1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 4  |
 |
hurşit saral
16 yıl önce - Cum 18 May 2007, 17:27
Hay! belleğinle bin yaşa, Yılmaz Hocam.
Sanırım siz de aynı köprülerden geçtiniz o yıllarda.
Sonradan "siyasallaştı" ama öncesinde mutlaka "KÜLLÜK" müdavimi olmuşsunuzdur.
İlk, kızlı-erkekli "rıfkı" oyunlarının mekanı, "hava atmaca" şişelerce biranın içildiği, sözüm ona ders çalışılırken etrafın kesildiği, balkondan tüm Bayezit Meydanı-Kapalı Çarşı Girişi'nin, Çarşıkapı-Laleli yolboyu canlılığının seyredildiği o "entelektüel" mekanı anlatıverin hocam.
Sevgiler, saygılar.
|
 |
yılmaz büktel
16 yıl önce - Cum 18 May 2007, 17:42
maalesef Küllüğü ve platini iyi bilirim ama platine gittiğim bir-iki kezin dışında o mekanlara girmişliğim yoktur. biz daha çok çınaraltı müdavimi idik. özellikle bahar aylarıve final ayı haziranda çınaraltından ayrılmamız pek mümkün olmazdı ikinci adresimiz gibiydi. o yıllarda öğrenci mekanı idi ama çınaraltı da çağ atlayıp turistik oldu. sanat tarihi okuduğumuz için ve tüm yapılar da çınaraltına yakın olduğundan bizim için ideal bir mekan idi
|
 |
Murat Yigit
16 yıl önce - Cum 18 May 2007, 17:54
Ali Muhiddin Hacı Bekir
Lokum ve akide'nin İstanbuldaki 230 yıllık tarihi mekanı çoçuklugumda hatırlıyorum o dönem Kasımpaşada otururduk annem'le çarşiya Eminönüne gelirdik alışveriş bitince mutlaka lokum almaya Ali Muhiddin Hacı Bekir'e gelirdik genelde ufak çaplı kuyruk olurdu tabi özellikle çifte kavrulmuş alırdı annem ve birazda akide
lokumları ufak olurdu dönüş yolculugunda Eminönü'nden motorla karşıya geçerken yarısını götürürdüm aşırmacılıgım değişmemiş şimdide Sirkeci- Merter arası aynı yarısı gidiyor
En son Murat Yigit tarafından Cum 18 May 2007, 17:57 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
|
 |
Akın Kurtoğlu
16 yıl önce - Cum 18 May 2007, 19:50
BEYOĞLU’NUN AYAKÜSTÜ LEZZETLERİNDEN: “PROFİTEROL”
Beyoğlu’nda, İstiklâl Caddesi üzerinde, Ağa Camii ile Galatasaray arasında büyük bir blok vardır. Bu blok: Circle d’Orient (Serkl Doryan) olarak anılır. Ön cephesi simetrik bir formdadır. Cadde hizasında, düz ayakta 5-6 kadar dükkânı mevcut olup, bunların içinde en meşhuru, hiç şüphesiz: “İnci Pastanesi”dir. Dar bir cepheye, ama buna mukabil ince uzun bir boya sahip olan mekân, dışarıdan bakıldığında hiç de öyle ahım şahım bir görüntü arzetmez. Fakat, satışa sunulan öyle bir tatlısı vardır ki, tüm İstanbullular’ın üzerinde hemfikir oldukları tabirle; “nefis”tir.
“Profiterol” adı verilen bu tatlı, içlerine beyaz krema doldurulmuş top şeklindeki pandispanyaların üzerine çikolatamsı bir malzeme ve yine beyaz krema gezdirilerek sıvanmasıyla imal edilmiştir. Servis öncesinde bunların üzerine de, mayî halde, parlak renkli çok özel bir çikolata sosu gezdirilir. Böylece tatlı yenmeye hazır olur.
Genelde 3-4 toptan oluşan beher porsiyonlar, kaşık marifetiyle yenilir. Biri tüketildikten sonra genellikle ikincisi de alınır (En azından ben ). Tek porsiyonla asla yetinilmez. İşin sırrının ve aslı tadının, parlak renkli kahverengi sosunda olduğu söylenir. İstiklâl’de ve İstanbul’un birçok pastahanesinde türlü çeşit kopyaları satılsa da, hiçbiri İnci’nin profiterolünün yerini asla ve kat’a tutamaz.
Liseye başladığım 80-81 senesinde, öğleden sonra okulun bitmesiyle birlikte, sınıftan birkaç arkadaşla İstiklâl’de turlarken rastgele keşfettiğimiz bu pastahanenin çeyrek asırdır müdavimi olduk. Aslında burayı keşfetmemiz de, dükkânın önünde dışarıya taşan bir müşteri kuyruğuna dikkat etmemiz ve bizim de bu kuyruğun sonuna iştirak etmemizle gerçekleşti. İçeride ne yiyeceğimizi dahi bilmeden biz yeniyetmeler, sâfiyâne bir şekilde kuyruğa girdik ama, tezgâha yavaş yavaş yaklaştığımızda bütün herkesin sadece profiterol aldığını farketmemizle, bizim de aynı tatlıdan istememiz, bu harika tadı yakalamamıza vesile oldu. İyi de oldu...
Dükkânın içi ince ve uzun demiştik. Girince sol tarafı upuzun bir tezgâh şeklinde düzenlenmiş olup, sağ tarafına 4-5 kadar daracık, ensiz masalar yerleştirilmiştir. Yer kaplamasın diye sandalye yerine, sırtsız tabureler, karşılıklı olarak ikişerli konulmuştur. Ortadaki koridor, dükkânın dibindeki kasada sonlanır.
İçeride, tezgâhın altındaki buzdolabının rafları, yalnızca profiterol tepsileri ile doludur. Bunlar tepsiye minik bir dağ teşkil edecek şekilde yığılmışlardır. Ustalar, sürekli olarak buzdolabından yeni bir tepsi çıkartarak, önlerine dizdikleri boş tabaklara, elerindeki özel porsiyon kaşığıyla bu tatlı tepesinden parçalar kopartarak koyarlar. Bir diğeri de sarı renkli metal bir ibrikle, erimiş sosu hızlı hızlı porsiyonların üzerinde gezdirir.
Kuyrukta beklerken, hemen herkesin gözü buzdolabının camından sizlere haince göz kırpan bu tepsilere dikilidir. Sanki size bunların bir tepsisi verilse, oracıkta tamamını tüketebileceğiniz hissine kapılırsınız, iştahınız kabarır. Kuyruğun bir an evvel ilerlemesine bakılır. Cüzdanlar çaktırmadan kontrol edilir ve eldeki mevcut nakitle en fazla kaç adet yenilebileceği hesaplanır. Nakdin direkt kaloriye ve bununla doğru orantılı olarak kiloya dönüşeceği bu gaflet anları neyse ki çabuk geçer ve bugün 2 porsiyondan fazla asla yenilmeyeceğinin sözü verilir...
Önce koridorun sonundaki kasaya giderek fiş alınır ve ardından sol tarafta kuyruğa girerek, tezgâhın üzerine kar gibi beyaz tabaklar içine porsiyonları hazırlanmış ve üzerlerine sosları dökülmüş bol miktardaki profiterolden birini (birkaçını) bizzat kendiniz seçersiniz. Bu seçim de çok ilginçtir: Herkes en dolu olanını seçme peşindedir. Aslında ustaların elleri öylesine standartlaşmıştır ki, tartıya konulsalar hemen hepsi birbiriyle aynı ağırlıkta çıkacak olmalarına rağmen, yine de eriyik çikolata sosunun profiterolün üzerinden akarak tabağın içine farklı şekillerde yayılışı, bazı porsiyonları sanki daha bir dolu gösterir. Bunların en dolu olduğu zannedilenleri alınarak, sağ taraftaki masalardan biri kapılmaya çalışılır. Tabi, buranın tüneme kontenjanı 10-12 kişi ile sınırlı olduğu için, çoğunlukla tatlı ayakta dikilerek yenilir.
Bir taraftan da burayı normal bir pastahane zannederek tabağını bitirdiği halde yayılarak muhabbetlerini sürdürerek oturmaya devam edenlere ya da tabağındakileri yavaş lokmalarla tüketmekte olanlara ters ters bakılarak, bu densiz gürûhu psikolojik olarak rahatsız edilir ve bir an önce masayı terketmeleri için ısrarlı bir uğraş verilir. Şayet masalardan birisi boşalırsa, derhal diğer ayaktakiler hafif omuz darbeleriyle iteklenir, boş kalan taburelere tünenir. Hava sıcak ise, tabaklarını ellerine alarak mağazanın dışında vitrinin önünde ayakta durarak profiterollerini tüketmekte olanlara da sıklıkla rastlanır.
Masa kapabilen şanslılardan iseniz, başkalarının yaptığı şeyi bu kez siz yapıp, karşınızdakiyle muhabbet ederken, tabaktan küçük profiterol parçalarını kaşıkla koparırsınız ve bunları ağzınızda dolaştıra dolaştıra, lezzetini hissede ede yersiniz. Size ters bakışlar fırlatan ayaktaki enayi (!) kesimine de müstehzi bir cevabî bakış fırlatarak karşılık verirsiniz (Etme-bulma dünyasının pratikteki yansımaları).
Tabaktaki profiterolün öncelikle akarak zemine yayılan parlak renkli sosuna, kaşığınızdaki lokmayı gezdirerek iyice bularsınız. Ardından ağzınıza atarsınız. En sonunda lokmalar tükenince de, tabağın dibinde kalan bulaşık sos parçaları, sabır ve itinayla kaşık ucu marifetiyle iyicene toplayarak, bu nefis tadın hiçbir zerresinin hebâ olmamasına özen gösterirsiniz. Tabağın yüzeyi adeta; “al da, direkt rafa koy” dedirtecek kadar temizlenerek pırıl pırıl yapıldıktan sonra, ikinci porsiyonun satın alınması girişimi için ihtirala ayağa kalkılır ...Ve anında masa kaybedilir... Bu devr-i dâim, profiterole doyularak, nefis körletilene kadar devam eder.
Neticede, fiyatı piyasa şartlarına göre biraz daha pahalı olmasına rağmen, yine de her İstanbullu’nun hayatında en az bir defa olsun muhakkak tatması gereken bu leziz tatlıyı asla kaçırmamanızı tavsiye ederiz. Çünkü profiterolün asıl adresi, yıllardan beri yeri hiç değişmeyen, kentte başka bir hiçbir şubesi olmayan bu yarı salaş dükkândır.
Akın KURTOĞLU
|
 |
Mine Beyaz
16 yıl önce - Pzr 20 May 2007, 03:53
Yine eskilerden biri, yine yemek...Koço Restaurant (Moda Park Restaurant)
Bugün günlerden Cumartesi (evet, Dünya'nın öbür ucunda hala Cumartesi ...Istanbul'da olsaydım kesinlikle evde oturuyor olmazdım, arkadaşlarla bir yerde yemeğe gitmiştik diye geçiyor insanın aklından...Sonra hayalinizde biniyorsunuz bir arabaya ve Moda'ya doğru yola çıkıyorsunuz. Moda Burnu'na yaklaşırken trafik tıkanmaya başlıyor biraz biraz, aklınızdan 'nasıl park yeri bulacağız bakalım?' diye geçse de yavaş yavaş ilerliyorsunuz. Artık yaklaştınız, uzaktan iskele görünüyor ve hafif yokuş aşağı bir yerde inersiniz arabadan. Sağda 'çıkır çıkır' tabak, çatal bıçak seslerinin birbirine karıştığı asırlık Koço bekliyor sizi.
Mevsim yazsa hemen ilerliyor ve bahçeye atıyorsunuz kendinizi. Söyle bir de Moda Iskele'sine doğru oturuyorsanız, yoktur sizden mutlusu. Istanbul'u içinize çekiyorsunuz. Hele hele güneş yavaş yavaş kaybolmaya hazırlanıyorsa...Ardından hafif koşuşturmaktan yorulmuş, bu mesleği kırk yıldır yapmakta olduğu ifadesinden okunan, beyaz gömleğinin kolları sıvanmış, artık size tanıdık gelen bir garson içeceklerinizi sorup siz birşey istemeden seçmeniz için meze tepsisini getiriyor...gelsin mezeler. Aklımda kalan en güzel mezeleri ciğer tavası, lakerdası ve börekleri...Saatlerce otursanız da aynı iskemlede kalkmak gelmiyor içinizden...Catal bıçak sesleri birbirine karışmaya devam ediyor saatlerce.
http://mbarchives.reklam_link.com/2006/03/koonun-gazinosu.html
adresindeki sitede der ki, içinde bir de ayazma bulunan lokantanın ilk sahibi Konstantinos Koço Korontos adlı bir Rummuş, sahipleri değişmesine rağmen 60 yıldır ahçısı aynı kişiymiş...Sayfanın yalancısıyim, tarihçesini biliyorum diye bir iddiam yok ,
Benim için nostalji niteliği taşımasının neden ise ilk kez 1975'de üniversite sınavından çıkıp koca bir grupla gittiğim yere hayatımın her döneminde büyük arkadaş gruplarıyla gitmiş olmam, ve her zaman bana keyifli dostlukları ve eskimeyen lezzetleri hatırlatması. Iyi ki onlar da hala var!
|
 |
Necdet Cevahir
16 yıl önce - Pzr 20 May 2007, 21:52
BURHAN PAZARLAMA
Valla bir dükkan veya işyeri gibi görürmüsünüz bilmem ama kendileri bir markadır. 1960 ların ortalarından itibaren şehirhatları vapurlarında neredeyse beraber büyüdüğümüz bir pazarlama dehası olan nev-i şahsına münhasır bu insanı size kısaca hatırlatmak ve tanıtmak istedim. Yaklaşık kırk yıldır bıkmadan usanmadan eline geçen her türlü malı en uygun fiyatla vapurlarda yolculara satmaya uğraşan ve bunda da çok büyük bir başarı gösteren Burhan Demircan birçok büyük şirketlerden ve holdinglerden teklifte almış ancak kabul etmemiştir. Sadece kısa süren bir televizyonda pazarlama macerasından sonra yerinin sadece vapurlar olduğu gerçeğine dönerek bu işinden ayrılmıştır. Kendisinin ifadesiyle vapurda daire bile satmıştır. Her zaman kravatlı, düzgün giyimli, gayet düzgün ve temiz bir Türkçe'yle müşterisine hitap eden, herkesi tanıyan, selam veren bir tarzı olmuş ve herkes tarafından çok sevilmiştir. Satmadığı herhangi bir mal yok gibidir. "Çekik gözlü insanların ülkesinden" diyerek malların tanıtımını yaparken bazen kendini aşmış ve Kadıköy çarşısından birçok mağazanın reklamını konuşmalarının arasına almıştır. Ben böyle bir pazarlama tekniğini ve reklamcılık olayını ondan ilk duyduğumda gerçekten şaşkınlığımı üzerimden atamamıştım. Bazen yolculardan mal almak için çekingen davranan olduğunu hissettiği an o müthiş psikolog yanı hemen devreye girer ve şöyle derdi: "Ben birazdan aşağıda sahanlığın orada olacağım, almak isteyenler olursa beklerim efendim" Herkesin yüzünde nasıl bir bir gülümseme olduğunu söylemeye gerek yok herhalde. Yıllar geçiyor ve Burhan Pazarlama hala ilk günkü enerjisi ve çalışkanlığıyla vapurlarda sadece kendisinde bu fiyata bulabileceğinizi iddaa ettiği ürünlerini pazarlamaya devam ediyor. Sen çok yaşa Burhan Pazarlama, Türk ticaret tarihi senin gibi bir pazarlama dehasını herhalde uzun yıılar bir daha bulamaz. Yolun açık, kazancın bol olsun..
|
 |
Mine Beyaz
16 yıl önce - Sal 22 May 2007, 05:18
Emirgân Çınaraltı Çay Bahçesi
Ayhan Türker'in bir yağlıboya tablosu, 2003
Yine eskilerden, yine hala var olanlardan (galiba!) Koskoca çınar ağacının altında, baharın gelişiyle cıvıl cıvıl olan, tavşan kanı çayınızı yudumlarken Boğaz'ın o eşsiz güzelliğini içinize çektiğiniz sevimli mekan. Çocukluğumda giderdik diye hatırlıyorum, herkes çay içerken benim Çamlıca gazozu içtiğim, hatta biraz da sıkılıp yerlerden gazoz kapakları topladığım, annemin 'Kızım bırak o pis şeyleri, üstüne basıyor herkes!' dediği günler...
O zamanlar iskemleleri resimde görüldüğu gibi tahta, yanları sıyah demirdi. Bir yerden bir yere çekeceğiniz zaman gürültüyle çekerdiniz, ya da küçük olduğum için bana ağır gelirdi Yeni bir fotoğrafını buldum da buraya yüklemek gelmedi içimden, beyaz plastik iskemleleri görünce. Eskiden bir başka güzeldi gibi geldi.
O zamanlar Boğaz kenarına arabalar park edilir, çaylar arabaya da servis yapılırdı. Çınaraltı'nın da böyle bir servisi vardı gibi hatırlıyorum. Oyle durumlarda denize düşeceğiz diye benim ödüm patlardı
Gitmedim son senelerde hiç ama bu kadar eskiye dönüşten sonra bu yıl gitmek şart oldu galiba...ve de ince bellide demli çayımı yudumlarken Dünya'nın en güzel şehrine bakmak 
|
 |
Mine Beyaz
16 yıl önce - Cmt 26 May 2007, 05:06
Konu konuyu açarmış Konu Parklar olunca benim de aklıma kendi gençliğim şimdi yerinde koskocaman Swiss Otel dikilmiş olan Taşlık Gazinosu ve Taşlık Cay Bahçesi geliverdi işte. (evet, o zamanlar heryerin ismi genelde kendi dilimizdeydi , Cafe'ler Center'ların olmadığı zamanlardı onlar!)
Yine zaman 1970'ler...Nişantaşı, Sisli, Osmanbey, Kurtuluş gibi yerlerde oturan gençler, çocuklar için yeşil rengi görmek pek kolay değil. Malum o civarlar taş yığını. Harbiye'de askeriyenin yanında bir park var ama içinde iki salıncak, bir kum havuzu ve bol toprak. Yani pek gitmeğe değecek bir yer değil. Durum böyle olunca çocuğu pusete koyan anne soluğu Maçka civarlarında alıyor. Oraya gitmişken biraz dinlenmek için uğranılan bir tek yer var, Taşlık Gazinosu'nun Bahçesi. Boğaz'ın ve Istanbul'un eşsiz güzellikleri ayaklar altında, ağaçların altında masalar, denizden gelen bir esinti ve poşet çayların olmadığı, iyi demli çayların servis yapıldığı o güzel günler...
Taşlık Gazinosu aslında yine o zamanların müzikhollerinden biri. Her müzikholün olduğu gibi bunun sahibi de rahmetli Fahrettin Aslan. Dışında büyük harflerle o zamanın ünlü Türk Sanat Müziği sanatçılarının adlarının ve alt kadrolarının yazılı olduğu büyük ışıklı bir tabela, ama bu bölüm bahçenin sonunda, yani çay bahçesini geçip varılıyor. Matine ve akşam gösterilerinde ses çay bahçesinde otulurken de duyuluyor.
Gidenler tabii ki sadece anneler, çocuklar ve aileler değil. Bir de büyük genç grupları var, çünkü orası sinemalardan sonra öğrencilerin tek eğlence yeri. Baharın gelmesi, havaların ısınmasıyla okuldan çıkan gençler eve uğramadan Maçka'ya doğru yürümeye başlıyorlar. Tabii ilk varanlar Nişantaşı civarında okuyanlar. Bir masaya yerleşiliyor, çaylar ısmarlanıyor, aradan yarım saat geçiyor geçmiyor Beyoğlu'nda okuyanlar yavaş yavaş varmaya başlıyorlar. 'Bir masa daha ekleyebilir miyiz acaba?' en çok kullanılan soru! Sonunda eklenen masalar beşi altıyı, kişi adedi onbeşi yirmiyi buluyor.
Akşamüstü sırf çene çalmakla geçmiyor. Masanın etrafındaki gençler 'Sessiz film' 'Kibrit kutsunu havaya fırlatıp masaya dik kenarını oturtabilme' gibi oyunlarla zaman geçiriyor, gülüyor eğleniyor, sırası geliyor ciddi konular tartışıyor, sonuç olarak arkadaşlıkların en güzelleri yaşanıyor kızlı erkekli gruplarla.
Gün batıyor, herkes evine yollanıyor...Ertesi gün buluşmak üzere...
|
 |
Akın Kurtoğlu
16 yıl önce - Cmt 26 May 2007, 22:01
BİR DÖNEMİN VAZGEÇİLMEZ GAZİNOSU ve SALONU: “KAZABLANKA”
Kazablanka Gazinosu'nun Tarihçesi
“Kazablanka Gazinosu”, İstanbul’un en eski gazinolarından birisidir. Tepebaşı’nda, İngiliz Konsolosluğu’nun güneybatı yönüne düşen sokağın girişiyle Refik Saydam Caddesi arasında kalan alan üzerine kurulmuştu. “Kazablanka”yı kuranlar "Anlar Ailesi" olup, büyükdedeleri Hamdi Anlar, Taksim’de açtığı Camlı Köşk Gazinosu’yla işe koyuluyor. Taksim Meydanı’nın düzenleme çalışmaları sırasında Camlı Köşk istimlak edilince oğlu Mahmut Anlar ile yine meydana yakın Kristal Gazinosu’nu kuruyor. Kristal yoluna devam ederken Mahmut Anlar, 1945’te Tepebaşı’nda “Kazablanka Gazinosu”nu açarak işi büyütüyor.
Meşhur “Casablanka” filminden esinlenilerek gazinoya bu isim veriliyor. Gösterime girdiği 1943’te En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo dallarında Oscar ödülünün sahibi olan bu meşhur filmi, Mahmut Anlar üstüste tam 10 kez izliyor ve neticede senaryosundan çok etkileniyor: "Bir gazino daha açacağım, adını Kazablanka koyacağım" diyor ve bir yıl içinde Tepebaşı’ndaki “Kazablanka”yı kuruyor. Orijinal “Casablanka” ismi ise, biraz eğilip bükülerek Türkçe’ye “Kazablanka” olarak adapte ediliyor tabi bu arada...
Kazablanka açılınca Taksim Meydanı’ndaki Kristal’in cazibesi giderek azalıyor. İşletme; zaman zaman partilerin verildiği, düğünlerin, kongrelerin yapıldığı mekâna dönüşüyor. 1957’de Kristal Gazinosu yıktırılıp dolmuş durağına çeviriyor. Bunun üzerine Maçka Parkı’nın bitişiğinde Küçükçiftlik Park Gazinosu hizmete açılıyor.
Kazablanka, İstanbul’un eğlence hayatına farklı bir kalite kazandırıyor. Bembeyaz gömlekli, papyonlu, jilet gibi ütülü siyah pantolonlu garsonlar servis yapıyor. Gazinonun müşteri sayısı o kadar çok artıyor ki, bir ara geceli gündüzlü 150 garson çalışıyor. Bir ilki gerçekleştirerek "Kadınlar Matinesi"ni devreye sokuyorlar. Uzun bilet kuyrukları yüzünden milletvekilleri, valiler, bakanlar telefon açıp misafirleri için yer ayırtıyorlar.
Kazablanka, seyircisini Türkiye’nin en ünlü sesleriyle buluşturmasıyla ünlü. Ama en büyük bombası Zeki Müren... O dönemde İstanbul Radyosu’nda çalışan Zeki Müren, 1955’te assolist olarak bu gazinoda sahneye çıkınca müzik piyasası karışıyor. Müren, gazino hayatına üslup kazandırıyor. İlk kez saz sanatçılarını tek tip kıyafetle sahneye çıkarıyor. Kazablanka ondan sonra "Zeki Müren’in Gazinosu" diye tanınıyor.
Kazablanka pek çok ilke de imza atıyor. Örneğin; fiks mönü, gazetelere tam sayfa ilan verilmesi. İlanlarda assolist isimlerinin önüne mutlaka bir sıfat ekleniyor. Zeki Müren’e "Sanat Güneşi" sıfatı yerleştiriliyor. Sevim Çağlayan da böyle bir ilanla Şahane Kadın oluveriyor. 1960’ın Ocak ayında Kazablanka Gazinosu Sevim Çağlayan’ı İstanbul sahneleriyle tanıştırıyor. Çağlayan ilk programında şeffaf bir siyah tuvalet içinde istiridye kabuğundan çıkarak şarkılarını söyleyince ortalık karışıyor. Ve gazino üç gün kapanma cezası alıyor.
Bunların yanı sıra Müzeyyen Senar, Hamiyet Yüceses, Safiye Ayla, Perihan Altındağ, Adnan Şenses, Ahmet Sezgin, Nuri Sesigüzel, Ajda Pekkan, Yıldırım Gürses gibi pek çok sanatçı Kazablanka’da şarkı söylüyor. O dönemde saz sanatçılarının itibarı da çok yüksek. Selahattin Pınar, ut ile bestelerini Kazablanka’da söylerken Mustafa Kandıralı’nın klarnet soloları çok meşhur. Tamburi Ercüment Batanay için ise assolistinkiler büyüklüğünde gazete ilanı veriliyor.
1960’ların sonlarına doğru gazino hayatının giderek bozulması ve müşteri kalitesinin yavaş yavaş düşmesi üzerine Kazablanka 1968 senesinde kapatılıyor. Aslında kapatılmıyor, yalnızca “Gazino” statüsünden çıkıyor ve bundan sonraki yıllar içinde kokteyllere, sünnet düğünlerine, okul çaylarına, nişan ve nikâh törenlerine evsahipliği yapmaya başlıyor.
Kazablanka’nın Çocukluk Yıllarımızdaki Vazgeçilmez Yeri
Bir gazinonun, yeniyetme bir çocuğun hatıralarında ne gibi bir önemi olabilir ki? Üstteki paragrafta yazdığımız gibi, bizim ilkokul ve ortaokul dönemlerimize denk gelen 70’lerin tamamında “Kazablanka”, her türlü toplantıya evsahipliği yapmaya başlamış demiştik. Bizim jenerasyondan olan hemen herkesin en az bir defa Kazablanka’nın kapısından içeri girmişliğinin olduğunu zannediyorum.
Hayatım boyunca buraya 10’dan fazla gittiğimi çok net bir şekilde hatırlamaktayım. Sünnet, nişan, okul çayı... Toplantının amacı ne olursa olsun, o senelerin en revaçta salonu Kazablanka idi... En azından ilkokul hayatı boyunca toplam beş defa, her sene sonu düzenlenen "Çay" için buraya gidilmesi adeta mecbur ve de olmazsa olmaz hale gelmişti. Davet akşamı dolmuşla Tepebaşı’na kadar gelinir, burada araçtan inilerek kısa bir yol yürünür ve Kazablanka’nın bulunduğu sokağa varılırdı. Salonun albenili girişi, kendine özgü kırmızı-siyah renkleriyle kendini uzaktan seçtirirdi. Giriş kapısının üzerinde yarım daire şeklinde bir platform (alınlık) mevcuttu. Alınlığın üzerine de, aynı yönde yürür izlenimi veren yüzlerce kırmızı minik ampul raptedilmişti.
Gazinonun giriş kapısı bütün çocuklara çok enteresan gelirdi. Çünkü bu bir; “döner kapı”ydı. 4 kanatlı, kahverengi ahşap çerçeveli ve camlı kapı, şimdilerde birçok yerde rastladığımız, ama o seneler için ilklerden olduğu için çocuklar kadar büyüklerinde ilgisini çekerdi aslında... Hayatımda ilk defa dönen kapıyı orada gördüm. Birçok velet bu kapıyı eğlence aracı yapar, devamlı olarak içinden girip çıkarlardı. Sık sık olmasa da, döner kapının iç mekâna duhûl ettirme özelliğini ve de esprisini kavrayamayan yetişkinlerin bir kısmı, döner vaziyetteki kapıdan ayrılacakları ânı, senkronize bir şekilde tam olarak ayarlayamadıklarından, döner-dolaşır ve yeniden dışarıda bulurlardı kendilerini... Bu hal, etraftakiler tarafından dudakaltından müstehzi gülümsemelerle karşılanırdı.
Kapısının önünde, irikıyım, ortaboylu, palabıyıklı, ortayaşı geçkin, geniş paçalı pantolonlu ve neredeyse yerlere kadar uzanan bir palto giymiş, omuzları apoletli ve gösterişli kasketli bir görevli dururdu. Bu adamcağız, aslında gazinonun/salonun kapı görevlisiydi. İlginç hareketler yaparak, kapının önünde kısa adımlarla yürür, habire gidip-gelirdi. Kapıya yanaşan taksi ve hususi otomobillerin kapısını açar, bazı misafirlere girişe kadar refakat eder, bu davranışları karşılığında da ufak bir bahşiş alırdı. Gelenler tarafından ilgi ve meraklı gözlerle takip edilirdi. Döner kapıyı kullanmayı beceremeyenlere de usturubuyla yardımcı olurdu. Çok babacan tavırlı bir adam olarak kalmış aklımda...
Gazinoya kazasız-belâsız girildikten sonra, yerleri kırmızı halı kaplı bir merdivenle asıl salon bölümüne geçilirdi. Burası simetrik bir yerleşime sahip olup, 2 katlıydı. İkinci kat asıl salonu U şeklinde çepeçevre sarmaktaydı. Çekme katlar, sahne tarafının her iki yanına kadar gelir ve orada birkaç basamakla piste inilirdi. Asıl salon bölümü de ortasında genişçe bir koridorla sahnenin önüne kadar uzanır, bittiği yerde ters T şeklinde bir podyum başlardı. Podyumun diğer ucu, sahneyle irtibatlıydı.
70’li yıllarda İstanbul’un birçok ilkokulunda bir âdet vardı. Sene sonu (Nisan-Mayıs ayları civarı) Kazablankada “Okul Çayı” düzenlenirdi. 1 ay evvelinden okulda davetiyeler öğrenci velilerine satılır, hazırlıklar tamamlanır ve o gece hemen hemen okulun bütün velileri ailecek buna katılırlardı. Davetli sayısı kabarık olduğu için, herkes erkenden Kazablanka’ya gitmek ve olabildiğince önlerden yer kapmak için uğraş verirlerdi. Masalar, sahne yönüne doğru paralel bir şekilde ve uzunlamasına yerleştirildikleri için, oturanların yarısı direkt sahneye yüzlerini dönerlerken, diğer yarısı da sırtlarını dönerek oturtmak zorunda kalırlardı.
Aynı dönemlerde varlıklı aileler, yazları çocuklarının sünnet düğünlerini de burada yaparlardı. Salona inilen merdivenin bittiği alana sünnet karyolası kurulurdu. Böylece her gelen davetli muhakkak sünnet olan ve erkekliğe ilk adımını atan bacaksızı tebrik etmek ve de hediye vermek durumunda kalırdı. Kaçma şansınız yok. Yanınızda hediyesi gelme gibi bir düşüncesizlik yaptıysanız, ailenin bayan üyeleri bay üyelere kaş-göz işareti yaparlar ve sünnet çocuğuna evin babası tarafından yüklü bir miktarda para iliştirilmesini sağlarlardı. Evin reisi, bu karyolayı tam da salonun giriş kapısının önüne yerleştiren işletme hakkında pek de hoş olmayan duygularını içinden geçirir, daha sonra topluca salona geçilirdi.
O yıllarda, sünnet düğünü olsun, okul çayları ya da nişanlar olsun, bu tarz eğlencelerin temelde değişmeyen, sadece detaylarda farklılık gösteren kemikleşmiş bir akışı vardı: Program ilk evvel hafif müzikle açılırdı. Org, bateri, trombon ve iki basgitardan oluşan 5 kişilik bir orkestrası vardı. Birçok soliste işte bu çekirdek “Kazablanka Orkestrası” eşlik eder, çalınan parçanın türüne göre, yer yer farklı enstrümanlar çalan başka çalgıcılar da katılırdı.
Hafif müziğin ardından komedyenler sahneye çıkardı. Bunlar, aynı tip giyinmiş, abartılı papyonlar takmış, saçları inek yalamışçasına ıslatılarak yapıştırılmış (böylesinin daha komik olduğu düşünülüyordu herhalde), fırfırlı gömlekli iki kişi olurdu. O yıllarda Kazablanka’da sahne alan komedyenler, sonradan çok ünlü oldular (Ateş Böcekleri, Uğur Böcekleri, Balarıları vs...) Bunlar, Karagöz’le Hacivat misâli, sahnede birbirlerine abuk espriler eşliğinde, arada bir vurma taklidi yaparlardı (vurma anı, sahnenin gerisindeki baterist tarafından eşzamanlı olarak davul ve zile aynı anda vurularak pekiştirilir ve büyük bir gürültü çıkararak gerçekleşirdi). Herkes bu hareketlere ve esprilere katıla katıla gülerdi. Ayrıca her komedyen grubunun kendilerine özgü, isimleriyle müsemma kısa bir de etiket parçaları mevcuttu: “Çalkala yavrum çalkala”, “Civciv çıkacak kuş çıkacak” benzeri tekerleme bazlı kupleler, espri aralarında, akışla uyumlu olarak sürekli tekrarlanırdı.
Komedyenlerden sonra bu kez sıra Türk halk müziğine gelir ve bir türkücü dönemin revaçta olan türkülerini söylerdi. Tabi, o yıllardaki türküler şimdikiler gibi piyasa tarzı olmaktan çok, hakikaten kaliteli eserlerdi. Hemen hepsi halk tarafından bilinen, akılda kalıcı, hoş çalışmalardı. Arada bir ender olarak piyasa türküsü de sızdırılırdı (70’lerin hitlerinden olan; “Samanlıktan kaldıramadım samanı da Zühtü...” adlı akıllara ziyan o meşhur türkü misali )
Türkü faslından sonra yeniden komedyenler araya girer, bundan sonra “aranjman” (yani Türk hafif müziği) söyleyen bir solist sahne alırdı. Adıgeçen bu solist şayet bayansa ve de biraz açık giyinmişse, evin hanımları, eşlerine hafif yollu tehdit içeren ve içinde son derece derin anlamlar gizli bakışlar fırlatırlar ve hemen hepsinin başlarını önlerine eğmelerini sağlarlardı (Kadının gücü... Bir bakış bile nelere kâdir!... )
Aranjman faslından sonra 5 dakika ara verilirdi. Bu arada orkestra hafif müzik parçaları çalarlardı. Salonda hiç bitmeyen bir uğultu olurdu. Herkes birbiriyle konuşur, çocuklar ciyak ciyak oradan oraya koşturur, arada bir salonun bir köşesinde kazayla yere düşerek kırılan bir bardak ya da şişenin sesi yankılanır, garsonlar ellerinde tepsilerle devamlı biryerlere gider-gelirdi.
Şayet toplantı bir sünnet düğünü ise, bu arada sahneye bir vantrolog çıkardı. Bu vantrolog genellikle orta yaşlı bir zat olup, kucağına oturttuğu gerçek çocuk ebatlarındaki, tahtadan yapılmış ve üzerine çocuk elbiseleri giydirilmiş, gözleri fıldır fıldır sağa sola dönebilen, ağzı da yalak misali açılabilen kuklalarla gösteri yapan ilginç biriydi. Kuklanın sırtındaki açık kısma kollarını sokar, ağız, göz ve kol hareketlerine buradan kumanda ederdi (Vantrolog: karnından konuşma yeteneğine verilen addır). Kukla ustası da ağızlarını oynatmadan konuşarak, ses kukladan çıkıyormuş izlenimi verir ve onunla karşılıklı esprili diyaloglara girerdi. Etrafında daire olan seyirciler de, konuşulanlardan ziyade kuklanın ne şekilde hareket ettirildiğini keşfetmek amacıyla vantroloğun yanına olabildiğince yaklaşarak, kuklanın sırtına bakmaya çalışırlardı.
Toplantı sünnet değil de, normal okul çayı ise, sihirbaz çıkardı. O bilinen klâsik numaralar tekrar eder, şapkadan uyuz bir tavşan, ya da Yenicami'nin merdivenlerinden çaktırmadan yakalanarak getirilmiş ve ite-kaka şapkanın içine sokuşturulmuş tombul iki güvercin felân çıkardı. Cepten çıkartılan ve bir türlü sonu gelmeyen, birbirlerine düğümlenmiş rengârenk kumaş parçaları numarasıyla gösteri son bulurdu. Biz çocukklar da, pistin etrafında ağzımız bir karış açık, numaranın hilesini yakalamaya çalışırdık.
Okul çaylarında değil ama, normal nişan ya da sünnetlerde sahneye bir de dansöz çıkardı. Tabi, masalarda yine aynı senaryo tekrarlanır, erkekler sırtları sahneye dönük vaziyette, kıvrak bir parça eşliğinde oryantalden enteresan örnekler veren dansöz hanımkızımızı , kesinlikle kimselere farkettirmeden seyretmenin yolunu bulurlardı. Kazablanka’nın asma katları taşıyan daire şeklindeki sütunları, bel hizasından yukarıya kadar aynalarla kaplıydı. İşte bu aynalar, sahneyi olduğu gibi yansıtır, hiçbirşey gözden kaçmadan takip edilebilinirdi.
Son olarak sahneye asıl ağır top, yani Türk Sanat Müziği solisti çıkardı. Salon bu kez dönemin en sevilen parçalarıyla hareketlenir, sahnede san’atını hakkıyla icra eden solist gönülden alkışlanırdı. Şarkılar kaliteli, seyirciler kaliteli, mekân kaliteli... Neticede de, en ufak bir tatsızlık dahi çıkmadan gece huzurlu bir şekilde sona erer, Kazablanka’dan ayrılınırdı.
Gazino/Salon yıllar evvel bu özelliğini de yitirmişti. Son günlerde buranın bir lokanta/gece kulübü olarak yeniden düzenlenerek açıldığını işittim. Ama, ismi aynı mı, salonu yine eskisi gibi mi? Hiçbir fikrim yok... İsmi değişmemiş bile olsa, yeni jenerasyondan Kazablanka’yı pek tanıyan, bilen de çıkmaz zaten...
İbrahim Akın KURTOĞLU
|
 |
Mine Beyaz
16 yıl önce - Pzr 27 May 2007, 17:33
Kervansaray
Istanbul'da bir yabancı misafir gezdirmek durumunda kaldığınızda gidilecek yer o kadar çoktur ki, insan bir kaç güne neleri sığdıracağina karar vermekte güçlük de çeker. Ancak misafire Türk usulü bir gece eğlencesi gösterebileceği , akla ilk gelen iki mekan vardır...Biri Galata Kulesi ki, bununla ilgili bir çok yazı ve resim zaten var, diğeri ise Kervansaray.
Taksim'e komşu, Elmadağ semtinde 1949 yılında açılmış Kervansaray, diğer bir deyişle kendimi bildim bileli yerli yerinde duran, yıllar içinde özellikle de turistlere yönelmiş bir eğlence yeri. Yüksek tavanları, sütunları ve üç ayrı salonuyla hizmet veren Kervansaray'ın duvarlarını kendi sitelerinden okuduğuma göre şimdilerde Ibrahim Safi'nin yapmış olduğu resimler süslüyormuş. Kervansaray 1998 yılında turizmde bir de SKALITE'98 kalite ödülü almış. Zamanında burada sahne almış yabancı ve yerli sanatçılar arasında Silvie Vartan, Enrico MAcias, Gilbert Becaud, Ajda Pekkan, Gönül Yazar, Nükhet gibi isimler de var.
Sitelerindeki menülerine bakılırsa günümüzdeki yemek seçimi epeyi zengin görünüyor. Benim eskiden hatırladıklarım ise içinde en büyük boy yeneceklerin yarım domates, yarım salatalık beyaz peynir olduğu, bir küçük zeytinyağlı yaprak dolması, iki çay kaşığı patlıcan salatası ve dört beş tane patatesten oluşan Amerikan salatasından oluşan ordövr tabağı, ardından küçük bir et parçasının yanından kahve fincanıyla ölçülmüş pilav ve iki uç patates kızartması idi Coğu 'Fiks menülü' yerde olduğu gibi!
Benim ilk gidişim ise ortaokul okul mezuniyeti için olmuştu, 1972 yılında..ardından aile ile bir iki kez, sonraları da yabancı misafirlerin 'dansöz izleme' isteklerini karşılayabilmek için. Tabii gösterinin vazgeçilemeyenleri özellikle içinde muhakkak Kafkas ve Karadeniz ekiplerinin olduğu folklor ekipleri, ilkönce 'para toplamakla görevli' pek öyle aman aman dans etmeyen ama masa aralarında salınan bir 'yeni yetme' dansöz, ardından gerçek göbek dansını sergileyen 'kıdemli' dansöz. Onünde dansöz durunca ağzı kulaklarına varan, para sıkıştırırken hafif elleri titreyen hayran bir turist ve ardından ortaya dansözle birlikte dans etmek üzere çekilip, heyecandan beyin-beden koordinasyonu bozulmuş, tuhaf hareketler yapan, 'yer yarılsa da içine mi girsem?' ifadesi yüzünden okunan masanın en çekinden yabancı misafiri
Ardından sahnede akla gelebilecek her dilde en azından 'Merhaba' demeyi bilen, hatta ve hatta bir çok lisanda ufak tefek konuşmalar yapma yeteneğine sahip bir şovmen, yarı espri yaparak, yarı şarkı söyleyerek izleyenlerin ilgisini ayakta tutan...ve sonunda izleyenleri de piste çekmeyi başaran orkestra ve 'Haydi eller havaya!' 
|
 |
sayfa 4  |
ANA SAYFA -> İSTANBUL - Haberler ve Sohbet
|