 2007, 01:03   Antalya da geçmişe bir yolculuk

"ESKİDEN NASIL BİR ANTALYA VARDI?
   
   Hepimiz geçmişimize baktığımızda, kişiliklerimizin çocukluk yıllarımızda gelişen olaylar tarafından şekillendirildiğini görürüz. Ben de çocukluktan başlayarak Antalya’da geçirmiş olduğum yaşamıma baktığımda, kendimde bunun izlerini görürüm.
Bundan 40-50 yıl önce Antalya’da günlük yaşam nasıldı? Ondan da önemlisi Antalya nasıldı? Şimdi şöyle, o yıllara doğru geçmişe bir yolculuk yapmak olanağımız olsaydı, Antalya’nın o yıllarda Anadolu’nun bir köşesinde; diğer illerden tamamen izole edilmiş, kendi olanakları ile yaşamını sürdürmeye çalışan, fakir bir kasaba görünümünde bir yer olduğunu görürdük.
   O günlerde Antalya’da sayıları on-on beşi geçmeyen zengin aile ile, memur sınıfı ve işleri tıkırında olan birkaç tüccar ve esnafın dışında, halk oldukça fakirdi. Çok çok olsa, bayram günlerinde yılda bir kez satın alınabilen giysiler bütün yıl giyilirdi. Özellikle erkeklerin giydikleri, pantolonların, ceketlerin kumaşları çok adi ve sanki ottan yapılmışçasına çok çabuk eskirdi. Giyilirken büyük özen gösterilmesine rağmen, pantolonların dizleri, oturulan yerleri; ceketlerin dirsek kısımları hemen birkaç ay içinde eskir, delinirdi. Bu nedenle bu elbiseler terzide diktirilirken, satın alınan kumaş, ilerde yama yapmak için muhakkak biraz fazla kestirilirdi. Takım elbise için de pantolon, çok çabuk eskidiği için iki adet diktirilirdi. Yamasız pantolon veya elbiseyle gezenlerin sayısı çok azdı. O zamanlar “yamalı gezmek ayıp değil, elbisesi sökük gezmek ayıp” denirdi. Ayakkabılara gelince: Çocuklar, bayram öncesi alınan ayakkabıları ve giysilerini yatarken yatağın başucuna koyarlar; bin bir hayallerle, ertesi gün yeni ayakkabıları ve giysileri giymenin sabırsızlığı içinde uykuya dalmaya çalışırlardı. Bu ayakkabılar ve giysiler bayram boyunca giyilir, bayram bitince de, gelecek bayrama kadar annelerin çeyiz sandıklarında saklanırdı. Bayram sonrası çocuklar, ya yandan madeni tokalı eski plastik ayakkabılarına dönerler; ya da bayram öncesi olduğu gibi yalınayak oyunlarına devam ederlerdi. Çorap giymek adet olmadığından, o plastik ayakkabıların tokaları, çocukların ayaklarında, tokanın ayağa dokunduğu yerde, uzun süre kapanmayan yaralar açardı.
    Antalya, 1970’li yıllara kadar nüfusu 40-50 bini ancak bulan küçük bir kıyı kenti görünümündeydi. Antalya’da oturanlar birbirlerini yakından tanır; yolda giderken birbirlerine selam vermekten neredeyse çevreye bakmak için fırsatları olmazdı. Kısa bir süre önce, Kalekapısı’nda yürürken çocukluğumun beraber geçtiği bir dostum, karşımdan gülerek geliyordu. Yanıma yaklaştığında neden güldüğünü sorunca, “Konyaaltı caddesindeki evimden çıkınca eskiden olduğu gibi canım yürümek istedi. ‘Kalekapısı’na kadar yürürken yolda acaba kaç tane Antalyalı dosta rastlarım’ diye içimden geçirdim. Sana burada rastlamasaydım, oldukça üzülecektim.” diye cevapladı.
   Arkadaşım haklıydı. 1980’li yıllara kadar Antalya’da yaşamak oldukça ayrıcalı bir yaşam biçimiydi. İnsan ilişkileri yakın ve sıcaktı.  Çocukken, bu güzel insan ilişkilerinin ne anlama geldiğini, ne kadar değerli olduklarını kavrayabilecek bir yaşta değildim. Fakat çocuk bedenimde Antalya’da doğup yaşıyor olmanın bir ayrıcalık olduğunu Antalya’nın Beydağları’nı, turkuvaz renkli sahillerini ve falezlerinden fışkırırcasına akan onlarca şelalelerini seyrederken açıkça fark edebiliyordum. Ancak fark edebildiklerim yalnızca bundan ibaretti. Belki de, “Antalyalılık”, “Akdenizlilik Ruhu”, insan sevecenliği gibi kavramları, insanların ortak birleşenleri ve doğanın bir gereği olarak kabullenmiştim. Yıllar sonra, Antalya’nın nüfusu artıp ve plansız çarpık yapılar kenti adeta bir beton yığınına çevirince, Antalya’da yaşadığım bu anı birikimlerinin önemini anlamaya başladım.
   Antalya’da, 2000 yılında yapılan nüfus sayımına göre, 600 bin (?) insan bulunuyor. Diğer taraftan yapılan bir araştırmaya göre, bugün Antalya’da oturanların ancak % 10’nu Antalyalıdır. Son 30 yılda Türkiye’nin diğer kentlerinden ve kırsal alandan kaçarak Antalya’ya yerleşen 500 bin kişilik bir insan mozaiği içinde kaybolan “Antalyalılık” ve “Akdenizcilik” ruhu ve kişiliğini yaşatmak için, ne acıdır ki 1992 yılında “Antalyalılar Derneği” adı altında bir dernek bile kuruldu. Düşünün bir kere, bir kentte doğup büyümüşsünüz; ancak o kentte sanki yabancı gibisiniz. Artık eski dostlarınız ve hemşehrilerinizle beraber olmak için bir derneğe bile ihtiyaç duyuyorsunuz. Bunun bir örneği belki dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Gelenekleriniz, alışkanlıklarınız günden güne kaybolup gidiyor.
    İşte bütün bunların bir dizi Antalya’nın geçmiş yaşamının yazılması gereken bölük pörçük parçaları olduğunun bilincine vardığım için böyle bir kitabın yazılmasına karar verdim. Bu hatırlayışların, Antalya’nın bugünkü düştüğü duruma bakınca, gerçekten Antalya’da geçmiş yaşamımıza ait olup olmadığını kanıtlamanın çetinliğini de ayrıca kabul ediyorum. Çünkü, ta içimden kabarcıklar halinde çıkıp gelen bu anıları, Antalya’nın o günlerini, yaşamayanlar için kelimelerle birer resim haline dönüştürebilmek; çok, ama çok zor bir uğraş. Yine de, bu parça parça anıların, Antalya’nın yakın tarihinin önemli noktalarına değinen ve diğer araştırmacıların bulgularıyla birbirlerini tamamlayıcı nitelikte olacağına inanıyorum.
    “Antalya’da şu son 30 yılda en çok, ama en çok değişen şey komşuluk ilişkileri oldu. Eskiden hep bir arada konu komşu birlikte yaşardı. Komşuluk her şeyin başıydı. Evlenecek kızı bile kendi görmeden, komşusuna seçtirirdi. “Komşum uygun gördü ise, bana da uygundur” derdi. Sonra giderek komşular değişti, değişti, yerlerini bilmediğimiz tanımadığımız komşu hatırı bilmeyen, saymayan kişiler aldı. Bu değişim içinde bir zamanlar Antalyalılar arasındaki geleneksel ‘Sıra Eğlenceleri’ bile yapılmaz oldu.” diye sitem eden bir Antalyalıya hak vermemek elde değil.
Bugün Antalya’nın caddelerine bakınca Antalya’yı adeta tanıyamıyorum. Benim çocukluğumda Antalya’nın tüm caddeleri yemyeşildi. Eskiden kaldırım kenarlarında, cadde ortalarında; gölgesi kaldırımdan caddenin yarısına kadar taşan yalancı karabiber ve akasya ağaçları, yaz sıcağında insanlara serinlik verirdi. Bu ağaçları, yok efendim “enerji hatlarına zarar veriyor” diye veya yolları genişletmek için adeta katlettiler. Atatürk Caddesi’ndeki palmiye ağaçlarını da kesmek için şehir plancılarımızın ağızları sulandı. Fakat bir türlü buna cesaret edemediler. Yine de Antalya’nın yaz aylarında çevreye serinlik veren su kanallarını kapattırmaktan kendilerini alıkoyamadılar. Sonra bu kanalların bir bölümü, tekrar ilk durumuna döndürülmeye çalışıldıysa da, hiçbir zaman eski işlevine ulaşamadı.
    Eskiden bu kanallarda, hatta Antalya’nın küçücük dar sokaklarında Düden Çayı’ndan gelen gürül gürül buz gibi sular akardı. Çocukluğumuzda sokak başlarında, kağıttan veya çam ağaçlarının kalın kabuklarından oyarak yaptığımız kayıklarımızı bu arık sularına koyar, akıntının hızıyla aşağılara doğru uçarcasına giden kayığımıza yetişebilmek için, bütün sokağı baştan aşağı soluk soluğa koşardık.
Caddeler yaz aylarında bu suyla yıkanır, etrafa serinlik verilmeye çalışılırdı. Kente yedi koldan giren Düden Çayı, bahçeleri sular; değirmenleri döndürür; bugünkü Burhanettin Onat Caddesi sonundaki eski elektrik türbinini çevirirdi.
   Her evin bahçesinde teneke saksılarda hiç bir özel bakım istemeden yetiştirilen beyaz ve kırmızı zambak, menekşe, karanfil, yasemin, ful, sümbül teber, rengarenk şakayıklar, fulya, katmerli nergis gibi çiçeklerle birlikte, muhakkak birkaç tane portakal ve turunç ağacı vardı. Nisan ayının geldiğini portakal ve turunç çiçeklerinin bütün kenti saran kokusundan bilirdik.
    Turunç’un ayrı bir özelliği vardı. Hemen hemen her yemeğe konurdu. Kabuğundan da her evde nefis reçel yapılırdı. Ayrıca çaya koku vermek için yapılan özel bir esans, yine turunç meyvesinin kabuklarından yapılırdı. Hemen hemen her evin bahçesinde portakal ağaçlarından başka meyve ağaçları da vardı. Bahçesinden komşunun bahçesine sarkan ağacın meyveleri de, komşuya ait olur; bu dalların meyveleri toplanmazdı. Bahçedeki meyvelerin bir bölümü olgunlaşınca toplanır ve aynı meyveden bahçesinde olmayan komşulara bir tabak içinde “tadımlık” adı altında dağıtılırdı. Bu meyve tabaklarını alan komşular da, gelen tabakları, varsa kendi bahçelerinde yetişen meyvelerden koyarak veya meyve yoksa, uygun gördükleri, tatlı, şeker ve benzeri bir yiyecek koyarak iade ederlerdi. Tabağı boş göndermemek adettendi.
    Antalya’daki evlerin bahçelerinde ipekböceği üretimi için muhakkak bir dut ağacı da bulunurdu. Her aile bir miktar ipekböceği kozası alır, evlerinde siyah bir örtünün üzerine bu kozaları yayardı. Sonradan kozadan çıkan kelebek alınarak erkeği ile dişisi bir araya konarak çiftleştirilirdi. Bunun sonucunda dişisi çok sayıda yumurta bırakırdı. Bu yumurtalardan yüzlerce ipekböceği çıkardı. İpekböcekleri ışıktan, sesten ve kokudan çok rahatsız olduklarından, bunlar evlerin alt katlarında, önceden hazırlanan tahta raflara konur; üzerlerine dut yaprakları yerleştirilirdi. Burada ipekböcekleri kozalarını örerlerdi. Sonra bu kozalar, bugün Zerdalilik Kahvesi (o zamanki adı ile Kozaklı Kahve) denilen yerde kurulan ipekböceği kazanlarına atılır, çekilen ipek çıkrıklarına sarılırdı. Elde edilen ipeği bazıları evlerinde dokur, bazıları ise dokuttururdu.
    İpeğin, insanları yıldırımdan koruduğuna dair halkta bir inanış olduğu için; Antalya’da eskiden iç çamaşırların ipekten olmasına büyük bir özen gösterilirdi. İpek don-gömlek, erkeğin karısı tarafından ne kadar çok sevildiğinin bir göstergesi idi adeta. Bu nedenledir ki, genç kızların çeyizlerinde ipekten dokunan iç giyimi çoğunluktaydı. İpekten çeyizi olmayan kızlar hoş görülmezdi. Çünkü kocaları aptes alırken, kollarını, paçalarını sıvadı mı bütün o ipek iç çamaşırların işlemeleri, oyaları herkes tarafından görülmeli ve “Aman karısı bu adamı ne kadar da çok seviyor.” denilmeliydi.
   Daha neler vardı, çocukluğumun Antalya’sında? Neler yoktu ki! Bugünkü Yat limandaki küçük mescidin hemen yanında, koca çınarların altında daha düne kadar gemi ustaları vardı. O günlerde, oraya bakıldığında, inşa edilen balıkçı teknelerinin kaburgaları görülürdü. Burası ayrıca Şehzade Korkud’un ünlü Kaptanı Barbaros için inşa ettirdiği 200 parça geminin kaburgalarının ilk atıldığı yer olduğu için; gençliğimizde buralarda dolaşırken, o anda orada inşa edilen teknelerin, hala Barbaros için yapılıyormuşçasına hayallere dalıp giderdik.
    Eskiden Antalya’nın iklim koşullarını da ezbere bilirdik. Haziran ayının sonlarına doğru “karpuz kabuğu denize” düşmeden; yani, deniz suyu sıcaklığı 27-28 Co bulmadan denize girmezdik. Haziran ayında başlayan 30-35 dereceyi bulan sıcakların Eylül ortalarına kadar sürdüğünü bilir, kendimizi ona hazırlardık. Yeni “Antalyalı” olmuş dostlarımız, yazın havalar biraz poyraza çevirse, hemen bize “Sizin bu Antalya’nın sıcağı da hiç çekilmiyor” diye sitem ederler.
    Antalya’da yazın her gün saat 10-11 arası denizden meltem rüzgarı çıkar. Biz Antalyalılar öğleden önce denizden esmeye başlayan bu Meltem rüzgarını “İşte, Meltem Hanım geldi” diye sevinçle karşılardık. Bu rüzgar akşam üzeri doğu istikametine döner. Antalyalılar buna “Manavgat” derler. Yazın Antalya’nın en sevilen ve beklenen rüzgarı budur. Gece yarısına doğru hava poyraza döner. Gündüzün melteminden ve akşamın Manavgat rüzgarından sonra esen bu hafif poyraz da serindir. Fakat poyrazlar devamlı estiği zaman Antalya, en sıcak ve en bunaltıcı günlerini yaşar; Termometre 43 Co’ye kadar yükselir. Toros kayalıklarının bütün rutubetini emdiği bu kuru rüzgar, değdiği yeri kavurur. Bu rüzgarlar 1-3-5-7 gibi tek sayılı günlerde devam eder. 7’ yi geçince ekseriya 15 günden önce dinmez. Biz bu poyrazın kaç gün süreceğini önceden bilir, önlemlerimizi ona göre alırdık. Bu sıcak poyraz rüzgarlarını, cennette yaşamanın bir bedeli olarak kabul ederdik
    Kimileri bu sıcak günleri Antalya’nın yüksek yaylalarında geçirirdi. Yaylaya çıkmak, Antalya’da bir gelenekti. Vaktiyle kentin ileri gelenlerinin develerle yaylaya çıkışları özel bir törenle yapılırdı. Kösler çalar, kurbanlar kesilir, dualar okunur ve kervan bu merasimle yola çıkardı.
Bugün şöyle çevremi inceliyorum da, Antalya’da toplumsal yapı ve kentsel dokunun değişimi içinde insan ilişkileri de değişerek, yakın komşuluk olgusu, gelenekler, görenekler tamamen ortadan kalkmış. On, on beş katlı apartmanların balkonlarına bakıyorum; sevecenliğin, yardımlaşmanın bir işareti saydığım tek bir çiçek saksısı bile yok. İnsanlar beyaz plastik panjurlar arkasına gizlenmiş; yeşilden yoksun veya yeşili sevmeyen bir yığın kalabalık.
   Özellikle eski Antalya hanımları ve lokantalarındaki aşçıları, çeşitli yemek yapma hünerleri ile ünlü idi. Antalya’nın hızlı kentleşme sürecinde, beslenme alanındaki geleneksel biçimler de unutulmaya başlamış. Her yerde tavuk döner; tavuk sandviç, tavuk şiş, tavuk sote, tavuk kızartma. Çöp bidonlarındaki eski yemek artıklarının yerini, şimdi kırık yumurta kabukları almış. Demek ki evlerde de “sahanda yumurta” revaçta. Hay Allah! Biz Antalyalılar neden bu kadar değiştik?"

Kaynak: Hüseyin Çimrin, Bir Zamanlar Antalya, Yakın Geçmişe Yolculuk, ATSO Kültür Yayını, 2 Cilt, 4. Baskı- Antalya- Mart 2007


 mesajı beğendiniz mi?: +4
erengin



Sal 31 Tem 2007, 12:02  

Tanımayan arkadaşlar fark etmemişlerdir ama sitemiz çok önemli bir üye kazandı:
Üstteki iletinin sahibi Sayın Hüseyin Çimrin..
Sayın Çimrin yıllardan beri Antalya'nın tarihi ile ilgili çalışmalar yapmakta ve ürünlerini değişik şekillerde bizlerle paylaşmaktadır. Kişisel olarak Antalya hakkında bir çok şeyi kendisinden öğrendiğimi belirtmeliyim..
Bildiğim kadarı ile kendisi aynı zamanda Antalya'nın ilk turist rehberidir..
16 civarında kitabı bulunmakta..
2003 yılında Çağdaş Gazeteciler Derneği tarafından "Antalya'nın Sivil Tarihçisi" olarak ödüllendirilmiştir..
2004 yılında Antalya Gazeteciler Cemiyeti tarafından ödüllendirilmiştir..
Halen Sabah gazetesinin Akdeniz ekinde Antalya tarihi ile ilgili yazılar yazmaktadır..
Bir yandan da kitapları yayınlanmaya devam ediyor..
Yeni kitapları hakkında da bizi bilgilendirir umarım..
Özellikle Antalya bölümüne yapacağı katkıları sabırsızlıkla bekliyorum..
Ondan öğreneceğimiz çok şey var..


 mesajı beğendiniz mi?
Mesajları seç: