Türkiye'de tarım sektörü ekonomide çok büyük yer almaktadır. Ancak son yıllarda tarım arka plana atıldı.
Bunun bir çok sebebi var. Büyük oranda siyasi olan bu sorunlar silsilesi, çiftçilerimizin ekonomik gücünden tutunda, tohumun verimsiz ve kalitesiz olmasına, para ve güç odaklarının tarımsal alanları işgal etmesinden, belediyelerimizin duyarsızlığına kadar süregilmektedir.
Tarımsal alanlar korunmalı, tarıma yönelik sanayi geliştirilmelidir. Mersin RIS projesi sonucunda Mersinin gelecek planlaması yapılmıştır. Mersinin gelişmesine yönelik üç ayağın birisini tarım ve tarıma dayalı sanayi oluşturmaktadır.
Bu anlamda tarımsal alanları geniş ve verimli olan iller bu gibi bir uygulamaya gitmelidir.
ABD ve AB ülkeleri gibi sanayide öne çıkan ülkeler sanayi yanında tarım sektörüne önem veriyorlar. Tarımda ihtiyaçlarından fazla üretim gerçekleştirdikleri halde tarım sektörünü destekliyorlar.
ABD "nin tarım desteğinin 73 milyar dolar olduğu biliniyor.
AB ülkelerinde tarım desteği 40 milyar euro . AB bütçesinin büyük bölümü üye ülkelerde tarım desteğine gidiyor.
Kendi ülkelerinde tarımı bu ölçüde destekleyen ülkeler, IMF , Dünya Bankası ve Uluslararası Ticaret Örgütü "nü kullanarak fakir ülkelerin tarımı desteklemesini engelliyorlar.
Aşırı destekleme sonucu tarımda üretim fazlası veren ABD ve AB ülkeleri üretim fazlalarını satabilmek için bizim gibi ülkelerdeki üretimi çökertiyor, gümrük engellerini kaldırtıyorlar. OECD ülkelerinin (AB ülkeleri + ABD + Japonya + Kanada ) kendi üreticilerine yaptıkları tarım destek ödemelerinin toplamının bu ülkelerin fakir ülkelere yaptıkları kalkınma yardımlarının 10 katı olduğu belirtiliyor.
Bu gerçekleri görerek, bilerek kendi tarım politikalarımızı kendimiz oluşturmaya, üretimi artırmaya mecburuz .
Peki, bize neyi dayatıyorlar:
a) Çiftçiye ucuz kredi verilmeyecek. Kredi desteği yapılmayacak.
b) Gübrede ve diğer girdilerde destekler azaltılarak sabit tutulacak.
c)Tarımdaki diğer tüm destek politikalarına son verilecek.
d)Buğdaya en fazla dünya fiyatının yüzde 20 üzerinde fiyat verilebilecek.
e)Desteklenecek ürünlere ödemeler tek seferde değil, yılda 2 taksitte yapılacak.
f)Şeker fabrikaları ve Tekel özelleştirilecek. Şeker kanunu, alkollü içkiler kanunu , tütün kanunu çıkarılarak pancar, tütün, üzüm üretimi azaltılacak.
Tarımda destekleme politikasına son verilecek.
g) Tarım kredilerine ve girdilere verilen sübvansiyonlar kaldırılacak.
h) IMF "nin istediği şekilde arazi büyüklüğüne dayalı Doğrudan Gelir Desteği (arazide tarım yapılsın yapılmasın) uygulanacak.
ı)Destekleme alım fiyatları enflasyonun altında belirlenecek. Desteklenen ürün sayısı ve ürün miktarı azaltılacak.
i) Tarım satış kooperatifleri kaderlerine terk edilecek. Yaşayamayan kapanacak.
j) Tarım sektörüne destek veren devlet kurumları (Et Balık Kurumu , Süt Endüstrisi Kurumu , Devlet Üretme Çiftlikleri, Türkiye Zırai Donatım Kurumu , Orman Ürünleri Sanayi Kurumu, Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü "ne bağlı çiftlikler ve işletmeler ) kapatılacak. Varlıkları özel sektöre satılacak.
Tarım artık sadece beslenme değil sanayi içinde mühim bir kaynaktır.Mesela Afrika menşeili kenaf adlı bitkiden kağıt yapılabilmektedir ve ülkemizdede güneydoğu iklimine ve toprak yapısına uygundur.Malumunuz son zamanlarda sıkça duyuyorsunuz biyo-dizel v.s bunlardada tarım ürünleri katkı maddesi olarak kullanılıyor.
Medya köşelerinde ekonomi yorumu yapan bazıları tarımı hiçe saymaktadır,bu adamlar ya ülke ve dünya gerçeklerinden haberi olmayan kalem sahibi ama cahil kimselerdir yada afbuyurun hain kişilerdir.
Dünya'nın önde gelen pamuk üreticilerindeniz,tekstil önceliğini kaybetse bile bu ülkede muhakkak bir şekilde varlığını sürdürecektir.
Dünya'da alternatif tıbba meyilde artmıştır ve bunun kaynağı tabiattır.(bazı bitkilerin yetiştiriciliğide yapılıyor)
Dünya'da son zamanlarda ortaya çıkan bir şey daha var,ağaç yetiştiriciliği.Kavaklar için bu vardı zaten ama başak türlerede yayılıyor,bu türler daha çabuk yetişen türlerden seçiliyor,maksat ağaç kesimini azaltmak.
Yeni tahıl tohumları üzerinde çalışılıyor,gübresiz yetişen havadaki %78 azottan istifade ederek yetişen tohumlar amaç suni gübre tüketimini azaltmak.Anlayacağınız el oğlu boş durmuyor,hala bu memlekette birileri tarıma verilen destek kalksın v.s edebiyatı yapıyor.
Mantığınızı çalıştırın birde,İMF v.s kuruluşlar bir şeyin üstüne çok düşüyorsa anlıyorumki o şey sandığımdanda kıymetli,o adamlar hiç iyiliğimize istermi bizim?
Tarımda müzakereler sonucunda AB normlarını yakalayabilirsek üretimimiz 2-3 kat artar ve Avrupa'nın en büyük tarım üreticisi konumuna geliriz. Yanlız tarımda çalışan sayısı giderek azalacağı için önemli bir işsizlik sorunu oluşabilir.
AB müzakereleri bizim tarımımızı kesinlikle ileriye götürmeyecek kanaatinde ve bu düşüncemde ısrarcıyım, hemde bir Tarım Bakanlığı personeli olarak. Şöyle ki; En basit bir örnek, AB istedi diye şekerpancarına kota koyduk, üretimi düşürdük, kendi şeker ihitiyacımız için şeker kamışı ithalatı yapıyoruz, bu ne perhiz ne lahana turşusu demekten başka ne diyebilirsiniz, haklısınız da, fakat üretme ve işleme gücümüz varken AB'nin kölesi oluyoruz, bu sadece en basit örnek..
Sütçülüğün gelişmesi için yerli ırklar içinde en verimlisi olan Kilis ırkı inekleri Dünya'nın diğer yerlerindeki verimli ırklar ile melezleştirmek.
Bunu ancak yine o bölgedeki inek ırklarıyla yapabilirsiniz, fakat oluşacak yeni ırk (Kilis Irkından Güney Anadolu Kırmızısını anlıyorum. G.A.K.) hayvandan alacağınız verim, batı bölgelerimizde yetişen melez holstein ırklarının verimine ulaşması yıne mumkun olmayacağından en azından 30 yıllık bir melezleme çalışması kaybından başka hiçbir şey sağlamayacaktır. Sütçülük halen tam normlarda yapılıyor olmasa da üretim miktarı olarak ülkemiz genelinde oldukça iyi yerlere gelmiştir. Her ne kadar üretim rakamları olarak iyi olduğumuzu sanıyor olsak da aşağıdaki yazıyı bir okumanızı öneririm:
Alıntı:
Tarım Bakanlığı: Pastörize sütlerimizin kalitesi, AB ülkesindeki çiğ süt kalitesinden daha kötü
Ankara Üniversitesi (AÜ) Veteriner Fakültesi Besin Hijyeni ve Teknolojisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. İrfan Erol, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın AB çerçevesinde yürüttüğü, gıdada izleme ve denetim programı kapsamında yaptığı denetim ve analiz sonuçlarını kamuoyuna açıklamasının önemli bir gelişme olduğunu, bunu takdirle karşıladığını söyledi.
Prof. Dr. Erol, bakanlığın gıda denetim sonuçları ile ilgili olarak A.A muhabirine yaptığı değerlendirmede, özellikle süt, hazır yemek gibi kritik ürünlerde alınan örnek sayısı ve bakılan bakteri sayısının yetersizliğine işaret ederek, analiz edilen örnek sayısının artırılarak daha sağlıklı bir tablonun ortaya konması gerektiğini vurguladı.
Prof. Dr. Erol, "Artık, (Gıdada güvenliği sağlamak için şu kadar örnek aldık, şu kadarı olumlu, şu kadarı olumsuz çıktı) demenin bir anlamı yok. Ondan sonra yapılan önlemler, uygulanan yaptırımlar önemli" dedi.
Prof. Dr. Erol, dünyada gıdadan kaynaklanan sorunların büyük bölümünün hayvansal gıdalar kaynaklı olduğunu belirtirken, bakanlığın araştırmasında bal, yumurtanın bulunmamasının, et ve sütte antibiyotik ve hormon analizlerinin yapılmamasının bir eksiklik olduğunu kaydetti.
PEYNİRDE "ÖLÜMCÜL" BAKTERİNİN ÇIKMASI...
Gıdada güvenliğin çiftlikten başladığını, bunda da hayvansal ürünlerin özel önem taşıdığını belirten Prof. Dr. Erol, bakanlığın denetim sonuçlarının, süt sektöründe Türkiye'nin içinde bulunduğu durumu ortaya koyduğunu söyledi.
Türkiye'de hayvan hastalıkları nedeniyle sütteki canlı bakteri ve somatik hücre sayısının çok yüksek olduğunu anlatan Prof. Dr. Erol, şu bilgiyi verdi:
"Alınan 794 peynir örneğinin 7'sinde salmonella, 789 peynir örneğinin 106'sında (escherichia coli) bakterisi bulunmuş. Bu bakterilerin bulunmasından çok, bunların hangi tiplerinin bulunduğu önemli. Bunların ölümcül tipleri var. ABD ve Avrupa'daki gibi ileri takip sisteminin ortaya konması lazım.
702 peynir örneğinden 6'sında (listeria monocytogenes)in bulunması çok önemli. Tüketime hazır gıdalarda kesinlikle olmaması gereken, doğrudan halk sağlığını tehdit eden bir mikroorganizma. Peynir tüketime hazır bir gıda. Her yaş grubundaki insan tüketir. Bu bakteri, özellikle küçük çocuklarda, yaşlılarda, hamilelerde, immün sistemi zayıf olanlarda ölümle sonuçlanabilen bir hastalık yapıyor. Bu mikroorganizmaya ilişkin ölüm oranları, yüzde 20-25 civarında. İmmün sistemi zayıf olanlarda, kanser gibi hastalıklarda ölüm oranı yüzde 35-40'lara varıyor. Sadece 6 peynirde rastlanması bile başlı başına önemli bir olgu."
"PASTÖRİZE SÜTÜMÜZ, AB'DEKİ ÇİĞ SÜTTEN DAHA KÖTÜ DURUMDA"
Çiğ sütte sadece 55 örnek alındığını, "11-12 milyon tonluk üretim olan bir ülkede test edilen örnek sayısının yok denilecek kadar az" olduğunu ifade eden Prof. Dr. İrfan Erol, şu değerlendirmeyi yaptı:
"55 örnekte 36 örneğin olumsuz olması tesadüf değil. Ayrı ca, bu sonuçların, canlı bakteri ve somatik hücre sayısı açısından da ayrı ayrı ele alınması gerekir. Sütteki bakteri sayısının yüksek olması, hayvan ve meme temizliği, sağım hijyeni, soğuk zincir açısından bir gösterge. Somatik hücre sayısının fazla olması, birtakım meme hastalıklarının olduğunu gösterir. Türkiye'de yüksek pastörizasyon sağlanmasına karşın, bizim pastörize sütlerimizin kalitesi, birçok AB ülkesindeki çiğ süt kalitesinden daha kötü. Bu çok önemli. Kalitesiz sütten iyi ürünler yapamazsınız. Mikrobiyolojik varlıklar ve somatik hücre nedeniyle Türkiye'de pastörize süt 48 saat dayanırken, ABD'de bir hafta-10 gün dayanıyor.
Yüksek pastörizasyon yapılmasına rağmen sütteki kalite ortada iken, brucella ve tüberküloz gibi hayvansal ürünlerden insana geçen hastalıklar varken, pastörize, UHT sütlerin içilmemesini söylemek, halk sağlığı ile doğrudan oynamaktır. Sokak sütü asla bu güvenliği sağlamaz."
Prof. Dr. İrfan Erol, Türkiye'deki işletme sayısının çok ve küçük, kontrol dışı işletmelerin olmasının sorunun çözümünü zorlaştırdığını ifade etti.
KIRMIZI BİBERDE SALMONELLA VE SUDAN BOYASI
Kırmızı toz-pul biberde 453 örnekten 2'sinde salmonella bulunduğunu, bunun da tipinin belirlenmesi gerektiğine işaret eden Prof. Dr. Erol, sudan boyasının ise gıdada kullanımı yasak olmasına karşın 20 örnekte saptandığına işaret ederek, Türkiye'de kırmızı toz-pul biberin yaygın olarak tüketilmesi nedeniyle bunun "manidar" bir tespit olduğunu ve çok önemsediğini kaydetti.
Kendisinin önceki yıllarda yaptığı analizlerde de bu tip tespitlerinin olduğunu anlatan Prof. Dr. Erol, "Bazı mikroorganizmaların varlığı ya da yokluğu, kriter olarak önemli. Ama bazı mikroorganizmaların da bulundukları sayı önemli. Bir çok ülke belli mikroorganizmalar için sayısal limit getirmiştir. Türkiye'de de gıda kodekslerinde bunlar konuyor" dedi.
ET VE HAZIR YEMEK
Bakanlığın et analizinde sadece domuz etine baktığını, bunun yetersiz olduğunu anlatan Prof. Dr. İrfan Erol, "Alınan örnek sayısı çok az. Ayrıca, dana etinden olduğu söylenen sucuğun içinde koyun veya tavuk eti var mı diye, ona da bakmak lazım" dedi.
Hazır yemek ve mezede 540 örnek alındığını, bu örneklemin de az olduğunu kaydeden Prof. Dr. İrfan Erol, hazır yemekte esas bakılması gereken (listeria monocytogenes) bakterisine de bakılmamasının önemli bir eksiklik olduğunu vurguladı.
Tavuk etinde solmonellanın önemli bir sorun olduğunu, bakanlığın, 364 örnekten sadece 16'sında salmonella bulduğunu hatırlatan Prof. Dr. Erol, "Yüzde 5 gibi çok düşük bir oranın fazla gerçekçi gelmiyor. Dünyada bu kadar düşük oranı yakalayan ülke çok az. Genellikle yüzde 30-40, yüzde 100 olan ülkeler var. Tavuk etinde ayrıca başka bir bakteriye de bakmak lazım, hastalıkların en önemli kaynağı da budur."
Türkiye'nin fındık, fıstık, ceviz ve kuru incir de aflatoksin konusunda sistematik bir takip yaptığını, fındıkta pestisit kalıntısının olmamasının da da güzel bir gelişme olduğunu kaydeden Prof. Dr. Erol, iyotlu tuzdaki iyot oranlarının da hak sağlığı açısından mutlaka uygulanması gerektiğini vurguladı.
"İŞE HAYVAN SAĞLIĞINDAN BAŞLAMALI"
Bitkilerde pestisit kalıntısının belirlenmesi açısından 15 binden fazla örnek alındığını, ancak çok sayıda sebze-meyve olması nedeniyle bu analizlerin ürün bazında dağılımının da önemli olduğunu anlatan Prof. Dr. İrfan Erol, şöyle konuştu:
"AB'deki mevzuat, sorumluluğu tüketiciye veriyor. Sistem çiftlikten sofraya gıda güvenliğini esas almış ve son üründe yapılan denetimin de hiç bir anlamı olmadığını ortaya koyuyor. En son noktada ürünü alıp kontrol etmek, bir bilgi verir ama bulaşmanın hangi aşamada ve neden olduğu sorularının yanıtını bulmak gerekir. Çiftlikten sonraki aşamaların da bilinmesi lazım. Üretici uygulamadan sorumlu olacak, devlet bunun doğru yapılıp yapılmadığını denetleyecek. HCCP, GNP gibi sistemler dahilinde denetimin sağlanması gerekir. Asıl yapılması gereken, çiftlikten sofraya olan sistemi kontrol altında tutmak. Çiftlikteki hayvanlar sağlıklı olmalı, yem hijyeni, hayvanların kullandığı ilaçlar önemli. Hayvanlara ilaç kullandırdıktan sonra sütlerin bir süre tüketime sunulmaması gerekiyor. Ahır düzeyinde hayvan sağ lığını öncelikli hale getirmek, çok noktada kontrol esas olmalı."
Prof. Dr. İrfan Erol, "tüketim tarihine, satış şartlarına bakan tüketici sayısı çok az. Karkas etin kilosu 8-10 YTL iken yarı fiyatına sucuk, sosis alıyorsanız, bu ürünün güvenliğinden söz edilemez. Bu gıdalar ucuz değil. O zaman bu aşamada hem piyasa hem de çiftlikteki denetimlerin artırılması gerekiyor" dedi.
Alıntı:
Yün yönünden en verimlisi olan merinos ırkının yerli ırklar ile melezleştirilmesi üzerine çalışılmalıdır.Halen ciddi bir yün ithalatımız vardır.
Saf merinos ırkı koyunun yoğun olduğu (Bandırma Marmara Hayvancılık Araştırma Enstitüsü bu yönde hizmet vermektedir.) bir bölgede yaşamama rağmen yetiştirici koyunlarının kırktırma ücretini bile, sattığı yünün parasıyla karşılayamazken nasıl melez ırklar yetiştireceksiniz ki?
Alıntı:
İsviçre'den getirilen Alp keçileri ne yazıkki uyum sağlayamadılar
Bahsettiğiniz keçiler Saanen ırkı dediğimiz keçiler ve ülkemize de büyük ölçüde uyum sağladılar, hatta sahada şuanda iyi bir pazar payına da sahipler, googleden saanen keçisi diye arama yaparsanız bu ırk ve verim özellikleri, ülkemizin hangi bölgelerinde yetiştiriliyor oldukça ayrıntılı ve açıklayıcı bilgiler bulabilirsiniz.
Alıntı:
Peki, bize neyi dayatıyorlar:
a) Çiftçiye ucuz kredi verilmeyecek. Kredi desteği yapılmayacak.
b) Gübrede ve diğer girdilerde destekler azaltılarak sabit tutulacak.
c)Tarımdaki diğer tüm destek politikalarına son verilecek.
d)Buğdaya en fazla dünya fiyatının yüzde 20 üzerinde fiyat verilebilecek.
e)Desteklenecek ürünlere ödemeler tek seferde değil, yılda 2 taksitte yapılacak.
f)Şeker fabrikaları ve Tekel özelleştirilecek. Şeker kanunu, alkollü içkiler kanunu , tütün kanunu çıkarılarak pancar, tütün, üzüm üretimi azaltılacak.
Tarımda destekleme politikasına son verilecek.
g) Tarım kredilerine ve girdilere verilen sübvansiyonlar kaldırılacak.
h) IMF "nin istediği şekilde arazi büyüklüğüne dayalı Doğrudan Gelir Desteği (arazide tarım yapılsın yapılmasın) uygulanacak.
ı)Destekleme alım fiyatları enflasyonun altında belirlenecek. Desteklenen ürün sayısı ve ürün miktarı azaltılacak.
i) Tarım satış kooperatifleri kaderlerine terk edilecek. Yaşayamayan kapanacak.
j) Tarım sektörüne destek veren devlet kurumları (Et Balık Kurumu , Süt Endüstrisi Kurumu , Devlet Üretme Çiftlikleri, Türkiye Zırai Donatım Kurumu , Orman Ürünleri Sanayi Kurumu, Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü "ne bağlı çiftlikler ve işletmeler ) kapatılacak. Varlıkları özel sektöre satılacak.
Halen Bakanlığımızın uyguladığı destekleme politikası yukarıda yaptığım alıntıda belirtildiği gibi alıştıra alıştıra vermemeye gitme olarak tanımlanabilir. 2008 yılı hayvancılık desteklemelerinde kelime oyunuyla "anaç hayvan desteği" adı altında hayvan başına destek alacağını sanan yetiştiricilerimizin yılbaşından sonra buyuk hayal kırıklığına uğrayacaklardır, çünkü anılan desteğin şartları yetiştiricinin alamamasına yönelik..
Hergün en az 10-15 çiftçinin de bankalara kredi başvurusu için çalıştığım kuruma müracaat ediyor olması da hangi alanda dev olduğumuz sorusunu getiriyor aklıma.. Çiftçi halen yüksek faizler ile aldığı krediler ile hayatını idame ettirmektedir.Bundan kimin haberi var?
Tarım ve Hayvancılığımız her geçen gün kötüye gidiyor, birinci sayfadaki tabloları izleyip mutlu olmak isterdim ama doğduğumdan beri hayvancılığın içinde, 10 yıldır da sektörün resmi kanalından içinde olduğum için tablolara aldanmayın derim. Sahada (taşrada yada köylerde) durum o kadar iç açıcı değil..
Tarım ve Hayvancılık mevzusuna dışarıdan bakanlar için istatistik bilgiler aldatıcı olabilir.
Üretim maliyetleri ile pazardaki değeri karşılaştırıp farkını aldığınızda ürünlere kar oranında ham maliyet dışında işçiliği de ekleyerek yaklaşık bir hesaplama yaptığınızda üretimin ne kadar zor bir iş olduğu ortaya çıkmaktadır.Çukurova ve Konya bölgesine ait net bilgim yok ama Daha küçük yerlerde yıllara göre değişmekle beraber kuru tarım hızla düşmekte.Sulu tarımda ise ürün çeşitliliği denenmekte ve üretici maliyetler karşısında hızla kredi batağına son 10 senedir saplanmaktadır.
Tohum ve gübre kullanılmasında üretici bilinçlendirmesi özel sektör eliyle satım garantili üretimde daha iyi fayda vermekle beraber malesef (Yaşadığım için biliyorum) bazı tarımsal ilaçlar bitkide bir hastalığa çare sunacakken kendisi başka bir hastalık getirmeye müsaittir.Buda maliyet artışlarını ve ürünün bazen pazar payını düşürmekte kısacası Çok yönlü bir bilgi ağı olmadan Tarım'da rasyonel bir yapılanma gerçekleştirilemez.
İhracat özelliği olan mallarda gördüğüm üretim canlılık göstermekte ve oluşturduğu istihdamla Ülkemizde şu andaki kriz zamanı özellikle büyük bir
açığı kapatmaya aday sektörlerden biridir. Hükümetin önümüzdeki 2009 döneminde Çiftçi üzerinden Açıklanan 5 yıllık kalkınma planındaki stratejik hesaba göre ÜRÜNE DESTEK felsefesine uygun olarak KRİZİ Çiftçi üzerinden çözme ihtimali önemli bir basamaktır. Üreticinin destek fiyatı yüksek tutularak rahatlatılması sağlanır ve ÜRETİM desteklenmiş olur hemde Ekonomimizin buna bağlı dişlilerine giren mallar kayıt altına alınarak sağlıklı bir planlama yapılması sağlanarak Tarıma yön verilebilir.
Tarım stratejik öneme sahip bir sektördür. Bu sektörün TÜRK TELEKOM, PETKİM veya TEAŞ'tan bilenler için hiç bir farkı yoktur. Malesef Tarım'da ülkemizde iyi niyetli bazı hamleleri görmekle beraber Çiftçi eğitim düzeyi düşük olduğu için bir BABA'ya ihtiyaç duymaktadır. Buda devletin bu sektörü
hızla kontrolü altında tutmasını gerektirir. Eğer akıllı bir Hükümet bunu yaparsa Türkiye diğer sektörlerdeki sıçramlarını daha kuvvetli yapma imkanına sahip olabilir diye düşünüyorum.
Unutmayalım her ne olursa olsun ÜRETEN BİR TÜRKİYE Kazaçdır.
Her ne kadar bu istatistik bilgilerde en kötü 9. olsakta ABD ve Çin bizden neredeyse hep öndeler. Hem bunlar iyi olanları. Ya diğer üretimler? Bundan başka daha bir sürü meyve-sebze var.
1.5 Milyar Çinle 300 milyon küsür Abd bizden üretim sayılarının iyi olması sorun değil de Fındık borsasının nerede olduğuna bakarsak bu çok acıtıcı bir sorun.
DEV OLMAK Sadece üretmek demek değil zaten. Pazar hakimiyeti ve Borsa'sına sahip olmak da stratejiklik ifade ediyor. Komple bir sistem olarak ele alınmazsa tarım pansuman türü bir tarafında tutulupta iyileştirilebilecek bir sektör değil zaten. Tarım ayrıca Hayvancılığında motoru özelliğini taşıyor.
Tarım stratejik öneme sahip bir sektördür. Bu sektörün TÜRK TELEKOM, PETKİM veya TEAŞ'tan bilenler için hiç bir farkı yoktur. Malesef Tarım'da ülkemizde iyi niyetli bazı hamleleri görmekle beraber Çiftçi eğitim düzeyi düşük olduğu için bir BABA'ya ihtiyaç duymaktadır. Buda devletin bu sektörü
hızla kontrolü altında tutmasını gerektirir. Eğer akıllı bir Hükümet bunu yaparsa Türkiye diğer sektörlerdeki sıçramlarını daha kuvvetli yapma imkânına sahip olabilir diye düşünüyorum.
Unutmayalım her ne olursa olsun ÜRETEN BİR TÜRKİYE Kazaçdır.
Size katılıyorum... Ülkemizde binlerce ziraat mühendisi olduğuna göre çözüme yakınız demektir ama ilk önce ne yapabilirim diye düşünmek lazım. Bu güne kadar hatırladığım kadarıyla Bakanlık düzeyinde hiç bir aktif tarım bakanı olamamıştır. Yani Balık baştan kokuyor.
Çiftçiye destek politikası yerine Pazar ve Bilinçlendirme politikası yürütülmeli ki bence bu kuraklıktan daha önemli bir sorundur.