1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 2  |
 |
Necdet Cevahir
15 yıl önce - Sal 15 Oca 2008, 03:54
Yine Beyoğlu tarafları, 1930 lu yıllar.. Hava belliki oldukça soğuk. Birkaç vatandaş bir manav tezgahının başında fotoğrafı çeken şahsa biraz şaşkın, biraz meraklı gözlerle bakıyorlar..O yıllarda elbette her dakika böyle fotoğraf çeken yok. Görüntüden seyyar bir manav olduğunu sandığım kişi battaniyeye benzer kalın bir şeye sarılmış bir vaziyette. Tezgahındakiler sanki az evvel belediye zabıtalarınca dağıtılmış gibi ama değil. Onun yerleşim düzeni böyle.. Hemen arkasında yine bu soğuk havada nafakasını çıkartmaya çalışan bir seyyar satıcı daha mevcut. Onun tezgahı bir tarafı açık, diğer tarafları camlı kaplı bir tezgah ve zannedersem bir masanın üstünde duruyor. Birazdan bu akşam kalabalığıda yavaş yavaş çekilince belliki onlarda tezgahlarını kapatıp gidecekler. Oysaki biraz ötede, canlı bir Beyoğlu gecesi daha yeni başlıyor..
|
 |
Akın Kurtoğlu
15 yıl önce - Sal 15 Oca 2008, 04:33
Necdet üstadın üstteki fotosu, bir zamanlar "Akşam Pazarı" adı verilen olay işte... Sonradan günümüze biraz daha farklı bir anlamla gelmiştir: Akşama doğru karanlık basınca, pazar tezgâhında kalan son çürük-çarık malların ucuza satılmasına verilen ad artık... Oysa o senelerde; gece akşam ezanının okunmasında sonra, belli alanlarda ayaküstü kurulan ve camiden ya da işinden gücünden çıkanların uğradığı, hiç de bayat ya da bozuk olmayan, bütünüyle taze malların satıldığı pazara verilen ad... Evin erkekleri buradan alışverişlerini yaparak, akşam yemeği için eve taze nevale götürmekteler...
Akın KURTOĞLU
|
 |
Necdet Cevahir
15 yıl önce - Prş 17 Oca 2008, 04:00
Sırtında küfesiyle bir satıcı İstanbul sokaklarını aşındırıyor. Küfesi bir hayli dolu.. Belliki daha yeni çıkmış işe. Hatta o yetmemiş, bir sürü demetide eline almış.. Satmaya çalıştığı çiçek acaba lavanta olabilirmi, bilmiyorum.. Hava oldukça soğukki kafasına geçirdiği kasketin içine ayrıca bir mendil sararak kulaklarınıda ısıtmak istemiş..
Arkasında kendisine eşlik eden biri daha var. Büyük bir ihtimalle eşi olmalı. Onunda küfesi bayağı dolu. İkiside az sonra başlayacakları satışın bugünkü yevmiyeyide kurtarmasını dilemekten başka birşey düşündüklerini sanmıyorum.. Biraz şaşkın, biraz meraklı fotoğrafı çekene bakmaktan kendini alamamış satıcı..
|
 |
Akın Kurtoğlu
15 yıl önce - Cmt 26 Oca 2008, 20:25
1971 Mayısından Bir "Sokağa Çıkma Yasağı" Hatırası ve İsrail Konsolosu Ephraim Elrom
1971 MAYISINDAN BİR "SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI" HATIRASI ve
İSRAİL KONSOLOSU EPHRAIM ELROM...
1971’in Mayıs ayında, İsrail konsolosu Ephraim Elrom, teröristler tarafından Harbiye’deki evinden kaçırılmıştı. O senelerde basın organları şimdiki gibi değil... Son haberler, yalnızca gazetelerden ve kısmen de TRT radyo ajanslarından alınıyor. Kaçırılma hâdisesi gazetelerde çok yankı bulmuştu. O zamanlar Türkiye’de vukubulan bir hadise, herkes tarafından merak ve ilgiyle takip edilirdi. Dolayısıyla konsolosun kaçırılması da, gün gün takip ediliyordu. Sene 1971 olduğu için, daha henüz o iç karartıcı çatışmalı felâket günleri memleketi sarıp sarmalamamıştı. Konsolos olayı da bundan ötürü daha bir merak uyandırmıştı. Gerçi 12 Mart muhtırası ve üniversitelerdeki kargaşa ortamı 71 ile birlikte hayatın akışına kenarından-köşesinden sızmış olsa da, halkın tamamını ilgilendiren ve tüm ülke sathına yayılmış bir huzursuzluk, bir bıkkınlık yoktu ortada...
Pazartesi günü vukubulan bu kaçırılma hâdisesinin üzerinden 3 gün geçti. 20 Mayıs gününe kadar verilen 3 günlük mühlet zarfında, konsolosa karşılık hapisteki arkadaşlarının salınmasını şart olarak ortaya süren teröristlerin bu istekleri kabul edilmedi. Ancak ortada ne kaçıranlar ne de Elrom yoktu. Daha doğrusu herhangi bir haber de yoktu. Mesele birdenbire bir bilinmeze saplanmıştı. Gündemi bu konu öylesine meşgul etmekteydi ki, aile gezmelerinde, toplantılarında dahi bu konu gündemde olurdu muhakkak muhabbetin bir yerinde...
Mühletin sona ermesinin üzerinden 2 gün geçtikten sonra Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan çıkan bir emir uyarınca, tüm İstanbul sathında 23 Mayıs Pazar günü sokağa çıkma yasağı konuldu. Yasak süresince bütün İstanbul, ev ev, teker teker aranacaktı. Sadece ihtilâlde ve sayım günleri eve kapanmaya alışkın İstanbullular için, oldukça enteresan bir uygulama olacağı kesindi. Operasyonun ismini de çok sonraları öğrenmiştim: Balyoz Operasyonu...
Pazar günü sabahından itibaren tüm İstanbul’da olağanüstü bir arama-tarama faaliyetine girişildi. Öyle sıkı önlemler vardı ki, hatırladığım kadarıyla sayım günleri bilhassa çocuklar tarafından delinen sokağa çıkma yasağı, o gün pek gerçekleş(e)medi. Bilhassa ailelerin, bu derece önemli bir uygulamada, çocuklarının başına bir şey gelmesinden çekindiklerinden olsa gerek, onları dışarıya salmaktan imtinâ ettikleri muhtemeldi.
Sabahın erken saatlerinden itibaren, sokaklarda askeri cemseler, jipler ve polis araçları fink atmaya başladılar. Yine hatırladığım kadarıyla güzelce bir havaydı. Bizimkiler (ve de bilhassa ben) Pazar günü evde oturmak zorunda kalmamızdan biraz sızlansak da, emir emirdi. Herkes camlardaydı. Televizyon yok, radyo saz eserleri çalıyor, gazete derseniz, şanslı olanlar özel izinle ve asker kontrolünde kapı kapı dolaştırılan otomobilli gazetecilerden Pazar günkü gazete ve dergilerini alabilmişler, şanslı olamayanlar ise kendilerini cama vurmuşlardı.
Öğlene doğru bizim sokağın başında beliren askeri cemseden inen askerler küçük gruplar oluşturarak, sokağın başındaki apartmanlardan itibaren başlayarak arama operasyonuna giriştiler. Sokak ahalisinde bir merak... Galiba her küçük ekipte 4 asker vardı. Ayrıca yanlarında birer de polis memuru...
Kontrol edilen apartmanlar bittikçe, sokağın başındaki cemse de yavaş yavaş ilerleyerek, bir diğer apartmanın yanına kadar geliyordu. Ara ara askeri bir jip de cemsenin yanına gelerek görevli komutanla birşeyler konuştuktan sonra yeniden oradan ayrılıyordu. Merak had safhaya çıktığından olsa gerek, pencerelerdeki kafa sayısı giderek artarken, sıra bizim apartmana geldi. Bir grup asker apartmanın kapısından içeriye girdiler ve 10 dakika kadar sonra kapımızın zili çalındı. Ev ahalisi (annem, babam, teyzem, anneannem ve ben) beşimiz de orta holde yanyana durduk. Kapıdaki görevli asker özür dileyerek, elindeki sıkıyönetim emrinin ilk satırını okuyarak, dairemizin aranması gerektiğini söyledi. Akabinde içeriye buyur edildiler. Miğferli askerler, omuzlarına kayışla tutturulan ve namluları da çapraz bir şekilde havaya doğrultulmuş vaziyette asılı tüfekler taşımakta idiler. Kollarında da kırmızı renkli (sonradan bizimkilere sorarak ne yazdığını öğrendiğim) “Görevli” bantları mevcuttu.
Evimiz, önde ve arkada ikişerden dört oda şeklindedir. Ortada da birbirine geçmeli iki hol... Askerlerin ikisi holün girişindeki taşlık kısmında dururken, bir üçüncüsü ön odaya doğru iki-üç adım attı ve oturma odasındaki somyamızın (o senelerde her evde somyalar pek revaçtaydı, oturma grupları pek öyle herkeste görülmezdi) örtüsünü kaldırarak altına baktı. Hoover elektrik süpürgesinin karton kutusunun içine tıkıştırılan eski ev eşyaları ile rulo halindeki küçük bir sofa halısından başka bir şey olmadığını görerek odadan çıktı.
Bizler de holde meraklı gözlerle askeri takip etmekteyiz. Diğer ikisi ise arkada kaç oda bulunduğunu sordu. Validem hemen orta holün kapısını sonuna kadar dayayarak arka odaların içlerinin görünmesini sağladı. Orta hole kadar gelen iki asker öylesine bir bakış attılar arka tarafa doğru. Evde kaç kişi olduğumuz ve yetişkinlerin hangi işlerle meşgul oldukları sorulup not alındıktan sonra, evin daha fazla kontrol edilmesine gerek olmadığına kanaat ederek teşekkür ettiler ve ayrıldılar. Karşı kapının zilini de bizim evin kontrolü sırasında diğer ekip çaldığı için aynı anda ortada buluşarak üst kart merdivenlerini tırmanmaya başladılar...
Askerlerin evden ayrılmasından hemen sonra rahmetli anneannemin telâşesi başladı evin içinde. Çünkü ön oturma odasıyla orta hole serili halıların kenarlarına postallarla basılmış idi ve bu da bizim ev için küçük çaplı bir felâket idi.
Pek hamarat ve titiz olan anneannem, validem ve teyzemi de seferber ederek, herbirinin elinde birer ıslak bez olduğu halde, basılan her nokta, uzun uzun ovalaya ovalaya temizlendi. Bir taraftan yeri silen, diğer taraftan da “Keşke askerlere postallarını çıkarttırsaydık” diyen rahmetliye bizimkiler, her evde tekrar tekrar postal çıkartılmasının imkânsız olduğunu, neticede basılan alanın bir-iki metreden ibaret olduğunu ve 15 dakikada pırıl pırıl temizleneceği sözünü vermelerine rağmen, yine de anneannemin telâşı günboyu geçmedi. Taşlık kısımlar arapsabunlu bezlerle silindi. Halılar ise ilk imal edildikleri günküne yakın bir şekilde sokağın toz ve de toprağından arındırıldılar. Tabi silinen kesimlerin rengi daha bir açılınca, bu sefer de koyu kalan silinmeyen diğer kısımların temizlenmesine başlanıldı. Rahmetli için evin temizliği herşeyin üzerindeydi ve de eviçi operasyon akşam saatlerine doğru başarıyla tamamlandı.
Aramaların sabahın erken saatlerinden öğleden sonra 15’e kadar süreceği ve daha sonra sıkı sokağa çıkma yasağının sona ereceği ilân edilmişti ama, tam olarak bu yasağın kaçta kalktığını bilemiyorum. Sonuçta o gün hiçbir yere gidememiştik. 30.000 güvenlik görevlisi bütün İstanbul'u ilçe ilçe, semt semt adeta hallaç pamuğu gibi atmışlardı ve hiçkimse de dışarı çıkmaya cesaret edememişti...
O gün sokağa çıkma yasağı sırasında ise yüze yakın kişi şüpheli görülerek evlerinden alınmışlar... Aynı günün gecesi ise Ephraim Elrom’un cesedinin bulunduğu haberi, ertesi günkü gazetelerde sekiz sütuna manşetten halka duyurulmaya başlanmıştı...
Akın KURTOĞLU
|
 |
Necdet Cevahir
15 yıl önce - Prş 14 Şub 2008, 01:45
Bu olaydan 12 gün sonra 29 mayis 1971'de Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir birlikte kaldiklari evden kaçıp, Maltepe’de sığındıkları bir başka evde, evin küçük kızı Sibel Erkan'i rehin aldılar. Burada güvenlik kuvvetleri tarafindan kuşatıldılar. Ev Maltepe kavşağına 100 metre kadar uzakta bir evdi ve minibüs caddesi üzerindeydi. Derhal çevrede gerekli önlemler alınarak ev kuşatıldı. 1 Haziran 1971 Çarşamba günü güvenlik kuvvetlerinin verdiği sürenin dolmasından sonra eve operasyon düzenlendi. Hüseyin Cevahir öldü. İntihara teşebbüs eden Mahir Çayan yaralı olarak ele geçti. Bir süre hastanede yatan Çayan, daha sonra tutuklanarak hakkında TCK'nin 146. maddesini ihlal etmekten dolayı dava açildi. Mahir Çayan duruşmasının savunma aşamasında 29 Kasım 1971 günü Ziya Yılmaz, Cihan Alptekin, Ulaş Bardakçi ve Ömer Ayna'yla birlikte Kartal Maltepe Askeri Cezaevi'nden kaçti. Yıllar sonra Kasım 1979 da aynı cezaevinden Abdi İpekçi cinayetiyle tutuklu bulunan Mehmet Ali Ağca’da kaçacaktı. Bir süre İstanbul'da kalan Çayan Ocak 1972'de İstanbul'dan Ankara’ya geçti. Burada Türkiye Halk Kurtulus Ordusu (THKO)'yla birlikte bir eylem yapilmasi konusunda Ertuğrul Kürkçü, Cihan Alptekin ve Ömer Ayna'yla görüş birliğine vararak Mart 1972'de Fatsa'ya geldi. Mahir Çayan ve arkadaslari 26 Mart 1972'de Ünye'deki radar üssü'nde çalisan üç İngiliz teknisyeni kaçırdılar. Bundan sonra İngilizlerle birlikte Niksar'in Kızıldere köyüne gelen Mahir Çayan ve arkadaşları, gizlendikleri evi kuşatan güvenlik kuvvetleriyle ile girdikleri çatışma sonunda 30 mart 1972'de öldürüldü.
Maltepe operasyonun başarılı canlandırmasını 15 Şubat Cuma gecesi ATV’de yayınlanacak olan “Hatırla Sevgili” dizisinin bu bölümünde izleyebilirsiniz..
|
 |
Akın Kurtoğlu
15 yıl önce - Çrş 16 Nis 2008, 05:28
SABAHIN KÖR KARANLIĞINDA, ET-BALIK KURUMU MAĞAZALARININ ÖNÜNDEKİ KUYRUKLAR
1970’lerde İstanbul’un muhtelif semtlerinde "Et ve Balık Kurumu Mağazaları" vardı. Bu mağazaların bazılarının geçmişi 1960’ların başına kadar uzanmakta idi. Aslında ilk EBK, 1952 senesinde faaliyete geçiyor ama, mağaza bazında hizmet vermeleri daha biraz ilerideki yıllarda oluyor...
Genellikle şehrin merkezî semtlerinde ve çarşı içlerinde mevcut bulunan bu satış mağazalarının, oldukça enteresan bir işleyiş tarzı vardı. Günümüzde olduğu gibi, canınız istediği zaman gidip bu mağazalardan et ürünleri satın alamazdınız. Aslında mağazalar sabah 8’de açılırlar ve mesai saati sonuna kadar açık kalırlardı ama almayı istediğiniz şeyleri (meselâ; kıyma, parça et, kuşbaşı, şarküteri) buzdolaplarında bulmanız kabil olmazdı. Çünkü daha sabahın erken saatlerinde bu ürünler tükeniverirdi.
Bu mağazaların bir tanesi de; Fatih’te Parmakkapı’daydı. Valide hanım erkenden okula gittiği için, muayyen vakitlerdeki Et Balık Kurumu alışverişlerini teyzemle birlikte yapardık. 1960’ların sonu ve 70’lerin ilk yarısında en keyif aldığım şeylerden birisi de, bu mağazalara gidip alışveriş yapılmasını en ince detayına kadar takip etmekti. Altı-üstü et alınacak halbuki... Bunun keyifli ne tarafı olabilir ki?
Yukarıda da bahsettiğim gibi, o senelerde birçok mamul bulunmazdı memleketimizde. Olanlarsa fahiş fiyata satılırdı ve halkın çok cüz’i kesimi bu pahalı ürünleri rahatlıkla elde edebilirdi. Orta hallilerden oluşan ezici çoğunluk ise, mahalle kasabı, manavı, bakkalı yerine; Migros, OR-KO, Et-Balık Kurumu, Belediye Tanzim Satış, Sümerbank gibi daha makul fiyatlı mallar ve gıda maddeleri satan müesseseleri tercih ederdi. 1970’ler; Türkiye’nin darboğaza doğru adım adım ilerlediği yıllar... Bir taraftan kenardan köşeden kendini göstermeye başlayan tedhiş, diğer taraftan Kıbrıs meselesinden ötürü uygulanan ağır ambargo, grevler, olaylar, yokluklar, işsizlik... tüm ülkeyi olduğu gibi İstanbul’u da sarsmaya başlamıştı. İnsanlar ellerindeki sınırlı gelirlerini en iyi, en ekonomik şekilde harcamak için çırpınmaktalar. Bu yüzden hem kaliteli, hem de ucuz ürünler revaçta toplumda... Bu mecburiyet, İstanbullu hemşehrileri; pahalı giyim-kuşam mağazaları yerine Sümerbank’ı, mahalle bakkalları yerine Migros ve OR-KO’yu, manav yerine pazarları ve Belediye Tanzim Satış mağazalarını ve de anacaddedeki kasap yerine Et-Balık’ı tercih etmek zorunda bırakıyor.
Ama, halkın büyük bir kesimi aynı şeyleri düşünüp buralara hamle etmeye kalkınca, hesapta olmayan bir aksilik, bir gecikme ortaya çıkıyor: “Kuyruklar”... Arz sınırlı, talep ise son derece fazla olunca, bu müesseselerin önü de ana-baba gününe dönüyor haliyle...
OR-KO’da ve Migros’ta o kadar olmasa da, bilhassa devlet eliyle işletilen Sümerbank'a, Tanzim Satış'a ve Et-Balık Kurumu’na yönelen bu aşırı ilgi ve ucuz alışveriş beklentisi de, adıgeçen kurumların önünde uzun kuyruklar oluşmasına sebebiyet veriyor.
Bizim muhitteki Et Balık Kurumu, yazın sabah 8:30’da, kışın ise tam 8:00’de çalışmaya başlardı. Bütün mahalle halkı ve civar semtlerde oturanlar, erkenden mağazanın önünde kuyruk olmaya başlarlardı. Bazı günler validem beni erkenden uyandırıp teyzemlere bıraktığı vakit, kapıda pardesüsünü giymiş ve başörtüsünü bağlamış teyzemi görmemle anlardım ki, bize Et-Balık Kurumu’nun yolu görünüyor. Pek sevinirdim. Sabah ayazında üşütmemem için sıkıca giydirildikten sonra üçümüz birlikte yola çıkar, validem sokağın başından ayrılarak yukarı doğru yürümeye başlar, ben de teyzemin elini tutar halde ikimiz alt sokağa doğru kıvrılırdık. Saat sabahın yedisini az geçmiş vakitte, hava henüz alacakaranlık olurdu.
Kahvaltı etmeden yola koyulduğumuz için muhakkak parkın köşesindeki seyyar poğaçacıdan bir tane peynirli poğaça alırdı bana teyzem... Aman ya Rabb’im... O sıcak sabah poğaçasının tadı hâlâ damağımdadır. O ne lezzetli, ne mükemmel bir şeydi!... Bu yaşıma gelmeme rağmen, bütün içtenliğimle söylüyorum ki, o bir tek leziz sabah poğaçasının tadını halen unutamıyorum. Zaten çocuklukta yenen şeylerin tadı unutulmuyor kolay kolay... Altı üstü bir poğaçaydı halbuki. Yağlı, içine bir parmak beyaz peynir konulmuş basit, avuçiçi kadar bir poğaça neticede... Bugün verseler çok değil, sadece üç lokmada tüketeceğim ebattaki o poğaçayı uzun süre tamamlayamazdım. Belki küçük bir çocuğun ancak onbeş-yirmi lokmada bitirebileceği hacimde olmasından, belki de özellikle az ısırıklar alarak, poğaçanın bir çırpıda mideye inmesini önleme dürtüsünden kaynaklanan bir bitir(il)emeyişti bu...
Aşağı-yukarı beş dakikalık bir yürüyüşten sonra Et Balık Kurumu mağazasının önüne gelirdik. Bizden evvel gelenler kuyruğu oluşturmaya başlamış olurlardı bile. Hemen kuyruğun en arkasına geçer ve sabırla beklemeye koyulurduk. O senelerde dışarıda şimdiki gibi yoğun bir trafik yok. Otomobillerin, kamyonların, minibüslerin adedi günümüze nazaran komik rakamlarda. Mağaza, ara bir cadde üzerinde olduğu için, yine de tek tük vasıtalar geçiyor yanımızdan...
Benim için keyiflerin en güzeli. Sabahın karanlığında sokağa çıkma ayrıcalığını ve tadını, elimdeki sıcacık poğaçadan koparttığım küçük lokmalar ile cilâlarken, gözlerim de caddeden gelip geçen arabalarda (Seyr-ü sefer deliliğimiz daha o zamanlar başlamış anlaşılan )... Yolun başından bir Chevrolet gelip, yaylanarak yanımızdan geçiyor, derken karşı yönden tekerlekleri eğri bir Skoda kamyonet, arkasından Arçelik bir triportör... Karşı sokaktan burunlu bir kamyon dönüyor... Akabinde, sarı renkli steyşın bir PTT otomobili... Bu arada arkamızdaki kuyruk da giderek büyümeye başlıyor. Biz nisbeten başlardayız. İki önümüzde bekleyen yan komşumuz ile teyzem ayaküstü muhabbete koyuluyor: “Aman, neyse ki önlerdeyiz. Kuyruğun sonundakilere et yetişmeyecek. Boşuna beklemeseler bari...” Ahbaplık, kuyrukta dahi sınır tanımıyor...
Siyah önlüklü, beyaz yakalı ilkokul çocukları, ellerinde çantaları olduğu halde, şiş gözlerle acele acele koşuşturuyorlar yanımızdan. Ders zilinin çalmasına az kaldı, gecikirlerse azar var...
Derken bir seyyar gazeteci peydahlanıyor kuyruğun başında. Koltuğunun altına sıkıştırdığı; Hürriyet, Milliyet, Günaydın, Tercüman, Saklambaç, Kelebek ve Hayat Mecmualarını satmaya çabalıyor... Bütün neşriyatın isimlerini bir çırpıda ardarda sıralayıveriyor. Ama kuyruktakilerin pek ilgilendiği yok kendisiyle... Çünkü kuyruk eşrâfının çoğunluğu bayan, ev hanımları. O saatte gazete alıp da okuyacak ne vakitleri, ne de hevesleri var. Gerilerden kravatlı, yelek-ceketli ve fötr şapkalı yaşlı bir tekaüt amca gazeteciyi yanına çağırıyor, bir Tercüman istiyor (Emekli erkeklerin âdetiydi, sabahın köründe dahi olsa dışarı çıktıkları vakit kravatlarını takarlardı muhakkak. Be amcacığım, düğüne mi gidiyorsun, yoksa Evkaf’a üç aylığını mı çekmeye? Kravat takınca, Et-Balık’ın satış görevlisi sana kıymanın daha mı az yağlı kısmından verecek sanki? Ama... I-ııhh... Yok, ille de o üniformalaşmış takım giyilecek sabah sabah ).
Ne zaman gitsek, hava muhakkak güzel olurdu. Çünkü teyzem bu gibi konularda çok uyanık, ilerisini titizlikle hesap eden bir kadındır. Çıkmadan evvel pencereden dışarısını gözleyip, havanın kapalı olup olmadığını mutlaka kontrol etmiştir. Neticede yanında yeğeni olacak, üşütmeye kıyamaz O’nu... Sadece bir keresinde hesapta olmayan ani bir sağanağa yakalanmıştık kuyrukta. Herkes gibi biz de biraz ıslanmıştık. Teyzem pratik, hemen bir gazete bulup bununla bana üç-beş saniye içinde harika bir şapka yapıverip başıma geçirmişti. Bunun haricinde orada üşüdüğümü veya ıslandığımı hiç hatırlamıyorum.
İşine-gücüne gitmek için dışarı çıkan ehali yavaş yavaş azalır, cadde bir çeyrek evveline göre daha sâkinlerdi. Saat sekiz olurdu ama kuyruk halen ilk geldiğimiz andaki haliyle dururdu. Çünkü ilerlemezdi. Mağazaya mal getirecek olan et kamyonu beklenmektedir. Kuyruktaki herkesin gözü yolun sol başında, köşeyi dönecek olan Et-Balık kamyonunun yolunu gözler halde... Derken caddenin ucunda bir kamyonun burnu görünür, millet kıpırdanır, dikkatle bakılır ki, bir odun kamyonuymuş meğer... Sabırla beklenmeye devam edilir. Şayet kuyruğun yekûnu yüzleri aştıysa, son gelenler hiç boşuna girmez ve gerisingeri dönerlerdi. Çünkü bilirlerdi ki, beyhûde bekleyecekler. Sıra onlara gelene kadar mallar tükenecek, onlara satın alacakları elle tutulur bir şey kalmayacak...
Benim poğaça bitmiş olur, mavi renkli silindirik Ford çöp kamyonu kapı kapı dolaşarak çöpleri toplamış, ara ara yataylamasına hareket eden sıkıştırma tertibatıyla biriken çöpleri geriye ittirmiş ve bu ittirme sırasında caddenin mozaik parke zeminine karpuz sularından oluşan minik göletler bıraktıktan sonra caddenin diğer köşesini dönerek gözden kaybolmuş olur, sabahın köründe zerzevat satmak için yola düzülen at arabalı satıcının atının tam önümüzden geçer iken usulca yere bıraktığı o enteresan birikim, karpuz sularının kokusuna karışır, mendiliyle burnunu kapatan teyzem; “Körolmayasıca, yapacak başka yer bulamadı!... Geldi geldi, tam önümüze pisletti. Kıçın kurusun, e mi?!” serzenişine katılarak, ben de uzaklaşmakta olan gariban atın kıçına ters bir bakış fırlatırdım.
Artık yolun hareketi tekdüzeleşir, seyredilmeye değer güzel renkli bir taksi de ısrarla caddeden geçmediği için hafiften sıkılmaya başlayıp, yerdeki paslı gazoz kapaklarını teyzeme farkettirmeden alıp ceplerime doldurmaya başlarken, işte tam o sırada “Kamyon geliyor!...” uyarısıyla yolun ucuna başlar çevrilirdi ki, gri renkli, burunlu bir Et-Balık kamyonu, belli aralıklarla “Dııızzttt... Dııızzt...” şeklinde acayip sesler çıkartarak ağır-aksak bize doğru yaklaşmakta... Herkes hareketlenir, kuyruk adeta bir askerî nizam tertibiyle keskinleşirdi. Kimse kimsenin önüne geçmeye çabalamazdı. Çünkü beklenen kırkbeş dakikayı aşkın süre zarfında, önündeki ve arkasındaki bekleşenlerle göz âşinalığı doğardı. Herkes sırasına râzı...
Gri heyyula önümüzden geçerek tam mağazanın kapısının önünde durur ve motorunu sustururdu. Kamyon, o seneler için bile oldukça eski modelde bir araç olurdu. Acaba hep aynı kamyon muydu, yoksa kurumun herzaman değişen kamyonlarından birisi miydi? Henüz daha okumam-yazmam yok ki, plakasına bakıp da takip edeyim bir dahaki sefere... Şoför mahallinin arkası da bizim evin salonu kadar birşeydi sanki. O derece büyük yani (Ya da bana öyle gelirdi o vakitler). Her iki cephesinde de; tepesinde iki boynuzu olan bir dana başı ve de bu amblemin üzerindeki E.B.K. kısaltmasını çok net hatırlıyorum ama...
Kasanın arkasındaki çift kanatlı kapısı açılıp ardına kadar dayanır, personel ve kamyon görevlileri, mavi renkli büyük dikdörtgen seleleri iki yanlarından tutarak hızlı hızlı mağazanın içine taşırlardı. Bir on dakika kadar süren bu transfer işleminden sonra kamyon tekrardan motorunu çalıştırarak hareket ederdi. Muhtemelen istikamet, bir başka EBK mağazasınaydı... Dükkânın giriş kapısının tam üzerinde, dikeylemesine asılı duran tabelânın her iki cephesinde de bu amblem çizili ve kurumun kısaltması yazılı idi. Aynı şekilde mağazanın ön camının üzerinde de...
Derken bizim kuyruk yürümeye başlardı. Şükürler olsun!... Bir saate yakın beklemenin ödülü az sonra elde edilecek, sabrın sonu selâmet... Bir çeyrek geçmeden mağazanın daracık kapısına ulaşmış olurduk. Mağazanın giriş kapısı hakikaten çok çok dardı. Şişman bir insanın zorlukla geçebileceği bir endeydi. Vakıa, o kapıya ulaşmayı becerebilen şanslı müşteriler, kilolu dahi olsalar göbeklerini maharetle içeri çekerler ve bir kırlangıç (!) edasıyla renkli boncuklar dizili uzunlamasına iplerle örtülü girintiden süzülürlerdi. Mağazanın içi uzunlamasına bir koridordan ve sol cephesi de bel cephesinde (benim için göz hizasında) yekpâre bir buzdolabından oluşmaktaydı. Dolabın gerisinde de mağazayı işleten genç karı-koca, telâşlı bir şekilde kuyruktakilerin taleplerini yerine getirmeye uğraşırdı... En dipte de şekilsiz bir kasa ve başında yaşlı bir adamcağız (Muhtemelen, ailenin babasıydı).
Beyaz eşyaların ambalaj kutularının içlerine konan kar adı verilen malzeme benzeri kutuları hayatımda ilk defa EBK’da görmüştüm. İnce cidarlı dikdörtgen kutuların içine büyük bir özen gösterilerek istiflendiği hissini uyandıran kıymalar ve parça etler, sabah sabah iştahımı kabartırdı. Bunların herbirinin üzeri, çok ince ve renkli pelür kâğıtlarıyla örtülü olurdu. Toz-toprak ve haşerat konmasın diye... Bu tarz et ürünleri, şarküteri ürünlerine göre daha çok satılırdı. Bize sıra geldiği zaman, sekiz-on kıyma kutusu veya yine bir o kadar kuşbaşı et kutusu kalmış olurdu buzdolabının camının ardında...
Benimle alışverişe geldiği vakitler teyzem bir miktar da macar salamı ve sosis alırdı... Macar salamı açıkta olurdu ama dilimlenmezdi. Rastgele bir yerinden kesilir, üçgen cepheli Bizerba tartıda tartılır ve ne tuttuysa parası ödenirdi. Çünkü dilimlemeye vakit yoktu kesinlikle... Kuyruğun gerisi var daha...
Sosis ise, bir yüzünde elinde sosis kangalları ve salamlar tutan, şapkalı şişman bir ahçı resmi bulunan naylon torbalar içinde olurdu. Kiloluk bu torbalar, en fazla ikiye bölünürlerdi. Yarım kilonun altında sosis satılmazdı. İkiyüzelli gram alamazdınız. Pastırma ve sucuk satıldığını ise hatırlamıyorum. Belki de kurumun üretim yelpazesinde yoktu veya kimi zaman gönderiliyordu. Kavurma da olurdu vitrinde, ama pek alan çıkmazdı. Genelde amele yiyeceği kabul edilirdi çünkü... EBK’nın “B”sini teşkil eden balık ürünlerine de hiç rastlamadım. Bütün mamuller dana ve koyun eti üzerineydi.
Alışveriş mutlu bir şekilde noktalandıktan sonra para vezneye ödenir, satın alınan mamuller ip fileye doldurulur (o yıllarda poşet adlı naylon taşıma aparatları pek yoktu. Herkesin cebinin bir köşesinde yumak halinde, minik bir balık ağını andıran ipten örülü fileleri vardı) ve mağazanın diğer ucundaki kapıdan dışarıya çıkardınız. Burayı işletenler güzel bir turnike sistemi geliştirmişlerdi. Geride bekleyen kuyruğu yararak dışarıya çıkmak zorunda kalmazdınız. Belki de girişteki o daracık kapının sırrı da buradaydı. Ekstradan açıldığı için ebadı bu şekildeydi.
Kuyruğun bizden sonraki şanssız kesiminin en sonlarındakiler ise, genellikle seçme şanslarını kaybedenler olurlardı. Ne kaldıysa geride, bahtlarına ne düşüyorsa onu satın alırlardı. Mağaza saat on civarında tamtakır olur ve ertesi sabaha kadar satacak birşeyi kalmadığı halde, çıkış kapısı kilitli, ön kapısı ise açık, ama içerisi müşterisiz beklerdi.
Dönüşte ekmek fırınına doğru çıkan sokaktan geçmeyi çok isterdim. Çünkü burada sokak, dışarıya taşan, iki katlı eski ve ahşap bir Fatih eviyle tam ortasından ikiye bölünmüştü. Yanında sadece iki kişinin yanyana geçebileceği daracık bir geçit vardı. Ama belediye buraya da mozaik parke döşediği için, benim gözümde minyatür bir sokaktı neticede ve ısrarla buradan geçmeyi isterdim. Teyzem beni kırmaz ve birlikte bu aralıktan geçerdik. Aralık, tahta ve belli belirsiz küf kokardı... Toplasanız on metreyi bulmayan ilginç bir sokakçık...Evin yan duvarının sona ermesiyle birlikte yol yeniden genişler ve ekmek fırını tam önümüze denk gelirdi. Dumanı tüten kocaman francalı ekmeklerimizi aldıktan sonra (ekmeğin gramajının o senelerde tam 475 gram olduğunu okudum geçen gün biryerde. Yarım kilo yani neredeyse...) eve geri dönerdik.
Sabahın köründe teyzeme eşlik etmenin ödülü ise, benim şerefime saat dokuzda yeniden kurulan mükellef kahvaltı sofrası olurdu ve göz hakkımın olduğu şarküteri mamullerinden tadımlık çeşniler tabağıma özenle dizilirdi. Teyzem ve rahmetli anneannemle karşılıklı kahvaltımız ederdik EBK mamulleri eşliğinde...
Seksenlerden sonra Et-Balık Kurumu mağazaları birer- ikişer kapandılar. İlk kapananlardan birisi de bizim Fatih’teki mağaza idi. En son kapananlardan birisi ise Mısırçarşısı’nın içindeki olsa gerek. Çünkü üniversiteye giderken artık tek başıma buradan alışveriş yaptığımı hatırlıyorum. Muhtelif şahıs ve kurumlara ait satış mağazaları birbiri ardınca şehirde açıldıktan, o sıkışık dönem geride kaldıktan sonra EBK mağazaları da gözden düşmeye başlamışlardı ve hangi saatte giderseniz gidin, istediğiniz ürünü (bilhassa Mısırçarşısı’ndaki mağazasından) bulmanız mümkündü. Doksanlarda EBK satış mağazaları tamamen yitip gittiler. Bize de, işte böyle otuz-otuzbeş sene evvelinden bölük-pörçük hatıralar bıraktılar geride...
İbrahim Akın KURTOĞLU
|
 |
Akın Kurtoğlu
15 yıl önce - Cmt 03 May 2008, 00:19
26 Mayıs 1950'de, Yeni Sabah gazetesinde "Gülhane Parkı" ile ilgili çıkan bir karikatür...
O dönemde de (şimdiki kadar olmasa da) şehre zarar verenler mevcut... Hem de "Bahar Bayramı"nın başladığı gün vukubulan izdihamda...
Akın KURTOĞLU
|
 |
Necdet Cevahir
15 yıl önce - Prş 08 May 2008, 23:30
Elizabeth’le Fatih’teki buluşmamız..
Çok yıllar evvel, bendeniz henüz daha bir sabi olarak Fatih’in sokaklarında dolaşırken, birgün çevremizde duyduğumuz bir haberle herkesin Fevzipaşa Caddesi üzerinde kaldırımlara dizilerek beklemeye başladığını gördüm. Galiba bir öğlen vakti idi yanlış hatırlamıyorsam. Ya okula gidecektim yada dönmüş olmalıydım. Trafik tamamen kesilmiş, polisler kalabalığın caddeye taşmaması için uyarılar yapıyor, herkes birbirlerine sorular soruyordu. O yıllarda bile her daim kalabalık olan caddemiz böyle bomboş bir görüntüye alışık değildi nede olsa.. Ne oluyordu, kim geliyordu, niçin bu caddeden geçiyordu gibi sorularla her kafadan bir ses çıkıyor, bende merakla neler olup bittiğini öğrenmeye çalışıyordum. Biraz sonra meselenin aslı anlaşıldı. Büyük Britanya Kraliçesi 2. Elizabeth Türkiye’yi ziyarete gelmişti ve o gün Kariye Müzesi’ni ziyaret edecekti. Biraz sonra kalabalık kıpırdanmaya ve dalgalanmaya başladı. Bugünlerde olduğu gibi her damın üstünde keskin nişancılar falan yoktu elbet ama yinede güvenlik oldukça sıkı tutulmuştu. Polisler canla başla kalabalığın kaldırımdan inmemesini istiyor ama pek kimsede aldırmıyordu doğrusu. Hani bizim meşhur bir hareketimiz vardır ya, şöyle boynumuzu ileri doğru uzatır, vücuda hafif bir virgül şeklini aldırırken kafayı olabildiğince yana çeviririz. Hah.. işte binlerce kişi yine aynı pozisyondaydı şimdi.
Ben yine her zaman olduğu gibi etrafımı inceliyor, insanların hallerinden türlü eğlenceler çıkartıp akşam evde ne gibi maskaralıklar yapacağımın senaryosunu yazıyordum. Hayat tiyatrosu bana her zaman çok eğlendirici ve öğretici gelmiş, çok güzel ilhamlar vermiştir. Ve bunun ilerki yıllarda çok faydasını görmüşümdür. Neyse; birden siren sesleriyle beraber önde iki adet polis motorsikleti ve gerisinde onu takip eden kortej göründü.. Herkes bir anda uğultuyla beraber alkışlamaya başladı..Tam Fatih İlkokulu’nun önündeki yerimde, üstü açık bir arabanın içinde.. ki muhtemelen beyaz bir Cadillac olabilir, herkese el sallarken onu gördüm. Yanında oturan herhalde eşi olmalıydı, şimdi tam hatırlayamıyorum. Ancak araba oldukça sakin ilerliyor, kraliçe kendisini alkışlayan ve el sallayan herkese gülümseyerek ve hafifçe elini sallayarak karşılık veriyordu. Zaten birkaç saniye içinde önümüzden geçip gittiler. Vallahi şimdi valimizin korteji bile daha tantanalı gidiyor emin olun. Tabii bu Kariye ziyaretinin aynı güzergahtan birde dönüşü olacaktı ancak ben artık o kadar beklemedim ve oradan ayrıldım. Trafik açılmamıştı ve kalabalık dağılmamıştı. Herkes birbirine birşeyler söylüyor, muhtemelen çok kısa bir an için gördükleri bir kraliçenin nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Eh ülkemize her zaman bir kraliçe gelmiyorduki, değilmi?
Yıl 1971 – Yıl 2008 Aradan 37 koca yıl geçmiş.. Bugün gazatelerden öğrendiğime göre kraliçe o yıllarda 45 yaşındaymış. Bugün ise hala tahtta ve artık 82 yaşında.. Çok genç yaşta ve hiç beklemediği bir anda, amcasının bütün dünyayı sarsan aşkı sayesinde kendisini bulduğu Büyük Britanya tahtını bir türlü oğluna bırakmamakta ısrarlı. Böyle giderse sevgili oğlu tahtı zor görecek garibim..
Bense o yıllarda henüz 12 yaşlarında yeni yetme bir çocukken şimdi 49 yaşında, saçı sakalı ağarmış bir dede oldum neredeyse.. İstermisiniz Elizabeth Charles’la benide gömsün?
Neyse arkadaşlar, benim artık dizlerimde derman yok..Eğer bu gelişinde Elizabeth’i içinizde görecek olan varsa lütfen kendisine iletin bu yılki randevuma gelemiyeceğim. “Neden gelmedi ?” diye soracak olursa ona Charles’le beraber huzurevinde tavla partimizin olduğunu söyleyiverin..
|
 |
yılmaz büktel
15 yıl önce - Çrş 09 Tem 2008, 11:07
Akın çocuk gözüyle EBK kuyruklarını ballandıra ballandıra anlatmış. gerçekten çocuk gözü olayların cereyan edişini çok farklı gösteriyor. oldukça naif ve edebi bir anlatımdı. hatta bir ara "Sait Faik'in hikaye kitaplarından aşırma bir yazı mı bu" diye şüpheye düşmedim değil
Üniversite yıllarım 1980 ihtilalinide içeren 1976-1981 arasıydı. Sultanahmet cami yan tarafındaki Şifahamam sokaktaki eski bir istanbul evinde ağabeyimle bekar hayatı sürdürüyorduk. bekar hayatı dediysek hepten öyle sanmayın. bazen ablam, bazen annem bekar evimize teşrif eder, söylene söylene evimizi bizim naçizane yardımlarımızla paklar, kirlileri yıkar(tabi makinede iki su hesabı değil leğende, ısıtılmış suyla) ve bizi abad ederlerdi. işte böyle zamanlarımızda midemiz etli ev yemeği görsün açısından, Evimize 200m.mesafedeki, EBK kuyruğuna girmek bize düşerdi. ama rahmetli annemin hakkını yemek istemem. sabah erken kalkıp Küçük Ayasofya caddesi üzerindeki küçük dükkanın kapısındaki kuyruğa erken kalkan annem giderdi. biz daha sonra kalktığımızda, çoğunlukla ben gider annemden nöbeti devralırdım. kuyruk genellikle 100 kişiyi aşardı ama EBK kamyonu 100den fazla paket-ürün getirmezdi. ve çoğu zaman Akın kamyonu oyaladığı için araç bize saat 10a doğru gelir ve benim cinlerimi tepeme çıkarırdı. demek ki daha o zamanlar Akın'a diş bilemekteymişim.
Bekar günlerimizde ise ev yemeğine hasret genellikle yumurta veya menemen ile geçiştirirdik öğünleri ne de olsa İzmirliyiz ya. Sonra Turingte çalışmaya başladığım 1978-1983 yılları arasında, hem çalışıp hem okuduğum, ve ekonomik sıkıntıları atlattığım için yeni favorim Sultanahmet köftecisiydi. akşam işten veya okuldan yorgun dönerken, bugün İstanbul'un renkli bir köşesi olan köfteciye gider, akşam öğünümü paket yaptırırdım. eve gelince paket kağıdıyla evdeki tabağa servis ve tek çatal kirleterek, içecek eşliğinde yemeğimi taam ederdim. Sultanahmet köftesi, o zamanlar az gelirliler için çok ucuz bir beslenme şekliydi. bugünse tamamen turistik mahiyette bir şey oldu. ama benim için, beni Sultanahmet günlerime taşıyan nostaljik tatlar içeren bir şey.
|
 |
Necdet Cevahir
14 yıl önce - Sal 16 Arl 2008, 03:48
Benim çocukluğumda soframıza kuşlar konar
Rüyalarımıza melekler uğrardı.
Kapımızdan yoğurtçu
Bahçemizden ishakkuşu
Kalbimizden yeni çıkan şarkılar geçerdi.
...Derken şair acaba şu eski fotoğrafta gördüğümüz, hayatı omuzlamış yaşlı amcamızımı düşünmüştü?.. Bilinmez.
Ama bizim çocukluğumuzun mahalle aralarının vazgeçilmezlerinden olan bu yoğurtçuyu unutmak ne mümkün? Günün hemen hep aynı saatinde geçeceği sokağı zaten ezberine almış bu yaşlı ve yorgun emektar, bellki yine akşama kadar yoğurtlarını bitirip, günün nafakasını doğrultabilme peşinde, kimbilir bugün ne kadar yol gezdi?.. Çıngırağının sesini metrelerce uzaktan duyan evin hanımları kaplarını çoktan hazırladılar bile. Bazıları çocuklarının eline tutuşturup sokak kapısına gönderirken, bazılarıda üst katlardan sepetlerini sarkıttılar. Birazdan yorgun bedeni omuzladığı askılarından şöyle kıvrak bir bel hareketiyle kurtulacak, tezgahını yere koyup bu sefer eline terazisini alacak. Geniş tahta yoğurt kabının kapağını yarım açarak şöyle bir üstteki kaymak tabakasını sıyırdıktan sonra yoğurdu evin hanımının veya çocuğun verdiği kaba dolduracak. Tabii önce darasını kabaca hesaplayıp kefenin öbür tarafına gerektiğince ağırlığı koyduktan sonra. Mahallenin yoğurtçusuda diğer bütün esnafı gibi kadınların güvenini önce dürüstlüğüyle sağlamıştır mutlaka. Yoksa o mahallede barınması neredeyse imkansız. Sonra parasını alır, gerekiyorsa üstünü bozukluklardan verir ve yeni bir sipariş varmı şöyle bir etrafına bakar. Hafifçe mendiliyle terini siler, eğer gerekli görürse çıngırağını şöyle bir iki kez bir daha sallar.. Herşey geçim derdi içindir. Bütün gün çekilen zahmetin karşılığı alın teriyle kazanılan birkaç kuruş. Günler böyle geçer gider.. Taki fabrikasyon malların herşetde olduğu gibi bu iş kolunda da raflarda terini almasına kadar.. Ve işte böyle bir eski meslekte yavaş yavaş tarihin derinliklerinde kaybolur gider.. 
|
 |
sayfa 2  |
ANA SAYFA -> İSTANBUL - Haberler ve Sohbet
|