1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 2  |
 |
Necdet Cevahir
|
 |
Patron
|
 |
Cem Telgeren
16 yıl önce - Pts 14 May 2007, 18:40
Kimsenin aklına gelmedi herhalde.Listeye hemen her İstanbul'a geldiğimde öğlen yemeklerimin değişmez mekanı olan SARAY MUHALLEBİCİSİ'Nİ de ekleyebiliriz sanırım.
|
 |
Akın Kurtoğlu
16 yıl önce - Sal 15 May 2007, 01:56
İSTANBUL'UN EN ESKİ KARTPOSTAL ŞİRKETLERİNDEN BİRİSİ: “KESKİN COLOR”...
Eskiden "Kartpostallar", çocukluğumuzun tamamını ve de ilkgençliğimizin hatırı sayılır bir bölümünü kaplayan güzelliklerdendi... Bayram arefelerinde (daha doğrusu bayram evvelindeki hafta içinde) şehrin muhtelif yerlerinde "Kartpostal Sergileri" kurulurdu. Bu; bizim bildiğimiz mânâda sergi olmaktan ziyâde, aslında gelip geçenleri ister istemez yollarından alıkoyarak birkaç dakika dahi olsun kendine baktırtan ve de normal bir sergiden farklı olarak ticarî bir anlamı da bünyesinde taşıyan, rengârenk resimlerin/kartpostalların satıldığı geçici standlardı... Bayram evvellerinin olmazsa olmazlarındandılar. Bu misyon, senelerce üzerlerine yapışıp kalmıştı... E, alan da memnun, satan da memnun olunca, haliyle her önemli gün öncesinde kurulmaları da kaçınılmazdı İstanbul caddelerine...
En ünlüleri; Sirkeci'de Büyük Postane'nin duvarına, Aksaray Meydanı'na, Eminönü'nde Yenicami'nin duvarından başlayarak tâ Nimet Abla Gişesi'nin ucuna, Vezneciler'de Üniversite'nin dibine, Sultanhamam'da meşhur Atalar Mağazası'nın yan cephesine, Taksim Postanesi'nin önüne, Galatasaray Lisesi'nin kapısının kenarına, Beşiktaş Çarşısı'nın girişine, Sultanahmed Hipodrom Meydanı'na, Kadıköy Konservatuar binasının duvarlarına... ve aklımıza gelen gelmeyen daha birçok merkezî noktaya açılanlarıydı.
Bu kartpostal standları/sergileri kısa süreli kuruldukları için; daha bir eğreti görünümlü, çoğunlukla üzerlerine naylon bir branda gerili, önde tahtadan yatay bir tezgâh, arkasında da L şeklinde iki bölüm halinde dikey kartpostallıkların yerleştirildiği, ince uzun ve ilginç, aceleye getirilmiş izlenimi veren, salaş ama bir o kadar da çekici ticarethânelerdi.
Sergiyi gezmenin de bir âdâbı vardı. İki ayrı giriş oluşturacak şeklinde düzenlenen kartpostallıklara bir tarafından dalınır, diğer tarafından çıkılırdı. Kartpostallar da kendi içlerinde satıcısı tarafından özenle tasnif edilmiş olurlardı. Bir bölümü renkli şehir kartpostallarına ayrılırken, diğer bölümde devrin meşhur sanatçılarının, futbolcularının ve piyasanın sevilen simâlarının yer aldığı kartpostallar bulunur, başka bir bölümde ise fantazi tarzı; dağ, taş, ev, kar, börtü-böcek, çoluk-çocuk ve bilûmum hayvanat resimleri boy gösterirdi.
Bunlardan ilgimi çekenler de, elbette ki ilk saydığım bölüm, yani şehir (daha doğrusu "Istanbul") kartpostalları olurdu hâliyle... Duvarlar boydanboya kentin muhtelif yerlerinde çekilmiş mükemmel resimlerle dolu iken, bunları teker teker sabırla tarar, kontrol eder, arşivimde olmayanları ya da piyasaya daha yeni çıkmış olanları tel tutacaklarından çıkartır, harçlığımın elverdiği ölçüde satın alırdım.
30-32 sene evvel başlayan bu enteresan merak, her bayram arefesinde tekrarlanır, içime giren bu virüsün karşı konulmaz iteklemesiyle, belli başlı bütün kartpostal standlarını dolaşırdım İstanbul'daki... Fatih-Aksaray yoluyla işe koyulur, Bayazıd-Sultanahmed üzerinden Cağaloğlu, Sirkeci, Bahçekapı, Eminönü'ne kadar yolboyunca sıralanan sergileri ziyaret eder , ardından Eminönü Meydanı'ndan bir otobüse atlayarak Taksim istikametine doğru yollanır, İstiklâl Caddesi'ni baştanbaşa yürür, Taksim Meydanı'nda Gezi Parkı'nın dibindeki standda soluklandıktan sonra, bu kez yeniden sahile, Beşiktaş'a inerek, o günkü kartpostal alım istihkakımı son raddesine kadar doldurur, bununla orantılı olarak da cüzdanımı, dibi görünecek şekilde boşaltırdım... (Ne delilikmiş ya Rabb'im vakt-i zamanında bu yaptıklarımız... Abesle iştigalin son raddelerinde, adeta doruklarında dolaştığımız seneler... Sen saatlerce dolaşıp, tek tek kartpostal topla... Sonra da bu toplanan 5500'den fazla renkli İstanbul kartpostalını, yıllar sonra arşivleyerek evinin bir duvarına dosyala... Haliyle de çevrenden son derece haklı olarak; "su katılmamış çatlak" damgası ye!... )
Kartpostal satıcıları, alınan kartpostal adedi kadar beyaz zarf verirlerdi yanında. Bu zarflar, kimilerinde ücretsiz iken, kimileri ayrıca para talep ederlerdi. Böyle bir durumda zarfa vereceğim parayla 3-4 kartpostal daha eklerdim, elimde giderek şişen arşivlik malzemeye...
Kartpostal fiyatları o senelerde çok ucuzdu dışarıda... Çünkü talep çok fazla ve rakip de buna bağlı olarak oldukçaydı... Böylesine bir ortamda, bilhassa yanyana açılan standlar benim daha çok çekim alanıma girerdi. Bunlar birbirlerinden müşteri kapmak için, diğerlerine nazaran daha ucuza satarlardı kartpostalları çünkü... Aranıp da bulunamayacak bir nimet...
Kışın kalın naylon brandanın altı, dışarıya göre biraz daha ılık olur ve buradan çıkmak istemezdi insanın canı... Yaz aylarında ise haddinden fazla sıcak olur, üzerinizdeki naylon gergi, ısıyı bir kat daha artırarak tezgâhın üzerine yansıtır, kartpostal seçer iken, ter içinde kalırdınız. Standdan dışarıya kendini atanlar, bir taraftan da "açık kalp ameliyatı"ndan henüz çıkmış doktorlar gibi alınlarında biriken terleri mendilleriyle silerlerdi özenle...
Bayram gününe kadar bu kutsal faaliyetlerine devam eden kartpostalcı esnafı, bayram günü minimum satışlarını gerçekleştirirlerdi. Halbuki o gün en çok satışın olması gerekmez midir doğal olarak?... Olmazdı... Çünkü, bizim çocukluk ve gençliğimizde haberleşme sektörü şimdiki gibi işaret parmağının ucu büyüklüğündeki tuş kombinasyonlarıyla yürümezdi. Birkaç gün evvelinden postaya verilmeliydi ki, tam gününde, yani bayramda karşı tarafın eline ulaşabilsinler... Bu yüzden bayram günü, artık kartpostal sergilerinin yavaş yavaş toparlanmaya başladığına şâhit olurdunuz...
O yıllarda PTT'ye gidilerek, satın alınan kartpostallar, arka cephelerinde sağ üst köşelerine yeter miktarda pul yapıştırılarak ve soldaki mesaj satırlarına, günün mânâ ve önemini belirten kısa birkaç cümle ile birlikte selâm faslı eklendikten sonra gişedeki memura verilir, ya da en yakın posta kutusuna atılırdı.
Gişe memuruna teslim edilerek, o mektubun/kartın birkaç saat daha erken işleme alınması sağlanır, kuyruk beklemek göze alınarak bu işlem yerine getirilirdi. Acelesi olmayanlarsa, dışarıda, muhtelif aralıklarla duvarlara raptedilmiş olan sarı renkli posta kutularına atarlardı bunları... Posta kutularının içine el sokularak içindeki materyalin yürütülmemesi için de, bunların üst kısımlarındaki, bir zarf boyu sığacak kadar uzunluktaki yatay deliğin önü diş adı verilen küçük metallerle örülmüştü. Bu metaller yalnızca içeriye doğru açılır, dışarıya dönemezlerdi. Diş boyu, yatay deliğin et kalınlığından biraz daha uzundu ve böylelikle de mantıklı bir korunma yöntemi uygulanmıştı bunlara... Velev ki, attığınız mektupta bir eksiklik yaptığınız aklınıza geldi, bir daha bunu kutudan çıkartmak imkânsızdı. Artık, hatasıyla sevabıyla bu mektup/kartpostal gideceği yere doğru yola çıkmış sayılırdı.
Mektuplar zarf içine konularak postalanırken, bilhassa bayramlarda tebrik amaçlı gönderilen kartpostallar zarfa konulmaz ve açık bir şekilde gönderilirlerdi. Tabi, arkasında yazılanların alenî bir şekilde okunabileceği baştan kabullenilerek... Vâkıa, o yıllarda o kadar çok posta akardı ki ülke içinde oradan oraya, bu kartların arkalarında ne yazdığını oturup da teker teker okuyacak kadar deli bir postahane memuru mevcut olabileceğine de hiçkimse ihtimal vermezdi. Zaten yazılanlar da basmakalıp beylik sözler ve cümleler olurdu çoğunlukla: “Sevgili dayıcığım, halacığım... Bayramınızı en içten dileklerimizle tebrik eder, bütün sülâleye selâm eder, küçüklerin burunlarından, büyüklerin de ellerinden ve kulaklarından öperiz... Nenemgil de hepinize çok selâm ediyor.” tarzı, hemen herkesin kullandığı standart tebrik cümlelerinden teşekkül ederdi.
Kartpostallar açık gittikleri için ve üzerlerine yazılan mesajı oluşturan kelime adedi, ister istemez belli bir kontenjan dahilinde kaldığı için, mektuba nazaran daha ucuz olurdu. Bunu 8-9 yaşlarımda öğrenmiştim. Göndermek üzre zarflara özenle yerleştirdiğim 10 kadar kartpostalı postanede gişe memuruna teslim etmek için hareketlendiğimde, yanımdaki okul arkadaşımın; “Be salak... Zarfa koymasana. Açık gönder onları... 3 pul kâra geçersin...” uyarısıyla hemmen uyanmış, bütün hepsini zarflarından çıkartarak vezneye öyle teslim etmiş, kalan parayla da “Tadım Dondurmacısı”ndan okkalı bir dondurma yemiştim... Hehhehhee... Havadan gelen bir külâh dondurma, ne güzel...
Artık günümüzde cep telefonuyla "Esemes" adı verilen o ucûbe tebrik kalıpları uçuşuyor havalarda... Son kartpostal standının kuruluşuna 21. yüzyılın ilk senesinde şahit olmuştum. Bir daha da şehirde (bunların bir tanesine dahi) ilâç niyetine rastlayamadım...
E, ben “Keskin Color Kartpostal Mağazası”nı anlatacaktım, di mi? Lâf uzadı, bakın unuttum anlatmayı... Artık bunu da bizim kuşaktan bir başkası anlatıversin bir zahmet... Şayet anlatan çıkmazsa da, yarın ben anlatırım...
İbrahim Akın KURTOĞLU
|
 |
yılmaz büktel
16 yıl önce - Sal 15 May 2007, 02:32
Seninki kadar romantik olur mu bilmem ama, anlatayım bari bu kadar ısrarlı mesajların üzerine.
Cağaloğlu Vilayet binasından aşağı inerken önünden geçtiğiniz dükkanların çoğu kitapçı ise de arada pekçok kartpostal toptancısının da mağazaları bulunurdu. Üzerinize afiyet, Sultanahmet-Şifahamamı sokakta 10 yıl ikamet ettiğim için bu yokuş benim daimi mekanlarımdan biriydi.
Akın üstadın saydığı ve bayram, yılbaşı arafelerinde açılan standların hepsini gezmişimdir ama sanırım ben biraz daha deli ve büyük olduğum için sadece standları değil, Anadolu'nun gördüğüm tüm kentlerinde, kıyıda köşede kalmış bir kırtasiyecisinin kartpostal standını arar bulur ve farklı bir kart bulmaya çalışırdım. bu daimi standlar uzun metal bir eksen üzerinde dönen kartlıkları olan bir nesneydi ve bugün dahi pek çok yerde kullanılıyor. bu standlar benim için altın madeni değeri taşısa da her zaman böyle olmazdı. 2-3 çeşit şehir kartı gerisi börtü-böcek ve artis resimleri hatta kitaplar içerirdi.
gene Cağaloğluna dönecek olursak, Akın üstatta olduğunu düşündüğüm gibi, bu kartpostal toptancı mağazaları içinde bende de en çok iz bırakanı keskin color un mağazasıydı. tam yerini kestiremesemde sirkeciden cağaloğluna çıkarken, sirkeci işkembecisinin az ötesinde, meserret otelinin az gerisinde idi.
Mağazada ağırlıklı olarak şehir kartpostalları bulunurdu. bir derya gibiydi. arefe standlarında hep gördüğüm çok satan kartlara bakmaktansa burada piyasaya son çıkan sürümden kartları görmek, bulmak ve almak mümkündü.Keskin color veya diğer mağazaları her ziyaretimde elimde 20 den aşağı kart olmazdı, üstelik kartlar burada standtakilere göre daha ucuzdu. ağırlıklı olarak aradığım şehir kartları ulaşım araçlarının göründüğü kartlardı ki çoğunu mesajlarımda görüyorsunuz. ama otobüssüz olanlar daha görücüye çıkmadı. Benim kartpostal arşivi nasıl oluştu sanıyordunuz.
|
 |
Mine Beyaz
16 yıl önce - Sal 15 May 2007, 09:38
Alaaddin Adında Bir Kırtasiyeci
Madem konumuz bir an için lokantalardan kart, kağıt, kırtasye tipi konulara yöneldi, bir tane de benden olsun.
Dükkanımızın adı Alaaddin. Niştantaşı'nda, içinde 'yok' yok bir yer Yıllardır Nişantaşı Karakolu'nun çapraz köşesinde duruyor. Sanki Istanbul hiç değişmemiş, açılan onca kitapçı, kırtasiyeciye inat otuz otuzbeş yıl önce neyse şimdi de oymuş gibi bir edayla. Gazeteci desem...olabilir. Dergi? En bolundan! Kitapçı? O da olur! Ya oyuncakçı? Tabii ki! Bir paket sigara, yanında da bir milli piyango istediniz, var! Parka gidilecek, çocuğa kova kürek gerek, bulunabilir..Cikolata, ciklet? Olmaz mı? Yıllardır böyle gelmiş böyle gider.
Memlekette herşeyin öyle kolay kolay bulunmadığı zamanlarda şöyle konuşmalar geçerdi oralarda oturan veya okuyanların arasında. 'Ya kaç gündür o dergiyi arıyorum bulamıyorum, en son bir Alaaddin'e bakacağım, orada da yoksa yandık!' 'Gelirken bir Aladdin'e uğrayıp baksana, aradığım tipde defter hiçbir yerde kalmamış!' 'Buldum, buldum, Aladdin'de vardı!'
Hatırladığım kadarıyla dükkanın sahibi Alaaddin biraz aksi bir adamcağızdı, ya da etrafındaki okullardan dolayı müşteri yaş ortalaması altı ile onyedi yaş arasında değiştiğinden çoluk çocukla baş etmenin yöntemini biraz azarlamakta bulmuştu. Içeriye girlir, ilkönce eşya kalabalığının içinde Aladdin bulunurdu. Sorulacak soru sorulur, Alaaddin başıyla yan tarafı işaret eder, 'arkada vardı, gidin bakın' der, 'biraz sonra' fazla karıştırmayın oraları!' diye azarlayabilirdi de Dükkanda her yerden birşey sarkar, iki adımlık yerde insan dolaşrken birşeyleri yere yıkıp azar işiteceğim diye ödü kopardı. Kızdığı zaman içerdeki dışarı kovaladığı bile görülmüştü. Yine de vazgeçmek pek kolay değildi. Kolay değil, dedim ya 'yok' yoktu
Yıllar sonra ilk kez oralara gittiğimde Teşvikiye'de dolmuştan indim, şöyle bir gençliğim geçtiği o yerleri içime çekip sağ kaldırımdan ilerlemeye başladım. Ilkönce Teşvikiye Camii belirdi gözümün önünde, karşısindaki binalara baktım, onlar da aynen yerlerinde duruyorlar, trafik ışıklarına gelip köşede Alaadin'i de görünce 'işte' dedim, sonunda oldu 'döndüm'! Karacaoğlan boşuna dememiş 'Ben güzele güzel demem güzel benim olmayınca' diye. Hiçbirşeyleri beğenememişim o kimilerinin bayıldığı Amerika'da da, bir küçücük dükkanın hala yerinde olduğunu görmek beni mutlu edivermiş iki saniyede
|
 |
Mine Beyaz
16 yıl önce - Çrş 16 May 2007, 09:58
Foto Görçek
Benim anılarımın çoğu mu Istiklal Caddesi ve çevresindedir, yoksa nostaljik herşey mi nilemiyorum ama yine yılların eskitemediği iş yerlerinden birisi geldi aklıma...Foto Görçek...Bir zamanlar fotoğraf çektirmek denilince ilk akla gelen yer. Simdilerde adı pek modernleşmiş, başına bir de 'dijital' gelmiş
Kuruluş yılı 1942 imiş, benim Görçekle tanışmam ise 70'li yıllar. Orta okul ve lise yılları. Insanın hayatında en önemli şeylerden birinin okul yıllığında çıkacak olan resminin güzel olması olduğu bir çağ! Insanın aklından binbir türlü düşünce geçiyor: Ya yıllığı eline alıp bakan beğenmezse? En iyi yerde çektirmeliyiz resmi! Hatta öğleden sonra gidelim ki sabah hazırlanlmaya çok zaman kalsın. Pek ne giyeceğiz? Canım alt tarafı bir vesikalık fotoğraf. Olur mu? Yakası iyi gözükmeli! Belki boynuma bir eşarp takarsam daha havalı olabilirim! Hem vesikalıktan sonra bir de arkadaşla beraber bir fotoğraf daha çektireceğiz, öyle karar vermiştik. Galiba bugün yüzüm iyi görünmüyor, acaba yarın mı gitsek?
Sonunda o gün gelir, herkesin birbirine benzeyen kat kat kesimli saçları itina ile yapılır, kırk kere üst baş değiştirilir, sonra yola koyulunurdu o büyük an için. Taksimden yürümeye başlar, Galatasaray'a varmadan Balo Sokağa girip biraz ilerler, Foto Görçek'e girerdik. Hatırladığım kadarıyla çoğu fotoğrafçıda bulunmayan bir özellik vardı orada. Küçük bir foto çekim alanına girip ayanın karşısında duruşunuzu beğenene kadar istediğiniz pozu verip kendiniz düğmeye basabilirdiniz fotoğrafı çekmek için. Durum böyle olunca hiçbir duruşu beğenmeyen bizlerin o küçücük alandan çıkması hayli zaman alırdı.
Iş orada bitse iyi. O zamanlar şimdiki teknoloji nerdee? Resimlerin tab edilmesi, hazır olması bir haftaya yakın alırdı. Zor beklerdik o günü. Tam söyledileri gün ve saatte kesin orada olur, heyecanla fotoğraflara bakardık. Herhalde genelde sonuçtan memnun kalıyor olmalıydık ki her fotoğraf gerektiğinde hiç üşenmeden yine soluğu orada alırdık.
Yine baktım internetten ve yukarıdaki amblemlerini ve adreslerini buldum. Galiba onlar da ayakta kalmayı başarmışlardan. Yavaş yavaş 'herşey yok olmuş' karamsarlığını üzerimden atmaya başlıyorum! Iyi çalışan çoğu yeri elbirliğiyle korumayı başarmışız. Ne güzel 
|
 |
vahitsan
16 yıl önce - Çrş 16 May 2007, 12:35
Ömür lokantası gibi geçmiş günlere adeta bir işaret tabelası gibi duran değerlerin yok olması gerçekten çok kötü.Hiç olmazsa yerinin korunup yine kendi ismi kullanılarak bir iş merkezi kurulması ne kadar memnunluk verir bilemem ama aynı kişilerin birde Bahçelievler'de Topkapı'dan Yayla'ya giden minibüslerin çalıştığı yolda bir yoğurt fabrikası vardı. Burada yoğurt ve ayrandan başka reçel ve şokola adında şimdiki pudinglere benzer bir üründe yapılrdı.O zaman bu firma ilk iki veya üç firma arasında belkide ilk birde yer alıyordu bende hasbel kader 1970 li yılların ilk yarısında bu firmanın lezzetli ürünlerinin bakkallarımız aracılğıyla evlerimize ulaşmasını sağlayan servis araçlarında yedi sekiz ay çalışmıştım.
Bunun için hatıraları yadetmek amacıyla biriki yıl önce gittiğimde bırakın fabrikayı ve o devasa arsasını, yerini ve önünden geçen yolu bile bulamadım ve yönümü kaybedip oradan ayrılmak için birilerinden yardım almak zorunda kaldım buda beni çok üzmüştü.
Kendi gitti adı kaldı yadigar.
En son vahitsan tarafından Prş 17 May 2007, 02:36 tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi
|
 |
Ümit Dalga
16 yıl önce - Çrş 16 May 2007, 13:05
1920 deki ilk mübadelede Çatalca'nın Kestanelik köyüne yerleştirilmiş atalarım. Yıllar içerisinde Istanbul'a göç olmuş haliyle ve gidiş gelişler başlamış. Önceleri at arabaları, sonrasında traktör ve nihayet arabalarla. İşte bu yolculukların konaklama ve soluklanma mekanıydı Ömür Lokantası. 1960 ların başından aklımda kalanlar ise iki arabanın yanyana zor geçtiği dar bir yol ve mola esnasında kardeşlerimle koşup oynadığımız yan taraftaki yeşil alanlar...
|
 |
Selcuk Aral
16 yıl önce - Çrş 16 May 2007, 17:26
| Mine Beyaz demiş ki: |
| Kuruluş yılı 1942 imiş, benim Görçekle tanışmam ise 70'li yıllar. |
Sevgili WOW'cular !
Mine'nin yukardaki *Görcek* yazisi haliyle bende bir takim hatiralari bir anda su yüzeyine cikartiverdi. Yalniz aradaki tek fark yazarin konuyla tanismaga basladigi tarihlerde Görcek klasik olmus ve bütün artistler (Hahaha...) artik baska bir yerde resim cektirir olmustu.
Yukarda görmüs oldugunuz (Görcek'te cekilmis resimdeki) üc cocuktan, en kücügü benim (Hahaha... palavra <-- tamamen aksi) ama dilimi kesseniz fotografin hangi yilda cekilmis oldugunu yazmam.
Hahaha...
|
 |
sayfa 2  |
ANA SAYFA -> İSTANBUL - Haberler ve Sohbet
|