1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 3 |
 |
tuba h
16 yıl önce - Cum 06 Tem 2007, 19:10
Bu kayda değer lafına bozuldum normalde kaliteli şiir şair sayısının azlığı olarak başlık değişmeli. Aslında her meslekten bayanların sayısı az, yaratılış meselesi olarak olaya bakmak lazım bir bayanın yükümlülüğü erkeklerden daha fazla, düşünsenize bulaşık yıkarken bir yandan yemek yapıyor bir yandanda cocuklarına yetişmeye calışan bır anne nasıl konsantre olacak?
Şair olmak için yüksek düşünce güçüne sahıp olunmasını gerektırırken bunu yanında iyi bir okuyucu ve Allah vergisi yeteneğin bulunmalı. Türk edebiyatına baktığımızda şiir saraylarda ilk olarak padişahlara yazılmış methiyelerden oluşmuştur zamanla halka inerek onların anlayacağı şekilde hitap etmiştir.
|
 |
asumandilekaltun
16 yıl önce - Cum 06 Tem 2007, 19:23
| Alıntı: |
Zeynep Hatun:
Fatih dönemini Mihrî Hatunla birlikte temsil eden Zeynep Hatun, adı bilinen ilk Türk kadın şairi olup, kaynaklarda Amasyalı ya da Kastamonulu olduğu ifade edilmektedir. Divan edebiyatının şekillenme döneminde Fatih çevresinde hissedilen verimli sanat iklimi, sanata ve sanatçıya hasredilen teşvik bu iki kadın şairin varlık göstermesinde de etkili olmuş olmalıdır. Asıl adı Zeynünnisa olan Zeynep Hatun bir kadı kızıdır. Bir kadı olan ve şiir çalışmalarını anlayışla karşılayan İshak Efendi ile evlenmiştir. Kültürlü bir muhitte yetişmiş, Arapça, ve şiirler söyleyecek olgunlukta Farsça öğrenmiş, Mihrî Hatun ile tanışıklık kurmuştur, Şiirin yanı sıra beste yapabilecek ölçüde musıki çalışmaları da olan Zeynep Hatun 1563’de Amasya’da ölmüştür.
Fatih adına tertip edilmiş bir Divan sahibi olup, eldeki şiirlerine bakılırsa açık ve sade bir söyleyişin sahibidir. Bir kıt’asının,
Senin hüsnün benim aşkım senin cevrin benim sabrım
Cihanda dem-be-dem artar tükenmez bî-nihâyettir,
beyti ünlüdür.
Mihrî Hatun:
Fatih dönemi şairlerinden olan Mihrî Hatun, Zeynep Hatunla birlikte adı bilinen ilk Türk kadın şairlerindendir. Amasyalıdır. Asıl adı Mihrünnisa ya da Fahrünnisa olup, 1460 ya da 1461 yılında doğmuştur. Mihrî mahlasını kendisi de bir şair olan babası Mehmet Çelebi bin Yahya (Belâyî)’dan almıştır.
Dillere destan bir güzelliğin, hayranlık uyandırıcı bir kültür ve birikimin sahibi olmasına rağmen kendisine yöneltilen bütün evlilik tekliflerini geri çevirerek ömrü boyunca bekâr kalmıştır. Dönemine göre serbest bir yaşantının sahibi olan Mihrî, tarihçi Hammer tarafından “Osmanlılar’ın Sapho’su” olarak isimlendirilmiştir. Çevresinde platonik aşklarına dair fısıltılar daima mevcut bulunan Mihrî’nin, Müyyedzâde Abdurrahman Çelebi ve Sinan Paşazâde İskender Çelebi’ye duyduğu aşka dair ipuçlarına şiirlerinde de rastlamak mümkündür. Evinde düzenlediği edebî meclisler gibi, samimi kadın duygularını çekinmeksizin şiirinde terennüm etmiş olması cihetiyle de, kendisinden sonra yetişenler arasında en çok XIX. asır şairi Nigâr binti Osman’a benzetilebilir. Ona erken bir Nigâr Hanım olarak bakmak mümkündür.
Kolay söyleniyormuş izlenimi veren sade bir şiiri vardır ve bunlar arasında en başarılı bulunanları nazireleridir. Dönem şairlerinden Necati’nin etkisinde kalan Mihrî’nin, şiirlerini Necati’ye gönderdiği ve onun şiirlerine nazireler yazdığı bilinmektedir.
Necati’nin ünlü Döne Döne redifli gazeline nazire olarak yazdığı ve;
Âteş-i gamda kebâb oldu ciğer döne döne
Göklere çıktı duhânımla şerer döne döne
matlalı gazeli bunlardan biridir.
1506 yılında Amasya’da ölen Mihrî Hatun’dan geriye eser olarak Divan’ı kalmıştır.
Hubbî Hatun:
Hubbî Hatun bir XVI. asır şairi olup Divan şiirinin zirvesini teşkil eden Kanuni dönemini kadın şair olarak temsil etmektedir. (Aynı asırda, Baki’nin hanımı Tutî Kadın’ın da şiir yazdığı söylenmektedir). Asıl adı Ayşe olan Hubbî Hatun da Mihrî ve Zeynep gibi Amasyalıdır. Kanuni’nin süt kardeşi Şemsi Çelebi’nin Hanımıdır. Bu yakınlık Hubbî Ayşe’nin saraya intisabına zemin hazırlamış, önceleri II. Selim’in, sonra da III. Murad’ın nedimesi olarak saray muhitinde şiiri için gerekli kültür atmosferini bulmuş, zamanın hocalarından dersler almış ve Arapça’yı çok iyi öğrenmiştir. Şuara tezkirelerinde kendisinden evvelki kadın şairlerden daha kuvvetli olduğu ifade edilirse de, kadın duygularını terennümü ve lirizmi bakımından Mihrî’nin önüne geçemediği fark edilir. Erkeksi bir duyuşu vardır.
Gazel ve kasideler yazan, Hurşid ve Cemşid adlı üç bin beyti aşkın bir mesnevisi olan Hubbî Hatun 1590 yılında İstanbul’da ölmüştür.
Sıtkî Hatun:
XVII. asrın ikinci yarısında yaşayan Sıtkî Hanımın asıl adı Ümmetullah olup, bir kazasker kızıdır. Kardeşi Faize Hanım da şairdir ancak Sıtkî kadar tanınmış değildir. Bayramiye tarikatıne mensup olan Sıtkî Hanım gazel ve ilâhiler yazmıştır. Divan’ı ile Genc-i Envâr ve Mecmuaü’l Hayal adlı basılmamış tasavvufî şiir mecmuaları bulunmaktadır. 1703 yılında ölmüştür.
Ani Hatun:
Ani Fatma kültürlü bir ailenin kızı olarak İstanbul’da doğmuştur. Akıllı, bilgili ve eğitimli bir kadın olup, “Hace-i Zenan (Kadınların Hocası)” lâkabıyla anılmıştır. Arapça bilen, doğu ve Batı edebiyatlarını öğrenmiş bulunan Ani Hatun’un bir Divan teşkil ettiği söylenmekteyse de bu eser ele geçmiş değildir. Ani Hatun bir hattat olarak da ün yapmıştır. Hattatlığının şairliğinden üstün olduğu bazı tezkirelerde ifade edilmektedir. 1710 yılında ölmüştür.
Fıtnat Hanım:
Asıl adı Zübeyde olan Fıtnat Hanım bir şeyhülislâm kızı olup adı bize kadar gelen kadın şairler arasında en dikkat çekicilerden birisidir. Aydın ve şairi bol bir çevrede yetişmiş, edebî muhitlere girip çıkmıştır. Şiirleri kadar nükteleri ve kendisi ile Koca Ragıp Paşa ve şair Haşmet çevresinde teşekkül eden latifelerle de tanınmıştır. Ancak bunların bir kısmı kaba olup, orijinal yazılı kaynaklarda mevcut bulunmadığına bakılırsa uydurmadır. Fıtnat Hanım kendisini anlamayan, ruhuna denk düşmeyen, şiirle uğraşmasına bir anlam veremeyen bir zât olan Derviş Mehmet Efendi ile yaptığı evlilikte hiç mutlu olamamıştır. Bir Divan teşkil etmişse de şiirlerinde kadın kalbinin samimiyetini bulmak zordur. 1780 yılında ölmüştür.
Güller kızarır şerm ile ol gonce gülünce,
mısraı ile başlayan şarkısı çok ünlüdür.
Leylâ Hanım:
Bir kazasker kızı olan Leylâ Hanım, Keçecizâde İzzet Molla’nın yeğenidir. Çocuk denecek yaşta evlendiyse de bir hafta üzerine, daha ilk geceden kabalıklarına tanık olduğu eşinden ayrılmıştır. Saray kadınlarıyla yakın ilişkisi olduğu bilinen, iyi eğitimli ve çok kültürlü bir şairdir. Hazır cevaplığı ve nüktedanlığı ile de tanınmıştır. Leylâ Hanım, Mevlevî tarikatine mensup olup Mihrî Hatun kadar olmasa da kadın duygularını biraz olsun terennüm etmesiyle ve zamanına göre bir kadın için serbest sayılabilecek söyleyişleriyle dikkat çeker. Edebî bir çevrede yaşamış ve yazmaktan hiç uzak kalmamış olan Leylâ Hanımın şiir dili açık ve sadedir. Bir Divan’ı vardır. 1847 yılında ölmüştür.
Pür âteşim açdırma sakın ağzımı zinhâr
mısraıyla başlayan
Zâlim beni söyletme derûnumda neler var
nakaratlı şarkısı çok ünlüdür.
Şeref Hanım:
Şeref Hanım şairi bol ve kültürlü bir ailenin kızı olarak 1809 yılında İstanbul’da doğmuştur. Kadirî ve Mevlevî tarikatlerine mensubiyeti bilinmekte olup, sıkıntılı bir ömür geçirdiği II. Mahmud’a ve Valide Sultan’a yazdığı şiirlerden anlaşılmaktadır. Geleneksel kalıplar içinde kalan şiirlerinde sade ve düzgün bir anlatım vardır. Divan sahibidir. 1861 yılında ölmüştür.
Sırrî Hanım:
Asıl adı Rahile olup Diyarbakırlıdır. 1814 yılında kültürlü bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmiştir. Divan kültürüyle yetişmiş, bir müddet Bağdad’da yaşadıktan sonra İstanbul’a gelmiş, Kâmil Paşa konağının şiir-edebiyat sohbetlerine katılmış daha sonra Kâmil paşa ile evlenmiştir. Kızının ölümü üzerine yazdığı içli bir Mersiye ile tanınan Sırrî Hanımın bir divan oluşturacak kadar şiiri vardır. Kadirî olan Sırrî Hanım 1877’de ölmüştür.
Âdile Sultan:
Dönemi, kadın şairler bakımından diğer dönemlere nazaran daha zengin bir görüntü veren II. Mahmud’un kızı olan Âdile Sultan, 1825 yılında doğmuştur. Çağdaşı olan Leylâ ve Fıtnat Hanımlardan daha az başarılı bir şairdir. Saray çevresinde iyi bir eğitim almış olmasına rağmen, dil, vezin ve kafiye bakımından çözük bir dili vardır. Aruzun yanı sıra hece ölçüsüyle de şiirler yazmıştır. Fuzulî, Şeyh Galib ve Muhıbbî (Kanuni Sultan Süleyman) etkisindedir. Kızını ve kocasını kaybetmiş, bu acılar şiirini etkilemiştir. Nakşıbendî tarikatine girmiş, hikemî şiirler de yazmıştır. Kendi Divan’ı basılmamışsa da Muhibbî (Kanuni Sultan Süleyman) Divanı’nın basılmasını sağlamıştır. 1898 yılında ölmüştür.
Nakıye Hanım:
Şeref Hanımın yeğeni olan Hatice Nakıye Hanım 1845 yılında doğmuştur. Daha ziyade bir eğitimci olarak tanınır. Eğitimli ve kültürlü bir kadın olarak döneminde bir hayli hizmet vermiş, II. Abdülhamid tarafından bir Şefkat Nişanı ile ödüllendirilmiştir. Türkçe ve Farsça şiirler yazmışsa da şairliği eğitimciliğinin gölgesinde kalmış, dergilerde dağınık halde kalan şiirleri bir araya getirilmemiştir. Ancak bunların bir kısmı kardeşi Nebil Bey’in Divan’ının sonunda bir bölüm halinde, bir kısmı da Ahmet Muhtar Bey tarafından yayımlanmıştır. Hiç evlenmemiş bulunan Nakıye Hanım 1879 yılında ölmüştür.
Münire Hanım:
Bir sadrazam kızı olan Münire Hanım 1825 yılında doğmuş ve iyi bir eğitim almıştır. Mevlevî tarikatine mensup olup çoğu tasavvufî şiirler yazmıştır. 1903 yılında ölmüştür.
Feride Hanım:
Kültürlü bir aileden gelmekte olan Feride Hanım 1837 yılında doğmuştur. İlk derslerini, Arapça ve Farsça bilgisini babasından almıştır. Hattatlığı da olan Feride Hanım nesih bir Kur’an yazmıştır. Önce eşinin, sonra babasının ölümü üzerine içe kapanık bir hayat sürmüş, 1903 yılında ölmüştür.
Saniye Hanım:
1836’da Trabzon’da doğan Saniye Hanım şiir zevkini de aldığı babası tarafından eğitilmiştir. Divan tarzı kadar halk tarzında da şiirler yazmış, aruz kadar hece ölçüsünü de kullanmıştır. Bir Divan teşkil edecek hacimde şiiri olduğu halde bunları tertip etmemiş olan Saniye Hanımın birçok şiiri de bir yangında yok olmuştur. Evliliği sebebiyle bir süre Rize’de yaşayan Saniye Hanım 1905 yılında Trabzon’da ölmüştür.
Fıtnat Hanım (Trabzonlu, Hazinedarzâde):
Tanzimat yıllarında yaşadığı halde geleneksel çizgide şiirler yazan ve kendisinden yaklaşık 1,5 asır evvel yaşamış adaşı Zübeyde Fıtnat’la karıştırılmaması için imzasını “Yeni Fıtnat” olarak atan Hazinedarzâde Fıtnat Hanım 1842 yılında Trabzon’da doğmuştur. Dönemin Trabzon valisi Hazinedarzâde Abdullah Paşa’nın kızıdır.
Dört yaşında iken ailesiyle birlikte İstanbul’a gelen Fıtnat Hanımın eğitimine ailesi tarafından önem verilmiş, çok iyi derecede Farsça öğrenmesi ve tahsiline evliliğinden sonra da devam etmesi sağlanmıştır. Ancak şiir ve edebiyatla uğraşmasından hoşlanmayan bir adamla yaptığı ilk evliliğinde mutlu olamadığı, kaynaklarda adı geçmeyen ilk eşinin, uzun ve güzel olduğu için Fıtnat Hanımın kirpiklerini kestirmeye kaykıştığı bilinmektedir. Kocasının şiir ve edebiyatı men etmesi üzerine hattatlığa yönelen Fıtnat Hanım devrinde, bir güzellik şöhretine de sahiptir. Ahmed Midhat Efendi’nin kuzeni olduğu söylenen Fıtnat Hanım, Hakkı Tarık Us’un derleyerek yayımladığı mektuplara bakılırsa[1] “Hâce-i evvel” ile bir muaşaka da yaşamıştır. Tertip edilmiş fakat basılmamış bir Divan’ı vardır. Divan geleneği içinde eser veren kadın şairlerin en önemlilerinden olup çağdaşı Leylâ (Saz) Hanımla birlikte Tanzimat döneminde dergilerde açık imzası görünen ilk kadın şairlerden biridir. 1911 yılında İstanbul’da ölmüştür.
Leylâ Hanım (Saz):
1845 yılında İstanbul’da doğan Leylâ Hanım hekimbaşı İsmail Paşa’nın kızıdır. Babasının görevi münasebetiyle çocukluk çağında yedi yıl kadar sarayda bulunmuş, bunun neticesinde iyi bir eğitim almıştır. Şairliğinin yanı sıra bestekârlığı ile de tanınan Leylâ Hanım, Fıtnat Hanımla birlikte dergilerde açık imzasını gördüğümüz ilk kadın şairlerdendir. Ancak onun da şiirinde yenilik çeşnisi yoktur. Divan geleneğinin bir izleyicisi olarak yazdığı şiirlerini Solmuş Çiçekler adı altında kitaplaştırmıştır. Leylâ Hanım saray çevresini ve âdetlerini anlatan anılarıyla da ünlüdür. Ancak ilki bir yangında yok olan anılarını ikici kez yazmak zorunda kalmış, bunlar 1920 yılında Vakit gazetesinde yayımlandığı zaman çok ilgi çekmiş, Fransızca olarak da kitap haline getirilmiştir. Leylâ Hanım 1936 yılında ölmüştür.
Mahşah Hanım:
1864 yılında Trabzon’da doğan Mahşah Hanım özel hocalardan iyi bir eğitim alarak yetişmiştir. Aruz ile Divan tarzında yazdığı şiirlerin yanı sıra, mensubu bulunduğu Nakşî, Kadirî ve Mevlevî tarikatlerinin etkisi altında hece ölçüsüyle tasavvufî şiirler de kaleme almıştır. Musıki ile de uğraşan Mahşah Hanımın güftesi ve bestesi kendisine ait şarkıları vardır. Mün’im Şah yahut Zafer adlı bir tiyatro oyunu da bulunan Mahşah Hanım 1933’de İstanbul’da ölmüştür.
Buraya kadar saydığımız isimlerin dışında, daha az tanınmakla birlikte, Hatice İffet, Hasibe Maide, Feride, Habibe, Şerife Ziba, Fatma Kâmile gibi şairler de XIX. asır içinde Divan geleneğini sürdürerek şiir yazmaya devam etmektedirler.
Nigâr Hanım:
Tanzimat döneminde yaşamış olmakla birlikte şiirlerinde yenileşmenin etkisini taşımayan Leylâ ve Fıtnat Hanım gibi kadın şairlerden sonra yeniliğin ilk temsilcisi olarak Nigâr Hanımdan[2] söz etmek gerekir. 1862 yılında İstanbul’da doğan Nigâr Hanım, Macar Osman Paşanın kızıdır. Örtünme çağına kadar mahalle mektebinde ve bir Rum okulunda okumuş, sonra özel hocalardan ders alarak, Doğu ve Batı bilgilerini içeren kuvvetli bir eğitim görmüştür. Çok iyi derecede piyano çalan, sekiz lisan bilen Nigâr Hanım bir mühtedi olan babasının ikliminde Batılı bir sanat zevki ve yaşam çeşnisine açık olarak yetişmiştir. Erken yaşta evlenmiş, fakat mutlu olamayarak eşinden ayrılmıştır. İlk zamanlar geleneksel çizgide değerlendirilebilirse de, önceleri Ekrem’in sonraları Servet-i Fünuncuların etkisi altında ve Fransız edebiyatını orijinalinden takip edebilmiş olmasının da avantajıyla, yenilik özelliği taşıyan şiirler vermeye başlamıştır.
Nigâr Hanım, döneminde sosyal hayattaki değişimin kadın ölçeğindeki en önemli temsilcisidir. Sadece şiiri değil; giyim-kuşamı, konuşması, davranışları, tesis ettiği edebî salonu ile de etik ve estetik bir mitin sahibesidir. Şiirleri ve yaşantısıyla kadın şairler üzerinde etkili olmuş, onlara yazma ve yazdıklarını yayımlama cesareti vermiştir. Dahası, kadınlar kadar erkek şairler üzerinde de etki yaratmış, hissî bir edebiyatın sirayetine katkıda bulunmuştur. II. Abdülhamid tarafından bir Şefkat Nişanı ile ödüllendirilen Nigâr Hanım bir dönem Hanımlara Mahsus Gazete’nin baş yazarıdır.
Ferdiyetçi bir muhteva taşıyan şiirinde Balkan Harbi ve I. Cihan Harbinden sonra milli duyguların ağırlık kazandığı fark edilir. Dil ve vezin bakımından zaman zaman çözük, fakat hakim vasfı samimiyeti olan bir şiiri vardır. Sağlığında Efsus (I-I; 1887, 1890), Nîran (1896), Aks-i Sedâ (1899), Safahât-ı Kalb (1901), Elhân-ı Vatan (1916) adlı eserleri yayımlanan Nigâr Hanımın ölümünden sonra Tesir-i Aşk (1978) adlı tiyatro eseri basılmış olup döneminde oynanan (1912) fakat basılmayan Gırive adlı bir oyunu da mevcuttur. Yirmi cilt kadar olduğu bilinen günlüklerinin on üçü Aşiyan müzesinde muhafaza edilmektedir. Bu muazzam eser bizde Batı tarzında günlük edebiyatının da ilk örneğidir. Yaşantısı, eserleri, hissedişi ile ilklere imzasını atan fakat birinci sınıf bir şair olamayan Nigâr Hanım Meşrutiyet sonrasında değişen edebî beğeniye ayak uyduramayarak geri planda kalmış, 1918 yılında İstanbul’da ölmüştür.
Nigâr Hanıma gelinceye kadar kadın şairlerde az veya çok ölçüde fakat daima hissedilen erkek söylemi Nigâr Hanım ile etkisini kaybetmiştir. O, samimi kadın duygularını terennüm eden ilk şairimizdir. Türk “kadın” şiirinin Nigâr Hanımla başladığından söz etmek abartı değildir.
Makbule Leman:
Yenileşme döneminin Nigâr Hanımla birlikte burç isimlerinden biri olan Makbule Leman[3] 1865 yılında İstanbul’da doğmuştur. V. Murad sarayında Kahvecibaşı İbrahim Efendinin kızıdır. Bir görüşe göre Rüşdiyede okumuş, sonra özel dersler alarak yetişmiştir. Bir dönem Hanımlara Mahsus Gazete’nin baş yazarı olan Makbule Leman, II. Abdülhamid tarafından Şefkat Nişanı ile ödüllendirilmiştir. Ömrünün son on dört yılını tedavisi imkânsız bir hastalığın esiri olarak yatakta geçirmiştir. Kısacık ömrüne şiirlerinin yanı sıra denemeler, hikâyeler de sığdıran Makbule Leman’ın sağlığında yayımlanan şiirlerinin sayısı on ikidir. Bunlar tür ayrımına gidilmeksizin Makes-i Hayal (1896) adıyla bir araya getirilmiş, ölümünden (1898) sonra bu eser, eşi tarafından, Makbule Leman hakkında yazılanlarla bir arada ikinci kez bastırılmıştır.
Abdülhak Mihrünnisa:
Abdülhak Hamid Tarhan’ın en küçük kardeşi olan Abdülhak Mihrünnisa 1864 yılında İstanbul’da doğmuştur. Evlilik hayatında mutlu olamayarak boşanmıştır. Dağınık halde çeşitli dergilerde ve mecmualarda kalan şiirlerinde kuvvetle ağabeyi Hamid etkisinde kaldığı görülmektedir. 1943 yılında ölmüştür.
İhsan Raif:
1877 yılında Beyrut’ta doğan İhsan Raif[4] bir mutasarrıf kızıdır. Babasının görevi nedeniyle pek çok yer görmek imkânını bulmuş fakat aynı nedenden dolayı düzenli bir eğitim alamamış, daha ziyade özel hocalar elinde yetiştirilmiştir. Meşrutiyet devrinde parlayan en önemli kadın şairlerden birisi ve hece ölçüsüyle yazan ilk kadın şairdir. O da Nigâr Hanım gibi edebî salon tesis etmiş, şiiri zaman içinde toplumsal bir muhteva kazanmıştır. Sade bir dili, yalın bir anlatımı vardır. 1926 yılında Paris’te ölmüştür.
Yaşar Nezihe:
1880 yılında İstanbul’da doğan Yaşar Nezihe[5] yoksul bir ailenin çocuğudur. Annesinin ölümünden sonra baş başa kaldığı babası okuması yazması olmayan bir müstahdem olup, kızının okumasına ortam sağlayamamıştır. Yoksulluğu ve eğitimsizliği ile, sosyal statüsü ve yaşam standardı yüksek ailelere mensup diğer kadın şairlerden ayrılan Yaşar Nezihe kendi kendisini yetiştirmiştir. Yoksulluk ve sıkıntılar ömrü boyunca arkasını bırakmamış, yaptığı üç evlilikte de mutlu olamamış, geçimini sağlamak için evde ve dışarıda çeşitli işlerde çalışmak zorunda kalmıştır. Edebiyat, sıkıntılı hayatının yegâne saadetidir. Şiirlerini Bir Deste Menekşe (1915) ve Feryatlarım (1924) adlarıyla kitaplaştıran Yaşar Nezihe’nin yaşantısına âyinedarlık eden karamsar bir şiiri vardır. Batı etkisi taşıyan şiiri yer yer toplumsal ve siyasî değiniler de taşır. Güçlü ve dirayetli bir mizaca sahip olan Yaşar Nezihe (Bükülmez soyadını almıştır), 1935 yılında İstanbul’da ölmüştür.
Şükûfe Nihal:
1896’da İstanbul’da doğan Şükûfe Nihal, özel hocalardan eğitim almış, Edebiyat fakültesini bitirmiştir. Başlangıçta Tevfik Fikret’in etkisinde aruz ölçüsüyle şiirler yazarken zaman içinde Milli edebiyat akımının ilkelerine uygun olarak hece ölçüsünü kullanmaya başlamıştır. Aruzla yazdığı şiirleri Yıldızlar ve Gölgeler (1919) adı altında kitaplaştırmıştır. 1928 öncesinde heceyle yazdıkları ise Hazan Rüzgârları (1927) adlı kitabında bir araya getirilmiştir. Hikâye ve roman sahasında da isim yapmış olan Şükûfe Nihal, edebî kimliğinin yanı sıra yaşantısı ve faaliyetleri ile de dikkat çeker. Fatih mitinginde etkileyici bir konuşma yapmış, Türk Kadınlar Birliği’nin kurucuları arasında yer almıştır. 1973’de ölmüştür.
|
Günümüzde de bir çok kadın şair bulunmaktadır elbette. Fakat bir gerçek vardır ki sayıları erkekler kadar değil. Şimdi hiç ordan burdan örnek vermeye gerek yok. Hemen yanı başımda soluyan şair olma hevesli tarafım versin bu soruya cevap. Yıllardır her fırsatta yazarım. Makale, deneme bir tarafa şiir en sevdiğim dile döküş tarzıdır. Devrik cümlelere bayılırım. Ama şair miyim? Değilim. Neden? Okuldayken küçüktüm henüz babama göre. Üniversite yıllarında dersler önceliği vardı. Çalışmaya başlayınca baktım ki ooo ne masraf bir kitap çıkarabilmek... Önce noter tastiği gerekiyor. Herhangi bir çalıntı olayına karşın. Sonra basımı, dağıtımı. Yani uzun lafın kısası bunların hepsi parayla olabilecek şeyler.
Bir de tabi biz erkekler kadar şanslı değiliz sanırım. Çünkü onların arkasında her zaman bir destekçi, cesaret verici kadınları var. Fakat kadınların daha çok, amaan sende. Ne yapacaksın şimdi. Kitap çıkaracaksın da ne olacak... diyen babaları - kocalarıııı. Şaka bir yana kadınlar daha az cesur bu konularda. Ama bir gün çıkacak o kitap. Aha da buraya yazıyorummmm.
En son asumandilekaltun tarafından Cum 06 Tem 2007, 19:59 tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi
|
 |
hurşit saral
16 yıl önce - Cum 06 Tem 2007, 19:25
Merhaba arkadaşlar.
Arkadaşlar niçin yalnızca ülkemiz açısından bakıyorsunuz. Dünya için de geçerli. Modern kadın, ülkemizdeki gibi asıl uğraşısını "Ev emekçiliği" olarak yapmıyor. Ama dünyada da kayda değer kadın şair örnek yok.
Kayda değer olmak elbetteki önemli. Çünkü bunun ölçütü bu.
Kayda değmeyen , kayıt altına alınmayan tüm edimler, tarihin karadelikleri tarafından yutulacaktır çünkü. Nice öke / deha şairler vardı belki, ama kayıtlanamadığı için bugün yoksayılma durumundadır.
Ama, bizim tüm "Gönül Nobellerimiz kadınlarımızdan yana", hem de kayıtlı.
Hoşçakalınız.
|
 |
tuba h
16 yıl önce - Cum 06 Tem 2007, 20:05
KADIN RESSAMLARI sormuşlar
Hale Asaf Melek celal Sofu , Güzin Duran, Fatma Nazlı Ecevit,Zehra Müfit bildiklerim
İLK RESSAMLAR ise sanırım Mihri Müşfik, Vildan Gizer olmalı.
Bayanlara yenı yenı fırsatlar verıldıgı kanatındeyım özellıkle ülkemizde. Kadına yüklenen genelde anaclık olduğundan bır yeteneği olsada gizlemek zorunda kaldıkları yada fırsatları yakalayamadıklarını düşünüyorum.
|
 |
Okan Akin
16 yıl önce - Cum 06 Tem 2007, 22:29
Sevgili Dostlar,
Ulkemizdeki durum kadin sairler konusunda ne kadar fakir olsa da disrida da oyle . Heleki bu gelismis ulkelerde bile kendini oldukca kuvvetli hissettiriyor. Demek istedigim sey; kadin sanatcilarin azliginin bizim gelismislik duzeyimizle ilgisinin olmadigidir. Her turlu sanatta daima lokomotif guc erkek olmus. Sanati da bir tarafa birakalim, bilimde (bulus ve arastirma acisindan), ve diger yaratticilik ongoren konularda genelde boyle.
Doganin kanunu bu mu!...
Eger ogleyse, haksizlik degil mi?
Aslinda kadin sair degildir belki ama, kadin bence bir siirdir, Kadin belki bir ressam degildir ama, kadin bence bir resimdir. Bu da ona yeter de artar bile. Onun degerini son noktasina kadar yukseltir benim gonlumce. Hatta kadin az yaratici bile olsa ne yazar. En onemlisi kadin dogurur. Iste kadinin en yuce noktasi da budur.
Tum siirleri, tum resimleri ve tum analari seviyorum...
Dostlukla kalin,
|
 |
can afacan
16 yıl önce - Sal 10 Tem 2007, 14:18
Şiirler genelde kadınlar için yazılır Kadınların öyle bi sıkıntısı olmadığından kayda değer şair çıkmıyordur kadınlardan . Boşuna dememiş filozof
'' İyi kadın mutlu eder kötü kadın filozof eder adamı '' diye yada şair eder
|
 |
kemalsoylemez
16 yıl önce - Sal 10 Tem 2007, 14:34
Orhan Veli öyle düşünmüyor ama...
Bütün güzel kadınlar zannettiler ki
Aşk üstüne yazdığım her şiir
Kendileri için yazılmıştır.
Bense daima üzüntüsünü çektim
Onları iş olsun diye yazdığımı
Bilmenin.
|
 |
can afacan
16 yıl önce - Sal 10 Tem 2007, 15:02
Bir gün Oktay Rifat, çok içtiği için Orhan Veli'yi uyaracak olmuş, "Böyle içersen, sonra kadınla yatamazsın" demiş; Orhan da elindeki kadehi göstererek, "Ya bu daha güzelse?" demiş doğru kendisi Garip akımının
öncülerindendir farklı bi tarzı vardır da Mesela Sere serpe şiirinde hatunun yatışına bile şiir yazacak olmuş bu güzel insan.
Sere Serpe
Uzanıp yatıvermiş, sere serpe;
Entarisi sıyrılmış hafiften;
Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor;
Bir eliyle de göğsünü tutmuş.
İçinde kötülüğü yok, biliyorum;
Yok, benim de yok ama...
Olmaz ki!
Böyle de yatılmaz ki!
|
 |
Kemal Bayır
16 yıl önce - Sal 10 Tem 2007, 15:09
Kayda değer kadın şair olmaması gerçekten şaşılacak bir durum.
Toplumların yarısını oluşturan bu "cinsiyet" tüm zamanlarda ezilen bir şanssızlıklar zinciri
yaşamıştır. Galiba bu sebepten ne şiire vakit bulabilmiştir, ne bilime ne de başka bir şeye,
O'na verilen görevler dışında. Kadınlık özellikleri ile çektiği periyodik sıkıntılar yanında,
doğanın yüklediği o kutsal görev de (Analık) ayrıca ayakbağı olmuştur, kadına.
Erkeğe göre, naif yapısı, konu kutsalları olunca, zaman zaman panterleştirmiştir Kadını.
Örneğin, birkaç yüzyıl ötesine kadar İngiltere'de, eşleri tarafından kadınların pazarda
satıldığını biliyor musunuz ? Bu durumda, satılmadan önce bir iki şiir döktürmeyi
düşünememesi doğal değil mi ?
Diğer Ülkelerde de, kanımca çok farklı değil kadının durumu. Önce cinselliğin objesi
olmuş, sonra da atılmış fazlalıklar arasına.
Şiir denince, kadının şiir yazan değil de şiir yazılan olduğundan söz etmiş arkadaşlarım.
Doğrudur, ama, tanıdığımız şairlerin kaçının konusu "KADIN".
Şiirlerin konularını şöyle bir hatırdan geçirirsek :
Özgürlük, Hak, Adalet, Vatan Sevgisi, Doğa gibi yüzlerce konu görürüz şiirlerde işlenen.
Bunlarda da yok kadın !
Ama, yine de Adem'den beri Dünyayı yöneten de, Savaşları çıkartan da, erkekleri
evirip çeviren de, hatta onlara bu şiirleri yazdırtan da : Kadın
En son Kemal Bayır tarafından Sal 10 Tem 2007, 15:12 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
|
 |
asumandilekaltun
16 yıl önce - Sal 10 Tem 2007, 15:27
| Alıntı: |
İlk çağlarda şiir sanatında kadınların önde olduklarını görüyoruz. Diğer sanat dallarında ise, 19. Yüzyıldan önceki dönemlere ait kadınların ürettiği pek az eser günümüze kalabilmiş. Şiirde ise, ta ilk çağlardan beri, özellikle yüksek bir medeniyetin hüküm sürdüğü Çin, Japonya, Hindistan, Orta Asya ve Avrupa’da çok önemli kadın şairler yetişmiş. Sözel Kültür geleneğinin hüküm sürdüğü Afrika´da, Amerikan Yerli Halklarında, Eskimolarda, Güneydoğu ve Orta Asya’da ise, bu kültürün taşıyıcısı, ürettiği şarkılarla ve şiirlerle kadın olmuş yine.
Şiirin dışındaki bütün diğer sanat dalları, kadınlara kesinlikle kapalı bütün bu çağlar boyunca. Şiir ise, kadına yüklenen toplumsal işlevselliklerin bir tür yan ürünü olarak ortaya çıkıyor ilk zamanlarda. Rahibelik, ölü ağlayıcılığı, hattâ müneccimlik gibi kimi görevleri üstlenen çoğunlukla kadın olmuş. İlahiler, Ağıtlar, Destanlar gibi şiirsel metinlerin pek çoğu böyle çıkmış ortaya. Yazılı kültüre geçişte de şiirsel metinlerin bilgi ve haber aktarma işlevselliği sürüyor ve üstelik şiir bir kağıt ya da papirüs parçası ve bir yazma aracı dışında başka bir şey gerektirmiyor. Ayrıca şiirin kopyalanması, taşınması, aktarılması kolay. Bütün bunlara rağmen kadınların, şiirde başarılarını topluma kolayca kabul ettirebildiklerini söylemek çok zor. Elimize ulaşamayanların dışında acaba daha kaç şiir, kaç kadın şair vardı, bilmek mümkün değil. Bilinen tek şey, kadının çocuk doğurur gibi şiiri de var ettiği, büyütüp geliştirdiği.
Latincenin konuşulduğu ülkelerde, az da olsa tahsilli kadınların şiirin yanı sıra resimle de uğraştıkları biliniyor. Fakat, Latin edebiyatından çok geniş bir bölümü günümüze geldiği halde İsa’dan önce 1. Yüzyılda yaşayan Sulpicia’dan kalan 6 şiirden başka bir tek kadın şiiri yok. Bu demektir ki, kadınlara ait şiirler muhafaza edilmeye değer görülmemiş, önemsenmemiş.
Buna karşın, Çin’de ve Japonya’da, her nasılsa kadın şairler ciddiye alınmış ve eserleri kopyalanıp çoğaltılmış. Böylece pek çoğu günümüze kalabilmiş. Kanımca bu ve benzeri ülkelerde, halen- belki biçim değiştirerek sürmekte olan (Courtesan) fahişelik kurumunun toplumsal kurumlardan biri sayılması, kadının görece de olsa daha özgür davranabilmesine ve bir anlamda önemsenmesine yol açmış olabilir. Zira kadın şairlerin birkaç istisna dışında pek çoğu fahişelik yapanlardan çıkmış.
Tabiî, saray kadınlarının da şiirde azımsanmayacak bir varlığı söz konusu. Yunanistan’da ise Sappho –sonraları Kilise tarafından lanetlenerek şiirlerinin çoğu yakılmış olmasına karşın– günümüze önemsenerek gelebilmeyi başarmıştır. Öyle ki, Plato onun için ´Onuncu İlham Perisi´ (Muse) diye yazmıştır.
Sözel kültür yoluyla aktarılan pek çok şiir ve şarkının kadınlara ait olduğu ise, şiirin söyleminden yola çıkılarak tahmin edilmektedir. “Anonim” şarkılar, ilahiler genellikle bu şekilde kadınlara atfediliyor. İspanyolca’daki pek çok mistik şiirde olduğu gibi, pek çok dilde de, ne yazık, bu şiirleri yaratmış olan kadınlar bilinmiyor.
Ortadoğu’da tarihsel süreç içinde, kadının şiirdeki varlığı tek tük örnekler dışında etkinlik göstermemiş. Anadolu’da bin yıllık Hitit egemenliğinde bilinen kadın şair yok. Arabistan şiirinde ise ağlayıcı kadınların ağıtları, bugün de arap şiirinde önemli bir form olan Mersiye formunu yaratıyor. Bu ağlayıcı kadınlardan bilinen tek şair Hansa. Selçuklularda ise bir yıldız falı bakıcısı olan Müneccime Hatun. Osmanlılarda ise bilinen ilk kadın şair Zeynep Hatun. 15. Yüzyılda yaşamış bir kadı kızı ve bir kadı karısı. 16. Yüzyılda Ayşe Hubba Hanım ve daha sonraki dönemlerde yaşayan Nigâr Hanım ve Leylâ Hanım hep saray çevresinden kadınlar. Cumhuriyet döneminin ilk önemli kadın şairi olan Yaşar Nezihe Bükülmez. Egemen çevrelerce iftira ve yalanlarla karalanıyor, zorluklar çekiyor. Cumhuriyet dönemi kadın şairler için çok şey söylenebilir. Günümüzde bile kadını şair saymama yönündeki yanlı tutumu somut olarak görmek mümkün. |
Sanırım inkar edilemeyecek bir gerçek var ki kadın daha az ciddiye alınıyor. Günümüz de bile. Fakat kadınlarımızın medeni cesaretleri eskisi ile oranlanamıyacak kadar artış göstermiş durumda. Gelecekte tüm dünyada hissedilir derecede fazlalaşacağına eminim ben...
|
 |
sayfa 3 |
ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET
|