1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 1  |
 |
Atilla Kuru
16 yıl önce - Pts 19 Mar 2007, 23:03
Osmanlı'ya yüklediğimiz suçlar
Arkadaşlar ben çesitli yerlerde Osmanlı'ya ciddi haksızlıklar yaptığımızı düşünüyorum.Bazı yerlerde nerdeyse hiç sorgulamadan hemen yapamadığı şeyler hakkında Osmanlı'yı suçluyoruz.Acaba neden kendi tarihimize bu kadar soğuk ve şüpheci yaklaşıyoruz?Benim değinmek istediğim birkaç nokta var:
1-Herkes coğrafi keşifler konusunda Osmanlı'yı suçlar.Efendim Avrupalılar Amerika'yı keşfetti,Hindistan'a giden deniz yollarını keşfettiler ama Osmanlı bunları sadece seyretti yada yapmak istese bile beceremedi gibisinden şeyler denir.Ama düşündüğümüzde Avrupalılar Amerika'yı biz denizlere açılalım belki bir kıta keşfederiz diye keşfetmedi.Onlar Hindistan'a ulaşmayı amaçlıyordu.Amerika'yı bu şekilde keşfettiler.Peki neden Avrupa Hindistan'a ulaşmaya çalıştı da Osmanlı bunu yapamadı.Cevabı çok basit:Avrupalıların Hindistan'a ulaşmak istemesinin asıl sebebi ticaretti.Hindistan'agideticaret yolları Osmanlıların eline geçtiği için yeni ticaret yolları bulmak istediler.Osmanlı'nın neden böyle birşeye kalkışmadığını sanırım söylemeye gerek yok.Zaten Hindistan ile ticareti karayoluyla sağlayabilirlerdi.Sonradan Avrupalıların bu yöndeki çalışmalarını görünce Osmanlı da bunu yapmak istedi.(rakibi olan Avrupaya fırsat vermemek için.)Ama okyanusa dayanıklı gemiler olmadığı için başaramadığını biliyoruzAma yine de pes etmediklerini ve Akdeniz ticaretini canlandırmak için kapitülasyonlara başvurduklarını bilkiyoruz.Ve coğrafi keşiflerdeki başarısızlıkları konusunda aman efendim o kadar güçlü devlet okyanusa dayanıklı gemiler yapsaymış yada okyanusu bilen denizciler yetiştirseymiş diyenler var.Ama onların da ABD'nin şu anda Irak'taki haline bakmaları lazım.ABD'nin ne kadar zor durumda olduğunu biliyoruz ve bunun nedenlerinden biri de gerilla savaşı gibi konularda tecrübesi olmaması.Bu konuda Türkiye ABD'den çok daha tecrübeli.Yani döneminin süper gücü olan devletler bile çeşitli konularda başka devletlerin gerisinde kalabilyor.Bu durumda Osmanlı'yı bu kadar acımasızca eleştirmemiz ve tarihi bu şekilde okumamız bence ciddi bir yanlış olur.Ayrıca Avrupayı ekonomik açıdan kalkındıran şeyin coğrafi keşiflerin kendisi değil keşfettikleri ülkeleri acımasızca sömürmeleri olduğunu da unutmayalım.
2-Herkes matbaa konusunda Osmanlı'yı ve özellikle de ulemayı suçlar.Ama acaba gerçekler böylemi? Olayı o zamanın şartlarına göre değerlendirmek gerekir.O dönemde bilginin şimdiki gibi çok hızlı biçimde yayılmadığını hepimiz biliyoruz.Yani Gutenberg matbaayı icat ettikten hemen sonra matbaanın bize gelmesini bekleyemeyiz değilmi?Kaldı ki o dönemde Avrupada birçok insan matbaaya ilk başta karşı çıkmış ve birçok ülkede halktan ciddi tepkiler gelmişti.Osmanlı devletindeki ulemanın da böyle bir tepki doğurup doğurmayacağını kestirmek amacıyla bir izleme dönemi geçirmesi çok normal.Ayrıca ulema matbaaya karşı çıkmamış ilk izin istendiğinde hemen verilmiştir.İzni isteyen İbrahim Müteferrika dini kitaplar hariç diğer kitapların basılması için izin istemiş ve şeyhülislam da dini kitaplar hariç diğer kitapları basabilirsiniz demiştir.Ama böyle fetva vermesinin nedeni Müteferrika'nın fetvayı bu şekilde istemiş olmasıdır.Zaten bir süre sonra dini kitapların basımına da başlanmıştır.Burda ulema engellemeyi bırakın halktan gelebilecek tepkileri yumuşatmıştır.Bu günümüzde bile böyle değilmi? Organ bağışı gibi konularda camilerde cuma namazlarında bunların faydaları anlatılıp halkın bunlara sıcak bakması sağlanmıyormu?Bu konuda da çok önyargılı olduğumuzu düşünüyorum.Ben yazmaya devam edeceğim sizlerin de mesajlarınızı bekliyorum.sevgilerle
|
 |
umutyolu
16 yıl önce - Sal 20 Mar 2007, 10:44
Sevgili atilla1986,
Fikirlerinize aynen katılıyorum. Osmanlınında bazı yanlışları vardı elbet, 700 yıllık büyük bir imparatorluktan ne padişahlar ne insanlar geçti. Hepsini politikalarının aynı kalıpta olduğunu söylemek yanlış olur.
Osmanlıya en büyük zararı veren şey "bu şeytan işidir" sözü olmuştur. Bu söz yüzünden Osmanlı hakettiği teknolojiye ulaşamamıştır ve matbaa bu yüzden yıllarca Osmanlıya girememiştir. Tabi birde bazı şeyler Osmanlıya aslında içindeki azınlıklar tarafından getirilmiştir. Bizim burada en büyük yanılgımız Osmanlıyı batı ile karşılaştırmaktır. Zira Osmanlı ne sömürgeci ne de soykırımcı olmuştur. Bundan dolayı Amerika gibi topraklara gitme - alma derdinde olmamıştır. İmparatorluk toprakları her türlü zengiliğe sahip olduğu için daha fazlasına gerek duyulmamıştır. Ancak bizim batıdan teknoloji alma konusunda yetersiz ve çekingen davrandığımızda bir gerçek.
Teşekkürler.
|
 |
Kayhan Emekli
16 yıl önce - Sal 20 Mar 2007, 11:48
Bu günlerde Çine karşı antipatimiz var. Neden?
Çin malları iç piyasayı işgal edecek, yerli üreticimize yaşama hakkı tanımayacak diye. Matbaa icat edildiğinde Osmanlı İmparatorluğunda binlerce kişi kitap yazımı işinden geçimini sağladığı için kota uygulamıştır. Yani yerli üreticisini korumuştur. Geçişin yumuşak olması sağlanmıştır. Durum bu kadar basittir.
|
 |
Kemal Bayır
16 yıl önce - Sal 20 Mar 2007, 12:17
Kıymetli Atilla,
Eleştirmek, tartışmak, doğruyu bulmaya giden yol olduğuna göre, haklı eleştrilerden şikayetçi
olunmaması konusunda umarım hemfikiriz.
| Alıntı: |
| 1-Herkes coğrafi keşifler konusunda Osmanlı'yı suçlar. |
Çok haklısınız. Osmanlı'nın gündeminde keşifleri zorlayacak herhangi bir baskı yoktu.
Aynen dediğiniz gibi. İpek-Baharat yolu elinde idi.
Ancak, Amerika keşfedilirken Osmanlı'nın gündemi zaten çok dolu idi :
İstanbul alınırken (1453), Kolomb, Okyanusun öteki ucunda idi (1492)
Osmanlı, Lehistan Seferi (1498) ve Preveze (1499) Deniz savaşları ile meşgul iken
Şah İsmail Bağdat'a giriyor (1508)( o günün Bush'u ), Portekiz, İslam Filolarını Akdeniz'de
yenilgiye uğratıyor (1509), Osmanlı Çaldıran'da (1514) Şah İsmail'i yeniyordu.
Osmanlı, Kahire'ye (1517) girip, Piri Reis Dünya Haritasını Sultan'a sunarken (1517)
Portekiz'liler Hürmüz Adası'nda idi.
Yeni Dünya'nın hazineleri İspanyollar'ın eline (1520) geçerken,
Osmanlı, Belgrad'ın Fethi (1521), Macaristan'ın fethi (1526 Mohaç Zaferi) ile meşguldü.
Cezayir isyanı (1519), Rodos'un zaptı (1522), Mısır İsyanı (1524), Yeniçeri İsyanı (1525),
Mohaç Zaferi (1527), Bosna'nın alınışı (1527) Denizlerde İspanyol hakimiyeti (1590) ve
Deniz üstünlüğünün İngiliz, Fransız ve Felemenk'lere geçişi (1600). Viyana Bozgunu (1683)
Amerika ile imzalanan, Akdeniz'de gemilere saldırmazlık anlaşması,
Amerika'lılar adına olsa olsa " bir koyup üç almak " şeklinde yorumlanmalıdır.
| Alıntı: |
| 2-Herkes matbaa konusunda Osmanlı'yı ve özellikle de ulemayı suçlar. |
Burada saydıklarınıza katılmak mümkün değil. Sebep ne olursa olsun,
Matbaanın Osmanlıya gelişi gerçekten geç olmuştur.
Matbaa 1450'de Gutenberg tarafından kullanılmaya başladıktan kısa bir süre sonra,
1467'de İtalya'da, 1470'de Macaristan'da, 1476'da İngiltere'de, 1483 yılında ise İsveç'te görülür.
Ve 1500 yıllarında 6.000 farklı konuda yaklaşık 6.000.000 adet kitap yayılır Avrupa'ya.
Kitap, "Işık" demekse gerisini siz düşünün. Osmanlı'da Matbaa için 1726 yılı bana göre çok geçtir.
Üstelik, her isyanda Matbaalar tepkileri üzerine alarak zarar görmüştür.
1900 başlarında okur yazarı % 5'lerde olan Osmanlı'da, Okur-Yazarlıkla matbaa
ilişkisini düşünürsek, ezbere dayalı ve bilime kapalı eğitimin Matbaaya ihtiyaç duymayacağını
söylemeye gerek yoktur, sanırım.
En son Kemal Bayır tarafından Sal 20 Mar 2007, 14:57 tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi
|
 |
Atilla Kuru
16 yıl önce - Sal 20 Mar 2007, 13:35
Matbaayla ilgili yorumlarınızı cevaplamadan önce birçok kişinin merak ettiğini düşündüğüm bir konuya değinmek istiyorum:
Osmanlı Padişahları neden hacca gitmemişlerdir ? Genç Osman’ın öldürülmesinde hacca gitmek istemesinin rolü var mıdır?
Bu soru çokça sorulmaktadir. Ancak bu sorunun cevaplandırılacağı en güzel yer, II. Osman meselesidir. Zira II. Osman’ın katli olayinda bu sorunun cevabı da verilmistir. Öncelikle meseleyi kendi içinde yani İslam'ın bu konudaki hükümlerine göre değerlendirmek gerekir. haccın farz olmasinin sartlarını özetleyelim: Müslüman olmak; akıllı olmak; ergen olmak; hac yolu için hem gıda ve hem de yol masraflarını karşılayabilecek kadar zengin olmak; haccın farz oldugunu bilmek; yol emniyeti bulunmak.
Bu kısa izahlardan sonra, Osmanli Padisahlarının neden hacca gitmediklerinin cevabını arayalım :
İslâm Hukukuna göre, cihâd, Müslümanlar için farz-ı kifâyedir. Bu sebeple fert olarak bir Müslüman, açık bir düsman tehlikesi bulunmadigi müddetçe, farz-ı ayn olan haccı farz-ı kifâye olan cihâda tercih edebilecektir. Cihâd, fert olarak Müslümanların hac ibadetine engel olmayacaktır. Bunun tek istisnası, düsmanın bertaraf edilebilmesi için hacca gidecek Müslümanlara da ihtiyaç olmasıdır. İste bu noktada halife ve sultânların hükmü, Müslüman fertlerden farklıdır ve onlar için cihâd yani düsmanların hücumunu bertaraf ederek Müslümanların emniyetini saglamak ve bunun için gerekirse savasmak, farz-ı ayndir. Hz. Peygamber’e hangi amelin daha faziletli oldugu soruldugunda, sırasıyla, Allah’a ve Peygamberine iman, Allah yolunda cihad ve hacc-ı mebrûr cevabını vermistir. Sebebi bellidir; Müslümanların canını, malını ve namusunu korumak hukukullah da denilen kamu haklarındandır; yani cemiyete ait bir ibadettir. Bazan kamu haklarından olan bir mesele, sahsî farzlardan daha ehemmiyetli hale gelmektedir. Iste burada da durum budur.
Osmanli Padisahlarının II. Selim’e kadar gelenlerinin tamamı, ömürlerinin yarısını seferlerde geçirmislerdir. Üzerlerine farz-ı ayn olan ve hukukullah mahiyetinde bulunan cihâdı ve nizâm-i âlemin devamını, sahsî farz olan hacca tercih etmeleri için, Seyhülislâmlar fetvâ vermislerdir. II. Bâyezid Amasya’da vali iken hacca gitmeye niyetlenirken, sadrazam ve diğer devlet erkânının imzası ile gönderilen mektupta, hemen gelip tahta geçmesi gerektiğini, hacca gitmeyi halka ve devleti idare etme işi olmayanlara bırakması icab ettiğini tavsiye etmişler; aksi takdirde düşmanın cesaretlenerek Müslümanlara saldırmasına sebep olacağını ikaz etmişlerdir.
Ayni şekilde ısrarla hacca gitmek isteyen ve bu niyetinin bedelini canıyla ödeyen II. Osman’a, Kayınpederi ve Seyhülislâm olan Es’ad Efendi aynen su fetvâyı vermiş ve fıkıhtaki bu hükmü özetlemiştir: "Padisahlara hac lâzım değildir; oturup adl eylemek evlâdır. Câiz ki, bir fitne zuhûr eyleye". Verilen bu fetvâyı tasdik eden asrının kutbu Aziz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri de, II. Osman’ı fetvâya uymasi için ciddi ikaz eylemiştir. Hatta bu meseleden dolayı Padisah’ın askeri tahrik ettiniz tarzında tahkirine hedef olan ve sonradan Şeyhülislâmlık makamına gelen Yahya Efendi’nin ifadeleri de tamamen fıkhın ölçülerine uygundur:
"Padişahım! Hâsâ ki, ulema duacılarınız eskiyayı tahrik ede. Ancak içten gelerek bu niyetinizi istemezdik. Sebebi budur ki, ecdadınız etmemisler, bu tarike gitmemişler, günahımız varsa ol kadarcadır."
Nitekim halk ve asker arasında yayılan dedikoduyu özetleyen su cümleler de meseleyi açıklamaktadır:
"Nizâm-i âlem içün padisahlar hacci terk edegelmistir. Düsmanın ortaya çıkması ve düsmanların memleketi karıstırma ihtimali var iken, Memâlik-i Mahrûse’yi koyup gitmek hatadır.".
En son Atilla Kuru tarafından Sal 20 Mar 2007, 13:56 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
|
 |
Atilla Kuru
16 yıl önce - Sal 20 Mar 2007, 13:48
Osmanlı Devleti'ne matbaa 1727 yılında değil, daha erken tarihlerde gelmiştir. Müslümanların eserlerini bastıkları ilk resmî matbaanın tarihi 1727'dir. Ancak Yahudiler 1488 yılından itibaren, Ermeniler 1567 yılından itibaren ve Rumlar da 1627 yılından itibaren matbaalarını kurmuşlardır. Hatta II. Bâyezid zamanında 19, Yavuz Selim zamanında 33 kitap basılmıştır. Bu kitapların üzerinde, "II. Bâyezid'in himayelerinde basılmıştır" ibaresi yer almaktadır.
III. Murad , Arap harfleriyle basılan Geometriye dair Usul'ül-Oklidis kitabının serbestçe satılması için 996/1588 tarihli fermanla izin ve müsaade vermiştir.
IV. Murad zamanında İstanbul 'da bir matbaa kurulması için izin istendiğini ve bu iznin verildiğini Mustafa Nuri Paşa kaydederken, Enderun Tarihçisi Atâ da, ilk resmî matbaa teşebbüslerinin IV. Mehmed zamanında başladığını ve ancak neticeye 1727 yılında ulaşıldığını anlatmaktadır. Bu bilgiler, Osmanlı padişahlarının matbaa aleyhinde oldukları görüşünü reddetmektedir. O halde, Osmanlı Devleti'ndeki matbaanın değil, belki resmî matbaanın kuruluşunun tarihi 1727'dir. Yoksa matbaa Avrupa 'da Gutenberg tarafından kurulan müesseseden 33 yıl sonra Osmanlı ülkesine girmiş ve çok sayıda kitap da basılmıştır. Kısaca Arap harfleriyle olmak üzere XV. Asırdan itibaren İstanbul'da, Halep 'te ve 1514'den itibaren de bazı Avrupa şehirlerinde kitaplar basılmıştır.
Hasılı: Matbaa icadından, 272 sene değil 33 sene sonra Osmanlı Devleti'ne girmiştir. Ancak resmî matbaanın kurulması ve kitap basılması, zikredilen sebeplerle maalesef 200 yıl veya düzenli matbaa hesaba katılırsa 272 yıl gecikmiştir. Televizyonun Türkiye'de ve hem de 20. Yüzyılda elli sene geciktiği ve Internet'in ancak 5-10 yıl gecikmeyle ülkemize girdiği, belli sebeplerle nasıl açıklanıyorsa, matbaanın gecikmesi de öylece açıklanabilir...Ve tabi toplumun kitap OKUMAMA hastalığıyla:
Matbaanın ülkemize geç gelmesine din adamlarının veya sayıları 90 bini bulan hattatların sebep olduğu tekrarlanır durulur. Oysa o yıllarda nüfusunun 650 bin olduğunu bildiğimiz İstanbul'da yalnız hattatlıkla geçinen 90 bin kişinin (aileleriyle birlikte düşünürsek 450 bin kişinin) varlığı imkânsız. İstanbul'da sadece hattatlar mı yaşıyordu? Matbaanın geç gelmiş olmasının sebebi, bizim toplumun okumaya karşı merakının olmayışıdır. Nitekim ilk matbaamızın kurucusu İbrahim Müteferrika, sadece 17 kitap basabilmiş ve bu kitaplardan çoğunu satamamış, sonunda iflas noktasına gelmiş ve ölmeden üç yıl önce matbaayı kapatmak zorunda kalmıştı. Öldükten sonra da terekesinden basıp da satamadığı yüzlerce cilt kitap çıkmış olması bunu gösteriyor. Zannediyoruz ki, halk matbaa açıldığında kitap almak için kuyruğa girmişti. Müteferrika bütün parasını kitaplara yatırmış ama iflas etmişti. Çoğumuz bilmez, 1742 ile 1784 arasındaki 42 yıl yine matbaasız kalmıştık. Yani matbaa geldi, şakır şakır kitaplar basıldı, insanlar kitapları kapıştı, ilim irfan gelişti, kalkındık diye bir şey yok.Ayrıca bu konuda İlber Ortaylı'nın dediklerine bir bakalım:
Matbaa gelip de kafa gelişiyor gibi bir şey düşünmek yanlış. Yani bir toplum üretiyor, yazıyor, bunu çok okutuyor, çok okuyor ve talep ediyorsa burada matbaayı belli zümreler yasaklasa bile Venedikten basılır gelir. Çünkü dışarıda matbaalar var; ama bu toplum zaten fazla okumamış. Bunu itiraf edemediğimiz için kabahati yobazda arıyoruz. Biz okumuyoruz kardeşim bir kere. Bu da 50 senelik bir hastalık değil, 500 senelik bir hastalık.
sevgiyle kalın
En son Atilla Kuru tarafından Sal 20 Mar 2007, 14:08 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
|
 |
m.ertug
16 yıl önce - Sal 20 Mar 2007, 14:04
Son yazılanlarla birlikte, Sn İlber Oltaylı'ya ve Sn atilla 'ya - en azından GÜNÜMÜZ için! -
matbaa/ geri kalmışlık/ okuma alışkanlığı konusunda katılmamam mümkün değil!
Ancak din adamlarının özellikle, teknolojik gelişmelerde(Tünel / Karaköy'ün bir süre kapatılması örneğinde olduğu gibi) bazı örneklerde, bazı konularda engelleyici rol oynadıkları da malum... Fakat konu bu noktada bu değil, matbaa ve okuma... Ben tersten giderek farklı bir gözle bakmak istiyorum; hadi deniliyor ki, o zaman din adamları, padişah engelledi..
Bugün, ya bugün kim neyi engelliyor??? Allahaşkına, bugün de mi padişah, veya din adamları kitap basılmasını okutulmasını, okumayı engelliyor?
En fazla basılan, okunan kitap: Baskısı 2bin 2bin500'den 40 baskı bilemedin 50 baskı.(100 bin eder)
Günlük gazete tirajı, hepsi birlikte brüt: ben diyeyim 2 siz deyin 2,5 milyon(iyimser halde))
Nüfus? 70 mln. Bunun herhalde bir 45 - 50 milyonundan fazlası okuyabilecek yetenek ve haldedir, değil mi?
Bu yüzden sadece okur-yazar olmak yetmiyor...
Her konuda olduğu gibi, geçmişi karalamak en kolayı...
(Cumhuriyet'in kurulması ve o yıllar tartışılırken de bazı yerlerde, bazı ağızlarda benzer yanlışlığa düşülüyor)
Tarihteki koşulları, olan biteni bugünden bir kalemde çizmeden önce konuya birçok noktadan bakmamız lazım.
Saygılarımla;
|
 |
Okhan
16 yıl önce - Sal 20 Mar 2007, 14:29
Ilk olarak Osmanli Hindistani aramadi diye degil, Amerika kesfedildikten sonra harekete gecmedi diye elestirliyor ki bence bu elestiriler hakli. Osmanli'nin gücünü kaybetmesindeki en önemli etken dünyadaki bir cok gelismeyi takip etmemesiydi. Amerika kesfedildiginde bir cok ülke bu kita hakkinda bilgiler toplamak, kesiflerde bulunmak icin gemiler gönderirken, Osmanli resmen uyudu. Düsünsenize dünyanin sekli semalini degistirecek bir gelisme olmus ve o zamanin en büyük devletlerinden biri, "siz ilgilenenin benim isim var" tarzinda bir konum üstleniyor. Matbaa konusunda ise yazilanlar tabii ki de biraz abarti fakat Gutenberg'in makinasi Osmanlinin dünyadaki gelismelere, ilime karsi uyusuklugunun sembolü oldugu icin devamli karsimiza cikmakta. Osmanli Kanuni'nin vefatindan sonra icine kapanik bir devlet olmaya baslamis, Sokullu'nun vefatiyla da tamamen icine kapanmis, kötü yönetilen, daha dogrusu cesaretten yoksun, kabiliyetsiz padisahlar nedeniyle, bu günün tabiriyle lobilerin yönettigi (din lobisi, yeniceri lobisi, Harem lobisi vs vs) bir devlet olup cikmisti. Osmanli'nin yikilmasinda en önemli etken Osmanli'nin kendi sorunlari nedeniyle dünyayi takip etmekten aciz olmasiydi. Bu zamandan itibaren savasisz tek gün gecirmeyen Osmanli, Amerika'nin kesfini kacirdigi gibi Endüstri devrimini de kacirmis, bununla birlikte gelisen buluslari takip edip uygulayamamis ve sonuc olarak da yok olmustur.
|
 |
Engin
16 yıl önce - Sal 20 Mar 2007, 14:41
Atilla, bilgilendirici mesajlarin guzel; bir konuda daha benden cok bildigini dusundugumden goruslerini yazmani isticem.
Demissin ki cihad farzdir Islam'a gore. Peki Hiristiyan ulkeler ile yapilan dostluk-saldirmazlik antlasmalari ya da musluman ulkelerle yapilan savaslar Osmanli Savas Politikasinin Cihad temeline dayandigi ve bu yuzden padisahlarin Hacca gitmeye bile firsat bulamayisi ile celismiyor mu?
Bir de madem Cihad politikasi takip edildi, cihad musluman kazanmak, islamlastirmak midir; yoksa sadece kapiya hilal bayragini asmak midir? Bir ulkeyi vergiye baglayinca Cihad yapilmis mi oluyor?
Cihad ile ilgili yerleri okumamistim ancak ben dusmaniniz size saldirmadikca saldirmayin, iyi gecinin anlamina gelen bir yer okudugumu hatirliyorum.
Sahsi fikrim insanlarin bir dine sempatisini cekmek amacli "savas" kullanilmasini olumlu karsilamamakta. Zaten cihad sayet Dunya'da musluman kalmayincaya kadar olsa idi her gun yaklastigi kabul edilen ahiret "hic Muslumanin kalmadigi gun" olarak da tanimlanip ardindan Cihad farz kilinmazdi.
Diye dusunuyorum
|
 |
Armağan Örki
16 yıl önce - Sal 20 Mar 2007, 16:16
Yalnız matbaa ve coğrafî keşifler değil, diğer konuları da paylaşmak doğru olur sanırım...
Bence bir dönem merkezî otoritenin korunması için kardeş katlinin olağanlaştırılması ve padişah analarının ulusal durumu da tartışmaya değer...
Kardeş katlini haklı gördüğüm için eleştirmek içimden gelmiyor; çünkü onun ardından kabul edilen, ekber ve erşed sisteminin otoriteye çok zarar verdiği gerçeği red edilemez.
Diğer yandan harem sisteminin varlığı ve hareme doğal olarak alınan bölgelerdeki kimsesiz kızların alınışı ve bunların tam asimile edilemeyişinden doğan valide sultanların devlete karşı kinli politikalar yürütmesi bir numaraları zarardır. Osmanlı'yı harem (kadınlar) yıktı düşüncesi doğrudur. Şöyle ki her padişahın anası Türk olmadığından, padişah soyununda Türklük'ten her yeni göbekte uzaklaşması genetik bir sonuçtur. Şimdi tüm babaannelerini bilen insan, bilinçaltında Türk olmadığını ve Türkler'in babaannelerinin ailelerini katlettiğini ne yazık ki düşünür ve doğru bir şekilde çalışamaz... Genç Osman gibi halktan kızlar alınsaydı, hem halkın devlete sadakati artar, hem de saray içi entrikaların çoğunun önüne geçilebilirdi. Tabi merkeziyetçi bir monarşik devlette tek eşlilikte bir başka şart...
Matbaanın geç gelişini doğru bulmuyorum. Kitapları elleri ile yazan gurup (o özel adlarını bilmiyorum), maddî çıkarları gereği buna engel olmak istemiş ve din başkanlarını da bu konuda iyi doyurmuştur. Yoksa din başkanının matbaa ile ezelden gelen bir kini yoktur. Tamamen parasal bir sorun yani...
Coğrafî konuda ise, tek başına Piri Reis, Osmanlı denizciliğine ve coğrafya bilimine saygı duymamıza yeterlidir diye düşünüyorum. Osmanlı, doğal sınırlarına ulaştığı için daha fazla ilerleyemedi. Ayrıca içdenizleri olan bir devletin okyanuslara açılması da o dönem için mucize olurdu. Hint Seferleri'ndeki başarısızlığın en büyük nedeni de işte bu gemiciliğin sınırlı olmasıdır...
Şu konuyu siteye yakıştırmayabilirsiniz; ama fikrimi açıkça belirtmek istiyorum: Bir devlet, yeni topraklar aldığında, o coğrafyada hükmünü sürdürebilmek için bazı insanlık dışı uygulamalara gidebilir. (Merkezî otorite için kardeş katli gibi...) Eğer Osmanlı Mora'yı aldığında orada bir Gayrimüslim veya Türk olmayan bırakmasaydı, Osmanlı zayıflarken o bölgede ayaklanacak kimse de olmazdı... Yeterli asimile çalışmasını yürütemeyen Osmanlı, bu hatasını son dönemlerinde çekmiştir. Din, dil gibi özgürlükleri verişi de koz olarak kullanılmış; beylik, özerklik, ayrı devlet hakları istenmiştir. (Daha doğrusu zoraki alınmıştır.)
Not: Hoşgörü her zaman iyi değildir. Siz güçlü iken insanları sadık tutar; ama hasta olduğunuzda... 
|
 |
sayfa 1  |
ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET
|