1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 3 |
 |
yaşar81
|
 |
hüseyin_
14 yıl önce - Pzr 24 May 2009, 23:52
Osman Ağa Havza'da Atatürk'le tanışıp,el sıkışıyor
İstanbul’daki işgal kuvvetleri, başta Osman Ağa olmak üzere Türk çetelerinin Karadeniz Bölgesi’ndeki Pontus çetelerine karşı yaptıkları amansız mücadelelerden rahatsızdır. Padişah Vahdettin’i, bir hal çaresi bulması için sıkıştırırlar. Padişah da, 9.Ordu Müfettişi sıfatıyla M.Kemal Paşa’yı bu iş için görevlendirir.Oysa M.Kemal Paşa’nın amacı tamamen tersidir. İlk amacı da, Pontus çetelerine karşı savaşan Osman Ağa gibi vatanseverlerle tanışıp, onları yanlarına çekmekti. Ermeni Tehciri’ne adı karıştığı için, Osman Ağa bu sıralarda çetesi ile birlikte dağlarda dolaşmakta, Pontus eşkiyasına karşı amansız bir savaş vermektedir. Vatanın kurtuluşu için beklediği fırsat şimdi eline geçmiştir.
Nitekim,19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak basan M.Kemal Paşa, buradan Havza’ya geçer.Yaptırdığı tahkikat neticesi hakkında olumlu şeyler duyduğu Osman Ağa’yı Havza’ya davet eder.On gün sonra da burada Osman Ağa ile gizlice görüşür.
Hasan İzzettin Dinamo’nun Kutsal İsyan adlı eserinden aktaralım:
“….Mustafa Kemal,böbrek sancılarını dindirmek için doktorların salıkladığı altı saatte bir alınması gereken banyolardan birini yapmış,yüzü alev alev yanarak bir sandalyede oturmuş,sigara tüttürüyor,bir yandan da arkadaşlarıyla hararetli hararetli bir şeyler konuşuyordu.Topal Osman’ın geldiğini haber verdiler.Sandalyesinden merakla doğruldu.sağ bacağını kalçadan atarak ,odaya giren mavi kurt gözlü,orta boylu,kendi yaşında,kendisi gibi kırpık bıyıklı,çukur ve inatçı çeneli,silahlı ünlü çete reisine sempati ile baktı.Sonra ayağa kalkıp ona doğru giderek elini hararetle sıktı:
-Hoş geldin Osman Bey,dedi,buyur,otur.Samsun’da seni anlata anlata bitiremediler.
Onu elinden tutarak yanındaki bir sandalyeye çökertti.Osman Ağa’nın adamlarının da ellerini sıkarak,hepsine hoş geldiniz,dedi.
Sonra çete reisinin yanına oturdu;çeteci delikanlıları göstererek:
-Ordularımızı dağıttılar,dedi,kumandanları askersiz bıraktılar.İşte bundan sonra bizim askerimiz bunlar olacak!Sigara içer misin, Osman Bey?
Ona ünlü gümüş tabakasını uzattı.Topal Osman,bir sigara aldı,sonra adamlarına döndü:
-Haydi uşaklar,siz dışarı çıkın!
M.Kemal emir eri Halit’e seslendi:
-Halit,çocuk,al bu arkadaşları,istirahat ettir.Çay ver onlara,yorgundurlar.
Bundan sonra Atatürk, Osman Ağa’ya iltifatlarda bulunduktan sonra memleketin genel durumunu uzun uzun anlattı:
“…Pontus belasının
temizlenmesini senin tecrübeli ellerine bırakıyorum,Osman Bey.Seninle durmadan muhabere edeceğiz.Belediye reisliğini bırakıp uzaklaşmamalıydın.(Osman Ağa,I.Dünya Harbi sona eripGiresun’a dönünce hacı Bey’in başkanlıktan çekilmesi üzerine kimseye danışmadan Giresun Belediye Başkanlığı koltuğuna oturmuştur.S.Ç.) Şimdi yine bu mevkii elde edebilir misin?
Topal Osman güldü:
-Ne demek,Paşam?Çocuk oyuncağı bu.Siz arkamızda bulunduktan sonra evvel Allah Giresun Belediye’ne gidip oturmamız artık gün meselesidir.
-Madem ki şehrin Türk halkı seni tamamıyla destekliyor.Hiç durma,teşkilatını yap.Git reislik makamına otur.Şehir bil fiil senin ve adamlarının işgalinde bulunsun.Sen kaçıp dağa çekileceğine Pontusçular ve Rumlar kaçsın.Onlar bir kere kanunsuz yola adım atar göründüler mi zamanla temizleriz.
-Sen hiç merak etme, Paşam,dedi,ben bu Pontos Rumcuklarına öyle bir tütsü vereceğim ki hepsi eşek arıları gibi mağaralarında boğulup gidecek.Sen,başımızdasın ya artık,yeter!Birkaç gün içinde Giresun Belediye Reisliğini yeniden üzerime alarak memleket kurtuluncaya kadar da kimseye vermeyeceğim.Hemşehrilerin en yiğitlerinden biri de ‘Müdafaayı Hukuk Cemiyeti” kurarım,olur biter.”
Sonunda el sıkışıp,anlaştılar.
Osman Ağa’nın Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı korumakla görevlendirdiği ilk muhafız grubu
|
 |
pamir salmanoğlu
14 yıl önce - Pts 25 May 2009, 01:09
gizzik duran
Gizik Duran 1897 yılında bugünkü Adana’nın Saimbeyli ilçesine bağlı Cumhurlu köyünde doğmuştu. Kayseri’nin güney sahasında bulunan; Develi, Yahyalı, Tomarza, Pınarbaşı, Sarız gibi yöreler ile Adana’ya bağlı Saimbeyli, Tufanbeyli, Feke, Kozan, Osmaniye’ye bağlı Kadirli gibi yörelerde ve Kahramanmaraş’ın Göksun, Andırın, Afşin ilçelerinde nesilden nesile Ermenilere karşı kahramanlığı ve hikayeleri anlatılan bir şahsiyettir.
I. Dünya Savaşı sonrası, Fransızların güney bölgelerimizi işgali ve Ermeni komitacıların silahlanarak Türk halkına yönelik saldırılarına karşı, Millî Mücadele sırasında Develi’de Kilikya Komutanlığı karargâhı kurulmuş ve silahlı kuvvetlere ihtiyaç ortaya çıkmıştı. Feke’nin Pungu (Kılıçkaya) köyünde bulunan ve o dönemde otuz-kırk kişilik bir gurup arkadaşıyla eşkıyalık yapmakta olan Gizik Duran ile Osman Tufan Paşa görüşerek, eşkıyalık yapmayacaklarına ve verilen emre itaat edeceklerine dair söz alarak, bunları Millî Mücadele tarafına geçmeye iknâ etmiştir.
Gizik Duran, bilhassa bugünkü Saimbeyli, Şarköy, Tufanbeyli, Doğanbeyli gibi yerlerin Haçın Ermeni çetelerinden geri alınmasında ve onlara karşı korunmasında kahramanlıklar göstermiştir. 1920 yılı başlarında Kuvây-ı Milliye’ye dahil olan Gizik Duran, silah arkadaşları ile birlikte Osman Tufan Paşa, Doğan Bey, Develi Kaymakamı Âtıf Bey gibi yetkili kimselerden aldığı tâlimatlara uyarak, Zamantı Irmağı boyundaki kasabalar ve köylerde Türk halkının güvenliğini de sağlamaya çalışmıştır.
Gizik Duran ve arkadaşları, komutan Doğan Bey’in emrinde öncü kuvvetler olarak, 9-10 Mart 1920 gecesi Doğanbeyli’deki Ermeni çetelerini bozguna uğratıp, Saimbeyli’ye kadar kovalamışlardır. Saimbeyli kuşatmasında önemli hizmetleri olan Gizik Duran, 3 Temmuz 1920 tarihinde kurtarılan Şarköy savaşlarında yer almıştır. Saimbeyli Ermeni çetelerinden alındıktan sonra Gizik Duran, Pağnık Jandarma Karakol komutanlığı da yapmıştır.
Cumhuriyet Dönemi ile çiftçiliğe başlayan Gizik Duran, bir müddet sonra köylüleri ile anlaşamayıp, çıkan kavgada bir kişiyi öldürmüş ve kaçak duruma düşmüş ve yakalamakla görevli olan Jandarma onbaşı Osman Yazar komutasındaki müfreze tarafından 29 Haziran 1929’da öldürülmüştür. Gizik Duran eşkıyalık yapmış olmasına rağmen, Millî Mücadele’de göstermiş olduğu fedakârlık ve başarılarından dolayı, Adana yöresinde ve Kayseri’nin güney ilçelerindeki halk tarafından çok iyi tanınmaktadır. Ölümü üzerine anası, hanımı ve oğlu tarafından yakılan ağıtlar hala bölge insanları tarafından dilden dile söylenmektedir.
GIZIK DURAN AGITI
Yaşa kar'aslanim yaşa
Yazilanlar gelir başa
Öldügünü yeni duymuş
Ankara'da Kemal Pasa
Degirmenin çifte gözü
Dizlerime indi sizi
Öldürmüsler Duran Beyi
Yetim kaldi kuzulari
Feke'nin de dagi yüce
Düsmanlarin gezer gece
Halep öldügünü duymus
Dügün etmis on bes gece
Karadeniz dalgalandi
Gene gönlüm ivgalandi
Duran Beyin koltugunda
Nice yigit kölgelendi
Ben d'agliyom deli gibi
Derelerin seli gibi
Duran Agam harbediyor
sanki Hazreti Ali gibi
Karsidan düsman geliyor
Aslan Duran Agam aslan
Öldügüne yanmiyom
Seni vuran Kel Kad' Osman
Kayada mi kaldi haban
Kirildi mi senin oban
Alti kardes büyüyoruk
Hayfini alırık babam
|
 |
OkanDikmen
14 yıl önce - Pts 25 May 2009, 01:20
Yıllardan 84.
Günlerden Ağustos'un 15'i...
Saat 21.30 suları...
Kavurucu sıcaklık, ayaza dönmüş... Gecenin karanlığı örtmeye başlamış ortalığı, usul usul...
Tok vuruşlar yırtıyor geceyi aniden, peş peşe...
Kalleş "Kaleş" sesi duyuyor memleket, tarihinde ilk kez.
Eruh basılıyor...
Bölücü örgütün ilk silahlı saldırısıdır bu.
Milat...
"Kim yaptı?" desek, herkes PKK der...
Peki, "O saldırıyı kim yönetti?" desek, pek bilen çıkmaz.
Soruyu şöyle soralım o halde:
"Mahsun Korkmaz kim?"
Bildiniz değil mi...
Bilirsiniz...
Üzerinde "Mahsun Korkmaz Akademisi" yazan terör yuvasının fotoğrafı o kadar çok yer almıştır ki basınımızda, hemen herkes bilir...
15 Ağustos 84'te PKK'nın yaptığı ilk silahlı saldırının elebaşıdır o...
Örgüt tarafından "onore" edilmiş; Türk Basını tarafından da maalesef "reklamı" yapılmıştır defalarca...
Bu nedenle bilirsiniz...
Peki, "Süleyman Aydın kim?" diye sorsak, kaç kişi cevap verebilir?
Hiç mi? Hiç...
Süleyman Aydın, Mahsun Korkmaz'ın yaptığı ilk PKK baskınında şehit düşen evladımızın ismidir.
Var mı onun adına bir akademi? Yok...
Sen örgüt celladının zırt pırt reklamının yapılmasına izin veriyor, kendi şehidinin unutulup gitmesine göz yumuyorsan eğer... Ne hakla bağırıyorsun ki, "Şehitler Ölmez" diye...
Dün izliyorum, Gümüşhane'den gelen görüntüleri atv Haber'deki arkadaşlarımla birlikte...
Hepsi yılların gazetecisi.
Neler gördü gözleri...
Doktorlar ölüme acıya alışır ya mecburen zamanla, onun gibi...
Ama bu gördüğümüz, yüreği nasır tutmuş gazeteciler için bile katlanması çok zor bir tablo...
Kimi dudağını ısırıyor çaresizce, kimi ağlıyor gizlemeden yüreklice...
Gencecik Nihal öğretmen, sadece 1.5 ay önce evlendiği dünya yakışıklısı teğmen eşi Tuna'nın ay yıldızlı cenazesini kucaklamaya çalışıyor görüntülerde...
Damatlıkla göndermiş, kefenle geri gelmiş.
Sol kolunda yara bandı var; belli ki, sakinleştirici verilmiş talihsiz geline...
Ama ne çare.
Bir yumrukluyor tabutu sesini duyar belki diye, bir sürüyor ellerini, saçını okşar gibi...
Ve hep aynı kelimeyi haykırıyor tekrar tekrar:
"Koçum... Koçum..."
Gitti Nihal'in koçu...
O ömrü boyunca unutmayacak.
Peki ya biz?
"Unutmamalı, sevgiyle anmalı" cümlesi, sadece Tarkan'ı hatırlatıyorsa bir millete.
Elden ne gelir ki...
En son OkanDikmen tarafından Pts 25 May 2009, 01:26 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
|
 |
pamir salmanoğlu
14 yıl önce - Pts 25 May 2009, 01:21
Yeni Adana Gazetesi
Adana nın İşgali sırasında Ahmet Remzi Yüreğir Adana'da Kuva-yi Milliyeyi destekleyen Adana adlı bir gazete çıkartıyordu. Sömürge yönetimi matbaayı basarak gazeteyi kapattı. Ahmet Remzi bey Valilikten izin alarak Yeni Adana Gazetesini çıkarmaya başladı. Fransızlar matbaayı yine bastılar, işçileri tutukladılar.
Ahmet Remzi bey matbaayı Karaisalı'ya, daha sonra Pozantı'ya taşıdı. Bir vagon içerisinde gazeteyi çıkardı. Ancak 300-500 tane basabilen gazete, hayvan sırtında köylere, kasabalara gönderiliyordu. Hala yayın hayatına devam eden bu gazetenin ebediyetlere kadar yaşamasını diliyorum
Ayrıca, Adana’nın düşman işgalinden kurtuluşu için fedakarlık gösteren;
Tekelioğlu Sinan
Kara Afat
Selahattin Adil
Manisalı Ali
Osman Çamurdan
ibo Osman
Hacı Ağa
Şehit Ökkeşoğlu Efe
Emin Ağa
Kılavuz Hatice
Tayyar Rahime
Kara Fatma (Adile Onbaşı)
gibi daha nice kahramanları rahmetle ve minnetle anıyor, önlerinde saygıyla eğiliyorum.
|
 |
Misafir 3ec
8 yıl önce - Sal 21 Tem 2015, 00:44
Yavuz EREN in sözünü ettiği cinci efe aynı zamanda Çerkez Ethemin kurduğu çeteye sonradan katılmış olup o zamanlarda dağlarda kolgezen eşkiyaları Afyon,Kütahya,Denizli.Aydın.Manisa civarından temizlemiş kişilerdendir.
|
 |
Adanali1981
4 yıl önce - Pzr 03 Şub 2019, 17:12
SUDANLI
ZENCİ MUSA
“Son dönem tarihimizde pek çok efsanevi şahsiyet vardır; islami zihniyetle dizayn edilen Osmanlı Devleti’ni ayakta tutabilmek için katlanmadıkları fedakarlık, göze almadıkları tehlike yoktur. Hepsinin amacı “Biz ölebiliriz, fakat bu ümmet yaşasın” idi. Hayatlarının baharlarından itibaren belki bir gün kendileri için yaşamadılar; pek çoğu canını, kimisi gençliğini gelecek nesillere verdiler.” Bu cümleler Mehmed Niyazi’nin Zenci Musa’yı anlattığı bir yazısının ilk cümleleri.. Zenci Musa ve arkadaşları, fedakarlık dolu hayatları ve feragat timsali kişilikleriyle adeta bu toplumun vicdanı oldular.
Mehmed Akif Ersoy’un “Eşref Bey’in emireri Zenci Musa , Omuzundan arşa yükseldi nebi İsa..” diyerek Safahat’ına dahil ettiği Zenci Musa sadece Safahat’ta değil hepimizin gönlünde başköşede ağırlanmaya layık bir kahramandır. Aslen Sudanlı olan Zenci Musa Girit’te dünya’ya geliyor. Kahire’de yaşayan ve tam bir Osmanlı hayranı olan dedesi Zenci Musa’yı, İslamı iyi öğrenmesi ve Osmanlı’yı yakından tanıması için yanına alıyor ve büyük ihtimam gösteriyor. Türk mahallesinde büyüyen Zenci Musa Türkçeyi cok iyi öğreniyor. Trablusgarp’ta Türk subaylar ve Şeyh Sunusi’nin önderliğinde İtalyanlara karşı verilen mücadele bütün İslam dünyasında yankı bulmuştu. Zenci Musa bu savaşa katılmak için Kahire’den Libya’ya gitti ve buradan sonra artık Osmanlı Devleti için nerede tehlike baş gösterdiyse bütün heybetiyle orada biten kahraman bir asker oldu. İşte o Zenci Musa gündüz Galata gümrüğünde hamallık yapıp gece Milli Mücadele için Anadolu’ya silah kaçırdığı İstanbul’da Özbekler Tekkesinde veremden vefat ediyor. 300 bin altını Yemen’de Tevfik Paşa’ya teslim etmeyi başaran Zenci Musa öldüğünde, bavulundan bir Osmanlı haritası, Eşref Bey’in resmi ve kefen çıkıyor.
“BU İŞ DAHA BİTMEDİ...”
İşgal kuvvetleri komutanı General Harrington, İstanbul’da Galata gümrüğünü gezdiği sırada, kendisine “İşte 300 bin altını Yemen’e kaçıran Zenci Musa bu” denildiğinde hemen onun yanına gider ve şöyle der: “Eğer bizimle çalışırsan seni altına boğarım.” Zenci Musa’nın bu sözlere karşı verdiği cevap, bir kişinin değil; haysiyetin, asliyetin, şahsiyetin ve bin yıldır İslam Medeniyetine bayraktarlık yapmış bir milletin cevabı idi: “Her teklif herkese yapılmaz. Bu sözleriniz beni ancak rencide eder. Benim bir devletim var: Devlet-i Osmani, bir bayrağım var: ay-yıldızlı bayrak, bir kumandanım var: Eşref Bey. Bu iş daha bitmedi, sizinle mücadelemiz devam edecek...” Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki “anlamak” fiili mana yükünü, ancak 2,5 milyon şehitle, 2,5 milyon hayatın sönüşüyle bitirilmiş Birinci Dünya Savaşının sona erdiği günlerde, işgal edilmiş bir İstanbul’da, “Bu iş daha bitmedi” diye düşünebilen ve bunu işgalcilerin en yüksek rütbelisinin yüzüne haykıran bir adamı anlayabilirsek devam ettirecektir. Zenci Musa, Trablusgarp’tan Balkan Savaşına, Çanakkale’den Kudüs’e, Yemen’den İstiklal Harbine kadar yangın neredeyse oraya koşmuş bu millet için canla başla mücadele etmiş bir yiğitler sultanıdır.
Zenci Musa’yı bize tanıtan, onu yazmayı, onun yaptıklarını, bizlere aktarmayı en mukaddes bir görev bilen Mehmed Niyazi Bey’dir. O, büyük işlerin ancak, büyük potansiyel sahibi insanların birlikte çalışmasıyla başarılabileceğini çok iyi bildiği için, bize sunulan kronolojik kalıplara itibar etmemiş, tarihimizin arka planına ve yapıcılarına ışık tutarak ufkumuzu genişletmeye çalışmıştır. Sergiledikleri fedakarlıklarla tarihimizin yapıcısı olmuş insanlara haklarını teslim etmek, onlara düşünce dünyamızda layık oldukları yeri vermek hepimizin görevidir.
Mehmed Niyazi Bey’in büyük gayretleri olmasa, tarihimizin sayısız ve isimsiz kahramanlarından olan Zenci Musa’yı, Mamaka Mustafa’yı, Mihrali Bey’i, Üsküplü Osman’ı, Uşaklı Mehmed Baba’yı, Oğuz Amca’yı tanıyamayacaktık.
Türkiye’nin aydınları artık genel konular üzerinde , yüzlerce defa tekrarlanmış, yazılıp çizilmiş genel yorumlar üretmek yerine, her biri toplumumuzun ayrı bir meselesi olan özel konulardan (aslında) geneli ilgilendiren yorumlar çıkarmalı ve bu üretimlerle düşünce dünyamızı zenginleştirmelidirler. Bu çemberi kırmak Türkiye’de aydın olduğunu iddia eden herkesin sorumluluğudur. Eğer tarihi zenginliğimiz entelektüel seviyesini gönlünün zenginliğiyle birleştirerek, çalışma disiplininden ve orijinalite kaygısından bir an bile kopmayan aydınlar eliyle toplumumuza sunulabilirse mutlaka karşılığını bulacaktır. Refik Özdek’in “Ocağımız Sönmesin” isimli romanı, Osmanlı-Rus savaşı neticesinde Kırım’dan göç etmek zorunda kalan ve gidebileceği tek adres “Ak Topraklar” olan insanların çileli yolculuğunu anlatır. Ruslar hakim olunca terkedilen ocakların korları muhafaza edilmiş, yeni ocaklar bu korların ateşiyle kurulmuştur. Bize düşen, bu korun ateşini ruhumuzda, gönlümüzde taşımak ve muhafaza etmektir. Ocağımızın sönmemesi gönül ateşinin devamlılığına bağlıdır. Kendimize, şahsiyetimize ait bilgiyi ve bakış açısını nesilden nesile aktarmak için özgüven, çaba ve kararlılık gerekiyor. Bugün artık, ‘Güç bende olduğu için haklı da benim; bu sebeple kimse benim meşruiyetimi sorgulayamaz, meşru olan tek şey benim çıkarlarımdır” diyen batı uygarlığının dünyayı hiç de iyi bir yere götürmediği anlaşılmıştır. Bu durumda toplumumuza mal olmuş ortak bilincin ve değerlerin billurlaştırılmasını dert edinen bir aydın tipi’nin oluşup çoğalması ve “Bu iş daha bitmedi” diye haykırması elzemdir.
İslam dünyasında, halihazırda Irak’ta, Felluce’de yaşananlar adalet fikrine, sevgiye, saygıya, hasılı insana ait bütün güzel hasletlere çıkarları için kılıç çeken “hasta dünya görüşünün bütün tesirlerinden arınmak için canla başla çalışmayı gerektirmektedir..
Ey Zenci Musa, gittiğin yerlerde seninle yanyana yürümek vardı, düşmanla vuruştuğunda seninle omuz omuza olmak, konuşmak senin gibi kahramanları konuşurken anlamlı, dinlemek senin gibi “ruh adam”ların yaptıklarını dinlerken…
ZENCİ MUSA
Cem Sökmen Biyografi Net sayı 13
|
 |
sayfa 3 |
ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET
|