1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 4  |
 |
Atilla Kuru
16 yıl önce - Sal 03 Nis 2007, 23:53
Osmanlı'nın gerilemesi ve çağının gerisinde kalması,'kendi dünyasında yaşamasıyla' ilgili olarak tarihçi Mustafa Armağan'ın bir söyleşisini aktarmak istiyorum:
18. Yüzyıl Gerileme Değil, Malî Rahatlama Dönemidir
Osmanlı tarihini anlatırken sosyal bilimlere ve özellikle tarih biliminin alt disiplinlerine başvuruyorsunuz. İktisat tarihi bunlardan birisi. Bu pencereden bakınca “gerileme” diye adlandırılan dönemde bir “gerileme” söz konusu olmadığı anlaşılıyor. Ama askerî tarihten bakıldığında bundan farklı bir tablo ortaya çıkıyor. Dolayısıyla alt birimlerine göre farklılık arz eden bir Osmanlı tarihi var ortada. Bu durumda hangisini esas alacağız?
'Braudel’in çok meşhur bir sözü vardır. “Bugünü anlamak için bütün tarihi seferber etmeliyiz” der. Tarihin cazibesini açıklayan ışıltılı bir tespit bu. Zira tarih, zannedildiğinin aksine geçmişe dönmek için değil, yaşayan, kanlı canlı bugünü ve geleceği aydınlatmak için okunup incelenir. Bu yüzden de aslında tarih okurken zihnimizde hep bugünkü sorunlar gezinir durur. Onları çözmek ve anlamak için okuruz tarihi. Bugünün içimizde açtığı boşluğu geçmişin sesleriyle doldurmaya, onlardan destek bulmaya çalışırız. Velhasıl, geçmişi geçmişe dönmek için değil, bugünü çözmek için öğreniriz. Bunun için de, elimizdeki bütün imkânları geçmişe doğru seferberliğe çağırmalıyız.
Bu anlamda sosyal bilimlerin, hatta matematik, istatistik, demografi gibi bilimlerin de tarihimizi anlamak uğrunda seferber edilmeleri gerekmektedir. Sözünü ettiğiniz iktisat tarihi de bu disiplinlerden bir tanesi. İktisat tarihi, özellikle Ömer Lütfi Barkan’ın çığır açıcı çalışmalarından itibaren Osmanlı tarihinin en fazla işlendiği alanlardan birisi olmuştur. Bugün Halil İnalcık hoca başta olmak üzere Mehmet Genç, Şevket Pamuk, Huri İslamoğlu, Donald Quataert, Nely Hanna ve Roger Owen’ın isimleri, bu hızla gelişen alandan birkaç damladır sadece.
Bu araştırmacıların zengin arşiv malzemesine ve yeni bir metodolojiye dayanarak ortaya koyduğu sonuçlar bizi şaşırtıyor her seferinde. Mesela Mehmet Genç’in ufuk açan tespitleri. Bizim “gerileme” döneminde yer aldığı için küçümsemeyle baktığımız o karanlığı bol 18. yüzyılda bir mucize görmüştür kendisi. Avrupa ülkeleriyle mukayese edildiğinde Osmanlı maliyesinin bütün kaybedilen savaşlara, toprak ve insan kayıplarına vesaireye rağmen vergi oranlarında mühim bir yükseliş kaydedilmemiş görünmektedir. Oysa aynı dönemde bazı Avrupa ülkelerinde vergi oranları 30, 50, hatta 100 kat artmış görünüyor. ‘Acaba bu dönemde üretim mi düşmüş de vergiler bu kadar aşağıda seyretmiş?’ diye baktığınızda bunun da geçerli olmadığını, 16. yüzyıla göre 18. yüzyılda üretimin miktar olarak arttığını görüyorsunuz. O zaman mesele daha da çetrefilleşiyor. ‘Yoksa devlet intihar mı ediyordu?’ diye sormanız bile mümkün bu durumda. Oysa 17. yüzyılın Avrasya çapında vurup geçen büyük bunalımını atlatma taktiklerinden birisi olarak merkezîyetçilikten uzaklaşma eğiliminin Osmanlı idaresinde ağır basmaya başladığını müşahede ediyorsunuz iktisat tarihi üzerine yapılan çalışmalardan.
Sanıyorum Dina Rızk Khoury’nin verdiği bir örnek yeterince açıklayıcıdır. Halep’e gelen bir vali, şehrin ileri gelenlerini toplar ve onlara ekonomik durumun nasıl düzeltileceğini sorar. Kodamanlar hemen küçük esnaf ve çiftçiden vergi toplanmasını tavsiye ederler. Onları dinleyen vali, kendilerine bir oyun oynamaya karar verir. Kodamanları bir ziyafete çağırır. Önce herkesin önüne kuş eti servis ettirir. Bir güzel yerler ama karınları doymaz tabiatıyla. Arkasını beklerler. Bir süre sonra içi doldurulmuş bir koyun gelir sofraya. Bu defa herkes bir güzel karnını doyurur. Sonra sözü alır valimiz ve şunu söyler: Halktan toplanacak vergi şu kuş kebabına benzer ki, ne bizim karnımızı doyurmaya yeter, ne de kuşu kestiğimize değer. Ama şu koyunu gördünüz, hepimizi nasıl da doyurdu! Şimdi pamuk eller cebe bakalım. Kuş etiyle beni uğraştıracağınıza, şehir için gereken parayı sizden toplayacağım. Kendisine “Allah’tan kork!” diyenlere de şu cevabı yetiştirir: Hem öbür dünyada 3-5 kişiyle uğraşmak, binlerce kişiyle uğraşmaktan daha kolaydır.
Şimdi Osmanlı’nın bu politikasının yaygın bir şekilde uygulandığı dönemin özellikle 17. yüzyıl ve sonrasına rastladığını görüyorsunuz. Yani iltizam rejiminin yaygınlaştığı yüzyıllarda. Devlet bir bakıma bugünkünden de “ileri” bir özelleştirme yapmakta ve bırakın yalnız timarları satmayı, görevleri dahi satmakta ve böylece hazineye külliyetli miktarda nakit para girişini hızlandırmaktadır. Dikkat edilsin, azil yetkisi bile “ekonomik” bir enstrüman olarak kullanılmıştır (elbette tek ölçü o değildi ama sonuçları bakımından her azil kararı, hazineye taze para girişi demekti). Böylece koca 18. yüzyılın büyük bir kısmı hem mali açıdan bir genişleme dönemi olmuş, hem de ekonomide belirgin bir derinleşme sağlanmıştır. Palmira Brummett bu gerekçelerle Osmanlı Devleti’ni “tüccar devlet” diye adlandırmaktadır ki, çoğumuzun zannettiği gibi salt askerî bir devlet olduğu iddiası çok su götürür Osmanlı’nın.
18. yüzyılda, 1739’da Belgrad Antlaşması’yla Karlofça’daki kayıplarını geri alan ve büyük bir felaketle sonuçlanan 1768 Rus savaşına kadar iktisadî istikrarını koruyup piyasaları derinleştiren Osmanlı Devleti’nin gerilemiş olduğunu söylemek, en basitinden sınır takıntısıyla izah edilebilir. Yani bir devletin sınırları küçülünce herşey kötüye gider mi demek istiyoruz? Şairler daha kötü şiir yazmaya, bilim adamları araştırma masasını terk etmeye, asker daha kötü savaşmaya mı başlar sınırlar küçülünce? İlle kazanmak mı gerekir? Hep sonuçlarına göre mi değerlendireceğiz eylemlerimizi? Kaybedersek imanımız az, kazanırsak imanımız çok mudur? İmanlı olup da kaybedemez miyiz yani? Ya da tersi: İmanımız zayıf olup da kazanamaz mıyız? Neden “zafer” ile “iman”ı böylesine anlamsız bir terazide tartmaya çalışıyoruz ki?
Nereden bakarsak bakalım, “gerileme” kavramının tarihimizin göbeğine bu derece keyifle kurulmuş olması, bakışlarımızı bulanıklaştırmakta, tarihimiz içindeki hakiki cevherleri görmemize engel olmakta, en fenası da, kendimize asırlardır yenilmiş, zelil olmuş, çürümüş bir milletin çocukları olarak bakmamıza sebep olmaktadır. Bunun bedeli de kendisine, ülkesine, toplumuna ve devletine güvenmeyen, “Kaçacaksın bu memleketten!” sloganıyla ifade edilen bir eziklik psikolojisini beyninde taşıyan tiplerin üniversitelerimizin kampüslerini istilası şeklinde ödenmektedir bugün. Demek ki tarihte işlenen bir hatanın bedeli, tarihe değil, gerçekte bugüne, bugün yaşayanlara ödetilmektedir. Öyleyse tarih, bugündür. Bugünü okur gözlerimiz tarihte. '
|
 |
Atilla Kuru
16 yıl önce - Çrş 04 Nis 2007, 00:10
Yine Mustafa Armağan'dan birkaç örnek daha:
Doğu despotizmi yalanı
17. yüzyıla kadar Çin, Hint ve İslam âlemlerine oranla epeyce geride bulunan Avrupa, kendisi haricindeki medeniyetlere bilinçli bir çamur atma stratejisini izledi. Ağır bir aşağılık kompleksi içindeydi. İşte bu strateji doğrultusunda Doğu’nun despotik bir yönetimi olduğu tezi ortaya atıldı ve Marx’tan Weber’e, hatta bugünkü bazı akıldanelerimize kadar pek çok kafayı iğfal etmeyi başardı.
Oysa Lucette Valensi gibi araştırmacıların da ortaya koyduğu gibi, bu, Avrupa zihniyetinin, gerisinde bulunduğu Doğu’yu gözden düşürme ve onun üzerinden kendi kimliğini üretme mücadelesinin bir parçasıydı. Ancak Voltaire ve Althusser gibi iki büyük düşünür bu yalanı yutmamış ve asıl despotizmin Avrupa’da yaşandığını, Avrupalı düşünürlerin, kendi ülkelerindeki despotizmi, dışarıya yansıtarak, yani Doğu’yu istismar ederek okurlarına anlattıklarını, artık Osmanlı’nın yakasından düşme vaktinin geldiğini dile getirdiler. Ne ki, bu tatlı yalanın ısıttığı sıcak yataktan kalkmaya kimse razı değildi.
Batı’nın üstünlüğü yalanı
İktisat ilminin kurucularından Adam Smith, 1770’lerde Çin teknolojisinin Avrupa’dakinden ileri olduğunu itiraf ediyordu, biz ise 18. yüzyılda Avrupa’nın dünyanın en ileri uygarlığı olduğunu savunmaya devam ediyoruz. Neden acaba? Şundan sanırım: Beyinlerimiz keşifler, icatlar, Rönesans, Aydınlanma, Bilimsel Devrim gibi bir sürü Avrupa yalanıyla tıka basa doldurulmuş durumda. Böyle olunca, dünyanın diğer bölgelerinde neler olup bittiğiyle ilgilenmiyor ve daima skora takılıyor gözümüz: Ne olsa maçın kazanılıp kazanılmadığı önemli.
Öyleyse Hodgson ve Blaut gibi birinci sınıf tarihçilerle sesimizi gürleştirelim: Avrupa’nın “gelişmesi”, Afrika ve Asya karşısında uzun süren geri kalmışlığını telafi etmeye ancak 1800’lerde yetecekti. Avrupa, dünyanın diğer kısımlarındaki gelişmelerden o kadar uzak kalmıştı ki, şu meşhur keşiflerle bir parça nefes alabilmişti. Bu açılma da, Asya ekonomilerinin tarihinde pek çok defa vuku bulan bir gerileme anına denk gelmiş, Osmanlı ve Çin dahil Doğu’nun başlattığı bir küreselleşme dalgasının üzerine binmişti. İşte Avrupa bu sayede kıyıda köşede kalmaktan kurtulup küresel ekonominin motoru olabildi.
Son sözü Hodgson’a bırakmak en iyisi. Ona göre, modern dünya ile Batı, aynı şeyler değildir. Modernlik, Afrika, Asya ve Avrupa’nın beraberce inşa ettikleri bir oluşumdu. Yüzyıllar süren bu hazırlık döneminden kârlı çıkan bölge, fırsatları değerlendirmeyi bilen ve bir katalizör rolü oynayan Avrupa oldu. Şartlar orada birbirine kavuştu ama kavuşmayabilirdi de. Modernlik Çin’de veya İslam âleminde de ortaya çıkabilirdi (tabii oralara mahsus görünümleriyle). Asya ve Afrika’nın muazzam bilgi birikimi ve ticaret ağı olmasaydı, Avrupa’daki modern dönüşüm hayal dahi edilemezdi.
Düşünün ki, Vasco da Gama bin bir zahmetle Ümit Burnu’ndan dolaşıp Hindistan’ın Kalküta limanına indiğinde İspanyolca konuşan bir Tunuslu Müslüman tüccarla karşılaşmış ve pek şaşırmıştı. Haklıydı, çünkü buraları bilmeyen tek medenî kıta, Avrupa’ydı.
|
 |
Kemal Bayır
16 yıl önce - Cum 06 Nis 2007, 13:23
Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa Orta çağ karanlığını yaşarken, Selçuklular'dan miras
kalan o pırıl pırıl kültürle, Avrupa'nın yıllar sonra ulaşacağı Aydınlık Çağı yaşadı.
Ama sonraları özgür düşünceye, çok sesliliğe ve bilime set çekilerek tutucu taraf
ön plana çıkmış, Saray entrikaları ve aydınlanamamış toplumun tepkileri ile vakit
kaybedilmiş, çağdaş atılımlar kösteklenmiş, aslında İstanbul'un Rönesans'ın beşiği
olmasına rağmen, bu harekete yabancı kalınarak Sanayi Devrimi kaçırılmıştır.
Sıkıntılar başlayınca Batı izlenmesine izlenmiş ama yapılan bu izlemeler, hem
gereken genel kabul sağlanamadığından, hem de İzlenenler yerinde durmadığından,
ara gittikçe daha da açılmıştır. Askeri üstünlüğün yitirilmesi, toprak kayıpları, dolayısı ile
parasal sıkıntılar ve ardı arkası kesilmeyen dış kışkırtmalarla Ülkede hasar daha da artmıştır.
Teknolojide, şu anki gerilik dahi, geçmiş yüzyıllardaki kaçırılan Sanayi Devriminin
sonucudur. Cumhuriyet öncesi motora dayalı gemi, tren, matbaa makinaları, kağıt makinaları
vb. hep yabancı yapımlar olmakla birlikte yaşanan Kurtuluş Savaşı ile sıfır noktasından
başlayan Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu'nun yok varsaydığı TÜRK unsuru
ile kurulmuş ancak mevcut imkanlarla (bu gün elde bulunanlar ötesinde) fazla bir şey
yapma şansı kalmamıştır.
Üstelik bu yapılanlar dahi, geçmişin alışkanlıkları çerçevesinde karşı çıkılarak, engellenerek,
ya da yabancısı olunduğundan intibak için vakit kaybedilerek başarılmıştır.
Tarihten ders almak gerekiyor ise, teşhis ve tedavi konularında yapılan tartışmaları, özgür
düşünce çerçevesinde saygı ile karşılar, benim Ata'larımı yermekle elime bir şey geçmeyeceğini
hatırlatır, ileri atılacak her adımda, hepbirlikte hareket edilebilmesinin gerekliliğini savunurum.
|
 |
enesbayrakli
16 yıl önce - Cum 06 Nis 2007, 13:49
Cidde de Denizden su aritan ilk tesisi Osmanlilar insa etti
Arkadaslar osmanliya yüklenen suclardan ziyade osmanlinin basarilarina ve ufkuna isaret eden su makaleye dikkatlerinizi cekmek istedim.
"* Prof. Dr. Osman Özsoy
yazaramesaj@gmail.com
Yıl 1976.
Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde deniz suyunu tatlı suya çeviren
bir
tesisin açılışı yapılmaktadır.
Türkiye’nin o tarihteki Suudi Arabistan Büyükelçisi Necdet Özmen
de tesisin
açılış törenine katılanlar arasındadır.
Türk Büyükelçisi Necdet Özmen konuşması sırasında; “Bu ilk
tuzdan arıtma
tesisi…” ifadesini kullanır kullanmaz, Fransız Büyükelçisi
oturduğu yerden
ayağa kalkarak seslenir.
— No sör, der. Bu ilk tuzdan su arıtma tesisi değildir.
—Öyle mi, der bizim büyükelçi. Hemen ardından da, ilki
hangisidir diye sorar
merakla…
— İlki Osmanlıların yaptığıdır, der Fransız elçi.
Şaşırır Türk
büyükelçisinin kendi ecdadının yaptığı işlerin farkında
olmamasına.
Fransız Büyükelçi daha sonra Necdet Bey’e okusun aydınlansın
diye bir kitap
hediye eder. Kitabın adı “Bir Arap Kentinin Portresi: Cidde”
başlığını
taşımaktadır.
Kitapta Osmanlıların Cidde’de yaptığı ilk denizden tatlı su
arıtma tesisine
ait resim de yer almakta ve resmin altında şu satırlara yer
verilmektedir:
“Modern deniz suyu arıtma tesislerinin öncüsü olan bu
kondansatör Türkler
tarafından yapılmış olup, onlarca yıl Cidde’ye mütevazı
miktarda içme suyu
sağlamıştır. Bu tesis 1940’lara kadar faaliyette kalmış,
Fatıma vadisinden
getirilen su Cidde’ye ulaştığında sökülerek
kaldırılmıştır.”
Üç tarafı suyla çevrili yerde susuzluktan kırılmak…
Yukarıdaki hadiseyi yıllar evvel bir gazetede okumuş ve küpürünü
saklamıştım.
Haberin tarihi ise ilginç... Gazetenin üzerinde 18 Mayıs 1990
yazıyor.
Yani, şimdi CHP milletvekili olarak Meclis’te bulunan Nurettin
Sözen’in
İstanbul’da belediye başkanı olarak görev yaptığı günler.
Daha açık
ifadeyle, ilk insanın ayak bastığı günden bu yana İstanbul’un
en susuz
yıllarını geçirdiği dönemler.
Recep Tayyip Erdoğan 1994’te böyle bir İstanbul’u devraldığı
ve kentin içme
suyu meselesini haletliği için Türkiye’de fenomen oldu.
Biz gelelim gazetedeki haberin ayrıntılarına…
Nasıl çalışıyordu?
Haberde yer verildiğine göre, Osmanlılar tarafından 1800’lerin
sonuna doğru
kurulan bu tesis bir ihtimal şu şekilde çalışıyordu: Deniz suyu
önce
kazanlarda kaynatılıyor, oluşan buhar borularla soğutulmuş
kazanlara
aktarılarak damıtılıyordu. Tuz sıcak kazanın dibine çökerken,
diğer kazana
aktarılan buhar iyi suya dönüşüyor, ardından da kitapta resmine
yer
verildiği gibi araba çeken binek hayvanlarıyla şehre
taşınıyordu.
Bahsi geçen haberin devamında Nurettin Sözen döneminde
İstanbul’da yaşanan
susuzluk rezilliklerine ilişkin şu ifadelere yer veriliyor:
“Emekli büyükelçi Necdet Özmen anlattıklarıyla şu susuz
günlerde yüreğimize
su serpiyor. Serptiği su musluktan değil tarihin sayfalarından
geliyor.
Terkos suyuna deniz suyu takviyesi yapmak ya da Yalova’dan su
taşıyıp
değirmen döndürmek komiklikleri arasında bocalarken, geçmişin
becerileriyle
hem mutlu oluyor, hem bugünkü beceriksizliğimizin boyutunu daha iyi
kavrıyoruz.
Afrika çöllerine su…
Milliyet gazetesinin haberinde yer verilen örnekler bunlarla da
sınırlı
değil. Necdet Özmen 70’li yıllarda Suudi Arabistan
büyükelçiliği görevini
yürütürken, zaman zaman Kızıldeniz’in öteki yakasına geçerek
Somali
Başbakanı’yla da sohbet etme fırsatı bulmuş. O sohbetlerden
birinde:
— Ben Berbera kentinde doğdum, demiş Somali Başbakanı. Biliyor
musunuz,
bizim kentimizin su şebekesi Osmanlılardan kalmadır. Osmanlılar
Mısır’ı zapt
edince Somali’ye mühendisler yollayarak bizim kentin su şebekesini
yaptırmışlar. Hala o şebekeyi kullanıyoruz.
Aynı kitaptan öğrendiğimize göre, Cidde’ye dışardan ilk suyu
getiren de yine
Osmanlılar olmuş. Cidde’nin 11 kilometre ötesinde iki kuyu
açmış Osmanlı
mühendisleri… Oradan 3.5 kilometresi tünel, geri kalanı boru ile
Cidde’ye su
aktarmışlar. Cidde’de El Veziriye çeşmesinden işte bu su
akarmış.
Gazete şu satırlarla bağlamış haberini: Elimize tesadüflerin
ulaştırdığı bir
kitaptan bu kadar bilgi çıkartabiliyoruz. Bir takım kahramanlık
menkıbelerine takılıp objektif belgelerine uzanamadığımız tarih,
kuşkusuz
bize ait daha pek çok bilgi saklıyor dağarcığında. Tarihi tüm
gerçekliğiyle
yakalayamadığımız için kimlik ve benlik arayışımıza paralel su
arayışı da
sürüyor. Umut artık yağmur dualarında…
Nerden nereye geldik?
Asıl çarpıcı cümleleri ise Necdet Özmen ifade ediyor: “Susuz
günlerde ara
sıra deniz suyunun tatlı suya dönüştürülmesi gündeme
geldiğinde, “efendim
pahalıya mal olur” gibi sızlanmalar dışında bir bilgi
çıkmıyor. Belli ki
bugün değil böyle bir tesisi kurmak, işin teorisini ve maliyetini
tartışacak
bilgiye sahip kadrolarımız dahi yok. Zaten olsaydı bidon devrinden
musluk
devrine atlamakta bu kadar zorlanır mıydık?”
Nasıldı dünkü yazımızın ilk paragrafı: “Kim derdi ki, gün
gelecek insanlar
kışın havalar iyi gittiği için kaygılanacak... Kim derdi ki,
Balkanlar
üzerinden gelen soğuk hava dalgası tüm ülkede yoğun kar
yağışına neden
olacak dendiğinde insanlar, ‘oh be, susuzluğa az da olsa çare
olur...’ diye
sevinecek...”
Kış mevsiminde yeterli miktarda yağmur yağmadığı için suların
kesilme
tehdidi ile yaşayan büyük kentlerimizin halini düşündükçe,
çölleri suyla
şenlendiren ecdadımız geldi aklıma.
Gayri bize de artık, merhum şairimiz Mehmet Akif’in, “Bir
zamanlar biz de
millet, hem nasıl milletmişiz…” mısralarında yer verdiği gibi,
dünü düşünüp
teselli olmak düşer.
Bu millete bu hal yakışır mı? Ayıptır, günahtır."
|
 |
muhlis akkaya
16 yıl önce - Cmt 07 Nis 2007, 09:13
ben ilkokuldayken Vahdettin in 1919 dan sonra Ata yi oldurtmek istedigini ogremislerdi...dogrumu..
|
 |
Atilla Kuru
16 yıl önce - Cmt 07 Nis 2007, 23:13
Osmanlı'nın tamamen, batıya kapanması,saray entrikaları,çağını yakalayamama gibi 'kendisinden kaynaklanan' nedenlerden battığı yönündeki iddialarla ilgili olaral Columbia üniversitesi hocalarından Karen Barkey'in birkaç sözü:
'Osmanlı hakimiyet sisteminin esnekliği,16. ve 17. yüzyılların tarihi için çok önemli bir bilgi kayanğı olan layiha yazarlarını hayal kırıklığına uğratıyordu.Gözlemlerinde iki temel hata vardı:Birincisi, Kanuni döneminden,toplumun tüm kesimlerinin mükemmel biçimde çalıştığı ve sadece kanunların sözünün geçtiği bir dönem olarak bahsediyorlardı;bu doğru değildir,çünkü dönem hakkındaki pek çok inceleme,toplumun sağlıklı kalması amacıyla,sistemin esnekliği ve kanunları manipule ettiğini göstermektedir.İkinci olarak 17. yy.'da yaşanan tüm sorunları yönetimle ilgili iç değişikliklere-güölü liderlerin olmamasına,kariyerleri boyunca karşılaştıkları yozlaşmalara,keyfiliklere-bağlıyorlardı...Ülkeler arası değil de ülke içindeki krize odaklanılması,bu layiha yazarları ve bürokratların bazılarının burunlarının ucunu göremediklerini göstermektedir.Ne var ki Osmanlıların ülke içinde yaşadıkları sıkıntılar,Avrasya çapında yaşanan 17. yüzyıl krizinin ve batıyla doğu arasındaki ekonomik ve askeri ilişkilerdeki değişimin ürünüydü.'
17. yüzyılda Avrasya çapında çok ciddi bir ekonomik bunalım yaşandığını ve Venedik,İspanya gibi devletlerin başlıca çöküs nedeninin bu kriz olduğunu biliyoruz.Osmanlıların içinde bulundukları çağın şartlarına göre hareket etmedikleri konusunda da yine bu krizle ilgili bir örnek vermek istiyorum:
New York üniversitesi Orta Doğu Araştırmaları Bölümü'nde profesör olan Ariel Salzmann'ın bir makalesinde bazı devlet görevleri ve arazilerinin satışı olan iltizamla ilgili olarak:Osmanlı'nın 17 ve 18. yy.'larda iltizam ile kendini çağına uydurmaya çalıştığını ve bir tür özelleştirme olan ve aynı yıllarda Fransa,Prusya gibi devletlerin de uyguladığı iltizamı büyük başarıyla uyguladığını ve bazı devletlerin çöküşüyle sonuçlanan bu krizi atlatmak için bunun çok yerinde bir tedbir olduğunu söylüyor.
Yani Osmanlı o sıralar dönemin 'ileri' devletlerinin de krizden çıkmak için başvurduğu bir tedbiri başarıyla uyguluyor.Ama iltizam,Fransa yapınca modern ekonomiye ve özelleştirmeye ilk adımlar,Osmanlı yapınca gerilemenin sebeplerinden biri oluyor...Artık ne demeli? Herşeyden önce sağlam(ve insaflı) bir bakış açısı gerekiyor kanımca...
sevgilerle
En son Atilla Kuru tarafından Pzr 08 Nis 2007, 21:18 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
|
 |
FİLİZ DENİZ
16 yıl önce - Pzr 08 Nis 2007, 01:07
Benim en büyük temennim bize okul yıllarında okutulan klasik osmanlı tarihi değil her yönüyle tüm gerçekliğiyle tarihimizi öğrenmektir.Ancak o zaman bazı kararlara varabilir gençlerimiz yıllar sonra okuduğum osmanlı tarihi kitablarında öğrendiklerim beni hayrete düşürdü doğrusu bilmediğimiz ne çok şey varmış, tarih kitapları yeniden düzenlenmeli bırakın artık duraklama.gerileme,yükselme devirlerini osmanlının gerçek tarihi anlatılsın, tarihimizin bir parçası ve farklı yönleri ile tanımalıyız. 2.mahmut devrinde yapılan gelişmeler, ilk kıyafet devrimi osmanlılar zamanında yapılmış, boğaz köprüsü planları o dönemlerde çizilmiş ancak yeniçeri ayaklanması nedeniyle gerçekleştirilememiş.daha pek çok yenilik haksız yere mi suçluyoruz bunu ancak tüm tarihimizi her yönü ile öğrenerek cevap verebiliriz kanaatindeyim.
|
 |
OSMAN TUNCA
16 yıl önce - Pzr 08 Nis 2007, 01:20
[quote]
| Alıntı: |
| ben ilkokuldayken Vahdettin in 1919 dan sonra Ata yi oldurtmek istedigini ogremislerdi...dogrumu..[/quote |
Hayır böyle birşey yok hatta Atatürk ü Samsun a bizzat Vahidettin göndermiştir.
|
 |
Kerim Besler
16 yıl önce - Pzr 08 Nis 2007, 01:34
Alternatif Tarih okumak isteyenlere Aşık Paşaoğlu Tarihi...
. Aşık Paşaoğlu Tarihi adlı kitapta İstanbul'un Fethi şu şekilde hikaye edilmektedir;
"....Karadan ve denizden çevreyi kuşattılar. Dört yüz parça gemi denizden vardı. Yetmiş parça gemi dahi Galata'nın üst yanından karadan yelken açtılar. Savaşçılar ayak üzere durudular ve sancaklarını çözdüler. Geldiler, hisar dibinde denize girdiler. Deniz üzerine köprü yaptılar. Yürüyüş ettiler. Elli gün, gece gündüz cenk olundu. Elli birinci gün hünkar yağma buyurdu. Hücum ettiler. Elli birinci gün salı günü idi. Hisar feth olundu. İyi yağmalar ve doyumluklar oldu. Altın, gümüş, mücevherler ve türlü kumaşlar gelip pazara döküldü. Satmaya başladılar. Halkını esir ettiler. Tekfürünü öldürdüler. Güzel kızlarını gaziler bağırlarına bastılar."
MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI YAYILARI: 2100
BİLİM VE KÜLTÜR ESERLERİ DİZİSİ: 411
TARİH DİZİSİ: 1
Yayımlar Dairesi Başkanlığı' nın 17.03.1990 tarih ve
5711 sayılı yazıları ile ikinci defa 20.000 adet basılmıştır.
En son Kerim Besler tarafından Pzr 08 Nis 2007, 01:41 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
|
 |
burakerkıral
16 yıl önce - Pzr 08 Nis 2007, 04:55
Osmanlıyı çok seven biri olarak ben Osmanlıya sadece şu suçu bindiriyorum ama çok iyimser bir suç aslında suçlama değilde sitem gibi bişey; Fatih İstanbul'u fethettiğinden Bizans'ın bilim adamlarını toplatıp Roma'ya göndermiş ve böylece rönesans başlamış...bana gelince ben Fatih'in yerinde olsaydım bu bilima damlarını ya esir aldığım için kendim kullanırdım yada hepsini idam ettirirdim...
|
 |
sayfa 4  |
ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET
|