Ana Sayfa 1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 4
Necdet Cevahir
12 yıl önce - Cmt 08 Arl 2007, 03:27

OSMANLI İMPARATORLUĞU'NUN YERiNE KURULAN ÜLKELER

Avrupa:
1.Türkiye
2.Bulgaristan (545 yil)
3.Yunanistan (400 yil)
4.Sirbistan (539 yil)
5.Karadag (539 yil)
6.Bosna-Hersek (539 yil)
7.Hirvatistan (539 yil)
8.Makedonya (539 yil)
9.Slovenya (250 yil)
10.Romanya (490 yil)
11.Slovakya (20 yil) Osmanli adi:Uyvar
12.Macaristan (160 yil)
13.Moldova (490 yil)
14.Ukrayna (308 yil)
15.Azerbaycan (25 yil)
16.Gurcistan (400 yil)
17.Ermenistan (20 yil)
18.Guney Kibris (293 yil)
19.Kuzey Kibris (293 yil)
20.Rusya'nin guney topraklari (291 yil)
21.Polonya (25 yil)-himaye- Osmanli adi: Lehistan
22.Italya 'nin guneydogu kiyilari (20 yil)
23.Arnavutluk (435 yil)
24.Belarus (25 yil) -himaye-
25.Litvanya (25 yil)-himaye-
26.Letonya (25 yil) -himaye-
27.Kosova (539 yil)
28.Voyvodina (166 yil) Osmanli adi: Banat Asya

Asya
29.Irak (402 yil)
30.Suriye (402 yil)
31.Israil (402 yil)
32.Filistin (402 yil)
33.Urdun (402 yil)
34.Suudi Arabistan (399 yil)
35.Yemen (401 yil)
36.Umman (400 yil)
37.BirlesIk Arap Emirlikleri (400 yil)
38.Katar (400 yil)
39.Bahreyn (400 yil)
40.Kuveyt (381 yil)
41.Iranin bati topraklari (30 yil)
42.Lubnan (402 yil)

Afrika

43.Misir (397 yil)
44.Libya (394 yil) Osmanli adi:Trablusgarp
45.Tunus (308 yil)
46.Cezayir (313 yil)
47.Sudan (397 yil) Osmanli adi: Nubye
48.Eritre (350 yil) Osmanli adi: Habes
49.Cibuti (350 yil)
50.Somali (350 yil) Osmanli adi: Zeyla
51.Kenya sahilleri (350 yil)
52.Tanzanya sahilleri (250 yil)
53.Cad'in kuzey bolgeleri (313 yil) Osmanli adi: Resade
54.Nijer'in bir kismi (300 yil) Osmanli adi: Kavar
55.Mozambik' in kuzey topraklari (150 yil)
56.Fas (50 yil) -himaye-
57.Bati Sahra (50 yil) -himaye-
58.Moritanya (50 yil) -himaye-
59.Mali (300 yil) Osmanli adi: Gat kazasi
60.Senegal (300 yil)
61.Gambiya (300 yil)
62.Gine Bissau (300 yil)
63.Gine (300 yil)
64.Etiyopya' nin bir kismi (350 yil) Osmanli adi: Habeş

(Sn. Dr. Ahmet Çetinbudaklar'dan alınmıştır)
www.kriter.org


umutyolu
12 yıl önce - Cmt 08 Arl 2007, 16:04

Alıntı:

Osmanlı Topraklarında Bulunan Devletler Listesi

Avrupa

* 1.Türkiye
* 2.Bulgaristan (545 yıl)
* 3.Yunanistan (400 yıl)
* 4.Sırbistan (539 yıl)
* 5.Karadağ (539 yıl)
* 6.Bosna-Hersek (539 yıl)
* 7.Hırvatistan (539 yıl)
* 8.Makedonya (539 yıl)
* 9.Slovenya (250 yıl)
* 10.Romanya (490 yıl)
* 11.Slovakya (20 yıl) Osmanlı adı:Uyvar
* 12.Macaristan (160 yıl)
* 13.Moldova (490 yıl)
* 14.Ukrayna (308 yıl)
* 15.Azerbaycan (25 yıl)
* 16.Gürcistan (400 yıl)
* 17.Ermenistan (20 yıl)
* 18.Güney Kıbrıs (293 yıl)
* 19.Kuzey Kıbrıs (293 yıl)
* 20.Rusya'nın güney toprakları (291 yıl)
* 21.Polonya (25 yıl)-himaye- Osmanlı adı: Lehistan
* 22.İtalya'nın güneydoğu kıyıları (20 yıl)
* 23.Arnavutluk (435 yıl)
* 24.Belarus (25 yıl) -himaye-
* 25.Litvanya (25 yıl)-himaye-
* 26.Letonya (25 yıl) -himaye-
* 27.Kosova (539 yıl)
* 28.Voyvodina (166 yıl) Osmanlı adı: Banat

Asya

* 29.Irak (402 yıl)
* 30.Suriye (402 yıl)
* 31.İsrail (402 yıl)
* 32.Filistin (402 yıl)
* 33.Ürdün (402 yıl)
* 34.Suudi Arabistan (399 yıl)
* 35.Yemen (401 yıl)
* 36.Umman (400 yıl)
* 37.Birleşik Arap Emirlikleri (400 yıl)
* 38.Katar (400 yıl)
* 39.Bahreyn (400 yıl)
* 40.Kuveyt (381 yıl)
* 41.İranın batı toprakları (30 yıl)
* 42.Lübnan (402 yıl)

Afrika

* 43.Mısır (397 yıl)
* 44.Libya (394 yıl) Osmanlı adı:Trablusgarp
* 45.Tunus (308 yıl)
* 46.Cezayir (313 yıl)
* 47.Sudan (397 yıl) Osmanlı adı: Nübye
* 48.Eritre (350 yıl) Osmanlı adı: Habeş
* 49.Cibuti (350 yıl)
* 50.Somali (350 yıl) Osmanlı adı: Zeyla
* 51.Kenya sahilleri (350 yıl)
* 52.Tanzanya sahilleri (250 yıl)
* 53.Çad'ın kuzey bölgeleri (313 yıl) Osmanlı adı: Reşade
* 54.Nijer'in bir kısmı (300 yıl) Osmanlı adı: Kavar
* 55.Mozambik'in kuzey toprakları (150 yıl)
* 56.Fas (50 yıl) -himaye-
* 57.Batı Sahra (50 yıl) -himaye-
* 58.Moritanya (50 yıl) -himaye-
* 59.Mali (300 yıl) Osmanlı adı: Gat kazası
* 60.Senegal (300 yıl)
* 61.Gambiya (300 yıl)
* 62.Gine Bissau (300 yıl)
* 63.Gine (300 yıl)
* 64.Etiyopya'nın bir kısmı (350 yıl) Osmanlı adı: Habeş


Hilafeten bağlı yerler

* 65.Hindistan Müslümanları -Pakistan-
* 66.Doğu Hindistan Müslümanları -Bangladeş-
* 67.Singapur
* 68.Malezya
* 69.Endonezya
* 70.Türkistan Hanlıkları
* 71.Nijerya
* 72.Kamerun

Osmanlı donanması'nın değişik sürelerde bulunduğu ülkeler

* 73.Fransa
* 74.İspanya
* 75.İngiltere
* 76.Monako
* 77.Hollanda
* 78.Norveç
* 79.İzlanda
* 80.İrlanda
* 81.Cebelitarık
* 82.Danimarka
* 83.İskoçya
* 84.Myanmar
* 85.Japonya

Osmanlı ordusunun değişik sürelerde bulunduğu ülkeler

* 86.Almanya
* 87.Liechtenstein
* 88.San Marino

Alıntıdır


Alıntı:

Fransız Donanmasının Rehin Alınması

1553 yılında Fransa ile Osmanlı İmparatorluğu arasında İstanbul antlaşması imzalanmıştı. Fransızlar Türk yardımına karşılık 300 bin altın tazminat ödemeyi kabul etmişlerdi. Ancak bu borçlarını ödeyinceye kadar, Fransız donanması, Osmanlıların elinde rehin olarak kalacaktı.

Kral İkinci Henri, antlaşmadan önce Kanunî Sultan Süleyman Hâna gönderdiği mektupta şöyle diyordu:

“Şimdiki durumda, Fransa’nın hiçbir şeyi kalmamıştır. Padişah hazretlerinden başka hiçbir yerden de ümidi yoktur. Ancak bundan evvel de birçok defalar padişah hazretlerinin yardımları görülmüştür. Eğer biraz para ve mal yardımı yapılırsa, Fransa bundan ebediyyen minnettar kalacak ve Türk cömertliği bir defa daha dünyaya nam salacaktır. Bu yardım, cihan padişahı hazretleri için hiç derecesindedir...”

Pek çok Fransız tarihçisi, bu rehin anlaşmasını kendileri için küçük düşürücü bir olay sayarak, yazmaktan kaçınmışlardır


Alıntı:

OSMANLI'DA BİR YAŞANMIŞ OLAY

İşte Osmanlı ...

19.yüzyılda Almanya nın Mülhaym şehrindeki Ren nehrinin bir yakasında
Almanlar, öbür yakasında da Fransızlar oturuyordu.

Fransızlar, her sene nehrin Almanlar'daki kısmına geçip mahsulün tümünü
toplayıp götürüyorlardı.

O sıralar, birliğini temin edemeyen güçsüz Almanlar ise buna fazla ses
çıkaramıyorlardı tabiî. Her sene böyle olunca çareyi Osmanlı Sultanına
durumu yazıp, imdat istemekte bulurlar.

Mektupta şöyle denmektedir:

"Fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden alıyorlar.
Siz ki, dünyaya adalet dağıtan bir imparatorluğun sultanı, İslamiyet'in de
halifesisiniz. Bizi şu zulümden kurtarın. Asker gönderin. Ürünlerimizi
bu sene olsun toplama imkanı sağlayın."

Çöküş faslına girildiği bir zamana denk gelen yardım isteğini inceleyen
padişah asker göndermeyi mümkün ve gerekli görmez; yalnızca asker
elbisesi göndermeyi kâfi bulur ve cevabı bir mektupla beraber içi askeri elbise dolu üç çuval yollanır.
Şaşkına dönen Almanlar, çuvalı alıp

mektubu okurlar:

"Fransızlar korkak ademlerdir.
Onlara yeniçeri göndermemize gerek yoktur.
Yeniçerimizin kıyafetini görmeleri kâfidir."

Çuval içindeki Osmanlı askerinin elbiselerini adamlarınıza giydirin.
Mahsul zamanı, nehrin görülecek yerlerınde dolaştırın. Karşıdan gören
Fransızlar için bu kâfidir."

Bağ bahçe sahipleri hemen Osmanlı askerinin kıyafetini kapışırlar.
Hasat vakti büyük bir heyecanla yeniçeri kıyafetinde, nehir kıyısında
dolaşmaya başlarlar.

Ertesi gün, karşıdan gelen haber, Almanlar'ın sevinç çığlıkları atmalarına
sebep olur:

"Osmanlılar'dan imdat geldiğini düşünen Fransızlar, korkudan köylerini
de terkederek iç kısımlara doğru kaçmaktalar.
Mahsulünüzü rahatça toplayabilirsiniz. Zulüm sona ermiştir."

Bu olay, Mülhaymli'lerin gönüllerin de taht kurmuştur.
Giydikleri yeniçeri kıyafetlerini, daha sonra Mülhaym a bağlı Karlsruhe müzesine koyup ziyarete açarlar.

Şehrin en yüksek binasına da Osmanlı bayrağı asarlar. Ayrıca, halen
olayın yıldönümünde de şehirde bir karnaval düzenleyip ,
hadiseyi temsilen kutlarlar.


Alıntı:

“Akabe Meselesi” ve ll. Abdülhamîd Han

İngilizler, Osmanlı Devleti’ne bağlı bölgelerde isyan çıkarmayı planlamaktıydı. Bu iş için en müsait bölge de Arab Yarımadasıydı... Nitekim, casuslarını bu uğurda seferber ettiler... Bu çılgın mücadelenin en can alıcı noktaları Arab Yarımadasının iki tarafında bulunuyordu. Biri Basra Körfezinin kuzeyindeki Kuveyt limanı, diğeri de Kızıldeniz’in kuzeydoğusundaki Akabe Körfezinin yukarı ucunda bulunan Akabe Kalesi idi. Abdülhamîd Han, bu iki noktadan birincisinde Bağdad demiryolunu, ikincisinde de Hicaz demiryolunu yaptırdı.

Kızıldeniz’e uzanan kapı

Hicaz demiryolu da Akabe Körfezi vasıtasıyla Kızıldeniz’e doğru bir kapı durumunda idi. Bu iki mühim noktadan birincisinde İngilizlerin Osmanlı’ya karşı mücadelesi mahallî idarecileri desteklemek suretiyle, ikincisinde ise doğrudan doğruya oldu. Abdülhamîd Han, Hicaz demiryolunu yaptırırken, emniyeti bakımından yolun denizle temas eden noktasını kontrol altında tutmak için Akabe Kalesine Rüşdî Paşa komutasında iki tabur asker gönderdi (15 Subat 1906). Hindistan yolunu ve oradaki sömürgelerini emniyet altına almak için 1882 yılında Mısır’ı işgal eden İngilizler ise, Akabe Kalesinin Osmanlı kontrolünde olmasını protesto ederek, harp tehdîdine başvurup boşalttırmak istediler. Hatta ültimatomun peşinden Akabe Körfezine bir de savaş gemisi gönderdiler.
İngiltere, verdiği ültimatomda, on gün içinde Sina Yarımadasının boşaltılmasını istiyordu. Abdülhamîd Han ise, bu ültimatoma karşı İngiltere’nin Mısır üzerinde bir hakkı bulunmadığını, işgalinin kanunsuz olduğunu belirterek, yeni sınırın sadece Türk ve Mısır subaylarından meydana gelen bir komisyon tarafından tesbit edilebileceğini bildirdi. Abdülhamîd Han’ın bu cesurane hareketi, İslam âleminde büyük tesir uyandırdı.
Neticede Mısır ve Osmanlı subaylarından kurulan komisyon sekiz maddelik bir protokol tesbit etti. Buna göre, sınır, Akabe Körfezinin batısındaki Tabe’den başlayıp Akdeniz sahilindeki el-Aris’e kadar uzanıyordu. Böylece Akabe, Osmanlı Devleti’ne kaldı.

Asrın en siyasi padişahı!

Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın üstün siyaseti karşısında, İngilizlerin İslam memleketlerinde sürdürmek istedikleri emperyalist düşünce, Akabe Mes’elesinde başarıya ulaşamadı. Ancak; İngilizlerin faaliyetleri ile asrın en siyasi padişahı iç ve dış düşmanlarının her türlü hücümlarına maruz kaldı ve tahttan indirildi...


Alıntı:

Kuruluş”un mimarlarından Abdurrahmân Gazi

Abdurrahmân Gazi, Allahü teâlânın dîninin yayılması ve O’nun kullarına duyurulması vazifesinde, hep Osman Gazi ve oğlu Orhan Gazi’nin yanında olmuştur. Târihe altın harflerle geçen birçok kalenin fethine ve meydan muharebelerine iştirak etti. Osman Gazi ve oğlu Orhan Gazi’lerin gözbebeği kumandanlarından ve silâh arkadaşlarından idi. Osman Gazi vefatından önce, Abdurrahmân Gazi ve diğer mücâhid silâh arkadaşlarını oğlu Orhan Gâzi’nin hizmetine verdi. Çavdar havalisinde yaşayanların Karacahisar pazarını basması üzerine Lefke’ye (Osmaneli) yaptığı gazadan dönen Osman Gazi, oğlu Orhan’a;

“Var git gaza eyle!”

-Oğul! Var git gaza et! Hak teâlânın zafer vermesi ümîd olunur, diyerek onu cihâda gönderdi. Yanındaki mücâhid kumandanlarından Akça Koca, Konur Alp, Abdurrahmân Gazi ve Köse Mihâil’e hitaben de; “Gaziler, silâh arkadaşlarım! Göreyim sizi. Din yolunda nasıl davranırsınız?” buyurdu...
Abdurrahmân ve diğer mücâhid gaziler, sonradan üç kıta ve yedi iklimde hükmeden Osmanlı Devleti’nin temelini attılar... Akça Koca, Samsa Çavuş ve Konur Alp; Akyazı, İznik ve İzmit ile meşgul olurken; Abdurrahmân Gazi de, İstanbul tarafındaki hisarlara akınlar yaparak Bizanslıları şaşkına çevirdi, İstanbul’dan mücâhidlere gelecek saldırıları önledi. Zîrâ Bizans tekfuru, seçme askerlerini gazilere karşı gönderiyordu.
Abdurrahmân Gazi, bu seçme Bizans kuvvetlerini, düzenlediği akınlarla zayi edip (kırıp), geri çekilmelerini sağladı. Gaziler geceleri uyumazlar, gündüzleri at sırtından inmezlerdi. Buraları Müslüman toprakları yapmak azmiyle, kanlarını, canlarını feda edip hayırla yâd edilmek için çalıştılar...

Bizans’ın kâbusu!..

İznik’e yakın bulunan Kara Tekin’e yerleşen Samsa Çavuş, zaman zaman İznik’e akınlar ve baskınlar yaparak kale çevresinde sık sık görünmekte idi. İznik Tekfuru bu baskınlardan yakınarak Bizans imparatorundan yardım istedi. İstanbul’dan toplanan Bizans kuvvetleri gemilerle Yalakova (Yalova)’ya çıkarıldı. Bunu haber alan Abdurrahmân Gazi, bunlara baskın yaparak çoğunu kılıçtan geçirdi, sağ kalanlar da bin bir zorlukla gemilere binip İstanbul’a döndüler...


Alıntı:

Aydos Kalesi Fâtihi Abdurrahmân Gazi

Orhan Gâzi’nin silâh arkadaşları kuzeyde Karadeniz, güneyde İzmit Körfezi ve batıda İstanbul Boğazı ile hudûdlanmış olan yarım adaya girmekte gecikmediler. Akça Koca, Konur Alp ve Abdurrahmân Gâzi’nin akınları durmadan devam etti... Nihayet Boğaziçi sahillerine kadar ulaştılar. Konur Alp, Akyazı ile Sakarya’nın iki tarafındaki kaleleri Rumların elinden aldı. Akça Koca da; Ermenipazarı, Ayan Gölü (Sapanca), Kandıra Kalelerini ve daha sonra da kuvvetlerini birleştirip Samandıra’yı fethettiler.

Orduya rehber oldu!..

Samandıra’nın fethinden sonra, 1326 senesinde o mıntıkaya, fâtihinin adına izafeten “Kocaeli” denildi. Sakarya’nın kuzeydoğusundaki havaliye de Konur Alp’in ismine izafeten “Konrapa” denildi.
Aydos Kalesi, Aydos Dağının doğu tarafında inşâ edilmiş bir kale olup, Konur Alp ile Abdurrahmân Gazi tarafından fethedilmiştir. Abdurrahmân Gâzi’nin ismi söylendikçe akla, Aydos Kalesi; Aydos Kalesi denince de Abdurrahmân Gazi gelir...

Abdurrahmân Gazi, İzmit’in fethinde de büyük hizmetlerde bulundu. Samandıra Tekfurunun fidyesi bahanesiyle İzmit’e gitti. Kaleyi inceleyen ve çevreyi tanıyan Abdurrahmân Gazi, geldiğinde İzmit’in nasıl alınabileceğini Orhan Gâzi’ye bildirince, Pâdişâh da onu orduya rehber ve öncü tâyin etti.

Cenkten cenge koştu!..

Mücâhidlerin tedbir, gayret ve îmânları neticesinde küfrün en büyük kalelerinden İzmit de fethedilmiş, çan sesi yerine burçlarda ezân-i Muhammedi okunmaya başlanmış oldu. Ömrü, muharebe meydanlarında, İslâmiyet’e hizmetle geçen Abdurrahmân Gazi, 1329 yılında vefat etti. Ruhu şâd olsun...


Yazıların tamamı internetten çeşitli yerlerden alıntıdır. Bu büyük konuya küçükte olsa bir katkım olsun istedim. Özellikle Osmanlının yönettiği, bulunduğu yerlerin listesine bakınca insan kendisini "vay bee" demekten alamıyor.

Teşekkürler.



ferit Ateş
12 yıl önce - Cmt 08 Arl 2007, 16:53

Osmanlı tarihte eşine belkide hiç rastlanmayan büyük bir sentezin ürünüdür.Osmanlı insana değer vermektir.
'' Eğer kalabalığı yarmayı başarabilirse bir sırp,cuma selamlığında padişahın atının terkisinden tutup,ona derdini anlatabilir'' der Peçevi tarihinde(tabii ki padişahta ona ananıda al gel demez:)) ).İşte bu, kavimleri avucunun içinde tutupta onları uzun süre uyum içerisinde nasıl yaşatabildiğinin temelindeki prensibtir Osmanlı'nın. Eğer Cumhuriyet olarak bizlerde dünyada büyük aktörlerden biri olmak idealindeysek Osmanlıyı ve onu ayakta tutan dinamikleri,prensibleri iyi anlamalıyız ve dersimize çok iyi çalışmalıyız.


Necdet Cevahir
11 yıl önce - Cum 08 Şub 2008, 19:56

Surre Alayı

Kutsal Toprakların Kutlu Kafilesi

İslamiyetin 5 şartından biri olan Hac farizası, bizim gibi Haremeyn'den uzak diyarlarda yaşayan Müslümanlar için farklı bir anlam taşır. Hac, gücü yetenler için farz bir ibadet olduğu kadar İslâmiyetin yayılmaya başladığı, Peygamberimiz'in (a) yaşadığı toprakları görme, o havayı teneffüs etme imkânıdır da aynı zamanda.
Bir zamanlar katır ve develerle aylarca süren hac yolculuğu günümüzde teknoloji harikası uçaklarla birkaç saate kadar indi. Oysa geçmişte bu yolculuğa "Gidip de dönmemek, dönüp de görmemek var" diyerek çıkan inananlar, karlı dağları, kuş uçmaz, kervan geçmez çölleri aşıp ulaşırlardı mukaddes beldeye. Tabii bu gidiş gelişler kolay olmadığından ve herkese de kısmet olmadığından ayrı merasimlere tabiydi kültürümüzde.
Kutsal bölgelere çok büyük önem veren Osmanlı Devleti, bu önemi hac ibadetinin yerine getirilmesinde de gösterirdi. Aylarca süren yolculuğun güvenli bir şekilde tamamlanması için tüm tedbirler alınırdı. Bununla birlikte Osmanlı döneminde hac kafilesi, Surre ile özdeş bir hal almıştı. Osmanlı döneminde Mekke ve Medine ahalisine gönderilen hediyeler anlamına gelen 'Surre', İstanbul'dan hac kafilesiyle birlikte yola çıkardı.
Hediyeleri taşıyan kafileye de Surre Alayı denilirdi. Surre Alayı'nın yola çıkışı bir protokol devleti olan Osmanlı'da en önemli merasimlerden idi. Uzun süre hakkında çok fazla araştırma yapılmayan ve arşivlerin tozlu sayfalarında unutulmaya terk edilen Surre Alayları dolayısıyla Osmanlı Hac geneleneği konusu Sudanlı tarihçi Anam Muhammed Osman Elkabashi tarafından gün yüzüne çıkarıldı. Halen İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü'nde doktora yapan, Hartum Üniversitesi Araştırma Görevlisi Anam Muhammed Osman Elkabashi'nin yüksek lisans tezi olarak hazırladığı çalışma, surrenin tarihsel gelişimi, surre kayıtlarının tutulduğu defterlerin özellikleri, surre alayının izlediği yollar, surrenin gönderildiği dönemde kutsal topraklarda yaşayan halkın durumu, hac geleneği gibi konulara ışık tutacak nitelikte.
Çalışması nedeniyle surre kayıtlarının tutulduğu surre defterlerini inceleyen Elkabashi'nin hazırladığı tez, Mekke ve Medine halkının halkın nüfusu, kültürü, ekonomik yapısı, eski hac yolculukları hakkında önemli ip uçları veriyor. Hiçbir şeyin muallakta bırakılmadığı defterlerde, bu iki şehirde yaşayan tüm halkın mesleği, mezhebi, ırkı, hediye olarak ne gönderildiği yazılıyor. Kayıtlara göre aylarca yol alan Surre Alayıyla, Mekke ve Medine'de yaşayan herkese hediye gönderilmiş.

Kutlu hac alayları İslam tarihinde oldukça eski olan bu gelenek Osmanlı Devleti'nde ilk defa Çelebi Mehmet döneminde görülmeye başlandı. Başkentten yola çıkan ve kıymetli hediyeleri beraberinde götüren Surre Alayı, aylar öncesinden büyük özenle hazırlanır ve törenlerle yola çıkardı.

İstanbul Osmanlı Devleti'nin başkenti olduktan sonra Surre Alayı ve beraberindeki hacı adaylarının recep ayının 12. günü yola çıkmaları adet olmuştu. Eğer bu ayın 12. günü cuma gününe rast gelirse çıkarılan bir tezkereyle alayın cumadan bir gün önce ya da bir gün sonra yola çıkması sağlanırdı. Daha önceleri her sene Mısır'da dokunan Kâbe örtüsü de, 1798'de Mısır'ın Napolyon Bonapart tarafından işgal edilmesinin ardından, İstanbul'da hazırlanarak Surre Alayı ile birlikte gönderilmeye başlandı.



Örtü büyük ustaların elinde Sultanahmet Camii'nin şadırvan avlusunda işlenirdi. Kâbe'nin yeni örtüsü ile Mekke ve Medine'ye gidecek hediyeleri taşıyan Surre devesi çok gösterişli bir şekilde süslenirdi. Surre devesini yine süslü katırlar takip ederdi. Bu deve ve katırlarda Haremeyn halkının, Arap kabilelerinin adlarına kayıtlı ve meşin torbalara koyulmuş tahsisatlar, Mekke şerifine ve diğer vazifelilere gidecek hediyeler ile Kâbe ve Ravza—i Mutahhare'ye yollanan elyazması Kur'an—ı Kerimler, tespihler, altından, gümüşten, değerli taşlarla süslü şamdanlar, buhurdanlar, askılar, kandiller, halılar vs. değer biçilmez hediyeler olurdu. Padişah ve sultanların yanısıra halktan da dileyenler kudretleri miktarınca Haremeyn fukarasına para ve hediyeler gönderirlerdi. Hediyeleri alanlar gönderenler için mukaddes makamlarda yıl boyunca dua eder, ayrıca aynı meşin torbalara kına, sürme, gümüş yüzük, hurma gibi ufak tefek hediyelerle mukabelede bulunurlardı. Böylece Surre, o devrin güç şartlarında hacca gitme imkanı bulamayanlar ile Mekke—Medine arasında bir nevi irtibatı temin ederdi.

Surrenin ihracı münasebetiyle sarayda bir merasim icra olunur, Surre—i Hümayun devrin en itibarlı ve dindar isimleri arasından seçilen Surre Eminine teslim edilirdi. Topkapı Sarayı önünden yola çıkan Alay, 'çekdiri' adı verilen savaş gemileriyle Sirkeci'den Üsküdar'a geçirilirdi. Deniz aşılıp Üsküdar toprağına geçilince Harem—i Şerife bitişik olan topraklara ilk adım atılmış olurdu ki Üsküdar sahilindeki iskelenin adı da bu yüzden Harem iskelesi idi. Hicaz Demiryolu hizmete girdikten sonra Surre Alayı, Sirkeci'den Haydarpaşa'ya geçmeye başladı.



Alayın İstanbul sokaklarından geçişi sırasında başta resmi elbiselerini giymiş 12 atlı çavuş ve 12 zaim bulunurdu. Bunları yaya olarak yürüyen 60 baltacı, iki müjdecibaşı, 8 kapıcıbaşı, Surre emini, kethudası, etrafı 30 kadar baltacı ile sarılmış Surre devesi, yedek deve ile para ve hediyeleri taşıyan 8 katır takip ederdi. Bu ağırbaşlı kafileyi de akkâm denilen ve Araplardan oluşan 50—60 kişilik bir kafile takip ederdi. Akkâmlar ufacık davullarını, dümbeleklerini çalarlar, kılıç kalkan oyunları oynarlar, kafileyi neşelendirirlerdi. Bütün İstanbul halkı da bu muazzam kafilenin seyrine çıkardı.



Hacılar Şam'da buluşurdu

Yanlarındaki kıymetli hediyelerle yola çıkan hacı adayları birkaç değişik güzergah takip ederdi. İlk defa Abbasiler döneminde 923 yılında başlatılan Surre Alayı, Osmanlı Devleti'nde Sağ, Sol ve Orta Yol olmak üzere 3 ana güzergahtan yollanmaya başlandı. Surre Alayı'nın güzergahı aynı zamanda hac kafilesinin güzergahıydı. Hacılar yola çıkmadan önce tüm devlet erkanının da hazır bulunduğu bir merasim yapılması birgelenek olmuştu.

Alayın izlediği sağ kol, Üsküdar-Eskişehir-Akşehir-Konya-Adana-Antakya-Haleb-Şam üzerinden, orta kol, Üsküdar-Gebze-İznik-Sapanca-Geyve-Hendek-Ayaş-Düzce-Bolu-Hacıhamza-Merzifon-Amasya-Turhal-Tokat-Sivas-Malatya-Diyarbakır-Şam üzerinden, sol kol ise, Üsküdar-Merzifon'a kadar orta yolu takip Karahisar-Bayburt-Tercan-Erzurum ve Kars üzerinden kutsal topraklara ulaşırdı.



Recep ayının 12. günü İstanbul'dan yola çıkan ve değişik yol güzergahlarını izleyen hacı kafileleri yolda kendilerine eklenen hacı adaylarıyla birlikte genelde ramazan ayının 20'sinden itibaren Şam'da toplanmaya başlardı. Değişik yerlerden gelen hacı adayları burada toplanır ve ramazan bayramı bu şehirde geçirilirdi.

Surre Alayı, bayramın hemen akabinde büyük bir törenle buradan yola
çıkardı. Hacıların toplanma yerde bulunması sebebiyle, Şam Paşası, Osmanlı döneminde her zaman ayrıcalıklı bir yere sahip olmuştu. Şam Paşası ya da o civarın kudretli beylerinden biri İstanbul tarafından Hac Emiri tayin edilir, o yıl hac ile alâkalı bütün işler bu Hac Emirinin riyasetinde gerçekleşirdi. Hac Emirinin en mühim vazifelerinden biri çölleri aşmak zorunda olan hacıların güvenliği idi. Bu yüzden hac yolculuğu toplu bir halde gerçekleştirilirdi.

1864 yılına kadar kara yolundan katır, at ve develerle yola çıkan Alay, bu tarihten 1908 yılında Hicaz Demiryolu hizmete girene kadar vapurla
gönderildi. Yolun kısalması nedeniyle şaban ayının 15.'inde İstanbul'dan kalkan vapur Beyrut'a giderdi. Hacı adayları buradan gene Şam'a geçerek bir araya gelirdi.



Osmanlı yönetimi, askeri hareketlerin sınırları içerisinde hiç eksik olmaması nedeniyle Surre'nin geçtiği Hac yollarının güvenliğine büyük önem veriyordu. Bu nedenle yolların güvenliği için Surre Alayı'nın geçtiği güzergahta kale silsileleri bulunurdu. Bu kalelerin büyük kısmı MısırMemlüklüleri döneminde yapılmıştı.

Yapılan bu kaleler vasıtasıyla, yüklü miktarda hediye taşıyan hacı kafilelerinin güvenliği sağlanmış oluyordu. Yola çıkan Surre Alayı, sınırlarına girdiği sancağın beyi tarafından karşılanır ve diğer sancak beyine senetle devredilirdi.

Osmanlı döneminde, İstanbul dışında iki yerden daha Hac Kafilesi yola çıkmaktaydı. Kuzey Afrika Müslümanlarının katıldığı kafile 'Mısır Kafilesi' adını taşırdı. Bu kafile de Kahire'den yola çıkardı. Irak, İran ve Asyalı Müslümanları hacca taşıyan kafile Bağdat'tan yola çıkardı ve adına 'Irak Kafilesi' denilirdi.

İstanbul'dan yola çıkan hacılar 54 yerde konaklardı Şam'da toplanan kafileler, burada 'ağır kervanlar' ve 'hafif kervanlar' olmak üzere iki kısma ayrılırdı. Hediyeleri taşıyan Surre Alayı, 'ağır kervanlar' arasında yer alırdı. Ağır kervanlar kışın gündüz yol alıp geceleri dinlenirdi. Yaz mevsiminde ise öğleden sonra saat 5'te yola çıkılır, sabah güneş doğduktan iki saat sonra mola verilirdi.

Şimdi uçakla birkaç saatte alınan yollar o zamanlar oldukça uzun sürerdi. Örneğin katır ve deveyle yol alan hacı adayları o zamanlar, Şam—Medine arasını 247 satte, Medine—Mekke arasını 106 satte alıyorlardı. Gün olarak ise Şam—Mekke arası 61 gün sürüyordu. Şimdiye göre oldukça meşakkatli olan bu yolculuk sırasında hacı adayları toplam 54 yerde konaklıyordu.

Kafilenin hızı, taşımada kullanılan havyanın cinsiyle de doğrudan ilgiliydi.Hız sıralamasında önce at, sonra katır, en son ise develer geliyordu.Ancak yavaş da olsalar her biri 3—5 beygirin yükünü taşıyabildiği için develer daha çok tercih ediliyordu. Nakliye ücreti de yolculuğun mevsimine ve eşyaya göre değişiyordu.

Ücret her batman (8 kilo) için günde 90 para ile 3 kuruş arasında iner çıkardı. Çöl bedevileri Surre Alayı'na saldırırdı. Surre Alayı'nın güvenliği konusunda ne kadar özen gösterilirse gösterilsin, beraberinde kıymetli hediyeler taşıyan bu hacı kafileleri zaman zaman çöl bedevilerinin saldırısına uğrardı. 'Urban' adı verilen eşkıyalar, ellerindeki silahlarla kafilelere saldırır, hacıları öldürür ve hatta bunu kendilerine maişet kaynağı olarak görürdü. Bu soygun olaylarından biri Osmanlı'nın karışık olduğu IV. Mustafa döneminde meydana geldi. Surre Alayı'nın baskına uğradığını duyan dönemin padişahı Sultan Mustafa, üzüntüsünden bir destan kaleme aldı;
"Niyet ettik Beytullah'a gitmeğe/ Hacerü'l Esved'e yüzler sürmeğe/
Arafat'ta hem vakfeye durmağa/ Takdir her tedbiri bozar dediler."

İstanbul'dan çıkıp Şam'da diğer hacılarla bir araya gelen hacı adaylarını ve beraberindeki hediyeleri, kutsal topraklara ulaştırmakla vazifelendirilen Surre Emini, eğer sağ salim Mekke'ye varırsa yanında getirdiği "Name—i Hümayun'u" merasimle Mekke Emiri'ne takdim ederdi. Mekke Emiri de nameyi öpüp başına koyar ve şehre 4 saat mesafedeki Mina mevkiinde padişahın mektubunu halka alenen okuturdu. Bunun ardından İstanbul'dan çıkan hediyeler, Mekke Emiri, Surre Emini, Mekke Kadısı, Şeyhü'l Harem nezaretinde sahiplerine dağıtılırdı. Vefat ya da başka nelenlerden dolayı teslim edilemeyen hediyeler tekrar Surre Emini'ne teslim edilerek İstanbul'a geri gönderilirdi.
Hac kafilesi mevlid kandilinde yani rabiulevvel ayının 12'sinde İstanbul'a geri dönmüş olurdu. Sultanahmed Camii'nde gerçekleşen mevlid merasiminde padişah ve devlet ileri gelenlerine Mekke'den gönderilen hurma ikram edilir, haccın sağ salim gerçekleştiğini dair gönderilen berat okunurdu. Hacı evlerinde ise hacı tehniyeleri haftalar hatta aylar boyu devam ederdi.



Hac yolu zaman zaman kapanırdı. Zaman zaman çöl bedevileri nedeniyle tehlike altına giren hac yolunun,Vehhabiler yüzünden kapandığı dahi oldu. Nitekim Vehhabi korkusundan1804 yılında hacılar yola çıkamazken, Hac Emiri İbrahim Paşa bile hayatını Vehhabilere haraç vererek kurtardı. Gene 1807 yılında yola çıkan hac kafilesi Vehhabiler tarafından tehdit edilince kafile, Maraş Müftüsü Mahmud Efendi'nin haccın sakıt olduğu fetvasına uyarak geri döndü. Bu tarihte Surre de kabul edilmedi. İleriki dönemlerde bu mesele siyasi boyut kazandı.

Aralarda kesintiye uğrasa da Hac kafilesiyle Surre gönderilmesi geleneği 1915 yılına kadar devam ettirildi. Hatta Osmanlı Devleti, Mekke Emiri'nin isyan etmesine karşın 1916 yılında güç şartlar altında Medine'ye hediyeler gönderdi. Bunu takip eden 1917—18 yıllarında ancak Şam'a kadar ulaşabilen hediyeler, 1919'dan sonra yollanamaz olmuştu. Bununla beraber 1919—20 yıllarında Sultan Vahdeddin tarafından Haremeyn fukarasına sadaka dağıtıldı. Padişahlık sıfatını taşımamakla birlikte Osmanlı hanedanından gelen ve son halife olan Abdülmecid Efendi,1923—24 yıllarında bu geleneğe resmen son verdi.

Alıntı : Ömer Faruk Altuntaş


Emir ERTEN
11 yıl önce - Cum 22 Şub 2008, 15:31

OSMANLI KÜLTÜR VE MEDENİYETİ
MERKEZ TEŞKİLATI

SARAY

Padişahın hem özel hayatının geçtiği, hem de devletin yönetildiği yerdi. Saray ENDERUN ve BİRUN olmak üzere iki bölümden oluşuyordu.Bu iki bölüm BAB'ÜS-SAADE(Orta kapı) denilen kapıyla birbirine bağlanmıştı.

ENDERUN :Padişahın özel hayatının geçtiği sarayın iç bölümüdür. Burada padişahın hizmetine bakan güvenilir kimselerin bulunduğu hizmet ve eğitim odaları ve harem bulunuyordu. Enderundaki odalar şunlardır:
a)-HASODA:Padişahın günlük hizmetine bakarlardı.
b)-HAZİNE ODASI:Padişahın özel hazinesine bakarlardı.
c)-KİLER ODASI:Yemek ve sofra hizmetlerini yaparlardı.
d)-SEFERLİ ODASI:Berber, terzi, müzisyen gibi görevliler bulunurdu.

Enderun, devlet adamı yetiştiren ve bugün bile dünyada benzerine pek rastlanmayan bir yüksek okuldu. Enderun talebesi, uzun süreli bir eğitim ve öğretimden sonra, devlet kademelerinden birinde görev alırdı.
Devşirme usulüyle toplanan oğlanlar, Acemi oğlanlar ocağına götürülmeden önce, içlerinden seçilenler Topkapı sarayına alınarak, sıkı bir disiplin altında yetiştirilirlerdi. Bunlara dini bilgiler, Arapça, Farsça gibi dersler ve pratik el sanatları öğretilirdi.Bunlara İÇOĞLANI denilirdi. Amaç saraya alınan bu içoğlanlarını gerçek bir dindar, devlet adamı, asker ve seçkin nitelikli bir kişi olarak yetiştirmekti. Hasoda, kiler odası, hazine ya da seferli odalarında hem hizmet ederler, hemde eğitim ve öğretimlerini sürdürürlerdi. Daha sonra ÇIKMA denilen bir atama usulüyle Birun da görevlendirilir, bu odaların başındaki ağalar da sancak beyliği gibi önemli görevlere tayin edilirlerdi.

Daha fazla bilgi için; Kaynak



Necdet Cevahir
11 yıl önce - Prş 06 Mar 2008, 23:51

Çeşitli Tombaklar











Necdet Cevahir
11 yıl önce - Pts 10 Mar 2008, 02:37

Feslikler





Gümüşler











FatihBozkurt
11 yıl önce - Pts 10 Mar 2008, 02:55



(+)


Necdet Cevahir
11 yıl önce - Prş 13 Mar 2008, 02:39

Bazı Osmanlı Sultanlarının tahtları




Bazı kapı örnekleri




Çiniler ve bir vazo




Koray Zorlu
7 yıl önce - Çrş 09 May 2012, 02:07

Osmanli Devleti kurucusu Osman Gazi nin dogum yil donumu (9 Mayis 1258)





sayfa 4
« önceki   12345 ... 111213   sonraki »
ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET