cuneyt.bayrak
17 yıl önce - Cum 21 Tem 2006, 13:59
Nükleer silah sahibi olduğu bilinen İsrail’e bugüne kadar hiçbir baskı yapılmadığı gibi, bu konu uluslararası camia, özellikle de Batılı ülkeler tarafından hiç dillendirilmemiştir.
Ortadoğu gibi çatışma riski yüksek bir bölgede taraflardan birinin nükleer silaha sahip olması gerginliği tırmandırıcı bir unsurdur. Başta ABD olmak üzere BM ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın en fazla baskı uyguladığı ülkeler NPT’ye(Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması.Bu anlaşma BM Konseyinin daimi 5 üyesi olan İngiltere,ABD,Rusya,Fransa,Çin arasında imzalanmıştır.) taraf olan Kuzey Kore ve İran olmuştur...
Ortaya çıkan mevcut krizi yeterince anlayabilmek için şu iki soruya tatmin edici cevaplar vermek gerekiyor. Bunlardan ilki devletlerin niçin nükleer silah sahibi olmak istedikleri. Diğeri ise nükleer silah sahibi başka ülkeler olduğu halde, bu yolda ilerleyen İran’a niçin bu kadar sert tepki gösterildiğidir.
Neden nükleer silah?
II. Dünya Savaşı’ndan bu yana nükleer silah gibi müthiş bir kitle imha silahına sahip olmak bütün güçlü devletlerin arzusu olagelmiştir. Bu silahı ilk üreten ve kullanan ülke ise ABD olmuştur. ABD, 1945 yılında kendisine karşı hâlâ direnen Japonya’yı Hiroşima ve Nagazaki şehirlerini atom bombasıyla yeryüzünden silerek dize getirmiştir. Atom bombasının bu dehşetengiz gücü sayesinde ABD sadece Japonya’yı saf dışı bırakmakla kalmayıp aynı zamanda kendisine karşı gelme sinyalleri veren müttefiki Sovyetler Birliği’ne de bir gözdağı vermiştir. Ancak bu gelişmeler Sovyetler Birliği’ni sindirmekten çok bu ülkenin bir an önce nükleer silah sahibi olma yolundaki çabalarını artırmasına yol açmıştır. Nitekim Sovyetler Birliği 1949 yılında ilk nükleer denemesini gerçekleştirerek bu konuda başarılı olmuştur. Nükleer silah sahibi olma konusunda bu iki süper gücü 1960’lara kadar sırasıyla İngiltere, Fransa ve Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) takip etmiştir. Bu devletler sadece nükleer silah üretme konusunda değil, bu silahları gönderebilecekleri uzun menzilli balistik füze geliştirme konusunda da amansız bir rekabete girişmişlerdir. Tüm bu sürecin sonunda özellikle ABD ve Sovyetler Birliği birbirlerini karşılıklı olarak topyekûn imha edebilecek bir kapasiteye ulaşmışlardır. Soğuk Savaş yıllarında Dehşet Dengesi olarak ifade edilen bu durum, nükleer silahların kullanılmasından ziyade, bunların kullanılmasının nasıl engellenebileceği konusundaki arayışları da beraberinde getirmiştir. Nükleer silahların yayılması sadece bu beş ülkenin elindeki nükleer başlıkların sayısının artmasını değil, yeni ülkelerin de bu silahları elde etme tehlikesini içeriyordu. Özellikle rasyonel hareket etmeyeceği düşünülen ve çok dar bir elit grup tarafından diktatörlükle yönetilen ülkelerin atom bombasına sahip olma arayışları, bu büyük devletleri endişelendiriyordu. Sonuçta aynı zamanda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyesi de olan bu beş büyük devlet nükleer denetim konusunda uzlaşmışlar ve 1967’de Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı (NPT) imzalamışlardır. Bu devletler nükleer silah sahibi olma haklarını elde tutarken üretimi sınırlama konusunda taahhütte bulunmuşlardır. Bunların dışında kalan tüm devletler NPT’yi imzalayarak nükleer silah geliştirmeme yükümlülüğü altına gireceklerdi.
Ancak bu beş büyük gücün nükleer tekelini tanıma konusunda diğer bazı ülkeler isteksiz davranmışlardır. Bunların başında o dönemde ÇHC’nin rakibi olan ve Bağlantısızlar hareketinin başını çeken Hindistan gelmekteydi. Hindistan, NPT’nin beş ülke lehine ayrımcılık yaptığını ileri sürerek bu antlaşmaya hiçbir zaman taraf olmayacağını ilân etmiştir. Nitekim Hindistan ilk nükleer denemesini 1970’li yıllarda yapmıştır. Hindistan nükleer silah yapma sürecini başlatınca, düşman kardeşi Pakistan da kendi güvenliğini sağlama gerekçesiyle atom bombası yapacağını duyurmuştur. Pakistan bu süreçte ÇHC’nin yardımını görmüştür. Kuzey Kore ise “emperyalist bir saldırı”ya karşı harekete geçerek nükleer silah üretme sürecini başlatmıştır. Kuzey Kore bu konuda doğrudan veya dolaylı olarak komünist müttefikleri Sovyetler Birliği ve ÇHC’nin desteğini almıştır. Ortadoğu’nun sorunlu devleti İsrail ise önce Fransa ve Norveç, sonra da ABD’nin dolaylı desteğiyle nükleer silah üretmiştir. Güney Afrika’daki ırkçı rejim ise İngiltere’nin desteğiyle nükleer başlık üretmiş, ancak 1993’te ırkçı rejimin sona ermesiy le birlikte nükleer silahlarını imha ettiğini açıklamış ve ülkeyi BM denetimine açmıştır. İran ise ÇHC, Sovyetler Birliği ve Kuzey Kore’nin teknolojik yardımlarıyla nükleer silah üretme sürecini başlatmıştır. İran’ın da 10 yıl içerisinde ilk atom bombasını üreteceği tahmin edilmektedir. Böylelikle ortaya ilginç bir durum çıkmaktadır. Bir tarafta NPT ile nükleer silah bulundurma hakkına sahip beş devlet (ABD, Rusya, ÇHC, İngiltere ve Fransa) bulunmaktadır. Diğer tarafta ise mevcut NPT düzenine karşı gelerek nükleer silaha sahip olmuş olan Hindistan, Pakistan ve İsrail bulunmaktadır.
Kuzey Kore ise 2005 yılında nükleer silaha sahip olduğunu tüm dünyaya ilân etmiştir. İran da bu sürece dahil olmuştur. Ancak burada ilginç olan bir husus, nükleer silaha sahip olma tekelini ve bunun meşruiyetini paylaşmak istemeyen BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin nükleer silah üretme konusunda değişik şekillerde Hindistan, Pakistan, İsrail ve Kuzey Kore’ye yardımcı olmalarıdır. Bu da 1960’lardan beri uluslararası konjonktürde değişen dengelerin hem de ikili ilişkilerin bir yansıması sonucu olmuştur.
İsrail nükleerde başı çekiyor; ama...
Nükleer silaha sahip olduğu halde NPT’ye taraf olmayan dört ülke Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve İsrail’dir. Bunlardan Hindistan ve Pakistan’a 1998’deki nükleer denemelerden sonra uluslararası camia tarafından kısmi yaptırımlar uygulanmıştır. Hindistan zaten güçlü bir devlet olduğu ve ekonomisi de hacim olarak oldukça büyük olduğu için bu yaptırımlardan pek zarar görmemiştir. Hindistan’a göre ekonomik ve siyasi açıdan daha dışa bağımlı bir devlet olan Pakistan ise bu yaptırımlardan etkilenmeye başlamıştır. Ancak Pakistan, 11 Eylül sonrasında NATO tarafından Afganistan’a gerçekleştirilen El-Kaide ve Taliban karşıtı operasyonlara aktif destek verdiği için tüm bu yaptırımlardan büyük ölçüde kurtulmayı başarmıştır. Şu an Pakistan, bir taraftan ABD yardımlarını alırken diğer taraftan “fiili nükleer güç” statüsünü pek bir uluslararası baskı olmaksızın sürdürmektedir. Bunda Pakistan’ın nükleer caydırıcılığının tamamen yine nükleer bir güç olan Hindistan’a karşı kullanıldığının uluslararası camiaca da kabul edilmesinin payı büyüktür. Dolayısıyla Hindistan vazgeçmeden Pakistan’ın da asla nükleer silahtan vazgeçmeyeceği gayet iyi bilinmektedir. Küresel güç olma yolunda ilerleyen Hindistan’ı da nükleer silahtan vazgeçirebilecek bir başka güç bulunmamaktadır.
Nükleer silah sahibi olduğu bilinen İsrail’e ise bugüne kadar hiçbir baskı yapılmadığı gibi, bu konu uluslararası camia, özellikle de Batılı ülkeler tarafından hiç dillendirilmemiştir. Ortadoğu gibi çatışma riski yüksek bir bölgede taraflardan birinin nükleer silaha sahip olması gerginliği tırmandırıcı bir unsurdur. Başta ABD olmak üzere BM ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) en fazla baskı uyguladığı ülkeler NPT’ye taraf olan Kuzey Kore ve İran olmuştur. Hatta bu ülkeler arasına Amerikan müdahalesi öncesi Saddam Hüseyin dönemi Irak’ı eklemek gerekmektedir. Zaten Bush’un Ocak 2002’de yaptığı halka sesleniş konuşmasında Kuzey Kore, İran ve Irak’ı şer ekseni içerisinde saydı. Oysa 2003’teki askeri müdahale sonrasında Irak’ta herhangi bir kitle imha silahına rastlanmamıştır.
Kuzey Kore, İran’dan daha ileride...
Kuzey Kore, özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılması, ÇHC’nin Batı dünyasıyla yakınlaşması ve rakibi Güney Kore’nin konvansiyonel silahlar açısından da kendisini geçmesi yüzünden askeri açıdan kendisini güvensiz hissetmeye başlamıştır. Bu açıdan geliştirilen orta ve uzun menzilli füzeler ile bunların ucuna monte edilebilecek nükleer başlıklar, Kuzey Kore’nin adeta varlığının bir garantisi olarak görülmektedir. Taepodong-1 balistik füzesi ile Kuzey Kore, Doğu Asya’nın büyük bir kısmını menzili içine almıştır. Bu sayede Kuzey Kore, Japonya’yı ve Okinawa’daki Amerikan üssünü vurma kapasitesine erişmiştir. Zaten 1999’da Taepodong-1’in gelişmiş versiyonu olan Taepodong-2 projesinin açığa çıkması, Doğu Asya’da bölgesel bir krize yol açmıştı.
Kuzey Kore’nin temmuz ayının başında biri uzun menzilli Taepodong-2 olmak üzere toplam 7 füze denemesi yapması ise tüm dünyayı bir anda şaşkına çevirdi. Kuzey Kore’nin fırlatmış olduğu kıtalararası Taepodong-2 füzesi yaklaşık 6.000 km menzilli olup ABD’nin Batı sahillerini vurabilecek kapasiteye sahip. Böylece Washington’un “haydut devlet” veya “şer ekseni” olarak tanımladığı bir ülke ilk defa ABD’yi vurabilecek kapasiteye ulaşıyor. Her ne kadar Taepodong-2 füzesi fırlatıldıktan kısa bir süre sonra düşse de bu durum ABD yönetimini oldukça endişelendirmiş gözüküyor.
Kuzey Kore’nin birkaç yıl içerisinde de füzelere nükleer savaş başlığı monte edebilecek kıtalararası kapasiteye ulaşabilmesi mümkündür. George W. Bush döneminde Washington-Pyongyang ilişkilerinin tekrar gerginleşmesi, Kuzey Kore’nin füze denemelerine tekrar başlamasına yol açmış ve bu da mevcut krizi tırmandırmıştır. Kuzey Kore 2002 yılının sonunda yaptığı bir açıklamayla, yılda bir veya iki nükleer başlık üretebilecek kapasiteye sahip 5 Mwt’lık bir reaktörün bulunduğu Yongbyon’daki UAEA gözlemcilerinin çekilmesini istemiştir. Kuzey Kore ayrıca Ocak 2003’te yaptığı bir bildirimle NPT’den çekileceğini ilân etmiştir. Kuzey Kore ile yaşanan nükleer kriz halen aşılamadığı gibi bir de buna füze krizi eklenmiştir. Ancak Doğu Asya’daki bölge dengeleri, ABD’nin Kuzey Kore’ye karşı tek taraflı bir askeri hareket yapma ihtimalini zayıflatmaktadır. Bölge devletlerinden Çin, Rusya ve Güney Kore bölgedeki gerilimin artmadan ve çatışmaya dönüşmeden barışçı yollarla çözülmesini istemektedirler. Japonya her ne kadar Kuzey Kore’nin son füze denemelerine çok sert tepki vermişse de, bölgede savaş ortamının oluşmasını istememektedir. Bölgede Kuzey Kore yüzünden çıkacak bir kriz siyasi, ekonomik ve sosyal yönden tüm bölge ülkelerini derinden etkileyecektir. Bu açıdan bölge ülkeleri bir taraftan ABD’yi ortak hareket etmeye zorlarken, diğer taraftan Kuzey Kore’ye nükleer programından vazgeçmesi için baskı yapmaktadırlar. Kuzey Kore’nin nükleer silah sahibi olması bölgedeki gerilimi artıracağı için, eski müttefikleri Çin ve Rusya tarafından da arzulanan bir durum değildir. Bu yüzden ABD, Kuzey Kore’yle nükleer krizin çözümünü zamana bırakmıştır.
İran nükleer silah sahibi olma kapasitesi açısından Kuzey Kore’nin oldukça gerisindedir. İran 20 yıl içerisinde altı nükleer reaktör yapmayı planlamaktadır ve bunlardan henüz biri bitmek üzeredir. ABD’nin iddialarına göre, çeşitli Rus kuruluşları nükleer silah geliştirmeye yarayacak nükleer yakıt dönüştürme faaliyetleri için İran’a yardımcı olmuşlardır. Uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin bir adım sonrasında İran’ın nükleer silah üretim aşamasına geçeceğini düşünen ABD ve İsrail, İran’ın nükleer programından son derece rahatsızlık duymaktadırlar.
ABD, bu konuda inisiyatif almaları için öncelikle İngiltere, Fransa ve Almanya’dan oluşan Avrupa Birliği üçlüsüne fırsat tanımış, ancak İran’ın sertlik yanlısı yeni Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın takındığı katı tutum nedeniyle görüşmeler tıkanmıştır. İran yine Rusya’nın enerji üretim amaçlı tesislerde kullanılacak uranyum zenginleştirme faaliyetinin kendi ülkesinde yapılması teklifini de reddetmiştir. Böylece ABD ve İran arasında arabulucu konumundaki AB üçlüsü ve Rusya devre dışı kalmıştır. Bu da İran’ın nükleer programıyla ilgili krizin yaptırım gücü olan BM Güvenlik Konseyi’ne gönderilmesinin yolunu açmıştır. Sorunun Güvenlik Konseyi’ne havalesi kararına İran’la iyi ilişkilere sahip Rusya ve Çin’in de destek vermesi şüphesiz Tahran’ın uluslararası desteği açısından son derece olumsuz bir durumdur. Ancak şu aşamada Güvenlik Konseyi’nin İran’a sert yaptırımlar uygulaması beklenmemektedir.
İran nükleeri abartılıyor mu?
Genel olarak bakıldığında nükleer silahlar açısından iki türlü bir çifte standart mevcuttur. Bunlardan ilki NPT’ye göre BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi ülkesi ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa’nın meşru nükleer silaha sahip olma hakları bulunmaktadır. BM Anayasası’na göre hukuken tamamen eşit statüdeki devletler arasında böyle bir ayrım yapılması, başlı başına nükleer silah karşıtı kampanyayı zaafa uğratmaktadır. İkinci bir çifte standart ise NPT’ye göre gayri meşru bir şekilde nükleer silaha sahip veya sahip olma aşamasındaki devletlere yapılmaktadır. Nükleer silaha sahip olan İsrail hiçbir şekilde baskı görmemektedir. Hindistan kendisine karşı uygulanmak istenen kısmi ambargodan neredeyse hiç etkilenmemiştir. Pakistan ise 11 Eylül şartları içerisinde bizzat ABD’nin göz yummasıyla, en azından şimdilik, baskıdan kurtulmuştur. Kuzey Kore ise Doğu Asya dengelerinin bir sonucu olarak nükleer tesislerine karşı ABD’nin askeri müdahalesinden endişe duymadığı gibi, ABD dışında herhangi bir yaptırımla karşı karşıya kalmamıştır. Ancak durum bir Ortadoğu devleti söz konusu olduğunda kökünden değişmektedir. Ortadoğu II. Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’nin birinci ve ayrıcalıklı bir güç olarak bulunduğu bir bölge olduğu için, burada Amerikan çıkarlarına muhalif bir devletin güçlenmesine izin verilmemektedir. Üstelik bölge devletleriyle temel sorunları bulunan İsrail’in güvenliğinin hayati bir Amerikan çıkarı olarak tanımlanması, ABD’yi Ortadoğu’da daha çatışmacı bir politika izlemeye sevk etmektedir. Ancak ABD’nin İran’ı nükleer silah programından vazgeçirebilmesi için öncelikle İsrail’i nükleer silahsızlanmaya ikna etmesi daha olumlu ve çözümü hızlandırıcı bir adım olacaktır.
Sonuç olarak nükleer silah krizinin nihai çözümü ancak bütün devletlerin bu kitle imha silahını geliştirme programlarından vazgeçmesiyle mümkün olacaktır. Aksi takdirde uluslararası dengeler izin verdiği ölçüde diğer ülkeler de nükleer silaha sahip olmak isteyecektir.
NOT:BU YAZI ADNAN MENDERES ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ OLAN BİR ARKADAŞIMIZIN ZAMAN GAZETESİ İÇİN KALEME ALDIĞI BİR MAKALEDEN DERLENMİŞTİR.
SAYGILARIMLA.
|