Ana Sayfa 930 bin Türkiye Fotoğrafı
Burhanettin Akbaş

6 yıl önce - Pts 09 Hzr 2008, 22:41

“Filiğin Emin Baltayla Nasıl Öldürüldü?" romanı üzerine...


(Romanın baş kahramanı Komiser Emin Bey'in (Erman) fotoğrafıdır.)

1944 yılında Kayseri’de Sümer Matbaasında Şakir Sungar imzasıyla bir roman yayınlanır. Romanın adı: “Filiğin Emin Balta ile Nasıl Öldürüldü?” Romanın yazarı önsöz bölümünde bu romanı bizim için önemli kılan bazı açıklamalar yapmaktadır. “Aziz Kayserililer! Ben bu eseri daha ziyade siz hemşehrilerim için yazdım. Bu kitabın diğer romanlar gibi bir hayal mahsulü olduğunu zannetmeyiniz. Bilhassa kırk yaşından yukarı olan hemşehrilerim uzak hatıralarını araştırırlarsa, aradan otuz sene geçmesine rağmen hâlâ hepimizde milli ve vatani hislerimizi canlandıran bu feci vakayı hatırlamakta güçlük çekmeyeceklerdir.”
İşte bizim dikkatlerimizi çeken bu açıklamadır. Yazar, 1944 yılında yaşı kırkın üzerinde olan Kayserililerin bu romanda anlatılan hadiseyi hatırlayacaklarını söylüyor. Bu feci bir cinayet hadisesidir. Yazarın ifadesine göre, bu feci cinayet hadisesinin milli ve vatani yönleri bulunmaktadır.
Yazar önsözün ikinci paragrafında öyle ciddi bir kaynak kişi sunar ki bizim bu romana ilgimiz kat be kat artmaktadır. “Kitabın esası, o zamanlar mesleği icabı bu hadisenin tahkikatiyle bizzat meşgul olan ve halen yetmiş beş yaşlarında (yıl 1944) bulunan memleketimizin tanınmış simalarından B. Emin Erman (Zıllıoğlu)’ndan alınmıştır. B. Emin Erman bir komiser mütekatdidir. (emekli) O, uzun bir meslek hayatında tesadüf ettiği sayısız vakaları içinde, üzerinde ehemmiyetle durduğu ve hatırasında unutulmaz ve silinmez izler bırakan bu vakayı daha da yaşamış gibi bütün detayları ile hatırlamaya muvaffak olmuştur.”
Yazarın bu sözlerinden net bir şekilde anlıyoruz ki Kayseri’de yaşanan bu tarihi olayı yaşayan ve nakleden kişi olarak emekli komiser B. Emin Erman’ın 75 yaşında iken anlattığı bu hadise, yazar tarafından kaleme alınmış ve bu roman meydana gelmiştir.
Yazarın önsözdeki üçüncü paragrafını ise, romanın konusunun ne kadar önemli olduğunu ortaya koyan bir ifade olarak kabul edebiliriz. Yazar diyor ki: “Bu eser, aynı zamanda o zamanlar İstanbul’daki Ermeni Patrikhanesinin Mabeyn ve Babıali üzerinde yaptığı tesir ve nüfuza dayanarak Taşnak gibi, Hınçak gibi Ermeni cemiyetlerinin memleketimizde çevirdikleri entrikalara da temas etmesi bakımından çok mühimdir.” Anlaşılan o ki “Filiğin Emin Balta ile Nasıl Öldürüldü?” adlı roman Kayseri’de Ermenilerin Taşnak ve Hınçak örgütlerinin işlediği bir cinayeti anlatmaktadır. Böyle bir romanın tarihe ne kadar ışık tutacağını az çok tahmin edebiliriz. Yazarımız, Kayserili gençlerin bu romandan büyük ibretler çıkacaklarını söylüyor ve “bu hadiseyi öğrenmek bugünkü Kayseri gençliğinin ibret nazarları önüne açmayı bir vatan ve memleket borcu telakki ediyorum” diyor. Öyleyse bize düşen görev de belli olmuş oldu. 1944 yılında Kayseri gençliğinin alması gereken ibretleri bizim de öğrenmemizde büyük faydalar var. Kayseri’nin tarihinde yer alan bu hadise, bugün de insanımıza büyük ibretler verecek diye düşünmekteyiz.
Filiğin Emin, 1893 yılında Kayseri’de doğmuş. Çünkü, roman “Bundan elli bir sene evveldi” cümlesiyle başlayarak Filiğin Emin’in doğumunu anlatarak başlamaktadır. Filiğin Emin, 25 yaşında Ermeni örgütleri tarafından öldürüldüğüne göre, romanın geçtiği olayların büyük bölümü 1918 yılı öncesinde gerçekleşmiş olmalıdır. Çünkü bu tarih (1918) Filiğin Emin’in öldürüldüğü tarihtir. Romanda Filiğin Emin’in öldürülmesinden sonra polisin yaptığı büyük araştırma devam etmiştir ve polis devrin son derece olumsuz şartlarında büyük vatanseverlik örneği göstererek katilleri yakalamıştır. Öyleyse romanın sonuçlanması 1918 yılı sonrasına da tekabül etmektedir.
ROMANIN ASIL KAHRAMANI :KOMİSER EMİN BEY
Romanın asıl kahramanı Filiğin Emin değil, cinayete kurban giden bu gencin faili meçhul olayını çözümlemeye çalışan Komiser Emin Bey’dir. Romanın beşinci bölümünde devreye giren Emin Bey, romanın sonuna kadar (son bölüm 20. bölümdür) olayların asıl belirleyicisidir ve roman onun etrafında gelişen olaylarla meydana gelmektedir. 5. bölümün başlangıcında yazar Komiser Emin Bey’i şöyle tarif etmektedir: “Komiser Emin bey, kırk yaşlarında, uzunca boylu, esmer ve sert bakışlı bir adamdı. Tertemiz kıyafeti, itina ile kıvrılmış uzun bıyıkları ve ceketinin kollarından taşan kolalı gömleği ile Hamit devrinde eşine pek az rastlanan şık ve kibar bir zabıta memuru idi.”
Yazar önsözün ikinci paragrafında “Kitabın esası, o zamanlar mesleği icabı bu hadisenin tahkikatiyle bizzat meşgul olan ve halen yetmiş beş yaşlarında (yıl 1944) bulunan memleketimizin tanınmış simalarından B. Emin Erman (Zıllıoğlu)’ndan alınmıştır. B. Emin Erman bir komiser mütekatdidir. (emekli)” diyerek romanın asıl kahramanının gerçek bir kişi olduğunu açıklamış ve böylece romanda anlattığı olayın da Emin Erman Bey’in hatıralarına dayandığı da açıklamış olmaktadır.
Osmanlı Devletinde ilk defa polis teşkilatı 10 Nisan 1845’te polis (zabıta) teşkilatı 12 Rebiülevvel 1261 tarihli nizamname ile kurulmuştur. Yazar, Komiser Emin Bey’i anlatırken “Hamit devrinde eşine pek az rastlanan” diye bir ifade bir kullanmaktadır. Bunun sebebi şu olabilir: Sultan Abdülhamit Han’ın saltanatı 31 Ağustos 1876 - 27 Nisan 1909 tarihleri arasındadır. Bu dönem Osmanlı Devletinin oldukça sıkıntılarla geçen yıllarıdır ve ilk defa Abdülhamit Han, güvendiği devlet memurlarından oluşturduğu Polis Teşkilatı ile bir kısım olayların üzerine gitmeye çalışmış; hatta Anadolu’da ve İstanbul’daki Ermeni faaliyetlerini güvendiği polislerle kontrol altına almak istemiştir. Devletin güvenliği için oldukça özverili çalışan bu memurlar, devlete karşı hain planlara sahip olan insanların tepkisini çekmiştir. Bunlar arasında İngiltere gibi ülkeler olduğu gibi, o devirde Anadolu’da Protestanlığı da yaymak için misyonerler yollayan Amerika vardır. İngiltere ve Rusya, gayrimüslim azınlıktan Ermenileri himaye altına almışlardır. Rusya, ayrıca Ortodoks Rumlara karşı da himayekar bir tavır içerisindedir. Bütün bu siyasi emelleri bertaraf etmek için Abdülhamit Hanın güvenebileceği bir asayiş birimi zabıta (polis) teşkilatı olmuştur. Aynı zamanda istihbarat görevi de üstlenen bu polislerden Ermenilerin ve Rumların da şikayetçi olmaları manidardır.
ABDÜLHAMİT’İN POLİSLERİ DAHA SONRA TEŞKİLAT-I MAHSUSA’DA GÖREV ALDILAR
Harbiye Nazırı Enver Paşaya bağlı olarak 1913 yılında kurulan Teşkilat-i Mahsusa'nın daire başkanı, Süleyman Askeri Bey idi. Dr. Philip H. Stoddard'a göre 1916 yılında personel sayısı 30 bin kişiye ulasan örgüt ajanlarının büyük bir kısmı, uzmanlardan oluşmaktaydı. Örgütte doktorlar, mühendisler, gazeteciler, politikacılar ve subayların yanı sıra, geçmişi oldukça karanlık ama sadakatlerinden kuşku duyulmayan gerilla savaşı uzmanları da yer alıyordu. Böylesine zengin bir "ajan kadrosu"na sahip olmasına rağmen Türkçe ve yabancı dillerde yayınlanan kitaplarda Teşkilat-i Mahsusa'dan pek söz edilmemesi, söz edenlerin de yeterince bilgi vermemesi, Stoddard'a göre teşkilatın faaliyet alanı ve personel sayısını gizli tutmakla yükümlü olan Osmanlı devlet adamlarının bir taktik başarısıydı. Bu asrin ilk çeyreğinde faaliyet gösteren Teşkilat-i Mahsusa, o yıllarda dünyanın en güçlü ve en etkin örgütlerinden biriydi. Ortadoğu ve Kuzey Afrika başta olmak üzere üç kıtada örgütlenen Teşkilat-i Mahsusa ajanlarının pek azı örgüt mensubu olarak tanınıyordu. Resmi üyelik listeleri bulunmamakla birlikte Kuşçubaşı Eşref’e göre böyle bir listenin yayınlanması, Ortadoğu'daki birçok devlet adamını rahatsız edecekti.
Casusluk ve karşı casusluk faaliyetleri tarih boyunca olagelmişti ama, doğrusu bunun Batılı anlamda müesseseleşmesi ilk olarak Teşkilat-i Mahsusa ile gerçekleşti. Abdülhamid dönemi de dahil, bundan önceki dönemlerdeki casusluk faaliyetleri padişahın şahsına bağlı olarak yapıldığı için, sağlıklı bir örgüt yapısı oluşturmak da pek mümkün değildi. O yüzden böyle bir örgüt kurulmuş ve 30 bin gönüllü ile çalışır hale getirilmişti.
Romanda Emin Bey’in gösterdiği cesaret ve tavır bu noktadan ele alındığında İttihat Terakkinin İslamcı ve Türkçü bir politikalarıyla oldukça örtüşmektedir. Teşkilat-ı Mahsusanın da amacı özetle, İslam dünyasını ve Müslüman Türkleri bir bayrak altında toplamak, yani geniş imparatorluk coğrafyasında yerine göre Panislamizm, yerine göre de Pantürkizm yapmaktı. Ancak İttihatçı kurmayların sanıldığı kadar hayalperest olmadıklarını da söylemek gerek. Çünkü onlar bu fikirleri işgalci güçlere karşı (İngiltere ve Rusya gibi) bir koz olarak kullanıyorlardı.
Romanın 15. bölümünde sorgu hakiminin yan çizmesine karşı söylettirilen şu sözler Komiser Emin Bey’i tahlil etmek için ifade ettiğimiz görüşleri doğrular mahiyettedir: “Sorgu hakimi gittikten sonra Komiser, onun söz ve hareketlerinin ifade ettikleri manaları tahlile çalışıyorsa da hiçbir sonuca varamıyordu. Acaba bu adam hangi amaçla canileri korumak istiyordu? Yoksa o da Ermenilerin para tuzağına mı düşmüştü? Komiser, böyle bir meselede paranın hiçbir rol oynamayacağı kanaatindeydi. Çünkü bu iş, büyük, çok büyük ve hatta memleket ölçüsünde denilebilecek kadar büyük ve geniş bir manaya sahipti. Damarlarında TÜRK KANI dolaşan bir TÜRK ÇOCUĞU, en sefil ve içinde yaşadığı toplum için en zararlı olarak değerlendirdiği bir adamın bile böyle bir sürü vatansız derbederler tarafından öldürülmesine tahammül edemezdi.”
ROMAN 1944’TE KAYSERİ’DE YAYINLANDIĞINDA İNFİALE SEBEP OLDU
Roman 1944 yılında Kayseri’de Sümer Matbaasında basıldığında Kayserili gençler, romanı kapış kapış almışlardı. Kısa sürede büyük bir bölümü tükenmişti. Şakir Bey’in oğlu Ömer Sungar’ın ifadesine göre; o vakit Kayseri’de bulunan az miktardaki Ermeni’nin yaşadığı mahallelerde gençler gösteri yapmışlar ve bu tarihi olayın bu romanla yeniden hafızalarda canlanması şehri bir anda alt üst etmişti. Bunun üzerine zamanın Ermeni Patriği Kayseri’ye gelerek Kayseri Valisi ve Emniyet Müdürü ile görüşüp romanın toplatılmasını talep etmişti. Bu talebinde başarılı olamayacağını anlayan Patrik, yazar Şakir Sungar ile görüşmüş ve kendisine külliyetli miktarda para teklif ederek bu romandan vazgeçmesini ve basılan ancak dağıtılmayan kitapları kendisine vermesini istemişti. Şakir Sungar, vatansever bir insandı. Ömrünce paraya fazla bir değer vermediği gibi Patrik’in teklifini de reddetmişti. Patrik, bu mesleleyi neticelendirmeden Kayseri’den ayrılmayı düşünmüyordu ve ısrarlı davranarak Kayseri Emniyetinin bu kitabın dağıtımını durdurmasını sağladı. Aslında kitabın dağıtımının durdurulmasının gerçek sebebi, Kayserili gençlerin her gün gösteri yapıp Ermeni Hınçak Örgütünü tel’in etmesiydi. Valiliğin de izniyle kitabın dağıtımı durduruldu ve gençlerin gösterileri bastırıldı.
Şakir Sungar’ın emekli öğretmen olan kızı Mehtap Sungar, babalarının ülke meselelerine duyarlı bir insan olduğunu söylüyor. Onun sert mizacını eşinin yumuşak mizacının dengelediğini söyleyen Mehtap Hanım, Filiğin Emin romanı için de şu açıklamalrı yapıyor: Romanda bu olayların baş kahramanı Emin Bey, Şakir Sungar’ın kayınpederi imiş. Yani bir bakış açısıyla Serkomiser Emin Erman’ın başından geçen bir hatıra, damadı Şakir Sungar’ın kalemiyle ölümsüzleşmiş olmaktadır. 1944 yılında bu roman yayınlandığı vakit, Kayseri’de “Kayınpederi anlatmış, damadı da yazmış” diye sözler söylendiğini ifade etmektedir.
Emin Bey, Kayseri, Yozgat, Gümüşhacıköy ve Aksaray’da serkomiserlik görevlerinde bulunmuş. Bugün Emin Bey’e ait özel eşyalar Sungar ailesinde muhafaza edilmektedir. Bu eşyalar arasında Emin Bey’in beylik tabancası, kendisinin “akıl defteri” dediği not defteri, büyük boy portre fotoğrafı, eski yatağı vs. vardır.
Emin Bey’in özel eşyaları arasında Çapanoğlu Edip Bey’in Osmanlı döneminden kalma bir fotoğrafını da gördüm. Sebebini sorduğumda Emin Bey’in Yozgat’ta görev yaparken Edip Bey’le olan dostluğunun nişanesi olarak bu fotoğrafı aldığını ifade ediyorlar. Yozgat İsyanı çıktığı vakit, yani 1920 yılında Emin Bey’in Yozgat’ta görevli olduğu, bu isyan bastırıldığı vakit yapılan soruşturmada Emin Bey’in isyanla hiçbir ilgisinin bulunmadığı anlaşılmış.
ROMANIN YAZARI ŞAKİR SUNGAR KİMDİR?
Şakir Sungar, 1907 yılında Kayseri’de Camikebir Mahallesinde dünyaya gelmiştir. Babasının adı Kamil, annesinin adı Necmiye’dir. İlk ve orta öğrenimini Kayseri’de tamamladıktan sonra Kayseri Lisesi’nde okumuş, onuncu sınıftan ayrılıp1933-1934 yıllarında öğretmenlik hayatına başlamıştır. Üç yıl öğretmenlik yaptıktan sonra İstanbul’a giderek “Son Posta” gazetesinde çalışmaya başlamıştır. İki yıl bu gazetede polis muhabirliği yapmış ve Cumhuriyet gazetesine geçmiştir. İki yıl da burada çalıştıktan sonra Tan gazetesinde muhabirlik yapmıştır. Hakikat gazetesinde adli konularla ilgili röportajları yayınlanan Sungar, bu yazıları ile edebiyat dünyasına adım atmış oldu. İkinci Dünya Savaşı devam ederken Tan ve Hakikat gazetelerindeki görevlerine devam etmiş, İstanbul’un işgal edilmek gibi korkulu günler yaşaması üzerine evini Kayseri’ye taşımış, 1940 yılında da kendisi Kayseri’ye gelmiştir.
Sungar’ın Kayseri’deki geçen günlerinde zamanın Kayseri Valisi Cavit Ünver’in isteği üzerine Kayseri gazetesinin başına geçtiğini ve 1948 yılına kadar da bu gazetedeki görevini sürdürdüğünü görüyoruz. Bir taraftan da İl Basımevi Müdürlüğü görevini yürütmüştür.
Sungar’ın ilk kitabı 1946 yılında yayınlanır. “31 Mart Vakasının Suçluları Nasıl Yargılanmıştır?” adını taşıyan bu eser, yazarın tarihi konulara gösterdiği ilginin de bir göstergesidir.
Bu eseri 1947 yılında “Öğretmenin Esrarı” takip eder. Kayseri’deki Hınçak Örgütünün Faaliyetlerine de yer verdiği “Filiğin Emin” isimli romanı ise 1948 yılında basılmıştır. (Romanın kapağında ise 1944 yılında Kayseri’de Sümer Matbaasında basıldığı yazılmıştır. Ali Rıza Önder’in Kayseri Basın Tarihi isimli eserinde 1948 olarak geçmesinin nedenini çözebilmiş değiliz.) 1948 yılında “Zincidere’de Neler Gördüm?” isimli eseri, 1965 yılında “Kayseri Rehberi”, 1969 yılında ise “Ankara Rehberi” yayınlanmıştır.
Yazarın “Boz Ahmed’in Osman” isimli eseri ise Başak Film tarafından filme alınmıştır. Bu romanın hangi Kayseri gazetesinde tefrika edildiğine dair bir kayda rastlayamadık. Sungar’ın 1949 yılında Erciyes Postası isimli bir gazete çıkarmış olması, belki bu tefrikanın bu gazetede yapılabileceği umudunu doğurmaktadır.
Sungar, 1951 yılında Ankara’ya giderek bir yıl Ulus gazetesinde çalışmıştır. 1952 yılında tekrar İstanbul’a dönüş yapmış ve Altıok dergisini kurmuştur. On beş günde bir çıkan bu dergi, 1960 yılına kadar devam etmiştir. “Saat On Bir Buçuğu Geçti” isimli bir yazısı yüzünden hüküm giymişse de 27 Mayıs İhtilalinden sonra ceza afla düşürüldüğünden hapse girmemiştir.
1960 ihtilalinden sonra Kayseri’ye gelen Sungar, Hakimiyet ve Emel gazetelerinde yazılar yazmaya başlamıştır. Beyin kanaması geçirerek yazı hayatına bir süre ara vermekle beraber, 1970 yılına kadar Emel gazetesinde yazılarını sürdürmüştür.
Ankara’da geçen günlerinde “Orman İşletmesinde Neler Gördüm” isimli bir kitabının yayınlandığı da belirtilmektedir. Ayrıca Kayseri’de kaleme aldığı “Yavuz’un Elçisi” isimli tiyatro oyununun 29 kez Güzel Sanatlar Derneğince oynandığı bilinmektedir. “Gedik Ahmet Paşa” isimli eseri ise Karayolları Bölge Müdürlüğünce sahnelenmiştir. 1970 yılında Kayseri’yi turistik yönden tanıtan “Turizm ve Turist” isimli eseri yayınlanmıştır.
1971 yılında ise yazarın Kayseri’de çıkarmaya başladığı “Gerçek” adlı haftalık gazetede “Kaderin Cilvesi” isimli bir romanı tefrika ettiği ve bunun da yazarın takip edebildiğimiz son eseri olduğu anlaşılmaktadır.
Ali Rıza Önder, Kayseri Basın Tarihi isimli eserinde Şakir Sungar’ın çıkardığı “Erciyes Postası” gazetesinin aynı adı taşıyan ikinci gazete olduğunu belirtir. Birincisi 1947 yılında Mehmet Yeğenağa tarafından çıkarılmıştır. 1948 yılının Ağustos ayında başlayan bu ikinci gazetede Şakir Sungar, sahibi ve yazı işleri müdürü olarak gözükmektedir. Gazetenin nüshaları Milli Kütüphanede olup 10 Ekim 1950’de yayınına son vermiştir.
Şakir Sungar’ın bu dönem içerisinde çıkardığı ikinci gazete olan “Orta Anadolu”, 1949 yılının 10. ayında yayınlanmaya başlamış ve aynı yılın 24 Kasımında yayınına son vermiştir. Bu süre içerisinde gazete 14 sayı devam ettirilmiştir.
1951 yılında Şakir Sungar’ı “Erciyes” gazetesinin yazı işleri müdürü olarak görüyoruz. 1951 yılı içerisinde kapanan gazetenin kaç sayı sürdürüldüğüne dair bir bilgi yoktur.
Görüldüğü gibi Kayseri basın tarihinin önemli şahsiyetlerinden olan Sungar’ın gazetecilik kimliğinin öne çıktığı bazı kitaplarının dışında edebiyat alanında da eserler vermiş olması kayda değerdir. Özellikle onun romanları ve tiyatroları konusunda bugüne kadar ciddi çalışmalara rastlamış değiliz.
Özellikle bu eserlerin basıldığı yıllar düşünülecek olursa eski basımlarının toplanarak bir araya getirilmesi, tiyatrolarının ve romanlarının yeniden basımı yerinde bir karar olacaktır. Eğer bu çalışmalar yapılabilirse, hem yeni nesillerin Sungar’ı tanıması sağlanmış olur, hem de Sungar’ın eserleri üzerine akademik çalışmaların yapılmasına da vesile olunur.


dr. mustafa ışık

6 yıl önce - Pts 25 Ağu 2008, 13:36
kapılar ve çeşmeler hk.


selam,

sayın hasan yükselin tanıttığı "kapılar ve çeşmeler" kitabının bir başka açıdan tanıtımı için bkz.

tekrara mahal bırakmamak için adres veriyorum.

http://www.kayserigundem.com/yazidetay.aspx?id=1430

vesselam...


nurullahaydog

6 yıl önce - Pts 25 Ağu 2008, 15:41
kitap


bende çok eski bi kitap var Osman Kavuncu ile ilgili bulabilirsem fotgrafını çekip koyacam

Burhanettin Akbaş

6 yıl önce - Pzr 21 Arl 2008, 20:53

“Abdullah Satoğlu”


Kitaplığımı şöyle bir karıştırırken Kayserimizin yetiştirdiği “Lale Şairi – Araştırmacı ve Yazar Abdullah Satoğlu”nu (Emek Ofset, Ankara, 2003) konu alan Mustafa Ceylan’ın kitabı elime geçti. Kitap, Abdullah Satoğlu’nun hayatını, sanatını ve eserlerini konu alıyordu ve ben daha önce bu kitabı okumuştum. 202 sayfalık bu çalışmadan aklımda kalanlar vardı ama çoğu şey akılda kalmıyor, uçuyor. Üniversitede okurken bir hocamız, bildiğin şeylere beş defa bak, bilmediğin şeylere bir defa baksan da olur derdi. Çünkü insan, en çok bildiğini sandığı şeylerden dolayı yanılırmış.
Kitap eski siyah beyaz fotoğraflarla da süslenmiş ve her biri birer vesika olan fotoğraflardan biri kitabın ilk sayfalarında yer alıyor. Muin Feyzioğlu’nun sözü de fotoğrafın altındadır ve şöyledir: “Gazetecilik, yazarlık, şairlik ve hatiplik, Abdullah Satoğlu’nun hep sevdiği ve başardığı şeylerdir.”
Kayserimizin yetiştirdiği ve “Lale Şairi” olarak anılan, Cumhuriyet dönemimizin bu ünlü şairi, Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün de dayısı olmaktadır. Şimdi aslında şöyle demek lazım bence, Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, onun yeğeni olur. Çünkü, Abdullah Bey, kamuoyu tarafından tanınmazdan çok önce dayısı Abdullah Satoğlu, Türk Edebiyatında ve Kayseri muhitinde tanınan, bilinen bir şair, yazardı.
Kitabın ilk bölümünde “Abdullah Satoğlu’nun Hayatı” hakkında bilgiler veriliyor. Satoğlu, 1934 yılında Kayseri’de dünyaya gelmiştir. Kitaba göre onun aile köklerinden bahsedilirken özellikle Hacı Saki mahallesinde oturan babası Mehmet Ali Efendi Hoca’ya dikkat çekiliyor ve “Düvenönü semtinde bulunan evi Kayseri’nin kültür merkezlerinden biri durumundaydı.” deniyor. Demek ki Abdullah Bey’in yetişmesinde önemli faktörlerden biri de baba faktörüdür. 1876 yılında dünyaya gelen ve 18 Aralık 1968 yılında Kadir gecesinde 92 yaşında Hakka yürüyen Mehmet Ali Efendi Hoca’nın fıkıh, edebiyat, tarih ve tıp gibi ilimlerle donanmış mümtaz bir insan olduğu söyleniyor ki bunların her biri birer uzmanlık alanıdır.
15 Mayıs 1934 tarihinde dünyaya gelen oğluna “Allah’ın kulu” anlamına gelen Abdullah adını vermiş. Kadiri tarikatına mensup olan Mehmet Ali Hoca Efendi’nin soy kütüğü ise Şeyh İbrahim Tennuri hazretlerine kadar uzanmakta imiş.
Kayseri’nin manevi ikliminde Seyyid Burhaneddin Hazretleri gibi Şeyh İbrahim Tennuri hazretlerinin önemli bir rolü olmuştur. Bugün Tennuri hazretlerinin yaptırdığı Cumhuriyet Mahallesindeki “Şeyh Cami”, çeşmesi ve türbesi ile de ayaktadır. Fatih Sultan Mehmet döneminde yaşayan ve 1482 yılında Hakka yürüyen Tennuri hazretlerinin Hacı Bayram-ı Veli ve Ak Şemseddin ile olan münasebetleri oldukça dikkat çekicidir. (Bu konuda Mustafa Fidan Bey’in “İbrahim Tennuri, Hayatı ve Eserleri” kitabına bakılabilir.)
Ak Şemseddin ile İstanbul’un fethinde de bulunan bu zat, yazmış olduğu Gülzâr-ı Ma‘nevî‘sini Fatih Sultan Mehmet’e takdim ederek Fâtih’in hürmet ve taltifine mazhar oldu.
Hatta Fatih Sultan Mehmet’in Şeyh İbrâhim’i vergi ve diğer devlet tekliflerinden muaf tuttuğunu Mevlevi Ahmet Dede "Bergüzâr" isimli eserinde beyan etmiştir.
Mustafa Ceylan’ın kitabının 9. sayfasında ailenin aldığı “Satoğlu” soyadına da ışık tutulmuştur. Kitap da deniyor ki “Abdullah Satoğlu’nun babası Mehmet Ali Efendi gibi, dedeleri de çok iyi hattat imişler. Yazdıkları güzel levhalardan dolayı, bâb-ı hümayun tarafından üç tuğ ile taltif edilmişler.” Farsçada üç manasına gelen (se) ile (tuğlu) sözü birleşmiş ve aileye “Setuğlu” denmiş. Bu isim de zamanla halk söyleyişinde Satoğlu biçimine dönüşmüş.
Bu örnekler de göstermektedir ki, bir Selçuklu şehri olan Kayseri’de ailelerin çok köklü mazileri vardır ve bu aileler Selçuklu ve Osmanlı döneminde önemli görevler ifa etmişlerdir.
Kitapta Satoğlu Ailesi ve Abdullah Satoğlu hakkında çok şeyden söz ediliyor ama hepsini konu almak imkansızdır. Ben son olarak Abdullah Bey’in 12 Ekim 1951’de Hüseyin Nihal Atsız’ın “Orkun” dergisinde yayınlanan ve “Turancıyız” adını taşıyan şiirine dikkatleri çekmek istiyorum. Bu şiiri yazdığında Abdullah Satoğlu daha 17 yaşındadır ve gerek ailesinden, gerekse muhitten aldığı Türkçülük fikirleriyle yanıp kavrulmaktadır. Şöyle diyor 17 yaşındaki Satoğlu “Turancıyız” şiirinde:

Nerde Fatih, nerde Yavuz
Nerde Bozkurt, nerde Oğuz
Marşımızı çalsın kopuz
Turancıyız, Turancıyız!

Kalplerimiz viran bizim
Hedefimiz Turan bizim
Budur ülküm budur sözüm
Turancıyız, Turancıyız!


dr. mustafa ışık

5 yıl önce - Sal 23 Arl 2008, 23:32
Kayseri'den Anadolu'ya bir kitaplık kitabı




(+)


İSTANBUL VE ANADOLU KÜTÜPHANELERİNDE MEVCUT
EL YAZMA ESERLER ANSİKLOPEDİSİ (I-III)
(ALİ RIZA KARABULUT)

Arapça’da “El-makâmu bi’l Mekîn” diye bir söz vardır. “Bir makam/mevkiin değerli olması, orada oturan kişinin değeri iledir” anlamına gelmektedir. Kayseri Raşid Efendi Kütüphanesi Müdürlüğünde baştan beri çok değerli kişiler bulunmuştur. Bunlardan biri de, günümüzde kütüphaneyi önce Kayseri’ye sonra Türkiye’ye ve en son bütün dünyaya açan Ali Rıza Karabulut’tur.

“Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” diyor Ziya Paşa. Bu açıdan Ali Rıza Hoca’nın işlerine bakarsak -yazdığı bir düzine kitap bir tarafa- öncelikle Raşid Efendi Kütüphanesi’nin kataloglarını hazırlamıştır. Bu işi yaparken de beraberinde çalışanları yanına almış; çalışmayı ve başarıyı paylaşmıştır. Arapça, Farsça, Osmanlıca, Türkçe eserler yani “basmalar” kataloglarından sonra “el yazması” eserlerin katalogunu yayınlamıştır. Günü gününe, yılı yılına eşit olmayan yazar başarıya doymamış; İstanbul ve Anadolu -yani Türkiye- kütüphanelerinde bulunan el yazması eserlerin katalogunu hazırlamıştır.

Eser yazmak başka, onu bastırıp hizmete sunmak ise bambaşka şeydir. Emekli olduktan sonra başladığı Türkiye ve Dünya Kütüphanelerinde bulunan yazmalar katalogunu yazmak için, maddî-manevî, büyük gayretler içine girmiştir. Milyarlık projeler olan basım işini, hamiyetini umduğu bazı kurum ve kuruluşlardan beklemiş fakat umduğunu bulamamıştır. Yazmak gibi basmak, hatta pazarlamak da ona kalmıştır. Ali Dağı kadar ağır olan “İstanbul ve Anadolu Kütüphanelerinde Mevcut El Yazması Eserler Ansiklopedisi”ni, 3 cilt halinde bastırmıştır. Bu yazıyı okuduğunuzda, Erciyes Dağı kadar ağır olan, 10 cilt civarındaki “Dünya Kütüphanelerinde Bulunan Yazmalar Ansiklopedisi” adlı eserini çoktan bastırmış olacaktır.

Yazarın önceki kitaplarından –mesela- “Tıbbı Nebevî Ansiklopedisi” defalarca basılmış ve satılmıştır. Onun müşterisi sadece Türkçe bilenler idi. Bu Ansiklopedi ise Arapça bilen herkese yani bir milyar kişiye hitap etmektedir. Hedef kitle, milyarla ifade edilmektedir. Bu ise riski artıracak; hırsızların iştahını kabartacaktır. Kitabın başında “Her Hakkı Mahfuzdur” uyarısı, “Allah korkusu olan/olmayan” ayrımı yaptırmayacaktır. Allah yâr ve yardımcısı olsun; siz de bu eserin alıcısı ve aldırıcısı olun.

Yılların birikimi bir yana, son 10 yıldır çalıştığı bu projenin Türkiye kütüphaneleri boyutu üç cilt halinde, 2006’nın ilk yarısında yayınlanmıştır. Kitapta yayın yılının yazılı olmayışını hayra yoruyor ve “nazar değmesin” diyorum. Batı’daki –kısa adlarıyla- Gal ve Gas gibi eserler ekip çalışması olarak, uzun yıllar çalışılarak, kurum imkânlarıyla hazırlanarak basılmıştır. Bu dev çalışma ise, iki kardeşin el ele vermesiyle, özveriyle ortaya konmuştur.

Yazarın son ciltte yaptığı tanıtım, hem gerekli hem de önemli olan “bu sahanın öncüleri”ni anlatarak başlıyor. Ansiklopedinin ilk cildinde beklenen açıklama son cildin başına konmuştur. Burada “takip edilen usûl” anlatılmakta, Türkçe kaynaklar, kullanılan kısaltmalar verilmekte, kütüphane isimleri eklenmektedir. İstanbul kütüphaneleri önemlidir ancak herkes tarafından bilinmektedir. Daha önemlisi ise Anadolu kütüphaneleridir. Bunlar Edirne, Bursa, Kütahya, Manisa, Konya, Karaman, Kayseri, Ankara, Erzurum kütüphanelerine gibi il kütüphanelerdir. Kıbrıs da işin içindedir. Bir kısmı da, zamanında ilim merkezi olan fakat günümüzde ilçe düzeyinde kalan yerlerdir. Antalya’nın Elmalı ve Akseki ilçeleri gibi.

Araştırmacı olan herkesin elinde bulunması gereken bu eser, dinî-millî kaygıları olan kurum ve kuruluşların kütüphanelerinde de olması gerekir. Anadolu’nun illeri veya İstanbul size uzak olabilir. İlimiz Raşid Efendi Kütüphanesi yakın olsa da, aranan bir kitabı bulabilmek için, yine böyle bir “kılavuz kitap” gerekir. Dünya kütüphaneleri ise dünyalar kadar uzaktır ama bu eserlerin dağıtıldığı “Akabe Kitabevi” Kayseri’nin göbeğindedir.

"Makarr-ı Ulema” yani “Âlimler Merkezi Kayseri’yi” yazıp belediyeye teslim edeceğim günlerde bu yayın Hızır gibi imdadıma yetişti. Yine Ali Rıza Hoca’nın yaptığı çalışmalardan yararlandığımız, Kayseri’li bilginlerin el yazması kitapları listesine İstanbul ve Anadolu kütüphanelerinde bulunan eserleri de ekleyerek, çalışmamızı zenginleştirdik. Allah razı olsun.

Zengin bir kurumun ekip halinde yıllarca uğraşarak yapacağı çalışmayı yapan Ali Rıza Karabulut’un bu gayretlerini gönülden dile getirirken, Kayseri’li İbrahim Tennûrî’nin (ö:1482) gönül bağı olan Hacı Bayram Veli’nin -ilahî olarak da söylenen- bir şiirini hatırlıyoruz:
Yâr yüreğim yâr / Gör ki neler var
Fani dünyada / Bize gülen var
Gülenler gülsün / Dost bizi bulsun
Nadan ne bilsin / Bizi bilen var

Bilenlerin sizler olmasını dilerken mutlak fayda sağlayacağına inandığım bu eseri, yakın olduğunuz vakıf, kurum ve kuruluşların kütüphanelerine aldırmak için girişimde bulunmanızı arzu ediyorum. Bunun halka hizmet olacağı kanaatiyle saygılar sunuyorum.
Dr. Mustafa Işık


adnann02
5 yıl önce - Pzr 11 Oca 2009, 19:37

Emir Kalkan'ın bu başlıkta belirtilen en son kitabı "Hoşçakal Şehir"den sonra iki kitabı daha, yine Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanmıştır.

Ha Bu Diyar, 2007



Bu Taraf Anadolu, 2008



Burhanettin Akbaş

5 yıl önce - Pzr 25 Oca 2009, 14:26





'Kayseri Taşınmaz Kültür Varlıkları Envanteri' (Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayını)

Kayseri'deki 440 tarihi eser, üç ciltlik bir çalışmayla biraraya getirildi.
Büyükşehir Belediyesi tarafından 3 cilt olarak yayımlanan 'Kayseri Taşınmaz Kültür Varlıkları Envanteri'nin tanıtımı yapıldı.
Kadir Has Kongre Merkezi'nde gerçekleşen tanıtım toplantısında konuşan Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Özhaseki, uzun emekler sonucu böyle bir eserin ortaya çıktığını belirterek, "Tarihiyle övünen bir millet olmamıza rağmen, tarihi eserlere sahip çıkma, koruma ve kollama hususunda ihmalkarlık içerisindeyiz. Bir şehrin ya da medeniyetin kimliğini yansıtan ve yaşatan korunmuş bölgeler yok ülkemizde. Tek tek orada burada ayakta kalmış tarihi eserler var. Oysa batıda bir dönemi anlatan ve yansıtan tarihi bölgeler, korunmuş alanlar var. Tarihe sahip çıkmak bizim görevimiz. Elimizde kalan mevcut eserleri ayakta tutmak ve gelecek nesillere aktarmak zorundayız. Bu eserler, bu topraklarda yaşayan medeniyetlerin tapu senedidir. İşte biz de Kayseri'deki tüm tarihi eserleri bir envanterde toplamak amacıyla böyle bir çalışma başlattık. Önemli bir kaynak eser oldu. Binlerce yıllık eserleri, bundan sonraki yıllara taşıyacak bu üç ciltlik bu esere ilave olarak Kayseri Ansiklopedisi, Tahir Defterleri gibi değişik çalışmalar da yayın hayatımıza kazandırılacak" dedi.
Eserin yazarlarından Erciyes Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Yıldıray Özbek de ortaya çıkan çalışmanı önemli bir kaynak eser hükmünde olduğuna vurgu yaparak, "Kayseri'nin merkezinde, ilçelerinde ve köylerinde bulunan toplam 440 eserin yeraldığı bu çalışma, Kayseri'ye yakışan bir eser oldu. Çalışmalarımız esnasında bize destek sağlayan Başkan Özhaseki'ye buradan bir kez daha teşekkür ediyorum" diye konuştu.
Büyükşehir Belediyesi Tarih Danışmanı Mehmet Çayırdağ'ın danışmanlığında Doç. Dr. Yıldıray Özbek ve Yrd.Doç.Dr.Celil Arslan tarafından hazırlanan 3 ciltlik eserde 130 cami ve mescid, 111 çeşme, 45 türbe, 36 kilise, 27 okul, 21 hamam, 13 arkeolojik sit alanı ve kaya anıtı, 10 hastane, kütüphane, hükümet konağı, jandarma binası, saat kulesi gibi sivil yapı, 8 han ve kervansaray, 9 köprü, 6 seten ve bezirhane, 6 tekke ve zaviye, 4 köşk ve saray, 4 sarnıç, 2 su kemeri ve 1 su kuyusu olmak üzere toplam 440 tarihi eser, fotoğrafları, mimari yapısı ve kısa tarihçesi ile anlatılıyor.


dr. mustafa ışık

5 yıl önce - Çrş 18 Şub 2009, 15:12
Kayseri mihrapları hk.da


Sayın S. Burhanattin Akbaş Beyin
http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?t=29053&start=30
linkinde tanıttığı Kayseri Büyükşehir Belediyesinden üç yeni kitap: 'Kayseri Mihrapları' adlı kitap hakkında başka bir değerlendirme için bkz.
http://www.kayserigundem.com/yazidetay.aspx?id=1564


Burhanettin Akbaş

5 yıl önce - Pzr 15 Mar 2009, 01:52

Rubaiyat-ı Oğuz ( Geleneğin İzinde)
Bekir Oğuzbaşaran, Kayserimizin yetiştirdiği değerli bir şair, yazar ve edebiyatçıdır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Bölümü mezunudur ve onun hayatında öğretmenliği ve akademisyenliği de oldukça önem arz eder.
Lise yıllarında şiirle başladığı edebiyat hayatı nice güzel anılarla doludur. Abdullah Satoğlu’nun çıkardığı Filiz adlı dergiyle başlayan şiir hayatı, daha sonraki yıllarda deneme ve araştırma –inceleme yazılarıyla devam eder. O dönemleri anlatan arkadaşlarından Mustafa Miyasoğlu ve Ahmet Özdemir, özellikle Milli Türk Talebe Birliği ve onun yayın organı olan Milli Gençlik dergisindeki günlerine dikkat çekmektedirler. O yıllarda Hukuk Fakültesine iki yıl devam ettikten sonra Edebiyat Fakültesine geçtiği ve hiç dönmemek üzere edebiyatta karar kıldığı yıllardır. Milli Gençlik dergisinin yanı sıra Tohum’da editörlük yapar, Necip Fazıl’ın yayınladığı Büyük Doğu’da da yazı işleri müdürlüğü yapar. Daha sonraki yıllarda ise Hisar ve Türk Edebiyatı gibi dergilerde görürüz onu. Bir yandan da Milli Gazete’nin kültür ve sanat sayfalarını hazırlayan Oğuzbaşaran, o yıllarda daha çok haber yazıları, denemeler, derlemeler, araştırma ve inceleme yazıları yazmaktadır.
On üç yıl süren öğretmenlik hayatı, Van 100. Yıl Üniversitesinde akademisyenliğe dönüşür. Sonra da bu görev Kayseri Erciyes Üniversitesinde devam eder. Emekliliğine de az bir süre kalmıştır ama sanat hayatında emeklilik diye bir şey yoktur ve eserleri ile zirveye doğru tırmanmaktadır. Çünkü, lise yıllarında başladığı şiire, son on yılda tekrar dönüş yapmış, “içinde hapsettiği şairi” yeniden serbest bırakmıştır. 1983 yılında yayınlanan ilk kitabı Necip Fazıl’ın Şiiri’nden sonra adeta sanat hayatını büyük ölçüde dergilerle yönlendiren Oğuzbaşaran, 1997 yılında Manzum Portreler ve Rubaiyat-ı Oğuz ile şair yönüyle okuyucusuyla buluşur. 2009 yılının başında ise Rubaiyat-ı Oğuz 2 (Geleneğin İzinde) yayınlanmıştır. Son beş yıldır danışmanlığını yürüttüğü Berceste Dergisi’nde şiirlerini değerlendiren Oğuzbaşaran, son üç seneye üç şiir kitabı sığdırmış ve kendine özgü geliştirdiği rubai türüne yeniden hayat vermiştir. Çünkü, onun sanatında rubainin özel bir yeri oluşurken, Geleneksel Türk Şiirinden alıp getirdiği rubai türüne de adeta yeniden hayat vermiştir. Onun selh-i mümteni tarzında yazdığı bu rubailer, söylenişi kolay gibi gözükse de oldukça zor olan bir tarzdır. Oğuzbaşaran’ın bu yöntemi, kendi şiirine stilistik bir özellik katmıştır. Az sözle çok şey anlatmak bizim kültürümüzde önemlidir. Başta atasözlerimiz olmak üzere, hikmetli söz söylemek, hele hele bunu şiirle ifade etmek ayrı bir maharettir.
2007 yılında yayınlanan Manzum Portreler adlı çalışmasında ise ele aldığı birçok seçkin insanı, kendisine “manzum portreler ressamı” dedirtecek incelikte dört tane mısraa sığdırmayı başarmıştır. Ahmet Özdemir, bu konuyla ilgili olarak şunları yazıyor: “Çoğu hayatta olmayan yazarları, şairleri, düşünürleri manzum portrelerle anlattı. Kolay görülür ama ne kadar zordur bir kültür ve edebiyat insanının bütün özelliklerini bilip bir dörtlükte yansıtabilmek. Bu davranışı bir vefa örneğiydi. Geçen yıl yayınlanan rubaileri de şiir geleneğimize karşı bir vefa gösterisi değil midir? Hece vezniyle de yazılmış olsalar Bekir’in ‘Rubaiyat-ı Oğuz’da yer alan dörtlükleri unutulmaya yüz tutmuş klasik Türk edebiyatının bir nazım biçimini günümüze taşıyor.
Ahmet Özdemir, Bekir Oğuzbaşaran’ın Eşrefoğlu Rumi’ye ve Levni’ye yazdığı nazirelere de dikkat çekiyor ve ayrıca onun şiirlerinin gelişigüzel dörtlükler olmadığını ve sanatlı söyleyişe de dikkat edilmesi gerektiğini vurguluyor. Benzer şekilde Mustafa Miyasoğlu da “Bekir Oğuzbaşaran’ın bu alanda başarılı olmasında, akademisyenliği ile birlikte geniş ilgi ve merakının da etkili olduğu söylenebilir. 40 yıl boyunca çok farklı konularda yazılar yayınlayan dostumun, Fuzuli Divanının mukaddimesindeki şu ifadenin hakkını verdiğini söylemek gerekir: İlimsiz şiir temelsiz duvara benzer.”
Rubaiyat-ı Oğuz 2 (Geleneğin İzinde) bu yıl Laçin Yayınlarından çıkan 58 sayfalık küçük hacimli bir kitaptır. Kitapta 99 tane rubai yer almaktadır. Neden 100 değil de 99 derseniz, bunun için kitabın sayfalarını şöyle bir karıştırmanız yeterlidir.
İnsanlar 9 ay, gün, saatte doğarlar
Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar
9 boğum var; boğazda, neyde ve gökte
İki dokuz yan yana gelince ne çıkar?


Sayıların gizemine inanan şairimiz, kitabında üç, yedi, on iki, on sekiz, kırk ve doksan dokuz gibi sayılarla ilgili olarak, bizim kültürümüzde bu sayıların yerini anlatan rubailer yazmış.
Bekir Oğuzbaşaran’ın denemeleri ve kırk hadisi manzum olarak anlattığı eseri de önümüzdeki günlerle yayınlanmak için gün saymaktaymış. Bu kitapların da müjdesini verelim ve kıymetli Oğuzbaşaran’ın daha nice çalışmalarını beklediğimizi ve bunun için de Rabbimizden ona sağlık ve mutluluk vermesini dileyelim.


Burhanettin Akbaş

5 yıl önce - Sal 28 Nis 2009, 23:17

KAYSERİ ANSİKLOPEDİSİ İLE YİNE ÖNE GEÇTİK


(Fatih Gökdağ ile birlikte Endürlük’te Ahmet Gazi Ayhan’ın doğduğu evin önündeyiz.)

Kayseri Ansiklopedisinin ilk cildi yayınlandı. Pırıl pırıl bir baskı, tertemiz sayfalar ve son derece ilmi bir yaklaşımla ele alınmış devasa bir çalışmanın ilk cildi karşımızda duruyor. Kayseri Büyükşehir Belediyesinin başlangıcını yaptığı bu eserle Kayseri’nin yine öne geçtiğini çok net bir şekilde söyleyebilirim. Kıymetli Ağabeyimiz Abdullah Satoğlu’nun Kültür Bakanlığından yayınladığı “Kayseri Ansiklopedisi” ile başlattığı çığır, devasa bir eserleKayseri Büyükşehir Belediyesi tarafından yıllara yayılarak tabiri caizse gümbür gümbür geliyor. Çünkü, ilk cilt önümüzde bir “müjde” olarak duruyor ve diğer ciltlerin de zamanla oluşmasıyla devasa bir külliyat karşımızda olacak.
Bu işin başında Fatih GÖKDAĞ gibi bir “orkestra şefi”nin, bir kültür adamının olması çok önemlidir bence. Çünkü, bu eser onun yürekli adımları sayesinde ortaya çıktı. Ben bunu nereden biliyorum; çünkü dakikalarca yaptığımız telefon konuşmalarından, görüşmelerimizden, yaptığımız geziden biliyorum. Fatih Gökdağ için, bu ansiklopedi sadece bir iş değildi bunu çok iyi biliyorum. Fatih Bey, bir Kayserili olarak tarih karşısındaki sorumluluğunu yerine getirmek için canla başla çalıştı. Bu kadar yazarla bir arada olmak kolay bir şey değil. Bu kadar dokümana ve bilgiye ulaşmak da öyle kolay değil. Ortaya konan metot, çok doğru bir metottu. Konuların uzmanları yazdılar ve diğer kurullar da yazılanları inceledi, gerekirse kesildi, biçildi; gerektiğinde ilaveler yapıldı ve sonuçta bilimsel özellikleri son derece öne geçmiş bir eserin ilk cildi ortaya çıktı. Maddeler, fotoğraflarla desteklendi, gerektiği yerde çizimler, haritalar eklendi. Fatih Gökdağ, geçmiş yıllardaki bütün birikimlerini, tecrübelerini konuşturdu ve nihayet böyle güzel bir çalışmaya imza attı. Onun heyecanına bir derece ortak olabildiysek ne mutlu bize. Onun azmini, onun Kayseri’ye gönül vermişliğini canı yürekten alkışlıyorum.
28 Nisan’da Kadir Has Kongre Merkezinde yapılan kitap tanıtım programında heyecanlıydı, çok şey söylemek istedi, söyleyemedi. En sonunda:
“Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz
Rütbe-i aklı görünür eserinde” dedi ve bütün gerçeği bir çırpıda söyleyiverdi. Evet, insanların söylediklerine değil, yaptıklarına bakmalıyız, çok doğru… Fatih Gökdağ, harcadığı emeğin farkında olarak bunu söyledi bence… Hayatta bu kadar çok emek harcanınca kötü bir şey çıkmayacağını hepimiz biliriz; biliriz ama burada söz konusu ettiğimiz eser, Kayseri’ye iftihar vesilesi olacak bir çalışma olmuş. Gurur tablosu içinde sunulacak bir eser olmuş.
Başta bu esere en büyük desteği veren Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Özhaseki Bey olmak üzere (Özhaseki Bey’in toplantıda yaptığı konuşma da ayrıca takdire şayandı), Mustafa Yalçın Bey’e, Oktay Durukan Bey’e ve Mehmet Çayırdağ Bey’e teşekkür ediyorum. Özellikle Çayırdağ Hocamızın üstün gayretlerini takdirle ve minnetle karşılıyoruz. Kayseri’nin “ak saçlı bilgesi” olarak gerçekten şehrimizin kültür hayatına ciddi katkılarda bulunuyor ve öncü görevini sürdürüyor.
Ansiklopedinin maddelerini yüze yakın ismin kaleme aldığı ifade edildi. Ben saymadım ama şu isimlere bir bakmanızı öneririm:
Abdulvahap Taştan, Ahmet Gündüz, Ahmet Kamil Cihan, Ahmet Raşit Erişmiş, Alim Gerçel, Atabey Kılıç, Bayram Bilge Tokel, Betül Aydoğdu, Cahit Günbattı, Celil Arslan, Cengiz Kartın, Cenk Demir, Ceren Çıkın, Cihad Şahinoğlu, Emir Kalkan, Erhan Çapraz, Erhan Yoksa, Erol Aksoy, Fevzi Eraslan, Gonca Büyükmıhçı, Gökhan Polat, Gülbadi Alan, Halil Severcan, Halil Tekiner, Halit Erkiletlioğlu, Hamdi Biçer, Hasan Elmaağaç, Hasibe Mazıoğlu, Hiroki Wakamatsu, Hülya Toker, Hüseyin Cömert, İrfan Birol, Kadir Özdamarlar, Kemal Göde, Kerim Türkmen, Mahmut Sabah, Mehmet Ayman, Mehmet Bayraktar, Mehmet Çayırdağ, Mehmet İnbaşı, Mehmet Somuncu, Mehmet Süme, Mehmet Vural, Mustafa Baktır, Mustafa Demir, Mustafa Denktaş, Mustafa Işık, Mustafa Keskin, Neslihan Altuncuoğlu, Nesrin Afşar Çelik, Nevzat Özkan, Nilay Karakaya, Osman Eravşar, Osman Gerçek, Ozan Tülüce, Ömer Erdoğan, Rasim Deniz, Recep Tek, Remzi Kılıç, S.Burhanettin Akbaş, Saşm Cirtil, Serdar Sakin, Suat Çabuk, Sultan Topçu, Şehrazat Karagöz, Şennur Şenel, Şeyda Güngör Açıkgöz, Şükrü Öztürk, Vacit İmamoğlu, Vedat Ali Tok, Veli Altınkaya, Y.Çağatay Seçkin, Yıldıray Özbek, Yusuf Turan Günaydın ve Zübeyir Kars.
Tebrik ediyorum bütün emeği geçenleri, şapkamı çıkarıp ayakta alkışlıyorum bu güzel çalışmayı. Kayseri’ye yakıştı doğrusu…


cevap yaz
(üye olmadan da mesaj yazabilirsiniz)
Ana Sayfa -> HABERLER ve SOHBET