1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 1  |
 |
erkmen se
17 yıl önce - Prş 10 Ağu 2006, 18:09
Kitle kültürümü? Aydınlanma kültürümü? - [POLİTİKA]
T.C seksen küsur yıllık bir birikimin ürünü.Cumhuriyetimizin en önemli amacı yaratılan devrimlerle kültürel anlamda da büyük bir gelişme sağlamaktı.Atatürk daha Cumhuriyetin ilk yıllarında Cumhurbaşkanlığı Senfoni orkestrasının kurulmasını,resim heykel Müzelerinin açılmasını,Anadolu'daki arkeolojik değerlerimizin araştırılmasını sağlamıştır.Ancak bu büyük atılıma tüm vatandaşların kültürel katılımı çok önemliydi ve Türkiye bir inanç ve kul sisteminden düşünce ve kültür üreten toplumcu bir sisteme geçmeli idi.Bu katılım eksiklerine karşın zaman zaman sağlanmış, kültür coğrafyasında bu devrim gerçekleşmiş olsa da aydınlanma kültürünün önünde özellikle eğitim engeli hep çıkıyordu.
Gelişen süreçte Köy Enstitüleri projesi bir kültürel engel olarak görüldü ve kapatıldı.Eğitim ve kültüre ayrılan paylar genellikle hep cılız bıraktırıldı.Dışa bağımlılık ve ithal ikame politikaları kültürel gelişmeyi de engellemeye başladı.
Gelinen sonuç ortada,liberal,dışa bağımlı ekonomik politikalar,ülkemizde çok sesli katılımcı aydınlanmacı,çağdaş uygar bir kültür ortamının da gelişmesini engellemektedir.
Kitle kültüründeki bayağı zevkler sosyal katmanlarda bulaşıcı bir konuma gelmiş,uygarlıkların beşiği Anadolu Coğrafyası ya dejenere eklektik kitle kültürü tarafından,ya da tutucu yasakçı baskıcı bir 'kitlenin'kültürünce yönlendirilmeye çalışılmaktadır.
Cumhuriyetin temeli kültürdür belgisini ortaya atan Atatürk'tür.Kendisinin pozitif bilimlere olduğu kadar,aydınlanmacı bir kültür yapısından da yana olduğu anlaşılıyor.
Kitle kültüründeki bayağı zevklerin bulaşıcılığından kurtulmanın yolu, ulusal ve evrensel kültürel değerlere sahip çıkmaktan geçmektedir.
Bu soruların cevaplarını düşünerek,üreterek,bilgiyi ve kültürü paylaşarak bulabiliriz.
En son erkmen se tarafından Cum 11 Ağu 2006, 13:51 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
|
 |
fatih civelek
17 yıl önce - Prş 10 Ağu 2006, 18:31
çok güzel bir konu aslinda, bu konuda çesitli goruslerin bir araya gelmesiyle güzel bir sentezin ortaya çikabilecegini düsünmekteyim. Siyaset Meydani programi için çizilmis bir kaftan aslinda bu konu.
Cem Yilmaz birgün bir programda (sormayin hangi program diye lütfen, çünkü hiç mi hiç hatirlamiyacagim ) söylemisti daha dün gibi hatirliyorum: sag isaret parmagini havaya kaldirararak "egitim sart" demisti. Bu yüksek seviyede kültüre ülkece ulusaca ve Türkiye'nin her kösesinin paralel biçimde varabilemesi için egitimin en zirve noktasina ulasabilmekten geçiyor elbet.
Brüksel Üniversitesinde ders aldigim ve Belçika'nin en mevkili sosyoloji profesörüyle aramizda geçen bir konusamda, şöyle bir cümle atmisti ortaya: Eger Türkiye belirli bir dönem WARSHAU-PAKT'ina katilmis olsa idi, Türkiye bugün egitim problemini çözmüs olabilecegi varsayimda bulunuyordu.
Bu konu ile ilgili nacizhane bir ekleme-yorum getirmek istedim.
sevgiler
cem
|
 |
A. ŞAFAK TOMRUK
17 yıl önce - Prş 10 Ağu 2006, 22:47
Kitle kültürü tek başına işe yaramaz, Aydınlanma kültürü olmadan kitlelerin çağdaş yaşamı tanıması imkansızdır. Ulusal aydınlanma çabaları Atatürk ve İnönü döneminden sonra hep sekteye uğratıldı. Gerici politikalar, eğitimin savsaklanması ve akılcılığın yerine dogmatik kalıpların egemen olmaya başlamasıyla toplum hep geriye gitti. Kitle kültürü egemen oldu. Aydınlanma süreci bir avuç insanın bireysel çabalarıyla bu günlere kadar gelebildiysede fazla etkisini gösteremedi. Mesela televizyonların çoğu abuk sabuk programlarla toplumumuzu yozlaştırdılar. Keçi boynuzu misali hiç bir mesaj içermeyen, Magazin kültürünü ön plana çıkaran programlar bu topluma ne verdi, koca bir hiç. Malesef genç kuşağın pek çok kısmı kültürden, çağdaş aydınlanma bilincinden uzak yetişiyor. Saçma sapan, kulaktan dolma fikirlerle kendilerine etiket koymaya çalışıyorlar. Bir toplum içten içe bu kadar kemirilir, bu kadar çürütülür. 1960' lı yılların ortalarına kadar radyolar bile halk üniversitesi gibiydi, toplumu o zamanki ilkel şartlarda bile aydınlatan, iyiyi güzeli öğreten bir misyon içeriyorlardı. Ne zaman ki Atatürk' çü düşünce yapısından uzaklaşır olduk, bü günlere kadar geldik. Aşağıda da Erkmen Se çok güzel ifade etmiş durumu. Bence başka söze gerek yok. Şapkamızı önümüze koyup iyice düşünelim bugünki durumumuzu.
| Alıntı: |
Kitle kültüründeki bayağı zevkler sosyal katmanlarda bulaşıcı bir konuma gelmiş,uygarlıkların beşiği Anadolu Coğrafyası ya dejenere eklektik kitle kültürü tarafından,ya da tutucu yasakçı baskıcı bir 'kitlenin'kültürünce yönlendirilmeye çalışılmaktadır.
Cumhuriyetin temeli kültürdür belgisini ortaya atan Atatürk'tür.Kendisinin pozitif bilimlere olduğu kadar,aydınlanmacı bir kültür yapısından da yana olduğu anlaşılıyor.
Kitle kültüründeki bayağı zevklerin bulaşıcılığından kurtulmanın yolu, ulusal ve evrensel kültürel değerlere sahip çıkmaktan geçmektedir.
|
|
 |
A. ŞAFAK TOMRUK
17 yıl önce - Cum 11 Ağu 2006, 16:38
21.yüzyılda Kemalizm' in yeri.
Kemalizm 21. yüzyılda nasıl bir vizyon içinde olmalıdır? Bunun yanıtını bulmak için bu forumda görüşlerimizi ortaya koyalım. Bir zamanlar okuduğum aşağıda yer alan bu yazı beni etkilemişti. Şimdi sizinle paylaşmak istedim. Atatürk' ün kurduğu bu laik Cumhuriyet 21. yüzyılda ve gelecekte nasıl olmalıdır?
| Alıntı: |
Kemalistler günümüzde ne yapmalılar?
Öncelikle Kemalizm bir reaksiyon hareketi olmadığı tam tersine kendi içinde dinamizmi olan bir aksiyon olduğu açıktır. Kemalistler, günümüzde kimseden icazet alma durumda değildir. Kimsenin boyunduruğu ile hareket etmemelidir. Bu durum ancak ve ancak mürit-cemaat yapılarında görülür oysaki tesis etmek istediğimiz birey-cemiyet yapılarıdır. Bakın Mustafa Kemal nasıl bir yorum getirmiş;
Ne ana, ne kardeş ne de en yakın akrabamın, kendi tutum ve düşüncelerine göre, bana şu veya bu tavsiye ve nasihat ta bulunmasına tahammülüm yoktu. Aile arasında yaşayanlar pekala bilirler ki, sağdan soldan, pek saf ve samimi uyarmalardan yakalarını kurtaramazlar. Bu durum karşısında, iki davranıştan birini seçmek zorunludur; ya başeğmek, ya da uyarı ve öğütleri hiçe saymak. Bence ikisi de doğru değildir. Başeğmek nasıl olur? En aşağı benimle yirmi, yirmi beş yaş farkı olan anamızın uyarılarına başeğmek, geçmiş zamana dönmek değil midir? Başkaldırmak, faziletine, iyi niyetine, yüksek kadınlığına inandığım anamın kalbini, görüşlerini altüst etmektir. Bunu da doğru bulmam
Gazi, hoş görmediği icazet alma ya da başeğme durumunu açıklarken asaletinden de ödün vermemiştir.
6 mart 1930 günü Antalyada kaldığı evde yorgunluktan bir koltuğa yığılan Gazinin ağzından şu cümleler dökülür;
Bunalıyorum çocuk, büyük bir ıstırap içinde bunalıyorum! Görüyorsun ya, gittiğimiz her yerde mütemadiyen dert,şikayet dinliyoruz. Her taraf derin bir yokluk, maddi, manevi bir perişanlık içinde. Ferahlatıcı pek az şeye rastlıyoruz; Memleketin hakiki durumu bu işte!...Bunda bizim bir günahımız yoktur; uzun yıllar hatta asırlarca dünyanın gidişinden gafil, birtakım şuursuz idarecilerin elinde kalan bu cennet memleket; düşe düşe şu acınacak hale düşmüş. Memurlarımız henüz istenilen seviyede ve kalitede değil; çoğu görgüsüz, kifayetsiz ve şaşkın. Büyük istidatlara malik olan zavallı halkımız ise, kendisine mukaddes akideler şeklinde telkin edilen bir sürü batıl görüş ve inanışların tesiri altında uyuşmuş, kalmış.
Bu arada beni en çok üzen şey nedir bilir misin? Halkımızın zihninde kökleştirilmiş olan, her şeyi başta bulunandan beklemek itiyadı.İşte bu zihniyetle; herkes büyük bir tevekkül ve rehavet içinde, bütün iyilikleri bir şahıstan, yani şimdi benden istiyor, benden bekliyor; fakat nihayet ben de bir insanım be birader, kutsi bir kuvvetim yoktur ki.
Münasebet düştükçe daima tekrar ediyorum; bütün bu dertlerin, bütün bu ihtiyaçların giderilmesi, her şeyden evvel, pek başka şartlar altında yetişmiş; bilgili, geniş düşünceli, azim, feragat ve ihtisas sahibi adam meselesidir, sonra da zaman ve imkan meselesi. Bu itibarla evvela kafaları ve vicdanları köhne, geri, uyuşturucu fikir ve inançlardan temizleyeceksin; işlerin ehli, idealist ve enerjik insanlardan mürekkep, muntazam, her parçası yerli yerinde, modern bir devlet makinesi kuracaksın.
Yapılanma modelleri üzerine uzun uzun düşünenler Gazi' nin önerisini dikkate alarak hareket etmelidir. Kemalist kadrolar, Türkiye' nin tüm sorunlarını çözebilecek düzeye gelmek için gerekli donanıma sahip bireylerden oluşmalıdır. Bunun içinde gerekli zaman ve imkanların yaratılması ilk ödevidir. Bireysel gelişim ve yeni fikirler ortaya atmak içinse bir başka seslenişi bizlere ışık tutmaktadır;
En büyük gerçekler ve ilerlemeler, düşüncelerin serbestçe ortaya konması tartışılması ile ortaya çıkar ve yükselir.
Tüm bu sözler bugün bizlere nasıl hareket etmemiz gerektiğini gösteren yol haritasıdır. Aydın, çağdaş Türkiye' miz için bizlere düşen görev bizleri yıldırmamalı, Mustafa Kemal' i rehber edinerek yolumuzda yürümeliyiz. Ve unutmayalım ki yolunda yürüyen bir yolcunun yalnız ufku görmesi kafi değildir. Muhakkak ufkun ötesini de görmesi ve bilmesi lazımdır.
21.yüzyılda Kemalizm' in yeri, bizlerin 21.yüzyılda nasıl bir Türkiye istiyoruz sorusunun yanıtı olacaktır.
|
|
 |
A. ŞAFAK TOMRUK
17 yıl önce - Cum 11 Ağu 2006, 22:17
GERİCİLERE DEMOKRATİK HOŞGÖRÜNÜN SONU
Hoşgörülü olmak büyük bir erdemdir ama hoşgörülü olmakla aymazlık arasındaki farkıda çok iyi belirleyelim. Ülkemizde oynanan bu oyunların hepsi Atatürk' ün Kurduğu Laik Cumhuriyeti yıkmak içindir. Ulusça hepimiz uyanık olmalı ve Cumhuriyet rejimine sahip çıkmalıyız. Buradan başka Türkiye yok. Yüce Atatürk' ün bize emanet yurdumuzu ulusal bilinçle savunalım. Prof. Dr. Eralp ÖZGEN' nin bu konudaki uyarıcı yorumunu sizlerin düşüncelerine sunuyorum.
| Alıntı: |
GERİCİLERE DEMOKRATİK HOŞGÖRÜNÜN SONU
Laiklik anlayışı, her ülkenin toplumsal yapısına göre değişiklik gösterir. Anayasa Mahkememiz bu konuda çok yerinde olarak şöyle diyor: Laiklik ilkesinin, her ülkenin içinde bulunduğu koşullarla her dinin özelliklerinden esinlenmesi, bu koşullarla özellikler arasındaki uyum ya da uyumsuzlukların laiklik anlayışına da yansıyarak değişik nitelikleri ve uygulamaları ortaya çıkarması doğaldır.
Anayasa Mahkememiz yine çok haklı olarak gerektiğinde dinsel hak ve özgürlüklere sınır getirebileceğini bir kararında şöyle belirtiyor. Kamu düzeninin ve haklarının koruyucusu sıfatıyla, dinsel hak ve özgürlükler konusunda devlete denetim yetkisinin tanınması; kamu düzeni, kamu güvenliği ve kamu yararını korumak amacı ile sınırlar getirilmesi olanaklıdır.
Biz de Anayasa Mahkememiz gibi düşünüyor, özgürlüklerin de sınırının olacağına inanıyor ve bu nedenle demokrasinin, demokrasiyi yok etme özgürlüğünü de içerdiği düşüncesine katılmıyoruz. Demokrasinin olanaklarını kullanarak demokrasiyi yıkma hakkı yoktur. Dünyanın hiçbir ülkesi ve uluslararası insan haklan kuruluşlarının hiçbiri böyle bir hak tanımamaktadır. Ülkemiz açısından, laikliği ortadan kaldırmak, Atatürkçü Aydınlanma Devrimini yok ederek yine karanlık bir teokratik yönetime bizleri mahkum etmek isteyenlere her türlü olanağı tanırsak, bunun adı demokrasiye hizmet değil demokrasiye ihanet olur. Bu nedenlerle, laikliği yok ederek demokrasiyi temelsiz bırakmak ve dolayısıyla demokrasiyi, insan haklarım ortadan kaldırmak isteyenlere olanak sağlama düşüncelerine karşıyız. Laik Cumhuriyetimizi ve demokrasimizi, karşıtlarının olası hoşgörüsüne dayandıran düşüncelerin gerçekçi olmadığını inanıyoruz.
Kanımca, Cumhuriyet ile demokrasiyi ülkemiz açısından farklı kavramlar olarak kabul etmek de yanlıştır. Ülkemizde, tam ve mükemmel olmasa dahi demokrasiyi getiren yönetim laik Cumhuriyet yönetimi olmuştur. Laik Cumhuriyet yok edilirse demokrasi de belki de bir daha gelmemek üzere gidecektir. Son zamanlardaki Hizbullah olayları da bize laik Cumhuriyet düşmanlarının neler yapabileceğini, örgütlenerek geniş bir çevreye nasıl yayılabileceklerini ve ele geçen silahlar da artık bir 'cihat' noktasına yaklaşmakta olduklarını açıkça göstermiştir.
Büyük Ata'mız 'Gerçekleri söylemekten korkmayınız!' diyordu. Ancak gerçek, yalnızca betiklerde (kitaplarda) yazan kuramsal gerçekler değildir. Ülke gerçeklerini görmek, ayaklarını yere basmak ve kuramsal gerçekleri ülke gerçekleriyle karşılaştırarak incelemek gerekir. Özellikle son derece farklı toplumsal ve dinsel yapıya sahip ülke yazarlarından alıntılar yaparak, kendi ülkemizin gerçekleriyle bir değerlendirme yapmadan ileri sürülecek düşünceler, olumlu bir gelişmeyi değil olumsuzluklar ve üstelik ilerideki olası yıkımları beraberinde getirirler. Biraz önce sözünü ettiğim Hizbullah örgütü, ülkemizin gerçeğini göstermektedir. Sivas'ta Madımak otelinde Şeriat isteriz diye 37 kişiyi yakanlar da ülkemizin bir başka gerçeğidir. Laiklik karşıtı bir Belediye Başkanı Laiklere zorla şeriat enjekte edeceğiz. diyerek kendi yandaşlarının temel felsefesini açıklarken şeriat düzenini savunmayı serbest bırakmanın ne derece gerçekçi olduğunu değerlendirmelerinize sunuyorum.
Devrim yasalarına aykırı olarak etkinlik gösteren tarikatların tümden serbest kalmasını, okullar açabilmesini isteyenler, demokrasiye mi yoksa şeriatçı bir diktatörlüğe mi hizmet ettiklerini iyi değerlendirmelidirler. Atatürk Düşüncesi özgür, bilgisi özgür, vicdanı özgür' kuşaklar yetiştirilmesini istiyordu ve gerçekleştirdiği çağdaş eğitim reformuyla bunu sağlamaya çalıştı. Şimdi bazılarımız tarikat okullarına meşruluk kazandırmak çabalarına giriyor. Sormak istiyorum, Düşüncesi özgür, bilgisi özgür, vicdanı özgür' kuşakları tarikat okullarında mı yetiştireceğiz? Bu kişiler bir yandan Atatürk'e övgüler dizerken öte yandan onun ilkelerini ve özellikle aydınlanma devrimini yok edecek bu tür önerilerde bulunuyorlarsa bu en yalın söylemiyle samimiyetsizliktir. Dinin, ulus birliğini sağlamada bir tutkal işlevi üstlenebileceğini söyleyenler, büyük bir kavram kargaşası içine düşmüşlerdir. Dinler; ulus birliğinin değil olsa olsa ümmet birliğinin tutkalı olabilirler.
Kimi aydınlarımız demokratik sistemi yıkacakları bahanesiyle dahi düşünceyi açıklama özgürlüğünün sınırlanamayacağını ileri sürmektedirler. Kuşkusuz düşünceyi açıklama özgürlüğü en temel özgürlüklerden birisidir, insan haklarının en temel ögelerinden birisidir. Ancak her özgürlüğün sınırı olduğu gibi, düşünceyi açıklama özgürlüğünün de sınırları vardır. Aslında tümü de birer düşünce açıklaması niteliğinde olan hakaret ve suça kışkırtma bütün ülkelerce suç olarak kabul edilmiştir. Ayrıca bizlere örnek olarak gösterilen Anglo-Sakson hukukunda da yakın ve kesin tehlike durumunda özgürlüklerin kısıtlanabileceği kabul edilmektedir. Demokrasiyi yıkma amacı güden düşüncelerin açıklanmasının dahi sınırlanamayacağını ileri sürenler, bu kişilerin ancak örgütlenip eyleme geçtiklerinde cezalandırabileceklerini ileri sürmektedir. Bu düşüncelerin sonucu şudur :
Bu kişiler ülkemizde şeriat düzenini yerleştirmek için propaganda yaparak yandaş kazanacaklar, küçücük çocukları tarikat okullarında beyin yıkayarak militan olarak yetiştirecekler, tarikat görüntüsü altında Hizbullah örneği gizli örgütler kuracaklar ve laiklik ilkesine inanan bizler bunlara hep Demokratik Hoşgörü göstereceğiz. Sonunda bu kişiler günün birinde demokrasiyi, laikliği, Atatürkçü Aydınlanma Devrimini, Büyük Atatürk'ün bizlere verdiği 'çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma' görevini yok etmek için harekete geçtiklerinde biz onları cezalandıracağız. Geçen zaman içinde her şeyi sınırsız düşünce açıklama özgürlüğü adı altında hoşgörüyle karşılayıp onların yandaş kazanmalarına, çocuklarımızı yani ülkemizin geleceğini militan olarak yetiştirmelerine sessiz kalmamız sonucu harekete geçtiklerinde biz mi onları cezalandırırız, yoksa Sivas Madımak Oteli örneğinde olduğu gibi onlar mı bizi yok eder, iyi düşünmeliyiz. Aydınlanma Devrimini Batı ülkeleri, iki yüz yıla yakın bir süre içinde ve çok kanlı olarak gerçekleştirdiler. Ülkemizdeyse Atatürk gibi bir dahi sayesinde Aydınlanma Devrimi kısa sürede ve kansız olarak gerçekleşti. Tarikatlara özgürlük diyerek aydınlanma devrimini yok etme sonucu doğuracak istemlerde bulunanlar, şeriat düzeni özlemcilerinin önündeki tüm engelleri kaldırmak isteyenler, zamanında Batıda yaşanmış kanlı olayların aynısının ülkemizde de yaşanmasını mı istemektedirler?
Prof. Dr. Eralp ÖZGEN
|
|
 |
baydemir
17 yıl önce - Cmt 12 Ağu 2006, 08:43
Gelişmiş toplumlara bakıldığında, aydınlanma devrimleri, tabandan tavana doğru yapıldığı açıkça görülmektedir. Bir ülkenin, tabandan tavana doğru aydınlanma devrimi yapabilmesi için, sanayi devrimini yaparak, toplumsal sınıfları oluşturması gerekmektedir. Yalnız, Kurtuluş savaşı sonunda, Mustafa Kemal Atatürk'ün elinde, sanayi devrimini henüz yapamamış, eğitimli nüfusunun büyük bir bölümünü çanakkale savaşı başta olmak üzere, savaşlarda kaybetmiş, ulusal bilince tam olarak ulaşamamış, büyük bir bölümü başta sıtma olmak üzere salgın hastalıklı olan, din-tarım nüfusuna sahipti. İşte bu yüzden Mustafa Kemal Atatürk, bugüne kadar gelişmiş ülkelerde görülen tabandan tavana aydınlanma devrimi yerine, tavandan tabana olan aydınlanma devrimini gerçekleşmiştir.
Maalesef daha tam olarak, aydınlanma devrimleri tabana ulaşamadan, zorluklar içinde geçen bir hayatın sonucu olarak erken yaşta vefat etmiştir. Mustafa Kemal Atatürk'ün vefat etmesinin fırsat bilinmesi ile, Aydınlanma devrimini tersine çevirmek için, cumhuriyet düşmanları KARŞI DEVRİM başlatmışlardır.
Benimde aklımı kurcalayan bazı şeyler var.
1. Neden G-8 denen ülkeler arasında, bir tane müslüman ülke yok?
2. Müslüman ülkeler arasına bakıldığında, demokratik bir cumhuriyet ile yönetilen,
neden sadece Türkiye var?
3. Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümü bu kadar erken olmasaydı ve devrimleri tabana kadar ulaşsaydı ne olurdu?
4. Üçüncü soruya ek olarak; İsrail ve Amerika o zaman kafasına göre hareket edebilir miydi?
En son baydemir tarafından Cmt 12 Ağu 2006, 15:05 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
|
 |
A. ŞAFAK TOMRUK
17 yıl önce - Cmt 12 Ağu 2006, 12:05
ATATÜRK DEVRİMLERİ
Atatürk askeri bir dahi ve karizmatik bir lider olduğu gibi, aynı zamanda büyük bir devrimcidir. O dönemde, Türkiye Cumhuriyetinin çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşabilmesi ve kültürel açıdan gelişmiş toplumların aktif bir üyesi olabilmesi için, modernize edilmesi gerekmektedir. Mustafa Kemal de bunu yapmış, 1924 ile 1938 yılları arasında, insanlarının kurtuluşu ve hayatta kalabilmesi için yaşamsal öneme sahip olan devrimleri hayata geçirmiş, bu devrimler, o yıllarda Türk halkı tarafından büyük bir coşku ile karşılanmıştır. 19. Yüzyıl başlarına dek, Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde çeşitli eğitim sistemleri uygulanmıştır. Atatürk, İslami eğitim veren medrese sisteminin,yeni toplumun ihtiyaçlarına cevap veremeyeceğini, bu nedenle,batı modellerine benzeyen yeni bir eğitim sisteminin oluşturulması gerektiğini görmüş, böylece önce öğretimin birleştirilmesi (Tevhid-i Tedrisat) kanunu çıkarılıp dini eğitim veren tüm öğrenim kurumları kapatılarak, bütün eğitim işleri Milli Eğitim Bakanlığı çatısında birleştirilmiş, 1933 yılında da bir üniversite reformu gerçekleştirilmiştir. Atatürk' ün erken vefatı ile zaman içinde gerici ve emperyalist güçler elele vererek Cumhuriyet' in temelini oymaya başlamış, ülkemizi bugünkü hazin durumuna sürüklemişlerdir. MİLLİ' LİĞİ tartışılır hale gelen EĞİTİM BAKANLIĞI bu güçlerin güdümünde çocuklarımıza ve gençlerimize adeta Laik Cumhuriyet felsefesini unutturmaya çalışan bir politika izleyerek eğitim!!!! vermektedir. Sanık Alparslan Aslan' ın mahkemesi sırasında EĞİTİM BAKANLIĞI MÜFETTİŞİ olan babası İdris arslan, gerçek yüzünü ortaya koyarak
| Alıntı: |
| Milletin gayesi, amacı ve değerleri var. Milletin değerlerine saygılı olun. Sevmeseniz de saygılı olun. Bu ülkede Türk, İslam, Kuran düşmanları var. Bu ülkede adı Ahmet, Mustafa, Ali, Veli olan birçok Ermeni ve Rum var. Laiklik adı altında bu ülkenin değerlerine düşmanlık etmektedirler. Bu ülkenin değerlerini benimseyen herkesi yürekli olmaya davet ediyorum. Yürekli olun. Korkak olmayın. |
deme cürretini göstermiştir. Ve dikkat ediniz bu adam EĞİTİM BAKANLIĞI müfettişidir, münferit bir olaymış gibi göstermeye kalkışılacak ama bu olay münferit değil bilinçli yapılmış bir çıkıştır. Sanki bu ülkede insanların inancına karışılıyormuş, hiç saygı gösterilmiyormuş gibi bir hava yaratmaya çalışarak Laik Cumhuriyet Devrimlerine karşı insanları kışkırtmaya çalışmıştır. Eğitim sistemimiz içinde bu gibi düşüncelere sahip bir sürü insan yuvalanmış, milli eğitim sistemini çökertmektedirler. Laik Cumhuriyet felsefesini benimsemiş her birey bu karşı devrim gayretlerine engel olmak için çaba göstermeli ve çocuklarımızı, gençlerimizi aydınlık, çağdaş bir gelecek için gerçek MİLLİ EĞİTİM' cilerin uhdesine bırakmalıyız.
|
 |
A. ŞAFAK TOMRUK
17 yıl önce - Pzr 13 Ağu 2006, 21:25
ATATÜRK' ÜN EĞİTİM FELSEFESİ
Yüce önder Atatürk' ün Miili Eğitim politikasına verdiği önemi irdeliyelim. Bakalım bugünkü Milli Eğitim politikası onun koyduğu ilkelerle bağdaşıyormu? Biz neredeyiz? Şu anda hangi şartlarda eğitim veriliyor, geleceğimiz olan çocuklarımız ve gençlerimiz layık olduğu çağdaş eğitimi alıyormu? Yolumuz çağdaş aydınlanma yolumu yoksa karanlık bir geleceğe doğru hızla gidiyormuyuz. İşte aşağıdaki yazıyı okuduktan sonra bunu birkere daha düşünüp geleceğimizi korumak için ne yapmalıyız. Buna acilen bir çözüm bulmaya çalışalım.
| Alıntı: |
Atatürk ün eğitim politikası kendi zamanının diğer devlet politikalarından farklıydı. O tarihlerde ülkeler kendi eğitim politikalarını yani eğitim felsefelerini oluştururken mensubu oldukları unsurları eğitim sisteminin içine koyuyorlardı. Örneğin faşist İtalya kendi eğitim politikasını kendi devlet yapısına göre şekillendiriyordu. Aynı şekilde totaliter devletlerde eğitim politikalarını oluştururken din faktörünü temel esas olarak almışlardır. Yani bütün eğitim politikalarını tek bir unsur üzerine inşa ediyorlardı. Bunun örneğini Osmanlı İmparatorluğunda görmekteyiz. Atatürk bütün bunları görmüş ve eğitimin felsefi manada monist yani ekçi olmamasının gerektiğini belirterek yeni Türk eğitiminin temelini atarken eğitimin birden fazla unsuru kapsamasına özen göstermiş ve Türk eğitim felsefesinin temeline bilimi, akılı ve fenni koymuştur. Bu da bize Atatürkçülüğün katı bir doktrin olmadığını gösteriyor.
Atatürkçü düşünce sistemi eğitimde, yaşamda en gerçek yol göstericinin bilim olduğunu esas alır. Paradigma piramitlerinin üst üste bindiği ve bilişim toplumu yolunda ilerleyen bir dünyada, bundan daha azı kabul edilemez. Bunu kavraması ve öğrencilerine kavratması gereken öğretmendir.
Atatürk eğitim için yön belirlerken Osmanlıdan devraldığı mirası göz önünde bulundurmuştur. Yeni eğitim sisteminin bu miras üzerine kurulamayacağını çok iyi biliyordu ve yapmış olduğu devrimlerle eğitime yön vermiştir. Çünkü Osmanlı imparatorluğunun eğitim sistemi geleneksel dediğimiz totaliter bir biçimdeydi. Son zamanlarda yenileşme hareketlerinin etkisiyle de eğitim alanında yenilikler olmuştur. Yeni okulların kurulması ile beraber geleneksel eğitim ile yenilikçi okullar beraber eğitim vermeye başlamış ancak buda eğitimde ikiliklerin olmasına sebep olmuştur. Osmanlı imparatorluğundaki eğitim sisteminin aksayan bir diğer yanı da eğitimde karma sistemin olmaması idi yani erkekler okuma yazma öğrenirken kızlara bu hak pek fazla verilmemekteydi. Osmanlı imparatorluğu yıkılırken hakkın %90 ı okuma yazma bilmiyordu.
Atatürk eğitim politikasını oluştururken akıl ve bilimi esas almıştır. Bunu yaparken de batılılaşmayı hedef olarak görmüştür. Asıl hedef ise muasır medeniyetler seviyesine çıkmaktır.
Maarifimizin böyle kötü şartlar içinde bulunduğu bir sırada Yunanlılarla harp devam etmekte. Sakarya' da savunma hazırlıkları sürdürülmektedir. Maarifin Milli Mücadele kadar önemli olduğunu belirten Mustafa Kemal Paşa 15 Temmuz 1921 de Ankara' da Maarif Kongresinin toplanmasını istedi ve kongrede yaptığı konuşmada Bizi yaşatmak istemeyenlere karşı, yaşamak hakkımızı savunmak üzere toplanan TBMM burada, Ankara' da kuruldu. Bugün Ankara Millî Türkiye' nin Millî Maarifini kuracak kongrenin açılmasına da sahne olmakla bir daha şereflenecektir. Şimdiye kadar takip edilen talim ve tahsil ve terbiye usullerinin milletimizi tarihi tedenniyatında (gerilemesinde) en mühim bir âmil olduğu kanaatindeyim. Onun için bir millî terbiye programından bahsederken, eski devrin hurafatından ve evsafı fıtriyemize (milli bünyemize) hiçte münasebeti olmayan yabancı fikirlerden, şarktan ve garptan gelebilen bilcümle tesirlerden uzak, seciye-i milliye ve tarihiyemizle mütenasip bir kültür kastediyorum. Çünkü millî dehamızın tam olarak gelişmesi böyle bir kültür ile temin olunabilir.
Bu görüşü ile Atatürk geleneksel eğitimin yenilenen Türk toplumunun ihtiyaçlarını gidermekte yetersiz kaldığını belirtmiştir.
Atatürk ulusal eğitimin yaygınlaşması için; eğitime ve öğretmenlere çok işin düştüğünü belirterek 24 Mart 1923 günü Kütahya lisesinde yaptığı konuşmada şunları söylemiştir: Toplumumuzu gerçeğe ve mutluluğa eriştirmek için iki orduya gerek vardır. Biri, vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri ulusun geleceğini yoğuran irfan ordusu.
Eğitimin temel görevinin devletin varlığını sürdürmek olduğunu bilen Atatürk, 27 Ekim 1922 günü yaptığı konuşmada çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz öğrenimin sınırı ne olursa olsun onlara temel olarak şunları öğreteceğiz: 1) Ulusuna 2) Türkiye devletine 3) Türkiye büyük millet meclisine düşman olanlarla savaşma gereği.
Büyük eğitimci ve devlet adamı olan Atatürk ün eğitim ve eğitimciye verdiği önemden sonra Türk eğitim modelinin geliştirilmesinde dikkate alınması gereken temel ilkeler vardır. Bu ilkeler incelendiğinde görülecektir ki Atatürk ün eğitimle ilgili düşünce ve görüşleri bu günden daha moderndir. Eğitimde bize yol gösteren ilkeler şunlardır:
1. Eğitimimiz ulusal olmalıdır.
2. Eğitimimiz bilimsel olmalıdır.
3. Eğitimimiz uygulamalı olmalıdır.
4. Eğitimimiz karma olmalıdır.
5. Eğitimimiz laik olmalıdır.
Tabi bu ilkeler günümüzde uygulananım derecesi nedir o tartışılır. Ancak Türk eğitim
sistemimizin daha ileri olması için bu ilkelerin uygulanması gerektiği söylenebilir.
Atatürk' ün eğitim felsefesini inceledikten sonra günümüzde eğitim cumhuriyetten sonra değişimlere uğramıştır. Cumhuriyetten sonra gelen hükümetler hep kendi zihniyetlerine uygun eğitim politikalarını oluşturmuştur. Bu da Türkiye cumhuriyetinde bir eğitim karmaşasına sebep olmuştur. Yani her gelen ya bir şey almış veya bir şey koymuştur. Türk eğitim felsefesinin yukarıda saydığımız eğitim ilkelerine uygun olması gerektiğine inanıyorum çünkü bu ilkeler bizi muasır medeniyetler seviyesine çıkaracaktır. Ancak günümüzde yeni hükümet AKP hükümeti birazda olsa eğitimin kalitesini artırmak için bir şeyler yapmaya çalışmaktadır ancak bunlar yeterli değildir. Son dönemlerde eğitime ayrılan bütçenin savunma bütçesinden fazla olması gibi bir uygulama önemli ve olumlu bir uygulamadır. Son dönem Osmanlı imparatorluğunda olduğu gibi hala kızların okullu olmaması gibi bir uygulama az da olsa kırsal kesim dediğimiz bölgelerde hala devam etmektedir. Bunu aşmak için devletin haydi kızlar okula kampanyası dikkate şayan bir uygulamadır. Bundan başka devletin halen uygulamakta olduğu eğitime %100 destek kampanyası da eğitim için çok önemli bir uygulamadır. Bu konuda biz halk, aydın, ve işçi, memur, v.b. herkese düşen görevlerin olduğunun daima bilincinde olmamız gerektiğine inanmaktayım. Onun için; devletimizin eğitim için yaptıklarını sonuna kadar desteklemeliyiz ve elimizden gelen her şeyi ortaya koymalıyız. Çünkü; çocuklar bizim çocuklarımız, okullar bizim okullarımız, kısacası devlet bizim devletimizdir. Özellikle ülkemizde hala devam etmekte olan kızların okula gönderilmemesi gibi çağdışı uygulamaların önüne geçmek için hep beraber el ele vererek çalışmalıyız.
M.Zeki Aslan |
|
 |
cemilaydemir
17 yıl önce - Pts 14 Ağu 2006, 19:32
Hiç tartışmasız kesinlikle '' Aydınlanma Kültürü'' derim.
Aydınlanma kültürünü iki kelimelik bir cümle ile tanımlamak isterim.''Tabanı Bilinçlendirme''
Büyük Atatürk'ün gerçekleştirdiği devrimlerin hepsinin yegane amacı aydınlanma kültürünün
gerçekleşmesini sağlamaya yöneliktir.Yani piramidin tabanını bilinçlendirmektir.
Büyük Atatürk bir sınıf adına dikta yolunu tutmadı,tutamazdı.Sınıfsız bir toplum özlemiyle
yeni bir devlet,millet ve anayurt kurmaktı işi.Atatürk sosyal devrimin öncüsü olmaktan çok yardımcısı olmak istiyordu.Taban bilinçlenerek tabanlıktan kendi istemiyle çıkmalıydı.
İşte Köy Enstitüleri,Atatürk'ün tabanı bilinçlendirme çabalarının en verimlilerinden biri olarak ve türlü nedenlerle gecikerek ölümünden hemen sonra yurt ölçeğinde gelişmeye başlamıştır.
Köy Enstitülerini halk adına aydınlar kurdu,halk adına yine aydınlar yıktı dersek yanlış olmaz.Ama kuranlarmı halktan yana aydınlardı yoksa yıkanlarmı halktan yana aydınlardı?
Bu sorunun yanıtı; Köy Enstitülerinin yıkılışı, kuranlarınmı daha çok işine yaramıştır, yoksa yıkanlarınmı daha çok işine yaramıştır? sorusuna verilecek cevabın içindedir sanırım.
|
 |
A. ŞAFAK TOMRUK
17 yıl önce - Pts 14 Ağu 2006, 20:00
Türk eğitim tarihinin uzun akışı içinde yakın çağlarda meydana gelen olaylara bakıldığında TBMM'nin kuruluşundan Atatürk'ün ölümüne kadar geçen zamana "Atatürk Devri" demek çok uygun olacaktır. Bu devir, Türk eğitimine Osmanlı Maarif Nezaretinin egemen olduğu, en azından, 1918-19'ların havasından ayrı olduğu gibi; Atatürk'ün ölümünden sonra İnönü'nün cumhurbaşkanı olduğu dönemde kurulan hükûmetlerin ve onların Maarif Vekili Hasan Ali Yücel'in eğitim politikasından da ayrıdır.
Türk eğitiminde Atatürk Devri, yeni Türk Cumhuriyetinin kuruluşu olan 29 Ekim 1923'ten çok önce başlar. Hattâ Mustafa Kemâl, esas genel eğitim ilkelerini Cumhuriyetin kuruluş tarihinden önce açıklamıştır. Bu nedenle, Türk eğitim tarihinde Atatürk devri, 1920 yılında TBMM'nin kurulmasıyla başlar.
Atatürk devri, Türkiye'nin Batılılaşma oluşumunda, tartışmaların bitip kesin kararların verildiği devirdir; inkılâplar dönemidir.
Hem dış düşmanlara, hem de onların zorakî müttefiki İstanbul yönetimi ve Anadolu'daki isyancı gruplar karşısında verilen savaş kesin zafere ulaştıktan sonra; hattâ bu savaş sırasında, kurulacak yeni devletin temellerini sağlam esaslara oturtmak için, her alanda olduğu gibi eğitim alanında da bir çok çalışmalar yapılıyordu. Bu çalışmalarda baştan sona Atatürk'ün görüşleri ve direktifleri rehber olmuştur. Bütün inkılâplar Atatürk'ün işaretiyle, onun girişimiyle ve şapka inkılâbında, yazı inkılâbında, dil ve tarih anlayışı inkılâbında olduğu gibi onun önderliğinde yapılmıştır.
1920-1938 arasında, hemen bütün devlet icraatlarının arkasında Atatürk vardır. Gene bu dönemin büyük kısmında Mustafa Kemâl zihniyetini tam olarak kavrayan, ruhlarında duyan; bu yola açık biçimde canlarını koymuş, hepsi de İstiklâl Mahkemelerinde hâkimlik yapmış öğretmen Vasıf (Çınar), Avukat-öğretmen Mustafa Necati ve "Köycü Doktor" Reşit Galip vardır. Medreselerin kapatılmasında ve laik eğitimin yerleşmesinde, yazı ve üniversite inkılâplarının hiç pürüzsüz uygulanmasında bu Atatürk devrimcisi bakanların büyük payı vardır.
Ayrıca Cumhuriyetin ilânından önce ülkeyi inkılâplara hazır bir hale getiren İsmail Safa (Özler) ve köy eğitimi ve öğretmeni sorununu çözmeye yönelik kurumların temelini atan Saffet Arıkan da Atatürk devri Türk eğitimine damgasını vuran bakanlar olmuşlardır.
Atatürk devrinde eğitim, önce kendi içindeki her türlü ikilik ve ayrılık hareketlerini ortadan kaldırmış, sonra ülke birliğini sağlamaya yönelmiştir. Bütün okullar Türk devlet ideolojisi doğrultusunda, Atatürk ilkeleri doğrultusunda; Osmanlı devrinden ve medreselerden kalma gerici zihniyete ve her türlü yabancı ideolojiye karşı Türk milletinin birliğini sağlamaya yönelmiştir.
Yazı inkılâbı, dil ve tarih hareketleri bu birliğin fikrî temellerini hazırlamışlardır. Yeni tarih ve sanat anlayışını, Atatürk inkılâplarını ve parti ideolojisini halka anlatmada ve köylere kadar yaymada, köylü-şehirli ve halk-aydın birliğini sağlamada Halkevlerinin büyük gayretleri olmuştur.
Atatürk devrinde girişilen eğitim inkılâplarının hepsi tam başarıya ulaşmıştır. Hem de çok hızlı ve taviz vermez bir şekilde! Bunda, Atatürkçü eğitim bakanlarının büyük payı vardır.
Batılılaşma döneminin bütün müzminleşen tartışma ve sorunlarını kesin ve berrak bir biçimde sonuca ulaştıran, ürünlerini alan Atatürk devri; eğitim alanında geriye, Batılılaşma dönemine ışık tuttuğu gibi ileriye, yeni Türk eğitiminin gitmesi gereken yola da ışık tutmakta, aydınlatmakta, göstermektedir.
|
 |
sayfa 1  |
ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET
|