1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 5  |
 |
Oguzhan34
13 yıl önce - Pzr 24 Oca 2010, 20:45
Atilla Alpsakarya
(1948 Konya - 2008 İstanbul )
Elenor Plak Şirketi'nin kurucusu, besteci ve söz yazarı
Neşe Karaböcek, Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses, Gülden Karaböcek, Bülent Ersoy, Gönül Yazar, Huri Sapan gibi Türk Müziği'nde önemli yere sahip sanatçıların plaklarını yapan ve şöhrete kavuşmalarında büyük katkısı olan Atilla Alpsakarya 1948 yılında Konya'da dünyaya geldi.
İlk, orta ve lise öğrenimini Konya'da takmamladıktan sonra Ankara'ya gitti. Beste yapımına ağırlık verdi. Bestelerini daha çok klavyeli sazlar ve İspanyol gitarla yapan Alpsakarya, 7 yıl süreyle Ankara Radyosu'nda emisyon yaptı. Bu arada kendi adını verdiği bir orkestra kurdu. Akara'nın çeşitli gece kulübü ve gazinolarında uzun yıllar müzik yaptı. Ankara'da bulunduğu sıralarda ilk evliliğini Neşe Karaböcek ile yaptı. Bu evlilikten Alper adını verdiği bir oğlu dünyaya geldi.
Ankara'dan ayrılıp, İstanbul'a geldikten sonra 1974 yılında Elenor Plâk şirketini kurdu. İlk sanatçıları eşi Neşe Karaböcek, Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses, Gülden Karaböcek, Huri Sapan, Neşe Alkan oldu. Gönül Yazar, Bülent Ersoy dahil zirvede ki bir çok ismin önemli yapıtlarına imza attarak müzikte kalıcı olmalarını sağladı..
İkinci evliliğini Gülden Karaböcek ile yaptı ve bu evlilikten de Alpay adını verdiği ikinci oğlu dünyaya geldi.
Neşe Karaböcek'ten ayrılıp Gülden Karaböcek'le evlenmesi uzun süre magazin basınını meşgul etti... Bu evlilik yüzünden Neşe ve Gülden Karaböcek'in arası açıldı...
1995 yılında Alper Önal ve Aslı Hünel'i müzik dünyasına armağan eden Atilla Alpsakarya, Harika Avcı, Hüner Coşkuner, Sedat Sayan, Nur Ertürk, Hilâl Özdemir, Ayşe Tunalı gibi çok sayıda sanatçının da prodüktörlüğünü yaptı.
Üçüncü evliliğini sinema oyuncusu Nilgün Saraylı ile yapan ve bu evlilikten de Atilla Can adında bir oğlu daha olan Alpsakarya, plâk şiketini Muhteşem Candan'a devrettikten sonra kendi stüdyosunda yeni sesler üzerinde çalışmaya başladı. Son olarak 2008 MGD Ödül törenine Harika Avcı ile birlikte katılan Atilla Alpsakarya Türkiye'nin önemli starlarına prodüktörlük yaptı… Çok sayıda esere söz yazarı ve besteci olarak katkıda bulundu...
ESERLERİNDEN BAZILARI
İlk olarak Neşe Karaböcek'in "Niyet / Hatiralar" adlı 45'lik plağının prodüktörlüğünü üstlenen Atilla Alpsakarya daha sonra, sırasıyla "Aşk ve Gurur / Gurbet", "Demiyom mu? / Boşvermişim" adlı plaklarını hazırladı. Neşe Karaböcek'in seslendirdiği "Boşvermişim" adlı şarkının söz ve müziğini de yapan Atilla Alpsakarya, "Nerden Bilirsin", "Günahkar Oldum" adlı şarkıların da bestesini yaptı… "Çile" adlı şarkının da söz ve müziğini yapan Atilla Alpsakarya unutulmaz eserlere imza attı…
1979 yılında "Dilek Taşı" adlı 45'lik plak Gülden Karaböcek'e şöhretin kapılarını açtı. Gülden Karaböcek'in satış rekorları kıran "Müzik ve Ben" adlı LP albümünü yayınlayan Atilla Alpsakarya, "Bir Aşk Bulamadım Ki" ve "Şimdi Artık El Oldun" adlı şarkıların da müziklerini yaptı...
Gülden Karaböcek'in fırtınalar koparan "Gülden Fırtınası" adlı LP'inde "Sevgilim" ve "Dertlerin Kadını" adlı şarkıların söz ve müziğini hazırlayan Atilla Alpsakarya, "Öyle Yalnız Kaldım Ki" adlı LP'de; "İstemem" ve "Görmedim" adlı şarkıların söz ve müziğine imza attı…
1984 yılında Müslüm Gürses'in "YARANAMADIM" adlı LP albümü de Elenor Plak'tan yayınlandı...
Ferdi Tayfur'a şöhret kapılarını açan "Çeşme" adlı ilk albümün de yapımcısı olan Atilla Alpsakarya "Derbeder" ile de büyük satış yakaladı. Ferdi Tayfur, "Derbeder" ve "Çeşme" plağı ile Altın Plak kazandı...
Ferdi Tayfur'un seslendirdiği "Sanma Sana Dönerim" adlı şarkının bestesini de yapan Atilla Alpsakarya; Neşe Karaböcek, Gülden Karaböcek, Müslüm Gürses, Ferdi Tayfur, Bülent Ersoy, Gönül Yazar gibi çok sayıda sanatçının prodüktörlüğünü üstlendi… Atilla Alpsakarya 3 Kasım 2008'de aramızdan ayrıldı...(kaynak:magazinsortie.com , Mesam)
En son Oguzhan34 tarafından Pzr 24 Oca 2010, 21:51 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
|
 |
Senayasin
13 yıl önce - Pzr 24 Oca 2010, 21:00
KAZIM KANAT
Kazım Kanat
Doğum tarihi 1950
Doğum yeri Türkiye Cumhuriyeti ,Kahramanmaraş,Türkiye
Ölüm tarihi 24 Eylül 2008
Mesleği Gazeteci
Kazım Kanat (d. Afşin, Kahramanmaraş, 1950 - ö. 24 Eylül, 2008-İstanbul), spor yazarı.
Öğretmen Mehmet ile Ayşe Kanat'ın dört çocuğundan biridir. Liseyi İskenderun'da, Gazetecilik Okulu'nu İstanbul'da bitirdi. TV'de "yılın yorumcusu" ödülünü aldı. Radyo'da "yılın programcısı" ve "yorumcusu" seçildi. Yazılı medyada ise çok sayıda (haber, yorum, araştırma ve fotoğraf) dallarında ödüller aldı. 35 yıldır mesleğin içinde. Beşiktaş konusunda ayrıntılı yazılar yazdı. Spor dergilerinde Yazı İşleri Müdürlüğü , Hürriyet, Sabah ve Akşam gazetelerinde muhabir ve spor müdürlüğü yaptı. Beşiktaş taraftarıydı. Sıkı bir "Çarşı" savunucusuydu.
Uzun süre kanser tedavisi gördü ve zatürre tehşisiyle tedavi altına alındığı Amerikan Hastanesi'nde hayatını kaybetti.
Kaleme aldığı son yazısı "Başımı alıp gittim de ne oldu ?
Kitapları
* Yaşanan Hayat, Hayaller Değil (2006)
* Eyvah! Oğlum Mozart Dinlemiyor (2003)
* Kanseri Nasıl Yendim? (2003)
* Önce Beşiktaş Vardı (2003)
|
 |
OkanDikmen
13 yıl önce - Pts 25 Oca 2010, 05:52
Bizimkiler'in Ergun'u vefat etti,
Oyuncu Erdinç Dinçer hayatını kaybetti.
Televizyon izleyicilerinin ''Bizimkiler'' dizisinin meraklı muhasebe müdürü ''Ergun'' olarak tanıyıp sevdiği oyuncu Erdinç Dinçer vefat etti.
Uzun süredir siroz hastalığı ile mücadele eden sinema ve tiyatro oyuncusu Dinçer, Abuzer Kadayıf, Duruşma ve Çark isimli filmlerde oyuncu, 18'ler Takımı ve Aşkın Dansı filmlerinde de kurgucu olarak çalıştı.
Dinçer'in cenazesi, yarın Fatih Camisi'nde ikindi vakti kılınacak cenaze namazının ardından Edirnekapı Mezarlığı'nda toprağa verilecek. HABERTURK
|
 |
Ahmet Türkoğlu
13 yıl önce - Pts 25 Oca 2010, 09:23
Ehli Sunnet ve Turklugun kilici Necip Fazil Kisakurek
Necip Fazıl (Ahmed Necib) Kısakürek, 26 Mayıs 1904'te, Çemberlitaş'taki bir konakta, Mediha Hanım ve Abdülbaki Fazıl Bey'in oğlu olarak dünyaya gelir. Dedesi; II. Abdülhamid Han'a bir cuma namazı çıkışı suikast girişiminde bulunan Ermeni asıllı Belçikalı terörist Charles Edward Jorris'i yargılayan ekibin başında yer alan, gençliğinde ileride damadı olacağı Halep valisi Salim paşa tarafından Maraş'ta keşfedilip İstanbul'a tahsil için getirilen Legion D'Honneur sahibi Mehmed Hilmi Efendi'dir.
Çocukluğu doğduğu konakta geçen Necip Fazıl, aile eğitimini daha ziyade Mehmed Hilmi efendi'den alır. Henüz 5 yaşındayken günlük gazeteleri okuyup çevresindekilere anlatabilecek birikime sahip olan torununu "Akl-ı evvel" sıfatıyla çağıran Mehmed Hilmi Efendi, hem konağın diğer sakinlerine karşı bu torununu şımartmakta, hem de onu Fuzuli'nin divanıyla ve Hazret-i Ali'nin cenk hikayeleriyle beslemektedir. Çocukluğunda hayli yaramaz olan Necip Fazıl'ı zararsız görünen işlerle meşgul edebilmek için, 6-7 yaşlarından itibaren Alexandre Dumas ve Michael Zevaco gibi romancılarla tanıştıran büyük annesi Zafer hanım ise, şahsiyetiyle olmasa da, bu hareketiyle Necip Fazıl'ın ruhi gelişiminde mühim bir pay sahibi olmuş; onun geniş muhayyilesini cezbeden bu romanlarla, arzuladığı manada sükunet bulmasını bir ölçüde sağlayabilmiştir. Fakat bu romanların da tesiriyle Necip Fazıl; ilaçları birbirine karıştırarak kimsenin bulamadığı bir karışımı elde etmeye çalışan, mahzenlerde gizli katilleri arayan, şovalyelerle kendisi arasında bir benzerlik kuran, çevresine karşı içten içe korkular besleyen bir çocuk haline gelir ve bu özellikleriyle etrafındakilerden kolayca ayrılabilmesini sağlayan bir ruh haline sahip olur. Evvela kızkardeşi Selma'nın, 12 yaşındayken de konaktaki hamisi Hilmi Efendi'nin vefatlerine şahit olması da onun kişiliğini derinden etkileyen iki sarsıcı hadisedir. Ölüm fikri, zaten metafizik ürpertilere müsait olan Necip Fazıl'ın ruhunu bu dönemlerde olanca şiddetiyle kaplamaya başlar.
Necip Fazıl'ın tahsil hayatı kesintilerle doludur. Bu kesintilerin bir kısmı mesken değişimlerinden kaynaklanmış olsa da, diğer değişimlerin onun kaynayan, sınırlanmaktan hoşlanmayan ruh halini aksettirdiğini belirtmek gerekir. Necip Fazıl; Gedikpaşa Fransız ve Kumkapı Amerikan Kolejlerinden başlamak üzere, Emin Efendi Mahalle mektebi, Büyük Reşit Paşa Numûne mektebi, Rehber-i İttihad-ı Osmanî Mektebi, Gebzedeki Aydınlı köyü ilk mektebi ve Heybeliada Numûne mekteplerinde okur. 1916'da girdiği Mekteb-i Fünûn-u Bahriye-i Şahane'de Yahya Kemal, Aksekili Ahmed Hamdi ve Hamdullah Suphi gibi hocalardan ders alır ve tasavvufla ilk teması da bu okuldaki edebiyat hocası İbrahim Aşki (Tanık) Bey'in kendisine verdiği Semerât-ül Fuad (Gönül Verimleri) ve Divan-ı Nakşî eserleri vasıtasıyla gerçekleşir. Bu eserler o dönem için kendisini etkilemiş olsa da bu çağlayan dimağı tek başlarına tam tesiri altına alamamıştır. Yalnız, Necip Fazıl'ın gerek ilk şiirlerinde göze çarpan yüzeysel tasavvuf bilgisi, gerekse de 1934 yılında gerçekleşecek olan büyük değişim, bu günlere ve İbrahim Aşkî Bey'e az-çok birşeyler borçlu olmalıdır. Ayrıca bu dönemde, "Şair" lakabıyla tanınmaya başlayan Necip Fazıl, Aksekili Ahmed Hamdi, İbrahim Aşki ve Yahya Kemal gibi hocalarından takdir ve teşvik toplamaktadır. Bu esnada, mektepte, Nihal isimli el yazması bir dergi çıkarmaya da başlar.
Necip Fazıl, hazırlık sınıflarından sonra 3 yıl daha okuduğu Bahriye Mektebi'ne bir sene daha eklenince okulu bırakmaya karar verir ve ilk 3 seneyi bitirdiğini gösteren diplomasıyla Darülfünûn Edebiyat Medresesi Felsefe Şubesi'ne girer. Bu esnada, ilk şiirlerini 13-14 yaşlarındayken Yeni Mecmua'da yayınlatarak edebiyat dünyasında sesini duyurur; Ahmet Haşim'in "Çocuk, bu sesi nereden buldun sen?" hitabına henüz 18 yaşında muhattap olur. Takip eden yıllarda her biri edebiyat çevrelerinden büyük takdirler toplayan ilk dönem şiirlerini yazmaya devam eden Necip Fazıl, 1924'te açılan bir sınavı kazanarak 4 arkadaşıyla beraber Paris Sorbonne üniversitesine devlet bursuyla gönderilir. Burada Henry Bergson'un derslerine girme fırsatı da bulan Necip Fazıl, 20. Yüzyıl tefekkürünün bu mühim kilometre taşını etkileyecek ve ona Sorbonne'dan emekli olduğu gün yöneltilen "Yerinize bırakabileceğiniz herhangi bir talebeniz var mı?" sualine, "Yeni nesilden pek umutlu değilim. Bir Türk vardı, o da derbederin biri çıktı" dedirtecektir. Zira bu yıllar, Necip Fazıl'ın bohem hayatına adım attığı dönemlerdir ve özellikle de kumar, bu yıllarda onun gafleti bulmaya çalıştığı; nefsine acı çektirme arzusuyla, kazanma umut ve isteği olmadan içine düştüğü bir hastalık olarak karşısına çıkar. Bu hayatın neticesinde Necip Fazıl okulu bırakmak durumunda kalır ve 1925'te Türkiye'ye geri döner.
Aynı yıl içerisinde yayınladığı Örümcek Ağı, kendisinin ilk şiir kitabı olur ve büyük bir takdirle karşılanır. 1928'de bu eseri Kaldırımlar adlı ikinci şiir kitabı takip eder. Toplamda 128 sayfaya ulaşan bu iki eser hakkında yazılanlar, eserlerin sayfa sayısını katlayacak kadar çok olur. Özellikle Kaldırımlar şiiri, çoğunlukla da şiirin aslında bir fikir çilekeşinin iç tasvirini yaptığı gerçeği görülemeyerek heyecanla övülür. Hakkında kullanılan "Bir mısraı bir millete şeref vermeye yeter (Yaşar Nabi)", "Şimdiye kadar gelen şairlerin en büyüğü (N. Ataç)" gibi ifadeler de bu dönemde yoğunlaşır. Fakat Necip Fazıl'ı övme yarışına giren bu insanların neredeyse hepsi, Necip Fazıl kendisini Üstad kılan yola girdiğinde bir anda ona cephe alarak çap ve samimiyetlerini ortaya koyacaktır. Necip Fazıl bu yıllarda Bohem hayatını sürdürmekte, aynı zamanda bankacılık ve gazete muharrirliği gibi işlerle de haşır-neşir olmaya devam etmektedir.
1931-1933 yılları arasında askerliğini yapan Necip Fazıl, 1932 yılında eski ve yeni şiirlerinin bir karışımını barındıran Ben ve Ötesi adlı eserini bastırır. Bu kitabın özellikle son şiirlerinden, Necip Fazıl'ın bu dönemde metafizik sancılar çekmekte olduğunu ve uçlar arasında müthiş bir dalgalanma yaşadığını anlamak mümkündür. 1934 yılına gelindiğinde buhranları artar ve çektiği fikir ıstıraplarıyla boğuşmaktan kaçmak için bohemliğin kucağına atılır. Fakat bu tercihin de kendisini düşünce sancılarından kurtarmadığını, herşeyin daha da kötüye gitmeye başladığını anladığı bir sırada, bindiği bir vapurda karşısına oturan ve kendisine Abdülhakim Arvasi Hazretleri'ni adres gösteren, Hızır edalı bir insanla rastlaşır ve Abidin Dino'yla beraber daha sonra "kurtarıcım" diyeceği Abdülhakim Arvasi Hazretleri'ni ziyarete gider. Bu hadise, onun hayatındaki en önemli dönüm noktasıdır. Bu ana kadar çevresinde neredeyse mitleştirilen Necip Fazıl, arayış buhranlarından büyük ölçüde kurtulacak ve keskin kalemini bir davaya adayarak inandığı davanın en büyük savunucusu, edebi ve fikri temsilcisi haline gelecektir. Necip Fazıl'ı o zamana kadar ulaşılması imkansız bir zirve olarak gören dönemin aydınları, kendisinin İslamî gaye doğrultusunda fikir ve sanatını kullanmaya başlamasının ardından gösterdikleri yakın alakayı düşmanlığa dönüştürür ve onunla fikirde mücadele etmeyi denemektense, gericilik gibi basit ithamlarla meseleyi çözmeye çalışır. fakat bu tavırlarında yeterince başarılı olamayarak Üstad'ın çevresine olanca parlaklığıyla yaydığı ışığı engellemeye güç yetiremedikleri de bir hakikattir. 1934 yılına kadar gireceği yolu arayan Necip Fazıl, bundan sonraki buhranlarını yol aramaktan ziyade, inandığı davasıyla ilgili olarak yaşamaya başlar ve içtimai mücadelesinin yankı bulabilmesi için pek çok çileye katlanır. 1934, Necip Fazıl'ın ikinci doğum yılıdır.
Necip Fazıl, Abdülhakim Arvasi Hazretleri ile tanışmasının ardından kısa bir süre için bohem hayatına döner, fakat Efendisinin yanında bulunduğu anlarda yakaladığı ruh sükunetine daha fazla karşı koyamaz ve arayışını "büyük kapı"da sonlandırır. Artık önünde, dehasını İslam davasına vakfedeceği ve bu uğurda çetin mücadelelere girişeceği, hapislere gireceği, çileler çekeceği bir yol açılmıştır.
1935 yılında Muhsin Ertuğrul'un tavsiyesiyle ilk piyesi olan Tohum'u kaleme alır. Muhsin Ertuğrul'un da rol aldığı bu piyes sanat çevrelerinden büyük ilgi gördüğü halde, eserdeki olaylar, yoğunlaştırılmış fikrin gölgesinde kaldığı için halkın ilgisi toplanamaz. Tohum'dan edindiği bu tecrübeyi çok iyi bir şekilde etüd eden Necip Fazıl, 1937 yılında kendisinin Türk Shakespeare'i olarak anılmasının yolunu açan, Bir Adam Yaratmak adlı, Türk tiyatrosunun zirvesini tutan eserini yayınlar. Eser o kadar büyük bir tesire sahip olur ki, tiyatronun gösterildiği salonlarda eserden etkilenip bayılanlar olur; yer bulamayanlar seans beklemek durumunda kalır. Hem olay örgüsü, hem de diyalogların içerisinden sızan derin fikir bu eseri bir şaheser haline getirir. Kendi yaşadığı fikir buhranlarını muhteşem bir üslupla, olanca çarpıcılığıyla seyirciye aktarmayı başarabilen Necip Fazıl'ın bu oyunu Muhsin Ertuğrul tarafından büyük bir zevkle sergilenir. Öyle ki Muhsin Ertuğrul, 39 derece ateşli olduğu zamanlarda dahi bu oyunu oynamaktan çekinmez. Oyunun oynanmakta olduğu dönemlerde Mihailov ismindeki bir Rus ateşesi, Necip Fazıl'a şöyle demiştir: "Bize senin gibi adamlar lazım. Komünist olacağını bilsek sana Moskova'nın yarısını verirdik, fakat olmayacağını biliyoruz."
Necip Fazıl, 1936 yılında dönemin sosyalist olmayan edebiyatçılarını topladığı Ağaç isimli bir edebiyat dergisi çıkarır. 17 sayı çıkan bu dergiyle alakalı bir hususta kendisine mektup gönderen Sait Faik'in öyle bir sözü vardır ki, dönem aydınının ne söylediğinden haberdar olmadığını ve Necip Fazıl'a gösterdiği saygıda ne derecede ölçüsüzleştiğini gözler önüne sermeye kafidir: "Sen bir peygambersin!" Necip Fazıl, bu sözü her hatırlayışında korkunç bir üzüntü duyacaktır.
Bir Adam Yaratmak piyesinin yayınlanışını, Necip Fazıl'ın şiirleri arasında en değerlisi olarak kabul ettiği ve tüm şiirlerini derlediği kitaba ismini veren Senfonya (sonradan Çile) adlı şiirin yayınlanışı takip eder. Aynı doğrultuda kaleme alınan bu iki eser, Necip Fazıl'ın hafakanlarının çıktığı zirveyi ve sonunda karar kıldığı noktaları göstermesi yönünden, bir bütünün iki ayrı kolu gibi değerlendirilebilecek keyfiyettedir. Bu arada, 1938 yılında Ulus gazetesi tarafından Mehmet Akif'in şiirindeki İslami noktalara karşı uyanan bir hazımsızlığın neticesi olarak, bir "milli marş yarışması" açılır. Yarışma, marşı sadece Necip Fazıl'ın yazması kaydıyla iptal edilir. Necip Fazıl'ın yazdığı Büyük Doğu Marşı devlet başkanının vefati üzerine kendisine sunulamaz ve bu tecrübe nihayet bulurken, şiirin adını taşıyan Büyük Doğu ifadesi gelecek yıllarda evvela Necip Fazıl'ın kuracağı derginin, daha sonra da muazzam ve muntazam bir dünya görüşünün adını ilk defa duyurması yönüyle büyük bir ehemmiyet ifade edecektir.
1939 yılında, Son Telgraf gazetesindeki Çerçeve başlıklı köşe yazılarında İkinci Dünya Savaşı'nın çıkmakta olduğunu, Rus-Alman anlaşması gibi tüm aleyhteki hadiselere rağmen inançla savunur ve 1939 yılında patlak veren savaş kendisini haklı çıkarır. Bu dönemde "Ne derse çıkıyor" denilen bir kişi haline gelir. Üstad'ın ileri görüşlülüğünü remzlendiren pek çok hadiseden yalnızca birisi olan bu hadise, dönemin matbuatında hayli yankı uyandırır. Necip Fazıl'ın bu yönü, 29 Mayıs 1959 tarihinde kaleme alacağı Kement başlığını taşıyan ve "Kurtarın milleti ve kendinizi CHP kemendinden! 1959 ve 1960 son vâde!" paragrafıyla başlayan bir yazısında da olanca dehşetiyle ortaya çıkacaktır ki, bu yazının kaleme alınışından 363 gün sonra gerçekleşen ihtilal kendisini bir kez daha haklı çıkaracaktır.
1941 yılında efendisinin de teşviğiyle Fatma Neslihan hanımla evlenen Necip Fazıl, bu evlilikten 6 çocuğa sahip olur: Mehmet (1943), Ömer (1944-2005), Ayşe (1948), Osman (1950), Zeynep (1953-2002) ve henüz 41 günlükken hayatını kaybeden Ali (1956).
17 Eylül 1943 tarihinden itibaren Büyük Doğu dergisini çıkarmaya başlar. Bu dergi, onun ömrünün sonuna kadar inmeyeceği fikir zirvesini barındıran yüce bir dağ olur ve etrafına tohumlar saçan, baskılara fikir gövdesini siper eden nice ağaç bu okulda yetişir. Büyük Doğu, koskoca bir İslam davasının ismi haline gelir. Büyük Doğu'lar; 243 günlük gazete ve 328 dergi olmak üzere 571 sayı, 16 devir ve 35 yıl boyunca o kadar büyük bir tesire sebep olur ve o kadar mühim bir fonksiyonu yerine getirir ki, her çıkışında infial oluşturur. İslami kesimin bilinçlenmesinde ve düşünebilen, yüzyıllardan beri süregelen durgunluğu ve gevşemeyi sorgulamaya başlayan, ufku genişleyen bir gençliğin büyük doğumunda n büyük müyesser bu dergi olur. Allah demenin Başvekil Şükrü Saraçoğlu imzalı bir emirle yasak edildiği dönemlerde İslam davasının münadii olan Büyük Doğu, ismiyle altında dasıtani bir tefekkür ve mücadele binası yükselen bir çatı haline gelir ve yüzyıllardır ilk defa böyle bir fikir kıpırdanışıyla yüz yüze gelen Anadolu halkının fikir bayrağı olarak nice istidadın piştiği bir okula dönüşür. Bu binanın yükselmesi de elbette ki kolay olmayacak, Büyük Doğu müteahhidi bu dergi çatısı altında girişeceği mücadelelerin neticesi olarak toplamda yaklaşık 3 yıl 8 ay hapis yatacaktır. Osman Bölükbaşı'nın 1954 seçimlerinden önce Demokrat Parti'nin "Gerici" bir dergiyi himaye ettiği iddiasıyla seçim propagandası yapması; 1960 ihtilalinden hemen sonra, zaten çıkmamakta olmasına rağmen Büyük Doğu'nun askerî idarece kapatıldığının ilan edilmesi ve Yassıada savcısı Egesel'in her fırsatta bu dergi etrafında giriştiği mücadeleden dolayı Necip Fazıl'dan, "Said Nursi'den bile tehlikeli olan adam" sıfatıyla bahsetmesi, Necip Fazıl'ın büyük Doğu çatısı altında giriştiği mücadelenin büyük tesirini ve bir kısım çevrede oluşturduğu hazımsızlığı gözler önüne seren 3 basit örnek olarak zikredilebilir.
Büyük Doğu'yu çıkarmaya başladıktan sonra kendisini yalnızca matbuattaki mücadelesine ve sanatına veren Necip Fazıl, bu zamana kadar Osmanlı Ziraat, Türkiye İş ve Hollanda bankalarındaki, Milli Oto adlı şirketteki (ticari servis şefi olarak) ve Ankara Ticaret Lisesi, Devlet Konservatuarı, DTCF, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Saint Joseph Lisesi, Robert Kolej gibi okullardaki çalışmalarına son verir. İlk dönem Büyük Doğu'ları, "Allah'a itaat etmeyene itaat edilmez" hadisinin yayınlanmasını mütakiben, bakanlar kurulu tarafından 1944 mayısında "rejime itaatsizliği teşvik" şeklinde ifade edilen, itiraf gibi bir gerekçeyle kapatılır. Ardından 19.5 ay süreyle yapmış olduğu askerliğini tamamlamak üzere Eğridir'e gönderilir. Dönüşünün ardından, Büyük doğu'ları yeniden çıkarmaya başlar ve dönemin tek parti hükümetine karşı en sert ve tesir sahibi muhalefeti ortaya koyar. Büyük Doğu, bu devirde de bir çok takibata uğrar ve "Başımızda kulak istiyoruz!" yazılı bir kapağının, İnönü'nün meşhur kulaklarına gönderme niteliği taşıdığı gerekçesiyle dergi tekrar kapatılır. Bu sırada Necip Fazıl, başbakan Recep Peker tarafından çağrılır ve muhalefetinin dozajını düşürmesi karşılığında, o dönem için oldukça büyük bir meblağ olan yüz bin lira nakit halinde, rüşvet olarak kendisine teklif edilir. Necip Fazıl bu teklifi reddedecek ve önünde hapishanenin yolu açılacaktır. Tekrar çıkarmaya başladığı Büyük Doğu'larda, Rıza Tevfik Bölükbaşı tarafından kaleme alınan Sultan Abdülhamid Han'ın Ruhaniyetinden İstimdad adlı şiiri yayınlayışından dolayı Türklüğe Hakaret suçlamasıyla, askerliği döneminde siyasi yazı yazdığı için 1 gün hapiste kalması müstesna, ilk defa hapse girer.
Davadan beraat ederek tahliye edilen Necip Fazıl, 1947 yılında, Sabır Taşı adlı piyesiyle CHP Sanat Mükâfâtı'nı almaya hak kazanır; fakat Parti Genel İdare Kurulu, yarışma neticelendikten sonra yarışmaya katılacak olan piyeslerin kaleme alınma tarihini ileriye alarak Sabır Taşı'nı dışarıda bırakacak, bu mızıkçılıkla Necip Fazıl'ın ödülü gasp edilecektir. Aynı yıl Borazan adlı 3 sayılık bir mizah dergisi çıkarır. İzleyen yıllar ise büyük bir fikir mücadelesiyle, işleyen bir sanatkarlıkla, hukuk cinayetleriyle, hapislerle örülüdür.
1949 yılında fikrî ve siyasi bir teşekkül olan Büyük Doğu Cemiyeti'ni kurar ve cemiyetin, yalnızca Necip Fazıl'ın şahsından ve samimi mücadelesinden kaynaklanan tesirinin önüne geçebilmek için önce CHP, sonra da DP döneminde çeşitli bahanelerle, komplolarla, bakanlık emriyle temyiz edilen beratlarla hapsedilir. 1952 yılındaki tahliyesinin ardından, istismarlara açık bir hal aldığını fark ettiği Büyük Doğu Cemiyeti'ni fesheder.
1952'de, Hüseyin Üzmez tarafından gerçekleştirilen Malatya suikastiyle hiçbir bağı olmadığı halde, suikaste uğrayan Ahmet Emin Yalman hakkında yazdıkları bahane gösterilerek 1 yıl boyunca, 6-7 metrekarelik bir hücrede, Osman Zeki Yüksel (Serdengeçti) ve çirkin tavırlarıyla kendisine en büyük işkence olan Cevat Rıfat Atilhan ile beraber kalır ve bir yılın akabinde, suçsuzluğuna hükmedilerek Malatya cezaevinden tahliye edilir. Bu dava süresince yaptığı savunmalar dillere destan olur. Hüseyin Üzmez'in Büyük Doğu okuru olduğunun "suç delili" olarak kendisine söylenmesi üzerine, Amerikan radyolarında da bahsedilen o meşhur cevabını verir: "Kıskançlık krizleri geçiren bir adamın cebinde bu temayı işleyen Othello bulunsa, Shakespeare'i mezarından kaldırıp asacak mısınız?"
Takip eden yıllarda, Necip Fazıl, günlük gazete ve dergi olarak çıkardığı Büyük Doğu ile mücadelesini sürdürür ve takibatlara, mahkumiyetlere, baskılara uğramaya devam eder. DP iktidarını, bir dost kimliğiyle, iyiye yönlendirebilmek için sürekli sert bir şekilde tenkit eder. O güne kadar gelen başbakanlar arasında, Refik Saydam'dan sonra şahsi bir kıymet taşıdığına inandığı Adnan Menderes'in temizliğine güvenmekte, fakat onu çevreleyen ve içinden doğduğu CHP zihniyetinin izlerini taşımaya devam eden kimselere karşı yine en tesirli muhalefeti yükseltmektedir. Üstad, en çok hapsini, başvekilinden ayrı olarak tenkit ettiği DP döneminde yatacaktır. Onun tenkitlerindeki tüm amacı, DP'nin, CHP zihniyetinden kurtulamayan kadroların tesirine girmesini ve halktaki CHP nefretinden doğan zaferini taçlandıramadan bu fırsatını kaybetmesini engellemektir ve tenkitlerinin temelinde de haklı çıkacağı bu endişe yatar. Daha önce de bahsettiğimiz Kement başlıklı yazıyı kaleme aldığı zamanlarda, bir kısmı mahkumiyetle neticelense dahi yüzlerce yıl mahkumiyetine sebep olacak davalarla yüzleşmek durumundadır.
CHP'nin ve ona şeklen rakip olan DP'nin bastırmaya çalıştığı Necip Fazıl'a, tam da mahkumiyetlerinin onaylanmaya başladığı bir hengamede gerçekleşen 27 mayıs darbesinin güdücüüleri de tahammül gösteremeyecek ve o sırada çıkmayan Büyük Doğu dergisinin kapatıldığı radyoda anons edilecek, fikir çilekeşi Necip Fazıl 4.5 ay boyunca Balmumcu garnizonunda tutulduktan ve burada "Sen misin onları yazan şerefsiz?" cümlesiyle kendisine hakaret eden yüzbaşı sıfatlı biri tarafından dövüldükten sonra çıkarılan umumi aftan müstesna tutularak hapishaneye gönderilecektir. Fakat doğan mukaddesatçı neslin çilekeş yoğurucusu, hapis hayatı boyunca da, tıpkı dışarıdaki çabalarında da olduğu gibi yüreği geniş insanlarca yalnız bırakılmaz. Mesela, yakın arkadaşı Hilmi Oflaz hapishanenin karşısında işporta tezgahını kurar ve kendi tabiriyle, bulutların çekilmesini ve parmaklıkların arasından güneşin doğmasını bekler. "Üstü başı dökülen, amele kılıklı bir ihtiyar" da başka bir hapsinde görüşme günü karşılaşacağı Necip Fazıl'a "Oğlum, içeride bir Necip Fazıl varmış!... Şu karpuzu ona hediye getirdim; Allah rızası için götürüp verir misin?" diyecek ve hassas ruhlu bu gönül adamını ağlatacaktır. Özellikle maddi durumu yeterli olmayan insanlar ceplerindeki son kuruşlarıyla aldıkları ufak tefek yiyecek ve kıyafetler vasıtasıyla, yürekleriyle hapishanedeki Necip Fazıl'ın yanında olduklarını hissettireceklerdir.
1961'in Aralık ayında tahliye olan Üstad, bu tarihten sonra da günlük makalelerine, şiirlerine, piyeslerine, Büyük Doğu Dergisine, kitaplarına, mücadelesine kaldığı yerden devam eder. 1963 yılından itibaren ise, onun için Anadolu'yu şehir şehir kucaklayan bir konferans çığırı açılır. Maddi yeterlilikten uzak salonlarda, onlarca ilde, kendisini dinleyen yüz binlerce kişiye seslenir ve her biri birbirinden farklı alanlardaki onlarca konferansını verir. Konferansta anlatılanların derinliğini kavrayamayanlar dahi büyük bir şevk ile Necip Fazıl'ın konferanslarını dinlemeye koşar, salonlar iğne atılsa yere düşmeyecek raddede dolar. Öte yandan takibatlar, davalar bu dönemde de olanca hızıyla devam etmektedir. Sultan Vahdeddin hakkında kaleme aldığı eser sebebiyle uğradığı takibat da bunlardan birisidir. İlerleyen yıllarda, eserin ikinci baskısı sebebiyle mahkum edilecek ve ölüm döşeğindeyken Kenan Evren tarafından özellikle affedilmeyerek onanan bu 1.5 yıllık hapis cezası, belki de Allah'ın 79 yaşında onu bir kez daha hapishaneye göndermeye razı olmayışından uygulanamayacak, Necip Fazıl vefat edecektir. Malesef Vahdeddin hakkında kaleme alınan ve resmî tarihin tek taraflı hakikat tahrifçiliğine, hem de alçak perdeden cevap veren bu eser bugün de basılabilmiş değildir
1973 yılına kadar zaman zaman açılıp kapanan dergisiyle, kaleme aldığı Reis Bey, Ahşap Konak ve Kanlı Sarık gibi piyeslerle, derlemeye başladığı Çöle İnen Nur, Ulu Hakan II. Abdülhamid Han, Benim Gözümde Menderes gibi eserlerin meşguliyetiyle yaşayan Necip Fazıl, bu yıl içerisinde Hacca gider ve hatıralarını kitaplaştırır. Fas sarayına yakın kişilerce kendisine yöneltilen, bundan böyle ömrünün kalan kısmını tüm aile efradıyla, tüm maddi imkanlar sağlanmış halde Fas'ta geçirmesini öneren teklifi geri çevirir. Aynı yıl içinde kurulan Büyük Doğu Yayınları kanalı ile de, o ana kadar yayınlanan tüm eserlerinin ve bundan sonra yayınlanacak olan kitaplarının baskısıyla ilgilenmeye başlar. Yayınevinin kuruluşundan bir yıl sonra ise, kabul ettiği tüm şiirlerini derlediği Çile adlı şaheserini oluşturur.
1976-1980 arasında Raporları, 1978'de ise 16. ve son devir Büyük Doğu'larını çıkarır. 1980 yılında Türk Edebiyatı Vakfı kendisine "Sultan'uş-şuara (şairler sultanı)" ünvanını, Kültür bakanlığı ise Büyük Kültür Armağanı'nı verir. 1982'de ise Yazarlar Birliği tarafından, Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu adlı eseri sebebiyle yılın fikir adamı ilan edilir. Bu tarihlerden sonra, Ömrünün sonuna kadar Erenköy'deki odasında kalmayı yeğler ve İman ve İslam Atlası ile Kafa Kağıdı başta olmak üzere, ilerlemiş yaşına rağmen beyninin ne kadar muntazam işlediğini gözler önüne seren eserlerini yazmaya devam eder, daha önceden yayınlanmış olan konferanslarının derlenmesiyle ve diğer eserlerinin tertibiyle ilgilenir. Kenan Evren tarafından affedilmeyen hapis cezasının tehdidiyle günler birbirini kovalarken, takvimler 25 Mayıs 1983'e ulaştığında...
Uzun yıllar boyu kendisini rahat bırakmayan şeker hastalığı sebebiyle arkasında kocaman bir gençlik ve kütüphanelik çapta eserler bırakarak, yarın bıraktığı son sigarasının ardından dudaklarındaki tebessümün eşliğinde söylediği "Demek böyle ölünürmüş!" cümlesinin refakatinde, varlığını tarihe kazımış bir kahraman olarak, Serdengeçti'nin diyeceği gibi, doldurulacak bir boşluk dahi bırakmadan, son demlerinde kuvvetle muhtemeldir ki velilik mertebesine erdiği bu hayatı terk ederek hakkın rahmetine kavuşur. Yüzyıllar boyu süregelen entellektüel fetrete dur diyebilen ve uyuyan bir devi ayağa kaldıran Necip Fazıl'ın naaşı, vefaatinden bir gün sonra Eyüp Sultan kabristanına, Fevzi Çakmak'ın yakınına defnedilir. Ondan bugüne kalanlar, yüzyıllarca süren uykusundan uyanarak kıpırdanmaya başlayan bir gençlik, hala yeterince tanınmayan ve anlaşılmayan yüze yakın yetkin eser, İslam dairesindeki tezatsız bir fikir sistemi ile binlerce makaleden ibarettir.
Müslüman kimliğine sahip bir insan olarak fikrin, sanatın, aksiyonun ve dehanın zirvesine çıkma hedefinde kaydettiği muvaffakiyet; yetişmekte olan nesillere yol göstererek kendisini "Üstad" kılmıştır. O; İslamiyeti aşk ve vecd ile hakkını vererek yaşamanın, dünya için ellerimizden kaçırdığımız avantajı, ahiret için ise huzurlu bir sonsuzluğu bize armağan edeceği hakikatine insanların zihinlerini açmış bir ideal kahramanıdır. Üstad, kırk yılı bulan mücadelesi ile, İçerisinde yaşadığı cemiyetle beraber kendisini muhasebeye çeken, varoluş gayesini sorgulayan, kalabalıklarda erimeyen bir nesil için hayatını tüketen samimi bir tefekkür çilekeşi olmuştur. O belki de en çok, insanların dimağını ulvi tefekküre açtığı için Üstad'dır.
Onu daha iyi anlayabilmek için, kendi eserlerine ve kendi yazdıklarına müracaat etmekten daha iyi bir yöntem olmayacağı kanaatindeyiz. Zira Bir Adam Yaratmak, Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu, İdeolocya Örgüsü, O ve Ben, Çöle İnen Nur, Ulu Hakan II. Abdülhamid Han, Mü'min-Kâfir gibi bu topraklarda yaşayan herkesin kesinlikle okuması gereken şaheserlerin yanında, her biri alanında çok büyük bir değer taşıyan yüze yakın eser bırakmış olan Necip Fazıl'ın birikiminden ve ömrünü vakfettiği mücadelesinden nasiplenebilmek borcunu başka türlü yerine getirmek mümkün olamaz. Sitemizin diğer bölümlerinden gerek onun hakkında yazılan yüzlerce inceleme metnine, gerek kendisinin kaleme aldığı çok sayıda makaleye, gerekse de her biri Büyük Doğu yolunun kılavuzu olan yüze yakın telif eseri hakkında muhtelif bölümlerde sağlanan metinlere ulaşabilirsiniz. Onu gerçekten anlamak isteyen bir kişi, onu ve hakkında yazılanları incelemeli; her yönüyle eksiksiz bir vücudu belirten özelliklerinin yalnızca kuvvetli bir yanını remzlendiren şiirleriyle sınırlanmamalıdır.
www.n-f-k.com
|
 |
Cebrail ÖZDEMİR
13 yıl önce - Pts 25 Oca 2010, 10:31
aydınlık bir gazeteci
Uğur Mumcu
Türk gazeteci, araştırmacı ve yazar
Doğum tarihi 22 Ağustos 1942
Doğum yeri Kırşehir, Türkiye
Ölüm tarihi 24 Ocak 1993
Ölüm yeri Ankara, Türkiye
Eğitimi Hukuk (Üniversite)
Mesleği Araştırmacı, gazeteci ve yazar
Uğur Mumcu (d. 22 Ağustos 1942, Kırşehir – ö. 24 Ocak 1993, Ankara), Türk gazeteci, araştırmacı ve yazar. 24 Ocak 1993'te Ankara'da Karlı Sokak'taki evinin önünde, arabasına konan C-4 tipi plastik bombanın patlaması sonucu suikaste kurban gitti.[1] Suikastin failleri halen bulunamadı.[2]
Ailesi
Annesi Nadire Hanım, babası Tapu Kadastro memuru Hakkı Şinasi Bey idi. Ailesi Ankaralı olan Uğur Mumcu, 22 Ağustos 1942 tarihinde, babasının memuriyeti dolayısıyla Kırşehir'de, dört kardeşin üçüncüsü olarak doğdu.
Eşi Şükran Güldal Mumcu (Homan) ile olan evliliğinden (1976) bir oğlu (Özgür) ve bir kızı (Özge) olmuştur.
Uğur Mumcu anısına ailesi tarafından Ekim 1994'te Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı adında bir vakıf kurulmuştur.
Eşi Şükran Güldal Mumcu, 23. Dönem TBMM'ye İzmir Milletvekili olarak girmiş ve halen TBMM Başkanvekilliği görevini yürütmektedir.
Ağabeyi Av. Ceyhan Mumcu'nun Uğur Mumcu ile ilgili röportajlarının bir kısmı "Kardeşim Uğur Mumcu" adıyla bir kitapta toplanmıştır.
Eğitim yaşamı
İlk ve orta okulları Ankara Bahçelievler Deneme Lisesi'nde okuyan Mumcu çok aktif bir öğrenciydi. 1961'de başladığı üniversite eğitimini avukat olmak üzere başladığı Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde 1965'de tamamladı. Henüz öğrenciyken 26 Ağustos 1962’de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan Türk Sosyalizmi başlıklı makalesiyle Yunus Nadi Ödülü’nü aldı. 1963’de fakültede öğrenci derneği başkanı seçildi..
Askerlik dönemi
Askerliğini yapmaya hazırlandığı sırada 12 Mart dönemi’nde bir yazısında kullandığı "ordu uyanık olmalı" sözleriyle, "orduya hakaret etmek", "sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü kurmak" suçunu işlediği iddasıyla gözaltına alındı. Mamak Askeri Cezaevi’nde pek çok aydınla birlikte bir yıla yakın kalan Uğur Mumcu, bu davadan dolayı 7 yıl hapse mahkum edildi. Fakat Yargıtay'ca karar bozuldu ve serbest bırakıldı. Bu olaydan sonra Mumcu askerliğini, 1972-1974 yılları arasında Ağrı'nın Patnos ilçesinde, resmi tanımıyla "sakıncalı piyade eri" olarak tamamladı. Patnos'ta, ağır koşullar altında askerliğini yaparken, zaten uzun zamandan beri var olan ülseri yüzünden mide kanaması geçirdi.
Gazetecilik dönemi
Yeni Ortam gazetesinde köşe yazarlığı yapan Uğur Mumcu, 1975’ten itibaren Cumhuriyet’te 'Gözlem' başlıklı köşesinde düzenli olarak yazmaya başladı. Aynı zamanda Anka Ajansı'nda çalışmaktaydı. 1975’te Mart dönemini sergilediği makalelerinden oluşan Suçlular ve Güçlüler adlı kitabını yayınladı. Aynı yıl, Altan Öymen'le birlikte hazırladıkları, Süleyman Demirel'in yeğeni Yahya Demirel'in hayali mobilya ihracatını konu edinen, Mobilya Dosyası adlı kitabı yayınlandı.
1977 yılından sonra sadece Cumhuriyet için yazmaya başladı. 'Gözlem' başlıklı köşesinde 1991 yılının Kasım ayına kadar aralıksız olarak yazdı. 1977’de Sakıncalı Piyade ve Bir Pulsuz Dilekçe kitapları yayımlandı. Ertesi yıl, Sakıncalı Piyade adlı yapıtını Rutkay Aziz ile birlikte tiyatroya uyarladı. Oyunu Ankara Sanat Tiyatrosu tam 700 kere sahneledi. 1978’de, ünlünün yaşam öykülerini, siyasal geçmişlerini, bir güldürü zenginliğiyle anlattığı kitabı Büyüklerimiz yayımlandı.
1981’de terörün silah kaçaklığıyla ilgisini ortaya koymak ve kamuoyunu bu konuda uyarmak için yazdığı Silah Kaçakçılığı ve Terör yayımlandı. Aynı yıl, Mehmet Ali Ağca’nın Papa’yı öldürme girişiminden sonra Ağca üzerine inceleme ve araştırmalarını yoğunlaştırdı.
Türkiye'de terör olaylarının artması nedeniyle 1979 yılında 12 Mart dönemi öncesi ve sonrası gençlik liderlerinin yaşadıklarını kendi ağızlarından yansıttığı ve silahlı eylemlerle bir yere varılamayacağına dikkat çektiği kitabı Çıkmaz Sokak’ı yayımladı. 1982’de Ağca Dosyası, ardından Terörsüz Özgürlük adlı makale derlemesi yayımlandı. 1983 yılında Ağca ile cezaevinde röportaj yaptı. 1984 yılında Aziz Nesin öncülüğünde bir grup tarafından Cumhurbaşkanlığı ve TBMM Başkanlığına sunulan, ancak Kenan Evren'in imzalayanları "vatan hainliği" ile suçlayarak dava açtığı Aydınlar dilekçesinin hazırlanmasına katıldı; 12 Eylül döneminde aydınlara yapılan işkenceyi anlatan Sakıncasız adlı oyunu yazdı; Papa-Mafya-Ağca kitabını yayımladı.
1987’de araştırmacı gazetecilik açısından büyük bir başarı kabul edilen Rabıta ve 12 Eylül adlı kitapları; 1991’de en önemli araştırmalarından biri olan Kürt-İslam Ayaklanması 1919-1925 yayımlandı.
1991 yılında İlhan Selçuk ve yaklaşık seksen Cumhuriyet gazetesi çalışanı ile birlikte gazeteden ayrıldı. Bir süre işsiz kaldı. 1 Şubat - 3 Mayıs 1992 tarihleri arasında Milliyet Gazetesi'nde yazan Mumcu, Cumhuriyet Gazetesindeki yönetim değişikliği üzerine 7 Mayıs 1992'de Cumhuriyet'e döndü.
Mumcu, 7 Ocak 1993 tarihinde Mossad ve Barzani isimli bir yazı yazdı. Bu yazısında Barzani, CIA ve Mossad arasındaki bağlantılara değindi ve yazısını şöyle bitirdi:
Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA ve MOSSAD'ın Kürtler arasında? Yoksa CIA ve MOSSAD, antiemperyalist savaş veriyorlar da dünya bu savaşın farkında değil mi?
8 Ocak 1993 tarihli Cumhuriyet Gazetesindeki Ültimatom başlıklı yazısında ise yakında yayınlayacağı kitabında istihbarat örgütleri ile Kürt milliyetçileri arasındaki bağlantıları açıklayacağını yazmıştı. Kardeşi Ceyhan Mumcu, cinayetten önce Uğur Mumcu'nun İsrail elçisiyle görüşme yaptığını basına gönderdiği açıklamada yazmıştı. Gazetecilik hayatı başarılarla dolu olan Mumcu 24 Ocak 1993 tarihinde uğradığı bombalı saldırı sonucu hayatını kaybetmeden önce polis-mafya-siyaset ağının derin boyutlarını araştırmaktaydı. Öldürülme sebebi olarak Abdullah Öcalan'ın bir müddet MİT için çalıştığını araştırması iddia edilmektedir. [kaynak belirtilmeli]
Suikast sonucu katledilmesi
Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993'te Ankara'da Karlı Sokak'taki evinin önünde, arabasına konan C-4 tipi plastik bombanın patlaması sonucu suikaste kurban gitti.[1][3] Suikastın hemen ardından olay yerinde inceleme yapan uzmanlar, hiçbir delil bulamadığı ve patlamayla etrafa dağılan ve cımbızla toplanması gereken delillerin ise süpürgeyle süpürüldüğü iddia edilmiştir. [4]
Suikastı, İslami Hareket Örgütü, İBDA-C, İslami Cihat gibi örgütler üstlendi.[2] Suikastin arkasinda Mossad'ın ve kontrgerilla'nın olduğu da iddia edilmiştir.[5] Gazeteci arkadaşlarının daha sonra ki açıklamalarında Mumcu'nun öldürülmeden önce Abdullah Öcalan isimli PKK liderinin Milli İstihbarat Teşkilatına bağlı oldugunu ispat eden belgeleri ele geçirdigini söylenmiştir.[kaynak belirtilmeli]Ergenekon Davası sanıklarından Ümit Oğuztan, iddianamede yer alan ifadesinde, Mumcu’nun seri numarası silinmiş ve şu an Irak Devlet Başkanı olan Kürdistan Demokratik Partisi lideri Talabani’ye götürülen silahlarla ilgili araştırması nedeniyle öldürüldüğünü iddia etti.[2]
Mumcu'nun eşi Güldal Mumcu'yu ziyareti sırasında dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü ve İçişleri Bakanı İsmet Sezgin, "cinayeti çözmenin, devletin namus borcu olduğu" sözünü verdi. Suikastçiler ve arkalarındaki güçler halen bulunamadı.[2]
Eserleri
Mobilya Dosyası (1975)
Suçlular Ve Güçlüler (1975)
Sakıncalı Piyade (1977)
Bir Pulsuz Dilekçe (1977)
Büyüklerimiz (1978)
Çıkmaz Sokak
Tüfek İcad Oldu
Silah Kaçakçılığı Ve Terör (1981)
Söz Meclisten İçeri
Liberal Çiftlik
Devrimci Ve Demokrat
Aybar İle Söyleşi
İnkılap Mektupları
Rabıta
12 Eylül Adaleti
Bir Uzun Yürüyüş
Tarikat - Siyaset - Ticaret
Kazım Karabekir Anlatıyor
40'ların Cadı Kazanı
Kürt İslam Ayaklanması 1919-1925
Gazi Paşa'ya Suikast
Sakıncalı Piyade (Tiyatro)
Söze Nereden Başlasam
Bu Düzen Böyle Mi Gidecek?
Bomba Davası Ve İlaç Dosyası
Sakıncasız
Eğilmeden Bükülmeden
Kürt Dosyası (1993)
tr.wikipedia.org/ -
|
 |
muratortaçay
13 yıl önce - Pts 01 Şub 2010, 18:22
NEDİM DOĞAN'I KAYBETTİK
Tiyatro ve sinema oyuncusu Nedim Doğan, dün akşam tedavi gördüğü hastanede kalp yetmezliğinden hayata gözlerini yumdu. Nedim Doğan yaklaşık 3 yıl önce yakalandığı lenf kanserinden kurtulabilmek amacıyla tedavi görüyordu.
Bugüne kadar birçok film, dizi ve parodide rol alan sanatçı, son olarak “Olacak O Kadar” adlı komedi programında görev yapmıştı.
1945 yılında doğan Nedim Doğan, 1966 yılında Bakırköy Halkevi’nde tiyatroya başladı. 1982 yılına kadar öğretmenlikle tiyatroyu bir arada yürüttü. 1982 yılında öğretmenlikten istifa eden Nedim Doğan, Ercan Yazgan – Bülent Kayabaş tiyatrosunda çalışmaya başladı. Çevre Tiyatrosu, Nokta Tiyatrosu, Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu, Yasemin Yalçın Tiyatrosu çalıştığı tiyatrolardan bazılarıdır.
Yoğun kar yağışı ve kötü hava koşulları nedeniyle cenazenin Salı günü kaldırılacağı belirtildi.
Ailesinin ve tüm sinema-tiyatro camiasının başı sağolsun
|
 |
Güzel fatih
13 yıl önce - Pts 01 Şub 2010, 19:03
Ailesinin ve tüm sinema-tiyatro camiasının başı sağolsun
Allah Rahmet Eylesin
|
 |
Haldun Turan
13 yıl önce - Cmt 06 Şub 2010, 17:11
| Alıntı: |
Türk spor gazeteciliğinin unutulmaz kalemlerinden İslam Çupi, ölümünün 9. yılında, 7 Şubat 2010 Pazar günü mezarı başında törenle anılacak. Topkapı Maltepe Kabristanı'nda saat 11.00'de yapılacak anma törenine, İslam Çupi'nin ailesi, yakınları ve sevenleri katılacak.
İslam Çupi kimdir?
"FENERBAHÇE BÜYÜKLÜĞÜ NE ŞAMPİYONLUK BÜYÜKLÜĞÜ, NE KUPA BÜYÜKLÜĞÜDÜR. ONUN BÜYÜKLÜĞÜ BAŞKA BİR BÜYÜKLÜKTÜR İŞTE... ADI KONAMAZ." sözleriyle Fenerbahçe sevgisini her fırsatta dile getiren İslam Çupi 1932 yılında Arnavutluk'un başkenti Tiran'da doğdu. Gazetecilik mesleğine günlük spor gazetesinde spor muhabiri olarak başladı. Son Havadis, Türkiye Spor, Yeni İstanbul, Akşam, Tercüman ve Milliyet Gazeteleri'nde spor yazarı olarak çalışan İslam Çupi, evli ve bir çocuk babasıydı. Türkiye Spor Yazarları Derneği ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyesi, Sürekli Basın Kartı sahibi olan İslam Çupi, 6 Şubat 2001 tarihinde İstanbul'da hayatını kaybetmişti.
 |
Kaynak: http://www.fenerbahce.org/fb2008/detay.asp?ContentID=18555
Rahmetli İslam Çupi'nin hafızalara kazınmış sözlerini asla unutmayacağız.
|
 |
Ahmet Bey
13 yıl önce - Sal 02 Mar 2010, 21:31
Yönetmen Yılmaz Duru vefat etti
Rahatsızlığı nedeniyle bir süredir tedavi gören yönetmen, yapımcı, senarist ve oyuncu Yılmaz Duru vefat etti.
Duru’nun cenazesi, yarın Teşvikiye Camisinde ikindi vakti kılınacak cenaze namazının ardından toprağa verilecek.
1933 yılında Adana’da dünyaya gelen Duru, 1944’te "Ses" operetiyle sahneye çıkarak sanat yaşamına adım attı. Duru, bir dönem profesyonel dansçılık yapmasının ardından 1954 yılında oyunculuğa başladı.
Amerika’ya giderek dans öğretmenliği yapan Duru, orada sinema ve televizyon üzerine eğitim alıp, Türkiye’ye döndükten sonra Tura Film adlı bir şirket kurarak yönetmenlik ve yapımcılığa başladı. "Ekmek Kavgası" adlı filmle yönetmenliğe başlayan Yılmaz Duru, senaryo çalışmalarının yanı sıra 3 filmin müziklerine de imza attı.
Altın Portakal Ödülü sahibi de olan Duru, "İnce Memed Vuruldu", "Dövüşe Dövüşe Öldüler", "İnce Cumali", "Zalimler", "Erkekler Ağlamaz" gibi filmlerin yönetmenliğini üstlendi.Duru’nun rol aldığı filmler arasında, "Çete Şeyh", "Ahmed’in Gözdesi", "Beni Şafakta Vurdular", "Hancı", "Ölmek İstiyorum", "Gecelerin Hakimi", "Acı Zafer" ve "Dünya Kadınla Güzel" adlı yapımlar bulunuyor.
milliyet 2-03-2010
|
 |
seda sezgen
13 yıl önce - Sal 02 Mar 2010, 23:16
Mümtaz Sevinç (d. 9 Şubat 1952 - ö. 24 Ocak 2006) tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu, seslendirme sanatçısı.
Elazığ doğumlu olan Mümtaz Sevinç, Hacettepe Üniversitesi Fizik Mühendisliği Bölümü'nden mezun olduktan sonra sanat hayatına 1978 yılında Ankara Devlet Tiyatrosu'nda atılmıştır. Nazım Hikmet ve Mazlum Çimen'in şiirlerini de seslendiren sanatçı, tiyatro oyunculuğunun yanısıra, bir çok tv dizisi ve sinema filminde de rol aldı. 1994 yılında İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda görev aldı. Özel tiyatrolarda oynadı.
Nebil Özgentürk'ün Bir Yudum İnsan belgeselinin tanınması ve sevilmesine çok büyük katkısı olmuştur. Mümtaz Sevinç 24 Ocak 2006 günü, birlikte yaşadığı Banu Daldır tarafından bıçaklanarak öldürüldü.
ödülleri
Ferhat ile Şirin oyunuyla İsmet Küntay En İyi Erkek Oyuncu Tiyatro Ödülü.
Bazı Seslendirmeleri
San Francisco Sokakları adlı dizide Müfettiş Steve Keller (Michael Douglas)
Doludizgin-Bonanza dizisinde Küçük Joe Cartwright (Michael London)
Küçük Ev dizisinde Charles Ingalls ( Michael London)
Steve McQueen
Steve Martin
Paul Newman
Alain Delon
Filmografi
Sinema filmleri
Gülün Bittiği Yer
Hoşçakal Yarın
Diziler
Şehnaz Tango (1996)
Deli Divane (1997)
Eltiler (1997)
Gülün Bittiği Yer (1998)
Hoşçakal Yarın (1998)
Hayal Kurma Oyunları (1999)
Sır (1999)
Savunma (2000)
Baykuşların Saltanatı (2000)
Çifte Bela (2001)
Emanet (2002)
Sihirli Annem (2003),
Aşkımızda Ölüm Var (2004)
Nehir
Sev Kardeşim (dizi) (Yalnız bir bölüm oynamıştır.)
Rol aldığı oyunlar
Peter Pan 1964 - 1965
Bal Sineği 1965 - 1966
Keziban
Köşebaşı
Yakut Balık 1966 - 1967
Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi : Oktay Arayıcı 1978 - 1979
Kırmızı Sokağın Suzanı 1979 - 1980
Küçük Adam N’oldu Sana : (Hans Fallada)
Elif Ana
Sultan Kız 1982 - 1983
Son Gülen 1983 - 1984
Osmancık 1984 - 1985
10. Senfoni 1985 - 1986
Karakolda 1985-1986
İnsanlar ve Hayvanlar 1986 - 1987
Bir Kadın Bir Düş Bir Oyun 1987 - 1988
Aşkımız Aksaray'ın En Büyük Yangını : Güngör Dilmen 1989 - 1990
Vatan Diye Diye 1990 - 1991
Barbaros Hayrettin 1990-1991
Tamirci : Refik Erduran 1991 - 1992
Bahar Noktası 1992 - 1993
Yeşil Papağan Limited : Memet Baydur 1994- 1995
Kamyon : Memet Baydur 1995- 2006
Ferhat İle Şirin : Nazım Hikmet 1998 - 1999
Odada Savaş (Bakırköy Belediye Tiyatrosu) 2005-2006
|
 |
sayfa 5  |
ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET
|