Nasrettin Hoca hakkında birşey söylemek isterim ki; Ne kadar fıkralarına gülsek de Nasrettin Hoca Efendi'yi basite almamak lazımdır. Çünkü o da bir evliyadır, Alimdir. Haberiniz ola....
Nasrettin Hoca bence çok büyük bir alimdir.Aslında ilmî bir kalıba sokulamayan ilk Türk sosyoloğu ve filozofu diyebileceğimiz adamın adının Nasreddin Hoca olduğunu söyleyecek olsak, ilim çevreleri dâhil buna gülmeyecek pek az kimse bulunacaktır. O, yazmamış; söylemiş, günlük hayatı konuşturmuş böylece de insan oğlunun dimağına hikmetler nakşeylemiş bir ulu kişidir.
Ne çare ki, bu halk adamına ilim dünyasının kapıları kapalı olduğundan bir mizah fıkracısı kabul ettiğimiz Nasreddin Hoca, hayatın derinliklerindeki gerçeklerle cemiyeti uyandırarak terbiye eden kimselerden biri olduğu halde, biz bunun dahi şuûruna varmış değiliz.
Alıntı:
http://www.hocanasreddin.net/
DİN ADAMI OLARAK NASREDDİN HOCA
Hoca, doğduğu köyde, Sivrihisar’da ve Akşehir ve civarındaki kimi yerlerde imamlık ve vaizlik de yapmıştır. O bir din adamı olarak da farklı özellikler atışır. Öncelikle, din anlayışı hurafelerden tamamıyla uzak bir anlayıştır. Sorulan sorulara İslâm’ın ruhuna uygun akılcı cevaplar verir ve muhataplarının anlayacağı bir dil kullanır.
Fıkralarında onun bu özelliği de çok açık olarak görülür. Bunlardan birimsi şöyledir: Köylünün keçisi uyuz olur. Ona keçisini kara sakız ile tedavi etmesini söylerler. Adam, bu söze inanmayarak Hoca’ya gelir ve keçisini, nefesinin keskin olduğu gerekçesiyle Hoca’nın okumasını ister. Hoca’nın cevabı şöyledir: “Nefesim keskindir ama kara sakız fayda etmez. Ben nefes edeyim, zararı yok. Sen de biraz kara sakız alıp keçiye sür”
Köylüye verilen bu cevapla ona hem işin doğrusu anlatılmış olur hem de bu öğreticilik ve din adına aydınlatma yapılırken muhatabını kırmamış olur.
Bir gün yine Hoca’ya bir kadın gelerek kızını şikâyet eder ve sürekli tartıştıklarını söyler ve Hoca’dan bir muska yazmasını ister. Hoca da “Hanım biliyorsun ki ben artık çok yaşlandım. Nefesimin gücü kalmadı. En iyisi kızına sen koca bul. O ona muska da yazar nefes de eder. Bir de çocukları oldu mu işi başından aşar. Kızın böylece mum gibi yumuşak, melek gibi sakin olur.”der.
Başka bir fıkra da şöyledir: Bir gün Hoca’ya iki kadın gelir. Yaşlısı genç olanı gösterir Hoca’ya ve suçlayarak der ki: “Hoca efendi, bu benim gelinim üç yıldır çocuğu olmuyor. Bir muska mı yazarsınız, dua mı okursunuz? Ne olur bir çare…”der.
Hoca, geline dönerek der ki: “Kızım, soyuna çekmiş olmayasın. Acaba anan da mı çocuksuzdu?”
Bu fıkrada da Hocanın bir din adamı olarak tutumu yine aynıdır. Kızın probleminin asıl kaynağını belirtir ama muhatabını da yine incitmez, aşağılamaz. İkinci fıkrada da aynı tutumla birlikte gelinini aşağılayan kaynanaya da bir ders verilmiş olur.
Hoca, dine bağlı olarak gelişen yanlış tevekkül anlayışına da karşıdır. Konakladığı bir handa tavan ağaçlarının iyice çürüdüğünü görünce hancıya tavanı tamir ettirmesi söyler. Hancı da “Sen ne biçim Hocasın. Bilmiyor musun ki her varlık kendi dilince Allah’ı zikreder. Bu ağaçlar da gıcırdayarak zikir ediyorlar” deyince Hoca “Biliyorum da” der. “Ya zikrederken coşup secdeye kapanırlarsa... Ondan korkuyorum.”
Tedbirsiz tevekkül anlayışının bundan daha güzel bir eleştirisi olamaz. Burada da yine dikkat çeken özellik aynıdır: Muhatabını kırmamak ve onun kurnazlığına nükte içinde karşılık vermek.
Hoca’nın bu duyarlılığı ile, yaşadığı devrin din anlamında da karışık olan yapısında nasıl bir uyarıcılık görevi yaptığı hemen anlaşılır. Yine bir gün şiddetli bir yağmur başlar. Hoca, pencereden dışarıyı seyrederken yağmurdan koşarak kaçmak isteyen bir komşusuna neden koştuğunu sorar. O da “Rahmet yağıyor. Islanmamak için kaçıyorum.” der. Hoca “Hiç Allah’ın rahmetinden kaçılır mı? Diye sorar. Komşusu dinen bir hata yaptığını düşünerek ağır ağır yürümeye başlar ve tabi ki sırılsıklam olur. Birkaç gün sonra ise yağmurdan kaçan bu defa Hoca’nın kendisidir. Tesadüf bu ya, komşusu duruma tanık olur ve Hoca’ya “Hiç Allah’ın rahmetinden kaçılır mı? Diye sorar. Hoca da “Rahmeti çiğnememek için” şeklinde cevap verir.
Şimdi burada yine kurnazlık gibi görünen olayın arkasında farklı bir taraf vardır. O da şudur: Hoca hurafelerle mücadele etmektedir. Fakat bunun uygun zamanın kollar. Böyle bir zaman yakalayınca da muhatabına dersini verir. Burada “Allahın rahmeti” kelimesi dikkat çekicidir. Bu durum insanların dini anlamda istismarında bu kutsal kavramların nasıl kullanıldığı ele alınmaktadır. Nitekim komşusu Allahın rahmetinden kaçılır mı deyince tutumunu değiştirmiştir.
Hoca, böylece hem hurafelerle mücadele etmekte hem de bunlara inanlara doğruyu göstererek onları eğitmektedir.
Hocanın insanlara İslami kuralları emir ve yasakları öğretme tekniğindeki bu ilginç tutumuna bir örnek de şu fıkrasıdır: “Hoca, komşusundan bir gün ödünç bir kazan alır.
Verirken de içine bir tencere yerleştirir. Üç beş günü sonra tekrar bir kazan alır fakat iade etmez. Durumu merak eden komşu Hocaya gelip kazanını sorar. Hoca da: “Kazan öldü” cevabını verir. Komşusu “ Kazan bu nasıl ölür? deyince, Hoca da “Doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne neden inanmıyorsun” der.
Muhtemeldir ki, bu komşu faizle iştigal eden bir insandır. Böyle bir insana yaptığı için dinen yanlışlığını, ve eşyanın tabiatına aykırı olduğunu başka nasıl böyle etkili anlatabiliriz ki..Bu, tür anlatım, bir tebliğ yöntemidir.. Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma ilkesinin bir başka şeklidir bu tutum.
Din adamlarının cemaati gereğinden fazla camide bekletmelerine, bu yüzden namazı ve vaazı uzatmaları da Hoca’yı rahatsız eden bir tutumdur. Bu olay, özellikle teravih ve Cuma namazlarında önem taşır. Aylardan ramazandır. Hoca, iftara çağrılır. Önce vakti geçmesin diye akşam namazı kılınacak ardından iftar edilecektir. İmam, namazı oldukça yavaş kıldırmaktadır. Bu yüzden Fatihayı yavaş yavaş okur. Ardından “Yasin” diyerek bu uzun sureye başlayacak olur. Hoca bu duruma kızar ve namazını bozarak hemen saftan ayrılır ve yalnız kılmaya başlar. Bu arada Hoca, Yasin’in ikinci ayetini okuyup hemen rükûa varınca “Bak şimdi oldu” diyerek tekrar cemaate katılır.
Hoca, din meselesinde değeri olmayan meselelerin din adına bilinmesini, anlatılmasını da asla uygun karşılamaz. Bu konuda da yüzü hep hayata ve gerçeğe dönüktür. Şu fıkrasına da bu açıdan bakalım: Hoca merhum, köyleri dolaşıp halka vaaz etmektedir. Bir kasabaya varınca orada birkaç gün kalmaya karar verir. Üç - dört gün kalır, halka va'z eder. Fakat kimse Hoca’ya “aç mısın, susuz musun?”, demez. Cemaat gereksiz bilgilerin peşindedir. Hoca bir gün konuşmasında İsa Aleyhisselâm'ın dördüncü kat semada olduğunu ve Allah'ın izni ile orada durduğunu anlatır. Camiden çıkarken cemaatten biri “Hocam çok merak ettim, acaba İsa Aleyhisselâm dördüncü kat semada ne yiyip, ne içiyor? diye sorar. Hoca’nın tepesi atar ve yakınlarındaki cemaatin de duyabileceği bir şekilde, “ Yahu siz ne biçim adamlarsınız? Ben günlerden beri kasabanızda duruyorum, bana nasılsın, aç mısın, susuz musun diye sormuyorsunuz da tâ dördüncü kattaki Isa Aleyhisselâm’ı soruyorsunuz!” der.
Öte yandan Hoca, dinde estetik tutum ve davranışı da çok önemli bulmaktadır. Ona göre dinde güzellik esastır. Ezan, Kur’an-ı Kerim, güzel sesli insanlar tarafından okunmalıdır. Bu hem metnin şanına yakışır bir durumdur hem de muhatabın üzerindeki tesiri açısından önemlidir. Bu anlamdaki bir fıkrası şöyledir: Mahallenin çirkin selsi müezzini ezan okuyormuş. Hoca, minarenin altına durup yukarıya şöyle seslenir: “Evladım ne bağırıp duyursun. Öylesine dalsız budaksız bir ağaca tırmanmışsın ki!...Seni kolay kolay kurtaramayız oradan.”
BİLİM ADAMI OLARAK NASREDDİN HOCA
Hoca, kaynakların ve fıkraların ışığında ele alındığında öncelikle bilgili bir kişidir. Küçük yaşlarından itibaren önce babasının yanında daha sonra Sivrihisar ve Konya medreselerinde ciddi bir tahsil görmüştür. Müderris yani medrese Hocasıdır. Devrinin önemli bilgin ve ârifleriyle münasebeti söz konusudur. Yaşadığı ve eğitim gördüğü devir de ilim bakımından dikkat çekici özelliklere sahiptir. Hoca, böyle bir çağın ve dönemin insanıdır.
Hoca, bilgindir ama bilgiçlik taslamaz. Hayatı sadece kitabi bilgilerle yorumlamaz. Meseleler karşısında sırf kitabı bilgilerin kurallarıyla hareket etmez. Aklını da kullanarak çözümler bulur. Öte yandan devrinin bilim anlayışına ilişkin eleştirel bir bakışı vardır. Medreselerdeki yabancı dil öğretiminin ezberciliğe önem vermesini kabullenmemektedir. Nitekim buraya alacağımız şu fıkraları onun bu tutumunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Bu fıkralardan ilki “ezberci” eğitime bir eleştiri niteliğindedir. Bu fıkrada anlatılanlara göre Hocanın annesi bir gün çamaşır yıkayacak olur. Hoca’dan kül getirmesini ister. Hoca külhana varır ama kül bulamaz. Eve dönerken yolda o zamanlar “ekser” denilen paslanmış çiviler görür. Bunları annesine getirir. Annesi çivileri görünce şaşırır. Ekser değil kül istediğini söyler. Hoca hemen cevabı yapıştırır:” Sen de benim gibi medreseye gidip Arapça okusaydın “ekser için kül hükmü vardır” kuralını bilir, böyle konuşmazdın” der.
Yine gereksiz bilgilerin medreselerde öğretimine yahut öğretim yöntemine eleştiri anlamında şu fıkrası da ilginçtir: “Hoca, talebelerine Kuduri adlı din kitabını okutuyormuş. Bir gün komşusu bir türlü uyuyamayan çocuğu için muska yazmasını isteyince bir Kuduri bulup yastığın altına koy, der. Komşunun “Kuduri muska mıdır?” sorusuna da “Muska olup olmadığını bilmem ama şunu bilirim ki bu kitabı ne zaman okutmaya kalksam bizim talebeler horul horul uyuyorlar.” der.
Bir başka fıkrasındaki tutumu ise özellikle günlük hayatta çokça kullanılan dini terimlerin halka ezberci bir anlayışla verilmesine yönelik bir eleştiridir. Bu fıkra da şöyledir: “Hocaya bir gün bir kimse ölünce ya da ölüm haberi duyulunca okunan “inna lillahi ve inna ileyhi raciun”(Allah’tan geldik ve yine ona döneceğiz) âyetinin ne anlama geldiğini sorarlar. Hoca bir süre düşündükten sonra şöyle der:” Anlamını çıkaramadım ama bildiğim kadarıyla bu ayet düğünlerde derneklerde pek okunmaz.”
Yine silah taşımanın yasak olduğu bir devirde Hoca, bir kılıçla yakalanır. Subaşı, silah taşımanın yasak olduğunu buna rağmen neden taşıdığın sorar. Hoca da der ki: “Bu kılıçla öğrencilerin yanlışlarını kazıyorum.” Subaşı bunun imkânsızlığını söyleyince Hoca” Öyle koca yanlışlar var ki kazıyıp düzeltmek için bu bile ufak geliyor.” Cevabını verir. Bu fıkra, görünüşte durumu kurtarmak adına söylenmiş gibi görünmekle beraber bilim hayatındaki yanlışlıklara ve tutarsızlıklara da bir eleştiri mahiyetinde anlaşılmalıdır.
Nasreddin Hoca’nın önemsediği bir husus da bilginin gerçeklere dayanması ve bilim adına ortaya konan bilgilerin bir işe yaramasıdır. Bir fıkrasında anlatılan şu olay onun bu tutumunu gösterir. Bir gün Akşehir’e üç bilgin gelir. Bunlar gereksiz bilgilerle kafalarını doldurmuş ve bunun verdiği gururla ortada dolaşan tiplerdir. Hoca’ya dünyanın merkezsinin neresi olduğunu sorarlar. Hoca da “Eşeğimin sağ arka ayağının bastığı yerdir” der. Onlar Hocadan ispat isteyince de Hoca “İnanmazsanız ölçün de görün.” der. İkinci soruları gökteki yıldızların sayısının kaç olduğudur. Hoca “Eşeğimin kılları kadar” cevabını verir. Yine ispat istediklerin ise cevap aynıdır. “İnanmazsanız sayın.” Üçüncü soru ise “Sakalında kaç kıl olduğu” şeklindedir. Hoca “Eşeğimin kuyruğundaki kıllar kadar.” der. Yine ispat istenince de Hoca, taşı gediğine koyar ve muhatabını kesin bir dille susturur. “İnanmazsan” der “Bir kıl senin sakalından bir kıl eşeğinin kuyruğundan koparalım. Bakalım denk çıkacak mı görürüz.”
Başka bir fıkrası da şöyledir: Akşehir’e gereksiz sorularla insanların kafasını karıştıran bir softa gelir. “Şehrinizin en büyük bilginiyle görüşmek istiyorum” der. Adamı Hoca’nın yanına götürürler. Softa, Hoca’ya “Efendi, size kırk soru soracağım ama bunların hepsine birden, tek cevap vereceksiniz.” Şeklinde bir şart ileri sürer. Hoca, hiç oralı olmaz. Adam kırk soruyu peş peşe sorar. Sorular bitince Hoca’nın verdiği cevap muhteşemdir: “Bilmem!...”
Burada ilk bakışta hemen görebildiğimiz gerçek; bilim adına gereksiz, hiçbir işe yaramayan bilgi(!)lerle meşguliyetin manasızlığı vurgusudur. Çünkü bu tür soruların cevapları yoktur. Olsa da bir yararından söz edilemez. Ne yazık ki din adına bilim adına bu tür boş şeyler her devrin meselesi olmuştur. Günümüzde bile Hz. Nuh’un gemisinin kaç direği olduğundan, meleklerin erkek ki dişi mi olduklarına kadar uzanan soruların manasızlığı asırlar öncesinden Hocanın bilgin ve bilge kişiliğiyle cevaplarını böylece bulmuş olur.
Bilimin en önemli yöntemlerinden biri de şüpheciliktir. Hoca da bunu da görürüz: Hoca bir gün eşeğine binmiş giderken adamın biri “Hoca efendi!” der. “Eşeğinin kaç ayağı var.” Hoca, eşekten iner. Hayvanın ayaklarını sayar ve dört tane olduğunu söyler. Adamın bu durum tuhafına gider ve “Hoca! der. “Sen eşeğin kaç ayaklı olduğunu bilmiyor musun da tekrar saydın?” Hoca “Biliyordum da” der “Fakat akşamdan beri kontrol etmemiştim. Belki bir değişiklik olmuştur diye tekrar saydım.”
Hoca, bilim ve din dili konusunda mevcut anlayışı kabullenir gözükmemektedir. Milli dilimiz olan Türkçe’den yana bir tavır gösterir. Kimi fıkralarındaki Arapça ve Farsça konusundaki yetersizliğini ima eden özellikler, yetersizlikten çok Hoca’nın Türkçe’ye verdiği önemin bir göstergesi olsa gerektir. Zira, o devirde devlet dili Farsça idi. İlim dili olarak da Arapça kullanılıyordu. Türkçe’yi ise Halk ve göçebe Türkler konuşuyordu. Hoca, tıpkı Yunus Emre, Âşık Paşa gibi, tercihini Türkçe’den yana kullanmış bir kişidir.
Hoca’nın Türkçeciliğine bir örnek olarak şu fıkrasına bakabiliriz: “Adamın biri Farsça yazılmış bir mektubu Hoca’ya okuması için getirir. Hoca, mektubu evirir çevirir fakat okuyamaz. Adam buna sinirlenerek : “Bir de Hoca olacaksın. Bari başındaki şu kavuktan utan” deyince Hoca, kavuğunu başından çıkarıp adamın başına koyar ve “ Marifet kavuktaysa al sen oku!..” der.
Birçok fıkra rahmetli hocaya ait olmasa da ona mâl edilmiştir. Hoş ne gam.
Hoca bir gün sakız çiğnerken sakızı çıkarır butnunun ucuna yapıştırır. Hocam niye çöyle yaptın diyenlere: Ben der malımı gözümün önünde isterim.
Nasreddin hoca merhum günümüzden yedi ,sekiz yüzyıl önce yaşamış olmasına rağmen,bazı fıkralarının kendine ait olmadığı düşünülse bile ki bunun ne kadar doğru olduğunu bilmiyoruz az bir dikkatle bu fıkraların günümüze ne kadar uyduğunu, ne kadar güncel olduklarını görürüz.
Mesela ye kürküm ye,bu kürk hala durmuyormu ve bu kürke hala bir şeyler yedirmeğe uğraşanlar yokmu.Ya ipe un sermek, kazayla bir arkadaşınızdan(gerçek dostlardan bahsetmiyorum)çok sıkştığınz için bir miktar borç isteseniz şu tüh keşke az önce gelseydin falanca yere verdim hiç kalmadı gibi kalıplaşmış cevabı almazmısınız.Peki ya parayı veren düdüğü çalar, parası olmadığı için bazı çok hayati ihtiyaçlarını karşılayamayıp çok zor durumda kalanları hiçmi duymayız.
Bence bu muhterem zat bu fıkraları bazı şeyleri anlamamız için bize miras bıraktı, bizde anladık ama galiba yanlış anladık.
Nasreddin Hoca, çocukların kahkahalarla gülerken hayat dersleri de almasını sağlayan kişi... Aslında sadece çocukların değil yetişkinlerin de öğrenecekleri şeyler vardır ondan
Bazıları bizim Kültürümüzün çocuk kahramanı Nasreddin Hoca ile yabancı kültürlerdeki Noel Baba'yı karşılaştırırlar
Ancak aşağıdaki videoda gördüğünüz üzere kahramanların dolayısıyla kültürlerin farkı ortaya çıkmakta:
Azerilerde ve İran’da Molla Nasreddin
Kazaklarda Koja Nasreddin
Özbeklerde Nasreddin Efendi
Uygurlarda Afandi adlarıyla anılır
NASREDDİN HOCA KİTAPLARI
Nasreddin Hoca fıkralarıyla ilgili kitaplar Uzak Doğu’dan Amerika’ya,Orta Avrupa’dan İskandinav ülkelerine, Orta Doğu’dan Kuzey Afrika’ya kadar Dünya’nın pek çok ülkesinde yayınlanmıştır.
BAŞKA ÜLKELERDE NASREDDİN HOCAYA NELER SÖYLENİYOR?
Azerilerde ve İran’da Molla Nasreddin
Özbeklerde Nasreddin Efendi
Uygurlarda Afandi adlarıyla anılır
DİĞER ÜLKELERDE NASREDDİN HOCA
Yalnız Anadolu’da değil Azeriler, Kazaklar Özbekler gibi başka Türk toplulukları arasında da bilinmektedir
NASREDDİN HOCA...
Nasreddin Hoca’nın fıkralarının çoğu çeşitli Doğu ve Batı dillerine de çevrilmiştir
En son nilgün güneş tarafından Pzr 20 Nis 2008, 22:13 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Mutlaka her çocuğun duyduğu ilk fıkralardan biridir "PARAYI VEREN DÜDÜĞÜ ÇALAR".Tarihimizde böylesine eğlenceli,zeki bir adamın olması ne güzel birşey.
Verdiği zekice cevaplar fıkralarını oluşturan başlıca temel.Allah mekanını cennet etsin.