1 milyon Türkiye fotoğrafı
|
 |
Alperen_dt
16 yıl önce - Prş 30 Ksm 2006, 01:41
Norman Stone
Norman Stone, unlu Ingliz tarihcisi Ingleterenin en unlu haber programinda, BBC'deki "Newsnight". Turkiye-Avrupa iliskileri tartisiyorlardi, Fransiz konugu orada utandirdi ve aptal gibi gosterdi. Ermeni soykirimin olmadigini acik acik dedi ve Fransaya giderse'de bunu diyer, dedi.
http://news.bbc.co.uk/nolavconsole/shared/player/ ...mp;cs=news
32'inci dakki'dan sonra seyretmeye basla.
Norman Stone kimdir
http://en.wikipedia.org/wiki/Norman_Stone
The Eastern Front, 1914-1917 (1975), ISBN 0-340-12874-7
Hitler (1980), ISBN 0-340-24980-3
Europe Transformed, 1878-1919 (1983), ISBN 0-00-634262-0; 2nd ed. (1999), ISBN 0-631-21507-7
Czechoslovakia: Crossroads and Crises, 1918-88 (1989), ISBN 0-333-48507-6
The Times Atlas of World History (1989), ISBN 0-7230-0304-1 (ed.)
The Other Russia (1990), ISBN 0-571-13574-9, with Michael Glenny
Onu tesekkur etmek istiyorum ve bunun icin ona mektup yazalim.
|
 |
arda84
16 yıl önce - Prş 30 Ksm 2006, 01:45
İngilizce'si iyi birisi yazsın, altına imzamızı atalım bence de..
|
 |
MuraTTurk
16 yıl önce - Prş 30 Ksm 2006, 05:53
Yukaridaki link calismiyor. Baska bir link bilen biri varsa yazabilir mi acaba? Tesekkurler.
|
 |
umutyolu
16 yıl önce - Prş 30 Ksm 2006, 12:35
NORMAN STONE: “SOYKIRIM DEĞİLDİ”
29 Kasım 2006, Kaynak : Weltwoche
Tarihçi Norman Stone, 1915/16 Ermeni katliamının ne bir cihad ne de planlı bir tasfiye olduğunu iddia ediyor. Türkler savaştaydılar, kışkırtıldılar ve imparatorluklarını savundular. Geçen haftaki Weltwoche’de yer alan Hans Lukas Kieser’in soykırım tezlerine bir cevap.
Hans-Lukas Kieser’ın adı geçen makalesi bu yazıyı takiben aşağıda yer almaktadır
“Ermeni “soykırımı” emperyalist bir komplodur.“ Bunlar, bir Türk Marksist olan, Doğu Perinçek’in sözleridir ve adıgeçen bunları İsviçre’de söyledi. Özgürlükler ve ifade özgürlüğü ülkesi olan İsviçre, soykırım inkarını cezalandıran (halk tarafından da onaylanan) bir yasa çıkardı. Yasa aslında Yahudi soykırımını inkar edenlere uygulanmak üzere formüle edilmişti. Yasada nelerin tam olarak soykırım tanımlaması içine girdiği ve hangi tarihi olayların soykırım olarak değerlendirilmesi gerektiği belirtilmiyor. Belli ki 1915 yılındaki Ermeni katliamı bu tanıma uyuyor ki Doğu Perinçek tanımı eleştiren konuşmasından sonra polis tarafından ifadesi alındı.
Polis ayrıca, bir Türk tarihçisi Yusuf Halaçoğlu’nun değerlendirilmelerine de ilgi gösterdi. Bir tarih kurumunun başında bulunan ve 1915 Ermeni sorunu üzerine kapsamlı bir inceleme yapmış olan Halaçoğlu, İsviçre’de, Anadolu’da Ermenilere karşı Türkler tarafından planlı bir yok etme eyleminin yapılmadığını söyledi: Yüz binlerce Ermeni isyan nedeniyle sürüldü ve bunlardan çoğu açlık veya hastalık sonucu öldüler. Bu, kaynakları iyi tanıyan tarihçiler için kabul edilen ya da en azından ciddiye alınan, makul bir tez. Ancak Ermeni “soykırımının” inkarını suç sayılmasını isteyen ve bunu bir şekilde sağlamaya çalışan bir Ermeni diasporası var. Profesör Halaçoğlu olayında Interpol bile harekete geçirildi.
Eski bir Marksist olarak tanınan Doğu Perinçek ile ben, ki bir zamanlar Margaret Thatcher için konuşmalar yazdım, siyasi olarak birbirimizden çok uzaktayız, ancak Ermeni olayı konusunda onunla aynı fikirdeyim veya en azından soykırım ithamlarından ikna olmuş değilim. Eğer Ermeni diasporası olaydan bu kadar eminse, bunu uygun bir mahkemeye götürmelidir. Bunu hiç yapmadılar ve bazı politikacıları, inkar ile ilgili yasalar sunmaları için aldatmayı, şaşırtmayı, taciz etmeyi ve rüşvet vermeyi tercih ettiler.
Hans Lukas Kieser, Die Weltwoche’deki yazısında, 1915 yılında Ermenilere soykırım yapıldığı görüşünü savunuyor. O zamanlar Ermeni halkının neredeyse tamamının Anadolu’dan sürüldüğü ve belgelenmiş bazı katliamların olduğu doğrudur. Misyonerler ve diplomatlar bu olaylara şahit oldular ve bu konuda rapor yazdılar. Ölenlerin sayısı ve nasıl öldükleri konusunda farklı görüşler vardır. Osmanlı makamları tarafından tutulan istatistiklere dayanan Yusuf Halaçoğlu (ki Kieser çalışmasına atıfta bulunmuyor), 550 bin kişinin sürüldüğünü ve bunlardan 50 bin tanesinin öldüğünü, bunların da yarısının öldürüldüğünü söylüyor. Çok korkunç bir katliam, Erzincan yakınlarında gerçekleşti ve nehirler cesetlerle doluydu. Sürülenler sürgünde açlık ve salgınlar nedeniyle ölmüşlerdir. Kaliforniya’da profesör olan (Kieser tarafından yine bahsedilmeyen) Stanford Shaw, rakamı 300 bin olarak belirtiyor. 300 bin rakamını bir hakaret olarak gören diaspora Ermenileri, Shaw’un evini yakmaya kalktılar. O zamanlar açlık ve salgınlar sonucu ölenlerin tüm Anadolu nüfusuna oranı neydi? Dörtte bir mi? Üçte bir mi? Bunu kimse bilmiyor.
1914 yılında, Türkiye ile Rusya arasında savaş çıktı. Ruslar, Ermenilerin Hıristiyan dayanışmasına güvendiler. Rus ordusunun hizmetinde dört adet Ermeni alayı vardı ve bunlar sınırı geçince, Van’daki Ermeniler ayaklandı. Bunun üzerine Osmanlı, Anadolu halkının beşte biri civarındaki Ermenileri sürmeye karar verdi. Bir çoğu öldü. Bu kasıtlı bir soykırım mıydı yoksa Suriye’ye “sürgün“ bu kelimenin anlattığı anlamı mı taşıyor?
Bu konuda söylenecek bir çok şey vardır. Bir çok Ermeni kurtulmuştur. Kieser bahsetmiyor ama, İstanbul ve İzmir’deki Ermeniler sürülmemiştir. Halep’tekiler ise sağ kalmışlardır. Yahudi soykırımı ile karşılaştırılırsa bu, Berlin, Viyana ve Frankfurt’taki Yahudilere dokunulmaması gibi bir şeydir. Hans Lukas Kieser, yazısında atıfta bulunmadığı Stanford Shaw’un Türk bağımsızlık savaşını anlatan beş ciltlik kitabını okumuş olsaydı, ne olduğunu anlardı. Ermeniler sürüldü ve çok kişi öldü. 1917 yılında Anadolu’ya dönmelerine izin verildi. 1918 yılında Ermenistan bağımsızlığına kavuştu. Büyük Britanya ve Fransa’nın desteği ile Ermeniler, bugünkü Ermenistan’dan daha büyük bir ülke kurmaya giriştiler (diğerlerinin yanısıra Batum, Erzurum ve bazı şehirleri istiyorlardı). Bunun yanısıra, bugün “etnik temizlik“ adı verilen olayı gerçekleştirdiler.
Harvard Üniversitesi’nin Osmanlı İmparatorluğu ve Çarlık Rusyası üzerine uzmanlaşmış genç bir tarihçisi bu olayları belgeledi (Kieser onun araştırmalarından da bahsetmiyor): Ermeniler, yeni Ermenistan’a yerleşmek için Türkiye’nin önemli şehirlerini terkettiler. 1920 yılında Kuzey Ermenistan yıkıldı. Bundan hemen sonra yüzbinlerce Güney Ermenistanlı Suriye, Lübnan, Tunus ve bizzat Fransa’ya kaçtı. Kuzey Ermenistan’ın yenilgisi, Ermeni tarihçi Richard Hovannisyan (Stanford Shaw’un eski bir çalışma arkadaşı) tarafından mükemmel şekilde tasvir edildi. Bana göre bu eserin dördüncü cildi bir klasik. Bu çok üzücü bir hikaye, çünkü ben Ermenilerin (ve Yunanlıların) Türkiye’den kaybolmasına üzüldüğümde, Türkiye ile samimi olan herkes beni onaylayacak. Ancak Türklere karşı dürüst olmak için, onların “emperyalist bir komplo“ kurbanı olduklarını ve Ermenilerin de buna alet olduklarını da söylemem gerekiyor.
Osmanlı yönetimi 1915’te, tıpkı Hitler’in Yahudilere yaptığı gibi, Ermenilerin kökünü kurutmak istedi mi? Princeton üniversitesinden büyük tarihçi ve İslam uzmanı Bernard Lewis, Le Monde tarafından kendisine yöneltilen bu soruya doğrudan bir cevap vermekten kaçındı. “Bu, insanın “soykırım”dan ne anladığına bağlı“ dedi. Bunun üzerine Ermeniler tarafından mahkemeye verildi. Karşıtlarının temyize gittiği davaların dördünü kazandı. (Bernard Lewis bugün doksan yaşında ve ilk kez 1963 yılında yayımlanan Modern Türkiye Tarihi’ni bugün hala bulmak mümkün) Lewis beşinci davayı kaybetti ve insanların duygularını incittiği için, sembolik olarak bir frank ödemeye mahkum edildi. Gerçekler Bernard Lewis’e hak veriyor: Osmanlı yönetiminin ”soykırım“ amaçladığını gösteren bir belge yoktur.
Ermeni tarafının görüşünü savunan, zeki bir bilim adamı olan, Türk tarihçi Taner Akçam, “soykırıma“ işaret eden bir belge olmadığını kabul ediyor. Ermeni sorunu konusundaki en tanınmış yazar, yorulmadan soykırım tezini savunan Vahakn Dadriyan. Dadriyan, genelde sahte olarak kabul edilen belgelerin esasen gerçek olduğunu savunuyor: 1920 yılında, Andonian adında bir gazeteci, Talat’ın, sözümona yetimhanelerdeki çocuklar da dahil olmak üzere, Ermenilerin yok edilmesini emrettiği 40 telgrafı sundu. Bu belgeler Londra ve Paris’e gönderildi. İngiliz adalet makamları tarafından bunlara hiç başvurulmadı ve Talat’ı daha sonra öldüren kişinin olayını inceleyen (ve onu serbest bırakan) bir Alman mahkemesi, onları kabul etmedi. Gerçeği neredeyse hiç yansıtmayan söz konusu belgeler daha sonra kayboldu. Buna rağmen Dadriyan onları savunmaya devam ediyor.
Sözde soykırımı kanıtlayan belgeler hakkında söylenecek ne kaldı? Andonian’un işaret ettiği Talat telgraflarının yazılmış oldukları kağıt, Halep’teki bir Fransız okulundan geliyor. Dadriyan bunu 1915’teki kağıt sıkıntısı ile açıklıyor. Valinin imzası sahtedir. Dadriyan’in cevabı “insanlar imzalarını değiştirebilir” şeklindedir. Tarihlerde yanlışlık var, çünkü sahteciler Müslüman yılının Mart’ta başladığını fark etmediler ve belgelere bizim tarihimizle 1915 yılına değil, 1916 yılına tekabül eden bir tarih attılar. Bunlar açık şekilde sahte belgelerdir ki Osmanlıların “soykırım“ yapmayı amaçladığına dair yegane kanıt olarak gösterilmektedir. Bu bağlamda saygıdeğer ABD’li tarihçi Günter Lewy’nin (Amherst üniversitesi – Massachusetts) sunduğu ilave kanıtlar da var. Adıgeçen çalışmasının ürününü mutad yayımcısı olan Oxford University Press’e sundu ancak bu yayınevi, çalışmayı “Türk inkar görüşünü“ temsil ettiği gerekçesiyle, kitabını yayınlamayı reddetti. Ciddi bilimsel çalışmaya dayalı olan bu kitap, daha sonra Utah üniversitesi tarafından yayımlandı.
Şimdi olayın can alıcı noktasına geliyoruz. İngilizler, 1918’den 1922’ye kadar İstanbul’u işgal ettiler. Arşivlere rahatça ulaşabiliyorlardı ve Malta’da alıkoydukları 150 tanınmış Türk’ü tutukladılar. Soykırımı ispatlayacak hiç bir kanıt bulunamadı. İngilizler acilen ABD’ye başvurdular ve Türk memurları suçlayıcı belgeler olup olmadığını sordular. ABD konsolosları, 1915 ve 1916 olaylarına şahit olmuşlardı. Amerikalıların cevabı: Bizde kanıt yok. Şimdi Ermeni diasporasından tarihçiler şunları iddia edecekler: a) Türk milliyetçiler İngiliz görevlilerine baskı uyguladılar, b) Amerikalılar daha o zamanlar Orta Doğu’daki petrolle ilgilenmeye başladılar ve Türklere karşı bir harekette bulunmak istemediler. Bunlar bir “soykırım“ için inandırıcı argümanlar mı?
Geriye kalan Ermenilere yapılan katliamlar. Bunlara kimse karşı çıkmıyor. Soru şu: Neden katliamlar oldu? Kieser, 1915 yılındaki Türk yöneticilerinin, azınlıkları yok etmeye yönelten, İslamcı cihad ile ihtilalci milliyetçilik karışımı bir toplu cinnetin etkisi altında kaldığına inanıyor. Şimdi Türklerin o zaman Anadolu’yu paylaşmayı planlayan düşmanlara karşı bir dünya savaşında olduğunu göz önüne getirmek gerekiyor. Ruslar Kafkasya’dan içeri girmişlerdi, İngilizler Çanakkale Boğazı’na saldırmıştı ve Fransızlar Kıbrıs’ta bir Ermeni gönüllü askerler birliği oluşturmuşlardı. (Kieser haklı olarak Franz Werfel’in “Musa Dağ’ın 40 günü“ romanından söz ediyor, ancak tarih sırasını gözden kaçırmış: İsyan sürgünlerden önce oldu ve Fransa’nın Güney Türkiye’ye müdahalesinin doğrudan sonucuydu.) Van’da bir Ermeni isyanı gerçekleşti ve Kieser bunun bir savunma eylemi olduğuna inansa da, iki veya üç hafta sonra bölgeyi işgal eden Ruslar farklı şeyler gördüler. Michael Reynolds ilgili belgeleri inceledi. Ona göre Kafkasya Kralının yardımcısı, Ermenilerin her türlü zalimliği yaptığını not etti – yaşlıları, kadınları ve çocukları öldürdüler. Ona göre tek teselli, Rusya’nın “Ermenistan’ı Ermeniler olmadan“ ilhak edebilmesiydi. Hiç kimse Ermenileri özellikle takdir ediyor gibi görünmüyor.
Benim bilgime göre, olayın bir yönü henüz doğru şekilde incelenmedi: Ermeni milliyetçiler ile Rus terörizmi arasındaki ilişki. Kieser’in belirttiği gibi, Osmanlı Ermenileri iyi entegre olmuşlardı. Oranlarına göre daha fazla diplomat, yayımcı, sanatçı çıkardılar ve 19. yüzyılın İngiliz turistleri tarafından “Hıristiyanlaşmış Türkler“ olarak görüldüler. 1821 yılında Yunanlılar ayaklandığında, Ortodoks Patriği öldürenler sadık Ermenilerdi. 1870 yılında, Osmanlı İmparatorluğu yıkılmaya başladığında, bazı Ermeniler kendilerini milli davaya adamışlardı. Hatta iki Ermeni devrimci örgütünün Rusça isimleri vardı: Hınçak “çan“ anlamına geliyor ve Taşnak da “federasyon“ demek.
Dostoyevski figürleri gibi davranan bu kişileri taktiği yeterliydi: Polis bir terör eylemi ile kışkırtılıyor, polis buna kaba biçimde karşılık veriyor, böylece failler suçsuz ve mağdur gösterilebiliyor ve kamuoyunun sempatisini kazanıyor. Başta da farklı düşünenleri örneğin Van belediye başkanı’nı hedef aldılar. Ermeni milliyetçilerinin terörü bu tarzda, 1880’li yıllarda başladı ve batı kamuoyunu kendi taraflarına çekmeyi amaçlıyordu. Bugüne kadar “Ermeni katliamı“ Batı halkının bilincinde kaldı. (Kieser tarafından bahsedilmeyen) Jeremy Salt’ın mükemmel kitabında işaret edildiği gibi, bu zamanda konsoloslar, Ermeni terörü konusunda uyarılarda bulundular. Şimdiye kadar Türklerin halkla ilişkiler konusunda beceriksiz oldukları bir gerçek: Zavallılar iyi yalan söyleyemiyorlar. Ancak daha büyük günahları var. Tüm ülke mülteciler üzerine kurulmuş: Kafkasya, Kırım, Balkanlar. Justin McCarthy’ye göre (Kieser tarafından yine bahsedilmeyen „Death and Exile“ isimli kitapta) yedi milyon mülteci vardı ve bunlardan çok fazla ölen oldu. Sadece Ermenileri hatırlar ve diğer kurbanları unutursak, medeni bir ülkeye layık olamayız ve ırkçılık suçu işlemiş oluruz.
Olayların bir kurbanı da Ermeni Patriği Aşıkyan oldu. 1890 yılında açıkça taraf tuttu ve Kumkapı’da bir vaazda, milliyetçiler konusunda uyarılarda bulundu. Türklerle Ermenilerin bin yıl boyunca birlikte yaşadıklarını, hatta Bizans ile savaşta müttefik olduklarını söyledi. Kültürlerinin geliştiğini anlattı (Gerçekten de Kudüs’teki Ermeni mahallesi ziyaret edildiğinde, kendine acımadan hiç bir iz taşımayan harika bir sergi görülebiliyor). Patrik, Osmanlı İmparatorluğu’nun hiç bir bölümünde Ermenilerin çoğunluk olmadıklarını vurguladı (Bu arada en fazla Ermeni nüfusa sahip olan şehir Ankara’ydı). Patrik, eğer Ermeni milliyetçiler Türkleri kışkırtırsa, bunun sonu gelmeyen bir kan dökülmesine neden olacağını ve Ermenilerin felaketi olacağını anlattı.
Patrik tabii ki haklıydı. Peki milliyetçilerin cevabı ne oldu? Onu vurdular.
Eğer Doğu Türkiye’ye giderseniz, Kars’a uğrayın. Eskiden fakir ve pis bir şehirdi. Son zamanlarda, Hazar petrolünü Akdeniz’e getiren boru hattı sayesinde önemli ilerlemeler kaydetti.
Kars, Ermenistan sınırında bulunuyor ve eski Ermenistan başkenti Ani’nin kalıntıları Kars’ın yakınındadır. Sınırın ötesine bakarsanız, orada bulunan taş ocağını görürsünüz ve orada kullanılan dinamitin Türk tarafındaki harabelere zarar verdiğini görürsünüz. Bugün Ermenistan, her yıl nüfusu azalan, fakir bir ülke. En önemli meşgale, vize için kuyrukta beklemek. Sovyetler Birliği zamanında, Ermenistan’ın nüfusu üç milyondu. Bağımsızlığını kazandı ve Karabağ’ı Azerilerden aldı. Bu, Ermenistan’a ne getirdi? Şimdi, dış ticareti olmayan, nüfusu yarıya düşmüş, denizsiz bir ülke. İstanbul’da kaçak yaşayan 70 bin Ermeni var. Gerçek şu ki, bağımsızlık Ermeni halkına Türklerin yaptığından daha çok zarar verdi. Şimdi o zamankinden 1,5 milyon daha az Ermeni var.
Ermeni diasporası, kendi ülkesinin çıkarlarını düşünseydi, o zaman sorunu görürlerdi. O zaman, 1915’te savaş vardı. Hıristiyanlar ile Müslümanlar düşman olmaya zorlandılar. Her ikisi de hata yaptı. Olayların baş sorumluluğunu taşıyan Osmanlı Bakanı Talat Paşa’nın hatıraları gerçek gibi geliyor: Olanlar hoşuna gitmiyordu. Ermeni trajedisi herkes için bir trajedi: Türkler için olduğu kadar Ermeniler için de. Türkiye’nin kendini toparlaması için iki nesil gerekti. Ancak dürüst olalım: Kim kimi kışkırttı? Franz Werfel “40 gün“ ün önsözünde şöyle yazmış: “Türklere karşı polemiğe girmeyin“. Modern Türkiye, Atina ile Singapur arasında bölgede, insanların yaşamak isteyebilecekleri tek ülkedir. Çok büyük bir göçmen sorunu ile karşılaşmış olan bir ülkedir, ki Ermeni göçmenleri bunların sadece bir parçasıydı. Aralarında ünlü bilim adamlarının da bulunduğu Yahudiler, Türkler tarafından Hitler’den, tam Werfel kitabını yazdığı zaman kurtarıldı. O, ne dediğini biliyordu.
Edinburg doğumlu Norman Stone Avrupa tarihinde uzmanlaşmış İngiliz bir tarihçidir. Büyük sayıda tarih çalışmaları arasında bir Hitler biyografisi bulunmaktadır. Oxford Üniversitesinde 13 yıl boyunca Prof. olarak Modern Çağ tarihi dersi verdikten sonra Türkiye’ye yerleşmiş ve halen Koç Üniversitesinde öğretim görevlisidir. İngilizceden Hanspeter Born tarafından çevrilmiştir.
** Hans-Lukas Kieser “ERMENİ TRAJEDİSİ”
Weltwoche 42/06 19-25 Ekim 2006
--Geçtiğimiz Yüzyılın Başında Yaklaşık Bir Milyon Hıristiyan Ermeni, Türk Siyasetçilerin Emriyle Öldürüldü. Yarı Cihat, Yarı Milliyetçi-Darvinist Tasfiye Olan Bu Soykırım, Türkiye Tarafından Bugüne Kadar İnkar Edildi--
Osmanlı İmparatorluğu 15. yüzyılda kendini bir dünya gücü olarak kabul ettirdiğinde, bu bazı gayrimüslimler için Hıristiyan Bizans hükümranlığından veya bir çok Yahudi’nin İstanbul ve Selanik’e kaçtıkları İspanyol engizisyonundan daha cazipti. 16. yüzyılda imparatorluk Balkan yarımadası ve Anadolu’dan Kuzey Afrika’ya ve Arap yarımadasına kadar genişledi. Fatih Sultan Mehmet’e yakın bir tarihçi, hanedanın atası Osman’ın Hıristiyanlar için söylediği iyi sözleri yazdı: „Onlar bizim komşularımız. Biz bu topraklara (Anadolu) vatansız olarak geldik ve onlar bizi iyi karşıladılar. Bizim de onlara değer vermemiz uygun olur.“ Neden Müslüman-Hıristiyan saygısından nefret, eski Osmanlı hoşgörüsünden 1915/16’da Hıristiyan karşıtı yok etme doğdu?
Genç Basel’li öğretmen Beatrice Rohner, 1899 yılında İstanbul’a ve daha sonra da görevli olarak bugünün Doğu Türkiye’sinde bulunan Maraş’a (bugün İsviçre’de buradan gelen Türk ve Kürt kökenli birçok göçmen bulunuyor) geldiğinde, ağır krizler görülebiliyordu, ancak bunları aşmak için umut vardı. Rohner ile doğu misyonu için yurt dışına çıkmış olan İsviçreli Jakob Künzler’in amaçları yardımcı olmaktı. Çünkü 1895 sonbaharında Anadolu’nun Osmanlı vilayetlerinde, Ermeni kurban sayısı o zamanlar Rusya’daki Yahudi katliamlarındakinden kat kat fazla olan Ermeni karşıtı şiddet patlak vermişti. Ortada iyileştirilecek onbinlerce yetim vardı.
Bunu yapanların argümanı, Ermeni cemaatinin isyancılar için uygun zemin oluşturduğu ve dış destek ile yönetime gelmek istemeleriydi. Katliamlara yetkililer tarafından göz yumuldu, sık sık da aktif olarak desteklendi. Aslında devrimci küçük gruplar vardı, bunlardan bir tanesi 1886 yılında Cenevre sürgününde kurulmuştu. Bu suç dini nedenlerle haklı gösterildi: İsyancı gavurları öldürmek İslami yükümlülüktür, Halife bu konuda çağrı yapmıştır.“
19. yüzyıl sonları sadece modern bir İslam’ın değil, aynı zamanda devlet İslamcılığının yanısıra camilerde gayrı Müslimlerin (“gavur”) öldürülmesi çağrısı yapan bir İslamcılığın doğumuna sahne oldu. Bu arada Osmanlı reformcuları, Hıristiyanları hor gören bir tanım olan gavur’un kullanılmasını 1856’da yasakladılar. 1895 yılındaki katliamın ana nedeni yağma idi. Yerel Sünni Müslüman failler, daha iyi eğitim görmüş olan, ekonomik olarak kalkınmaya çalışan azınlıklara imreniyorlardı. 1908’deki Jöntürk devrimi, bir an için ilerici memurlar ile gayrimüslim aydınların birlikte hareket ederek, halkların uzlaşmasını mümkün kılacakları bir hareket gibi göründü. Aralarında Urfa’da bir hastanenin yapılışında bulunan Künzler’in de yer aldığı şüpheci çağdaşlar ile birlikte bir çok kişi yeni dönemi memnuniyetle karşıladılar. 1913 yılında Jöntürk komitesi İttihat ve Terakki bir diktatörlük kurduğunda, sertlik yanlıları başarıya ulaşmışlardı. Sertleşmeye dış olaylar da katkı yaptı: İtalya, 1911 yılında Osmanlı’ya ait olan Libya’yı işgal etti ve Balkan ülkeleri 1912 yılında Avrupa’daki son Osmanlı topraklarına saldırdılar. Bu Balkan savaşında imparatorluk Selanik’i kaybetti ve yüzbinlerce Müslüman mülteci durumuna düştü.
--İttihat ve Terakki Komitesi--
Komplocu İttihat ve Terakki Komitesi, merkezini Selanik’ten İstanbul’a taşıdı. Merkez komitenin bir çok üyesi, eski posta memuru Talat ve astsubay Enver gibi, Balkan kökenliydi. 1913 yılında Talat (39) ile Enver (32) imparatorluğun zirvesindeydiler. İslamcı ve Pantürkizm yanlısı Savaş Bakanı Enver, sadece imparatorluğun yeniden kurulmasını değil, aynı zamanda büyümesini hedefledi: Arap dünyası ve Balkanlar’ın yanısıra Orta Asya’daki „Rusya Türklerini“ de kapsamalıydı. Amacına ulaşmak için savaşı tercih etti. Komite üyeleri arasında, Anadolu’yu Türklerin yurdu yapma konusunda fikir birliği vardı. Aynı şekilde Selanik kökenli olan ve daha sonra cumhuriyeti kuran subay Mustafa Kemal (Atatürk) de bu ideali paylaşıyordu. Kemal, Enver’in kişisel rakibi olarak komite üyesi değildi ve daha sonra yapılan soykırıma karışmadı.
Jöntürkler emperyalist bir siyaset izleseler de milliyetçiliğe umut bağladılar. Böylece, genç eğitimli Türk aydınlarını arkalarına aldılar. 1913 yılında Lozan’daki bir Türkçülük kongresinde, „Anadolu’yu vatanları yapmaya“ ant içtiler. Komite, Anadolu’daki Türk olmayan Müslümanları, özellikle de Kürtleri, uzun vadede asimile edilebilir olarak görüyordu. Bunun aksine Hıristiyanlar asimile edilemez kabul ediliyorlardı. Daha 1914 başlarında, Ege kıyılarında çoğunluğu Rum Ortodoks olan Hıristiyanlara kapsamlı bir sürgün yapıldı. Bu olaylar, başkanlığını Celal Bayar’ın yaptığı, komitenin İzmir şubesi tarafından organize edildi. Bayar daha sonra bakan ve 1950-60 yılları arasında da Cumhurbaşkanı oldu.
--Birinci Dünya Savaşı--
Birinci Dünya Savaşı olmasaydı, bir soykırım olmazdı. İlk başlarda yeni bir Balkan savaşı gibi görünen olaylar, 1914 yılında gergin siyasi ortam içinde yayılarak bir dünya savaşına dönüştü. Alman İmparatorluğu, Temmuz ayı sonunda birden bire Enver’in ittifak teklifini kabul etmeye hazır olduğunu bildirdi ve 2 Ağustos tarihinde, Rusya ile zaten başlamış olan savaşa Osmanlıların da bir an önce girmesini ısrarla isteyen gizli bir antlaşma imzalandı.
Almanlar, doğu cephesini rahatlatmak için Rusya’ya karşı acil bir eylem için ısrar ettiler. 1914 yılı sonlarında Enver’in Kafkasya seferberliği, tıpkı kayınbiraderi Cevdet’in Kuzey İran’da yaşadığı gibi fiyaskoyla sonuçlandı. Bunun sonucunda milislerin katıldığı korkunç bir küçük savaş çıktı. Bu, sınır bölgesinde bir çok Müslüman ve Hıristiyan sivilin ölümü ve komite tarafından körüklenen Hıristiyan karşıtlığının artması ile sonuçlandı. Cevdet, İran ve Rusya sınırında bulunan Van vilayetinin askeri komutanı ve valisiydi.
Komite Osmanlı Ermenilerini toplu ihanet ile suçladı: Ermeni liderler 1912 sonunda Avrupa diplomasisinden reform yardımı istemişlerdi, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1914 yılında imzaladığı, Doğu Anadolu için bir reform planı oluşmuştu. Plan, daha fazla güvenlik, demokrasi ve uluslararası kontrol öngörüyordu. Komitenin 1914 Ağustos’unda ilk aldığı önlem planı kaldırmak oldu. Savaş Ermeni cemaatine kuşkulu göründü. Bir kaç bin Ermeni Rus ordusunun tarafına geçti.
1908 yılından beri komite ile seçim ittifakı içinde bulunan Ermeni partisi Taşnak, 1914 Ağustos’unda komitenin intihar niteliğindeki Rus-Ermeni topraklarındaki (Ermeni yerleşim bölgelerinin büyük bölümü Osmanlı topraklarında, küçük bir bölümü de Rusya topraklarındaydı) Çarlık rejimine karşı gerilla oluşturma teklifini reddetti. Sonuçta, Nisan 1915’te Van Ermenileri, bir çok Ermeni’yi katlettiren Cevdet’e karşı kendilerini savundular. Bir Rus saldırısı sayesinde yok edilmekten kurtuldular.
“Van’daki Ermeni isyanı“ bugüne kadar, Osmanlı’yı sırtından hançerleyen Ermeni efsanesini besledi. Son zamanlarda ulaşılabilen Osmanlı askeri kaynakları, bir Ermeni isyanı dışındaki her tezi destekliyor. Nisan ortalarında Hasankale’den (Erzurum) gelen askeri bir telgraf, „şimdiye kadar ciddi bir toplu isyan hareketi için cesaret yok“ saptamasını yapıyor. Bir ay sonra orada genel bir „sevkiyat“ başladı.
--Soykırım--
1915 Şubat ayı sonunda Enver, Ermeni bir piskoposa, müteşekkir şekilde „Ermeni Osmanlı askerlerinin savaştaki yükümlülüklerini yerine getirdiklerini kendi gözleri ile gördüğünü“ yazdı. Bu vazifeye uygun erkekler, 1914 Ağustos’unda orduya alındılar. Ancak, Doğu Anadolu Müslüman ve Hıristiyanları arasındaki asker kaçağı sayısı yüksekti. Yine de, Alman General Liman von Sanders komutasındaki Osmanlı kuvvetleri, itilaf devletlerinin 1915 Mart’ında İstanbul’a yaptığı saldırıyı püskürttüler. Avusturya’nın İstanbul askeri ataşesi General Pomiankovski, bu zafer „Türk halkı ve özellikle de Konstantinopolis’teki yönetim üzerinde büyük bir etki yarattı“ diye yazdı. „Şimdiye kadarki güvensizlik ve moral çöküntü kayboldu ve yerini iyimserlik ve kendine güven ile acımasız bir şovenizme bıraktı.“
„Acımasız şovenizm“ ile kasıt, komitenin Ermeni varlığını geniş çaplı şekilde yok etmeye başlaması idi. Orta ve Doğu Anadolu’daki Ermeni askerlerin silahları alındı ve öldürüldüler. Komite, 24 Nisan’dan itibaren İstanbul ve vilayetlerdeki Ermeni aydınları tutuklamaya, işkence yapmaya ve çoğunu öldürmeye başladı. Örneğin, Osmanlı meclisinde milletvekili olan hukukçu ve yazar Krikor Zohrab, ülkenin iç kesimlerine yollandı ve Urfa yakınlarında kendisine refakat eden subay tarafından vuruldu. Urfa’daki her iki komite komiseri de, Künzler’in doktor arkadaşlarından öğrendiğine göre, şehir doktorunu ölüm nedenini gizleyen bir rapor yazmaya zorladılar.
Mayıs 1915’ten itibaren, Talat yönetimindeki İçişleri Bakanlığı, Anadolu’daki tüm Ermenilerin „sevkiyat“ ını (Osmanlı terimi böyle) emretti. Bir çoğu, Suriye’deki Halep yakınlarındaki çölde bulunan toplama kampına sürüldü, diğerleri ise Karadeniz’de boğuldu. Enver’le birlikte sık sık yolculuk yapan Pomiankovski, „bu barbar emrin uygulanması, aslında Anadolu’daki Ermeni ulusunun kökünü kurutmakla aynı anlama geliyordu“ diye yazdı. Aralarında çocuklar, yaşlılar ve hamileler de bulunan bir çoğu haftalarca yayan gitmek, açlık ve susuzluk çekmek, eziyet görmek zorunda kaldılar. Batı Anadolu’da bulunan diğerleri, Berlin-Bağdat treninin yük vagonlarında gittiler. Doğu Anadolu’da delikanlılar ve erkekler, arasıra da kadınlar ve çocuklar sistematik olarak katledildiler. Batı Anadolu’dan bir çok erkek de Halep’e ulaşmayı başardı. Bir çok çocuk anne ve babasını kaybetti ve yapayalnız kaldı. Açlık ve susuzluk nedeniyle yavaş yavaş ölmenin, şiddet sonucu ani ölümden çok daha kötü olduğunu vurgulayan Künzler „ yolculukta ölen ve öldürülenler şanslı“ diye yazdı.
Bazı yörelerde yok etme engellerle karşılaştı. Ancak sadece Van ve Musa Dağ’daki Ermeni direnişi, takibata uğrayanları kurtarmayı başarabildi. Urfa’da ise başarısız oldu: Jakob Künzler, şehirdeki katliamı, bir çok tanıdığın hüzünlü gönderilişini ve Ermeni mallarının satılmasını etkili şekilde yazdı. Karısı ile birlikte, ortadan kaybolanlara yardım faaliyetine katıldı. Onu en çok sarsan, „özellikle delikanlılara da yapılan tecavüzler, onur kırmalar, namusunu lekelemeler“ oldu – subaylar inanılmaz, anlatılmaz şeyler yaptılar. Ermeni erkeklerinin kaçmalarına yardım etmenin cezası idamdı, buna rağmen onlara yardım etmeye cesaret eden Müslüman dostları vardı.
Amerikalı misyoner Tacy Atkinson, Elazığ’dan sınırdaki Dersim’e adam kaçırma hizmetlerini organize ediyordu: Alevi Kürtler, ortadan kaybolanları Amerikan hastanesinden alıp, para karşılığında dağlara götürüyorlardı. Oradan Ruslara giden gizli yollar vardı. (Ruslar, 1916’da Erzincan’a kadar geldiler, ancak Rus devriminden sonra geri çekildiler. Aynı şekilde geri çekilen Ermeniler de vahşet yaptılar. Türk medyasında gösterilen toplu Müslüman mezarları, eğer doğru kimlik tespiti yapıldıysa, 1918 başlarındaki bu olaylarla bağlantılı.)
Elazığ’daki Kızılay hastanesinin Türk idarecisi, Atkinson ile birlikte, gönderilenlere yardım etti, ancak derhal görevden alındı. Hıristiyan misyoner, bu Müslümanı „cennette bir daha görmeyi“ umdu.
Elazığ ili, sürülenlerin bir çoğu Gölcük gölü kıyısına getirilip, orada öldürüldüğü ve yağma edildiği için mezbaha adını aldı. Tacy’nin kocası, Amerikalı doktor Atkinson ile ABD Konsolosu Davis’in 1915 Ekim’i başında yaptıkları bir araştırma gezisinde, dehşet ve utanmazlık ortamı hakimdi. Çoğunluğu çıplak kadın ve çocuklardan oluşan cesetlerin sayısının en az 10 bin olduğunu tahmin ettiler. „Vücutların çoğunda karın veya göğüs bölgesinden gırtlağa kadar uzanan süngü yaraları vardı. Cephane çok değerli olduğundan, pek azı vurularak öldürülmüştü. Süngü ve bıçakla öldürmek daha ucuza geliyordu“ diye yazdı Konsolos.
Bu olayda, bölge Kürtlerini fail olarak suçlamak için materiyel ve cinsel sadist tahrikler yetmiş gibi görünüyordu. Genel olarak bu tür katliamların sorumlusu, merkez komite üyesi Bahaettin Şakir yönetimindeki özel teşkilattı. Şakir, 1915 Nisan’ı başlarında, başkentteki önemli toplantılardan doğuya geri döndü. Teşkilatı askeri fiyasko nedeniyle Kafkaslar’da Ruslara karşı kullanılamadığı için soykırıma alet edildi. Erken tahliye edilen suçlular teşkilata alındı, Kürt aşiretleri dahil edildi. Dikkat çekici şekilde, Çarlık rejiminin mültecileri olan bir çok Çerkez ve Çeçen de teşkilat içinde faaldi. Ermenileri, ezeli düşmanları Rusya ile özdeşleştiriyorlardı.
Sevkiyat 1915 Haziran’ından Ekim’ine kadar sürdü. Elazığ’a sınır olan Diyarbakır ilinin valisi Dr. Reşit, 1889 yılında askeri Tıp okulunda öğrenci grubu olarak kurulan komitenin kurucularındandı. 1915’te hala mevkisini koruyan tek kurucu üye oydu. 28 Eylül 1915 tarihinde, lideri Talat’a çektiği telgrafta, vilayetinden 120 bin Ermeni’yi başarıyla „uzaklaştırdığını“ yazdı.
Reşid notlarında Ermenileri “Müslümanların kanını emenler“ olarak niteledi. Komite sekreteri ile yaptığı bir görüşmede, öldürülmeleri doktorluk yükümlülüğü olan „Ermeni eşkiyalar“ ve „mikroplar“ dan söz etti. Komitee sekreteri Mithat Şükrü daha sonra, valinin bir bilim adamı olarak doğru davrandığını söyledi.
Münferit sevkiyatlar 1916’ya kadar devam etti. Talat, 1916 sonunda bir araştırma gezisi yaptı ve Medine şerifine yazdığı telgrafta, „Müslümanların Ermenilerden kalan dükkanları ve malları almaları için Ermenileri uzaklaştırmanın ne kadar doğru olduğunu“ yazdı. Komitee ülke içinde din ve inanç ile alay etmekten hoşlanıyordu. Sosyal Darvinizm’in „bilimsel yasası“ olan, güçsüz ve tehdit oluşturan rakiplerin elimine edilmesi gerektiğine inanıyordu.
Soykırımın ana nedeni din değil, kitle yağma cinayetleri idi: Anadolu’nun Türkleştirilmesi ve Ermeni malları ile kadın ve çocukların yağma edilmesi. Gerçi Şeyhülislam, 1914’te Almanya’nın ısrarı ile cihat çağrısı yaptı. İslam burada öncelikle halkı kışkırtmak ve failleri cesaretlendirmek için kullanılıyordu. Künzler’in yakın dostu Urfa Kadısı gibi bazı dini liderler, İslam etiği ihlal edildiği için eleştirilerde bulundular. Ancak onlar bir azınlıktı. Bir o kadar acı olan da, Türkiye’deki kalbur üstü Müslüman tabakanın bugüne kadar 1915 olayları konusunda inandırıcı sözlerden yoksun olmasıydı.
Makul tahminlere göre, bir ila 1,4 milyon kişi soykırım kurbanı oldu. Bunların yarıdan fazlası 1915’teki katliamlar ve sevkiyatlarda, geri kalanı ise 1916/17’de Halep’teki kamplarda öldü.
Soykırımın ikinci safhası, sevkiyatlardan sonra hayatta kalan ve Halep’teki toplama kamplarına sürülen yüzbinlerce Ermeni’yi etkiledi. Burası, her gün binlerce insanın açlık, susuzluk ve hastalıktan öldüğü bir ölüm yeri idi. Yirmiden fazla olan kamplardan birinin ismi Islahiye idi. Rohner ve onun yanında çalışan Paula Schaefer’in 1915 Aralık’ında Islahiye’ye yaptıkları ziyaretin raporunda „Hemen girişte gömülmemiş olan bir yığın ceset vardı (...) hemen yanı başında ağır dizanteri hastalarının yattığı çadırlar. Çadırlar ve çevrenin pisliği tarif edilemez. Ölüler komisyonu bir günde 580 ceset gömdü“ yazıyordu.
--Kanlı Sona Gidiş--
Planlı bir ölüm mekanizması: Canlı kalanların çoğu iskan ettirildi. Yapıcı atılımlar ve yerel halkla iyi temaslar oldu. Ancak komite buna izin vermedi, çöl kenti Deir Zor’un valisi Ali Fuad gibi insanca düşünenler görevden alındı. Canlı kalanların çoğuna şehrinde yeni bir sade başlangıç imkanı sundu, ancak 1916 Temmuz’unda yerine, yok etme uygulayıcılarından Salih Zeki geldi. Tüm kamplar tasfiye edildi, Halep kampındakiler daha doğudaki Der Zor’a sürüldü. Bu yoketme safhasının faili olarak, 1916 başında Adana vilayetinin başına getirilen, Enver’in kayınbiraderi Cevdet’e rastlıyoruz.
Rohner: „Deir el Zor ve çevresinde huzur bulan 80 bin kişi, daha sonra Fırat üzerinden geçirilmek üzere büyük bir kampa toplandı. Acı bir yürüyüş daha oldu ve yolların uzağında, Avrupalıların gözlerinden uzakta çeteler, hükümetlerinin emriyle son hayatta kalanlara kanlı bir son hazırlamak için bekliyorlardı. Kendi yaralı olan mülteciler bize korkunç haberi getirdiler.“ Oldukça hüzünlü bir bölüm: Yaklaşık 2000 yetim çocuk arabalarla götürüldü, bu arabalardan bazıları dinamit ile havaya uçuruldu, geriye kalanlar mağaralara dolduruldu ve yakıldı.
Beatrice Rohner 1915 Kasım’ında Maraş’tan İstanbul’a çağrıldı ve uluslararası teşkilatlar tarafından Halep dışındakilere yardım götürmesi istendi. Ülkeyi ve dilini bilen bir İsviçreli bayan olarak, hareket serbestisi ve tecrübeye sahipti.
Yardım teşkilatı Near East Relief kendisine yüzbinlerce dolar verdi. Rohner, 1915 sonunda Halep’e geldi. Orada komite üyesi olmasına rağmen Ermeni politikasını yarım yamalak paylaşan, güçlü Denizcilik Bakanı ve Suriye askeri valisi Cemal ile karşılaştı. Daha sonra Rohner, yasal olarak Halep’teki yetimlere bakarken, bir yandan da yasa dışı şekilde kuryelerle kampa yardım getiren bir ağ kurdu. Cemal, Rohner’in Halep’te insani çalışmalar yapmasını hijyenik nedenlerle istemeyerek kabul etti: „Halkın büyük bir bölümü gelenlerden tifüs kapma tehlikesiyle karşı karşıya ve bir çok evsiz çocuk şehir için acı“. Rohner gündüzleri yetimlerle ilgilendi, bugün çoğu Alman ve ABD arşivlerinde bulunan raporlar yazdı veya yetkililerle mücadele etti. Örneğin, ılımlı Cemal’in yerine gelen Halep valisi, sertlik yanlısı Abdülhalik Mustafa Renda ile (Renda daha sonra Kemalist cumhuriyette bakan oldu). „Hiç bir gün, Türk nefret ve yok etme isteğinin peşimizde olduğunu ve küçük bir halkın kendi gücünden kaçmasını ne pahasına olursa olsun engellemek istediğini unutturmadı.“ Rohner, Basel’deki yardım komitesinden, raporları yavaş yavaş açıklamasını, isminin her yerden kaldırılmasını ve Ermeniler yerine fakirler yazılmasını istedi.
Rohner, ABD Konsolosu Jackson, Alman Konsolosu Rössler ve İsviçreli işadamları tarafından desteklendi. Maalesef konsolosların güçleri „çok kısıtlıydı“. Rohner, bin kadar Ermeni çocuğun yanısıra, bir çok kadın ve bir kaç erkeği yardımcı olarak himayesi altına almayı başardı. Ayrıca yaklaşık on bin kadın, ordunun tekstil atölyelerinde barınağa kavuştu: Atölye yöneticisi Albay Kemal, Rohner ile işbirliği yaptı.
Rohner, geceleri kuryeler alıp –kamplardan cesur erkekler - giysilerine para dikti ve kamplardan gelen bir çok mektuba cevap yazdı. „Bu mektuplarda ne çok sefalet ve keder var. Sarsılabilecek her şeyin sarsıldığı bu ortamda, demek gerekiyor.“ Bazı kuryeler yakalandı, işkence gördü ve öldürüldü.
Kuryelerden biri, Halep yolculuğundan sağ kurtulan, Rohner’in Maraş’tan tanıdığı Garabed idi. Genç adam „yaşlı birine dönüşmüştü (...) ancak derin bir ciddiyet ve kutsal bir kararlılığa sahipti.“ Garabed, bedevi kıyafeti içinde Der Zor’a kuryelik yapıyordu.
Soykırım kavramının yaratıcısı ve 1948’deki BM konvansiyonuna önayak olan Raphael Lemkin, 1959 yılında şunu saptadı: „Fırat’a atılan veya Der Zor yolunda katledilen Ermeni erkek, kadın ve çocukları, BM soykırım konvansiyonunun kabul edilme yolunu hazırladılar.“ Başka bir bölümde „Auschwitz ve Dachau’daki fırınların sıcaklığı“ ve „yüzbinlerce Hıristiyan Ermeni’yi yakan Halep çölünün öldürücü sıcağı – 1915 soykırımının kurbanları“ diye yazdı. Elie Wiesel bu bağlamda „soykırım öncesi soykırım“ dan söz ediyor.
17 Mart 1917’de, kamp tasfiye edildikten ve yetimler nakledildikten sonra, Rohner ruhsal çöküntüye uğradı. Künzler Urfa’dan geldi ve onu aldı. Rohner, yaşadıkları konusundaki sorulardan yıllarca kaçındı, „bu benim için çok zordu. Hala Türk hükümetinin bir emirle 1000 yetimi benden alışı gözümün önünde (...) En son gördüğüm, özel bir trenin onları alıp götürdüğü, daha sonra onların ve benim üzerimize karanlık çöktü.“
Rohner için teselli, daha sonra tüm çocukların yaşadığı haberi oldu. Ancak 1933 yılında, Almanya’daki bir misafir evinin ilahiyat yöneticisi olduktan ve Nazi egemenliği başladıktan sonra, bir rapor yazdı. Bu, Musa Dağ’daki Ermeni direnişini anlatan Franz Werfel’in belgesel romanı „Musa Dağ’ın Kırk Günü“ ile birlikte Doğu Avrupa’nın Yahudi gettolarında okunan bir eser oldu.
Werfel’in romanı gibi Rohner’in direniş öyküsü de, bir devletin yok etme programına karşı silahlı mücadelenin başarılı olacağını ummanın yersiz olduğunu anlatıyor. Jakob Künzler ise, Yakın Doğu’da kaldı ve birikimlerini İngiliz Filistin’in de konsolos olan genç arkadaşı Carl Lutz’a aktardı. Lutz 1944’de Budapeşte’de konsolostu ve on binlerce Yahudi’nin yasa dışı kurtarılma operasyonuna karar verdiğinde Künzler’in tecrübelerinden faydalandı. “
Kaynakça:
Hans-Lukas Kieser, Elmar Plozza (Hg.): Der Genozid an den Armeniern, die Türkei und Europa. Chronos, Oktober 2006. 200 S., Fr. 38.–
Hans-Lukas Kieser, Dominik J. Schaller (Hg.): Der Völkermord an den Armeniern und die Shoah. Chronos, 2002. 450 S., Fr. 68.–
Jakob Künzler: Im Lande des Blutes und der Tränen. Erlebnisse in Mesopotamien während des Weltkrieges (1914–1918). Chronos, 1999. 200 S., Fr. 34.–
Franz Werfel: Die vierzig Tage des Musa Dagh. Roman. Fischer, 1990. 989 S., Fr. 26.80
Dünya sonunda Türkleri anlamaya başladı. Ermenilerin asıl soykırımcı olduklarını ve Anadolu'da yaptıkları soykırım ve hainlikler, Türk diplomatlarına yaptıkları ASALA terorismi ve Azeriler karşı yaptıkları soykırımlar dünyada daha çok kişinin ilgisini çekmekte ve doğruları daha çok kişi görmektedir.
Not: ** Hans-Lukas Kieser “ERMENİ TRAJEDİSİ” şeklinde yazılan yazıya cevap olarak ilk kısım yazılmış. Biraz uzun ancak konuyla ilgilene herkesin iki yazıyıda okumasını tavsiye ederim. Zira yalanlar ve gerçekler çok güzel bir şekilde ortaya konulmuş.
Hans - Lukas Kieser daha önce Türkiye' ye geldi ve Osmanlı arşivlerine girdi. Fakat öyle bir çarpıldı ki ardından doğru - dürüst konuşmayı ve tarihi unuttu. Yukarıda ilk kısımda verilen cevaplardan zaten bu saptırmalar ve tarihi çarpıtmalar açıkça görülüyor.
Teşekkürler.
|
 |
|
ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET
|