Ana Sayfa 915 bin Türkiye Fotoğrafı
Burhanettin Akbaş

8 yıl önce - Pzr 07 May 2006, 12:43
Kayseri'nin manevi mimarlarından İbrahim Tennuri Camii Türbesi ve Çeşmesi


KAYSERİ’NİN NURU: ŞEYH İBRAHİM TENNURİ
Allah bana Mustafa Fidan isimli bir arkadaş nasip etti. Şu an Erciyes Üniversitesine bağlı Yozgat Fen-Edebiyat Fakültesinde öğretim üyesi olan bu muhterem insan, Kayseri’nin nuru Şeyh İbrahim Tennuri hazretlerini tanımama vesile oldu. . O, hayatını İbrahim Tennuri hazretlerine ve eserlerine adamıştır.Ben, Tennuri Hazretlerinin adını duymuştum ama onun hakkında böyle bir tetkik okumamıştım.
Gelin şimdi sizi Fatih Sultan Mehmet dönemine 15. yüzyıla götüreyim. Sivas ilinin “Tennur” köyünde Sarrafzade Hüseyin Efendi’nin İbrahim adını verdiği evladı dünyaya gelmiştir. Kendisinin Tennuri mahlasını almasının bir sebebi köyünün adından dolayıdır. Bir başka sebep ise “Tennur yani tandır” kelimesi ile vücudunun sıcaklığının zaman zaman çok yükselmesi ya da kendisinin sıcaklığı arttığında aksine bir davranışla tandıra girdiğinin rivayet edilmesi ile ilgilidir.
İlk tahsilini Sivas’ta yaptıktan sonra zâhirî ilimleri zamanının en meşhur âlimlerinden Konya’da öğrenci okutan Mevlânâ Sarı Yakup’tan ilim öğrenmek üzere oraya gitti. Mevlânâ Sarı Yakup’un vefâtına kadar Konya’da ilim tahsil etti. Hocasının vefâtından sonra Kayseri’yi vatan tutarak Hunat Hâtun medresesine müderris oldu. Kendisi Sivas’ta doğmuş, Konya’da okumuş ve Kayseri’de müderris olarak çalışmıştır.
Kayseri’de kendi ismi ile tanınan bir mahalle kurulmuş ve kendisi de cami, çeşme gibi hayır müesseseleri yaptırmış olduğundan Kayserili olarak bilinir.
Kayseri’de Hunat Hâtun medresesinde birkaç yıl müderrislik yaptıktan sonra medresenin vakfiyesinde “Müderris ve cümle müstefidîn hanefiyyü’l-mezheb olalar” yani “ Müderris ve bütün çalışanları Hanefi Mezhebinden olmalıdır”ibaresini görünce kendisi Şâfi‘î mezhebinden olması nedeniyle müderrisliği bırakmak mecburiyetinde kalır. Kendisine:
-Efendim Hanefi olsanız da öğrenci yetiştirmeyi bırakmasanız? diyenlere
-Bir müderrislik için de mezhep değiştirilmez. demiştir.
Dâimâ Kurdân-ı Kerim okumak ve manâsını düşünmekle, vakit geçirmekte iken içini birden Allah sevgisinin nûru kaplar. Her ne zaman Kur’ân-ı Kerim okunsa veya güzel bir ses işitecek olsa içinde bir ateş peydâ olur. Mübârek bedeni tennûr (tandır) ateşine dönerdi. Yüreği şişer durmadan ağlardı. Bir şey çitlenir gibi içinden bir ses gelir bayılıp kendinden geçerdi.
İbrahim bir derde tutulduğunu anlar. Cisim hastalığının hekimleri olduğu gibi aşk, muhabbet ve gönül hastalığının da tabipleri bulunduğunu bildiğinden adını işittiği kâmil bir şeyhe yetişmek için Erdebil şehrine gitmeye niyet eder. Fakat bu arada "Şemseddin Begüm" diye bilinen Akşemseddin’in şöhreti her tarafa yayılmış olduğundan ona gitmeye karar verir. Merkebine binerek o vakit Beypazarı’nda irşat göreviyle meşgul olan Akşemseddine gitmek üzere yola çıkar. Beypazarı’na gittiği zaman da Akşemseddinin Göynüğe gittiğini öğrenir. Şeyh gelinceye kadar bekler.
Şeyh Efendi hem tıpda hem de tasavvufta şöhret kazanmış olduğundan gelir gelmez halk etrafına üşüşüp bedenle ilgili hastalıklarından şikayetle ilaçları sormaya başlarlar. Her birisi hastalığı ile ilgili ilaçlarını aldıktan sonra dağılır. Halkın arasına karışarak şeyhin elini öpen İbrâhim huzurunda oturmaya devam eder. Bundan sonrasını kendisi şöyle anlatıyor. Şeyh:
“-Tuhaf şey!.. Her gelen beden hastalıklarından şikâyet eder, içlerinden bir tanesi “gönlüm hasta deyip aşk derdinin devâsını isteyen yok” diyerek bana doğru baktı.
-Senin hastalığın nedir? Diye sordu.
Ben de:
-Kayseride müderris idim. Gönlümde bir dert peydâ oldu. Onun için derman almağa geldim, dedim.
Şeyh:
-Ehlen ve sehlen! Hoş geldin, safâ geldin. Bize ne armağan getirdin dedi. Ben dünyevî armağan sanıp elimin boşluğundan çok utandım.
Keşif yoluyla bunu anlayan şeyh:
-Ey derviş biz sizden dünya armağanı istemeyiz. Sizin bize armağanınız sâdık rüyâ ve diğer hallerdir dedi. Ben de;
-Sultânım; gönlü, gözü kara bir kimseyim. Hiçbir şeyim de yoktur. cevabını verince,
-Öyle ise sen biraz kal. Emrini vererek halvet emretti.
-Halvette ilk gecede hayırlı ve feyizli dört yüz rüyâ gördüm. Sabah namazında sala verildiği zaman divit kalem alıp gördüğüm rüyâları bir, bir yazdım. Hemen hepsinin ayrıntılarını hatırımda buldum. Halbuki bende öyle bir unutkanlık vardı ki namaza dursam okuyacağım ayet aklıma gelmezdi. Anladım ki bu ezber ve huzur tamâmen şeyhin bereketidir.
Bundan sonra halvete yani gece ve gündüzlerimi ibadet ve günahlarıma nedâmetle geçirmeye devam ettim.
Şu zâtlar da halvette idi. Şeyh Hamza-i Şâmî, Abdurrahim-i Mısrî ve Şeyh Musluhuddin b. Attâr. Bunların hepsi de riyâzet emri almışlardı. Onlara nice riyâzâttan sonra hilâfet verildi. Ancak bana her gün kuşluk vakti bir çanak bulamaç, bir ekmek ve bir testi su verilirdi. Ben o bulamacı tamamen yerdim ve suyu da içerdim.
Bir gün hatırıma geldi, kendi kendime şöyle dedim:
-Senin bu yolun hayvâniyettir. Bununla sülûk mu olur.?
Şeyhin hizmetçisi yemek getirdiği zaman kabul etmedim. Alıp gitti. O gün çok perişan oldum. Yüreğim kazındı. Bir şey görüp yazmaya gücüm yetmedi. Hazreti şeyh mânâ yoluyla durumuma muttali olunca hâlimi hizmetçiden sormuş. Durumu öğrenince hizmetçiye kızmış. Ertesi gün hizmetçi onun ağzından beni azarladı şeyhten rivâyeten şöyle dedi:
-“Senin fodulluk nene lazım. Kendi kendine iş yapmak bu yola girenlerin, bu çeşit hareketleri nefsin iyi gösterdiği kötü şeylerdendir. Gönüllerin tabîbi olan mürşit ve mürebbi seni gözetmez mi? Senin meşrebin gereği budur. Onların ki onu gerektirir.” O gün bana iki ekmekle bir çanak bulamaç verdiler.
Nihayet seksenyedinci gece ki "Berâat gecesi” idi. Gönlüm bir sahan biberli yağlı pilavı tenha bir yerde yalnız başıma yemek arzu etti. Her ne kadar nefsin bu arzusunu unutmaya çalıştım ise de mümkün olmadı. O anda şeyhin hizmetçisi gelip beni çağırdığını söyledi. Şeyhin huzuruna gittiğim zaman beni yanına çağırdı. Elime de bir sahan dolusu pilav verdi.
“-Şemseddin burada yok kabul et ve hepsini iştahla ye.” diye emretti. Pilavdan hiç bir tane koymadan yedim. O gece halvetten çıkmama müsaade etti. Vakti gelince de hilâfet verdi.
Hacı Bayrâm-ı Velî’nin halîfesi ve Fatih Sultan Mehmet’in hocası olan İstanbul’un ma‘nevî fâtihi Akşemseddin’den icâzet ve hilâfet alarak tekrar Kayseri’ye döndü. Halkı sözle irşâda başladı. Bazen kendinden geçip dünyayı unutur olduğunda çocuklarını dahi bilemez ve kimsiniz diye sorarmış.
Akşemseddin ile birlikte İstanbul’un fethinde bulundu.Yazmış olduğu Gülzâr-ı Ma‘nevî‘sini Fatih Sultan Mehmet’e takdim ederek Fâtih’in hürmet ve taltifine mazhar oldu.
Hatta Fatih Sultan Mehmet’in Şeyh İbrâhim’i vergi ve diğer devlet tekliflerinden muaf tuttuğunu Mevlevi Ahmet Dede "Bergüzâr" isimli eserinde beyan etmiştir.
Şeyh İbrâhim h.887 (m.1482) yılı güz mevsiminde bir perşembe gecesi Kayseri ‘de vefat etti. Mezarı (Emir Sultan) Cumhuriyet Mahallesinde kendisi tarafından yaptırılan Şeyh Camii’nin bitişiğindedir.
Memleket toprağında böyle bir zâtın yatması ne güzel, onun tanımak ve nurundan istifade etmek ne hoş... Allah rahmet eyleye...


 

(+)



 

(+)



 

(+)



 

(+)



 

(+)



 

(+)



 

(+)



 

(+)



 

(+)



Burhanettin Akbaş

7 yıl önce - Pzr 18 Mar 2007, 01:06
Şeyh İbrahim Tennuri Camii (Şeyh Camii), Çeşmesi ve Türbesi


Şeyh İbrahim Tennurî

         
Alıntı:
(?-1482)

           XV. Asır mutasavvıf ve şairlerindendir. Uzun süre Hunat Hatun
           Medresesinde ders vermiştir. Akşemseddin’in talebesidir. Kabızlık
           hastalığını tandır usulüyle tedavi ettiği için kendisine Tennurî
           lakabı verilmiştir. Fatih Sultan Mehmed’e sunduğu "Gülzâr-ı Manevî"
           isimli eserin karşılığında aldığı ihsanlarla bugün Şeyh Camii diye
           bilinen camii yaptırdı. 1482’de vefat edince bu caminin yanına
           defnedildi ve buraya bir türbe yapıldı.



Tennuri Camii (Şeyh Camii), İbrahim Tennuri'nin türbesi ve çeşmesi Cumhuriyet Mahallesindedir.



(+)



 

(+)



 

(+)



 

(+)



 

(+)



Burhanettin Akbaş

7 yıl önce - Pzr 18 Mar 2007, 08:23

Dr.Mustafa Fidan'ın "İbrahim Tennuri Hayatı ve Eserleri" (Kayseri, 2005) isimli eserden alıntı yapıp Tennuri Hazretlerinin hayatı hakkındaki en derli toplu bilgiyi sunacağım. Yazıyı da kendi fotoğraflarımla süsleyeceğim. Bakalım nasıl olacak?


HAYATI

Babası sarraf Hüseyin Efendi Sivas’lı olup, annesi Amasyalıdır. Ailesi Sarraf-zâde ünvâniyle şöhret kazanmıştır  Sivas’ta doğdu. Hayatı hakkında çok az bilgi sahibiyiz. Doğum tarihi belli değildir. Abdülbâkî Gölpınarlı  ve Sâdettin Nüzhet Ergun  doğum yeri Sivas veya Amasya diyorlarsa da Hüseyin Enîsî  ve Gelibolulu Âlî  Sivas’ta doğdu derler. İlk tahsilini Sivas’ta yaptıktan sonra zâhirî ilimleri zamanının en meşhur âlimlerinden Konya’da öğrenci okutan Mevlânâ Sarı Yakub’dan ilim öğrenmek üzere oraya gitti. Mevlânâ Sarı Yakub’un vefâtına kadar Konya’da ilim tahsil etti. Hocasının vefâtından sonra Kayseri’yi vatan tutarak Hunat Hâtun medresesine müderris oldu.  Kendisi Sivas’ta doğmuş, Konya’da okumuş ve Kayseride müderris olarak çalışmıştır. Orada kendi ismi ile tanınan bir mahalle kurulmuş ve kendisi de cami, çeşme gibi hayır müesseseleri yaptırmış olduğundan Kayserili olarak bilinir.
Kayseride Hunat Hâtun medresesinde birkaç yıl müderrislik yaptıktan sonra medresenin vakfiyesinde “Müderris ve cümle müstefidîn hanefiyyü’l-mezheb olalar” yani “ Müderris ve bütün çalışanları Hanefi Mezhebinden olmalıdır”ibaresini görünce kendisi Şâfi‘î mezhebinden olması nedeniyle müderrisliği bırakmak mecburiyetinde kalır. Kendisine:
-Efendim Hanefi olsanız da öğrenci yetiştirmeyi bırakmasanız? Diyenlere
-Bir müderrislik için de mezhep değiştirilmez. Demiştir.
Dâimâ Kurdân-ı Kerim okumak ve manâsını düşünmekle, vakit geçirmekte iken içini birden Allah sevgisinin nûru kaplar. Her ne zaman Kur’ân-ı Kerim okunsa veya güzel bir ses işitecek olsa içinde bir ateş peydâ olur. Mübârek cesedi tennûr (tandır) ateşine dönerdi. Yüreği şişer durmadan ağlardı. Bir şey çitlenir gibi içinden bir ses gelir bayılıp kendinden geçerdi.
İbrahim bir derde tutulduğunu anlar. Cisim hastalığının hekimleri olduğu gibi aşk, muhabbet ve gönül hastalığının da tabipleri bulunduğunu bildiğinden adını işittiği kâmil bir şeyhe yetişmek için Erdebil şehrine gitmeye niyet eder. Fakat bu arada "Şemseddin Begüm" diye bilinen Akşemseddin’in şöhreti her tarafa yayılmış olduğundan ona gitmeye karar verir. Merkebine binerek o vakit Beypazarı’nda irşat göreviyle meşgul olan Akşemseddine gitmek üzere yola çıkar. Beypazarı’na gittiği zaman da Akşemseddinin Göynüğe gittiğini öğrenir. Şeyh gelinceye kadar bekler.
Şeyh Efendi hem tıpda hem de tasavvufta şöhret kazanmış olduğundan gelir gelmez halk etrafına üşüşüp bedenle ilgili hastalıklarından şikayetle ilaçları sormaya başlarlar. Her birisi hastalığı ile ilgili ilaçlarını aldıktan sonra dağılır. Halkın arasına karışarak şeyhin elini öpen İbrâhim huzurunda oturmaya devam eder. Bundan sonrasını kendisi şöyle anlatıyor. Şeyh:
“-Tuhaf şey!.. Her gelen beden hastalıklarından şikâyet eder, içlerinden bir tanesi “gönlüm hasta deyip aşk derdinin devâsını isteyen yok” diyerek bana doğru baktı.
-Senin hastalığın nedir? Diye sordu.
Ben de:
-Kayseride müderris idim. Gönlümde bir dert peydâ oldu. Onun için derman almağa geldim, dedim.
Şeyh:
-Ehlen ve sehlen! Hoş geldin, safâ geldin. Bize ne armağan getirdin dedi. Ben dünyevî armağan sanıp elimin boşluğundan çok utandım.
Keşif yoluyla bunu anlayan şeyh:
-Ey derviş biz sizden dünya armağanı istemeyiz. Sizin bize armağanınız sâdık rüyâ ve diğer hallerdir dedi. Ben de;
-Sultânım; gönlü, gözü kara bir kimseyim. Hiçbir şeyim de yoktur. cevabını verince,
-Öyle ise sen biraz kal. Emrini vererek halvet emretti.
-Halvette ilk gecede hayırlı ve feyizli dört yüz rüyâ gördüm. Sabah namazında sala verildiği zaman divit kalem alıp gördüğüm rüyâları bir, bir yazdım. Hemen hepsinin ayrıntılarını hatırımda buldum. Halbuki bende öyle bir unutkanlık vardı ki namaza dursam okuyacağım ayet aklıma gelmezdi. Anladım ki bu ezber ve huzur tamâmen şeyhin bereketidir.
Bundan sonra halvete yani gece ve gündüzlerimi ibadet ve günahlarıma nedâmetle geçirmeye devam ettim.
Şu zâtlar da halvette idi. Şeyh Hamza-i Şâmî, Abdurrahim-i Mısrî ve Şeyh Musluhuddin b. Attâr. Bunların hepsi de riyâzet emri almışlardı. Onlara nice riyâzâttan sonra hilâfet verildi. Ancak bana her gün kuşluk vakti bir çanak bulamaç, bir ekmek ve bir testi su verilirdi. Ben o bulamacı tamamen yerdim ve suyu da içerdim.
Bir gün hatırıma geldi, kendi kendime şöyle dedim:
-Senin bu yolun hayvâniyettir. Bununla sülûk mu olur.?
Şeyhin hizmetçisi yemek getirdiği zaman kabul etmedim. Alıp gitti. O gün çok perişan oldum. Yüreğim kazındı. Bir şey görüp yazmaya gücüm yetmedi. Hazreti şeyh mânâ yoluyla durumuma muttali olunca hâlimi hizmetçiden sormuş. Durumu öğrenince hizmetçiye kızmış. Ertesi gün hizmetçi onun ağzından beni azarladı şeyhten rivâyeten şöyle dedi:
-“Senin fodulluk nene lazım. Kendi kendine iş yapmak bu yola girenlerin, bu çeşit hareketleri nefsin iyi gösterdiği kötü şeylerdendir. Gönüllerin tabîbi olan mürşit ve mürebbi seni gözetmez mi? Senin meşrebin gereği budur. Onların ki onu gerektirir.” O gün bana iki ekmekle bir çanak bulamaç verdiler.
Nihayet seksenyedinci gece ki "Berâat gecesi” idi. Gönlüm bir sahan biberli yağlı pilavı tenha bir yerde yalnız başıma yemek arzu etti. Her ne kadar nefsin bu arzusunu untmaya çalıştım ise de mümkün olmadı. O anda şeyhin hizmetçisi gelip beni çağırdığını söyledi. Şeyhin huzuruna gittiğim zaman beni yanına çağırdı. Elime de bir sahan dolusu pilav verdi.
“-Şemseddin burada yok kabul et ve hepsini iştahla ye.” Diye emretti. Pilavdan hiç bir tane koymadan yedim. O gece halvetten çıkmama müsaade etti. Vakti gelince de hilâfet verdi.
Hacı Bayrâm-ı Velî’nin halîfesi ve Fatih Sultan Mehmet’in hocası olan İstanbul’un ma‘nevî fâtihi Akşemseddin’den icâzet ve hilâfet alarak tekrar Kayseri’ye döndü. Halkı sözle irşâda başladı. Bazen kendinden geçip dünyayı unutur olduğunda çocuklarını dahi bilemez ve kimsiniz diye sorarmış.
Akşemseddin ile birlikte İstanbul’un fethinde bulundu.Yazmış olduğu Gülzâr-ı Ma‘nevî‘sini Fatih Sultan Mehmet’e takdim ederek Fâtih’in hürmet ve taltifine mazhar oldu.
Hatta Fatih Sultan Mehmet’in Şeyh İbrâhim’i vergi ve diğer devlet tekliflerinden muaf tuttuğunu Mevlevi Ahmet Dede "Bergüzâr" isimli eserinde beyan etmiştir.  
Şeyh İbrâhim 887 h.1482 m. yılı güz mevsiminde bir Perşembe gecesi Kayseri ‘de vefat etti. Mezarı (Emir Sultan) Cumhuriyet Mahallesinde kendisi tarafından yapılan Şeyh Camii’nin bitişiğindedir.
Üç oğlu, iki kızı vardır. İsimleri Şeyh Kâsım, Şeyh Lütfullah, Şeyh Ali, Hatice ve Zeynep’tir. Şeyh Kâsım’ın iki oğlu, dört kızı vardır. İsimleri Şeyh Sun‘ullah, Şeyh Fethullah, Parisa, Hayriye, Ayişe ve Hayrünnisa’dır. İkinci oğlu Şeyh Lütfullah Efendi’nin dahi iki oğlu iki kızı vardır. İsimleri Kadı Ahmet, Kadı Sadi, Safiye ve Muhsine’dir. Üçüncü oğlu Ali Efendi’nin de iki oğlu iki kızı olup isimleri Mustafa Çelebi, Ni‘metullah Çelebi, Fâtıma ve İn‘am Ana’dır.
Hazret-i Şeyh’in kızı Hatice Ana Carullah Efendi’ye, Zeynep Ana, Seyid Çelebi’ye verilmiştir. Hatice Ana’dan Kadı Emrullah Efendi andan da İstanbul’da nakîbu’l-eşraf iken (1013h) 1604 târihinde vefat eden Abdulkadir Efendi dünyaya gelmiştir. Zeynep Ana’dan dahi Hamza ve Şaban isimlerinde iki erkek, Fahrünnisa namında bir kız evlat olmuştur ki şimdi Kayseri’de bulunan Şeyh İbrâhimin evlâdının silsilesi bundan türemiştir.  Şeyh İbrâhim’e "Tennûrî" denilmesi şu üç nedenden dolayıdır:
I. İstiğrak halinde vücudunun tennûr (tandır) ateşi şeklinde yükselmesi ve kızarması.        
II. Babası Sarrâf Hüseyin Efendi’nin "Tennûr" isimli bir köyden olması.
III. Kendisinde harâret fazlalaştığı zaman aksine olarak tennûr-tandır’a girer iyice ve böylece maddî ma‘nevî sıkıntılarını giderirdi. Bu usûlü uygulamasının sebebini Lâmi’î Çelebi “Nefahâtü’l-üns Min Hadarâti’l-Kuds” tercümesinde İbrâhim Tennûrinin oğlu Şeyh Lutfullah Tennûrî den şöyle anlatıyor. Bu Hakir, Şeyh İbrâhim’in oğlu Şeyh Lutfullah dan tandır uygulamasının sebebini sordum; şöyle anlattı:
   -Babam Şeyh İbrâhim, Akşemseddin hayatta iken, izni ile Kayseri’de irşatla meşgul oldukları esnada büyük bir kabız hastalığına yakalanmış, her ne kadar çalışmışsa da, kabzın çözülmesi mümkün olmamış, en son çare olarak Akşemseddin’i ziyaret etmeyi ve yakalandığı kabız hastalığını da tedavi ettirmeyi kararlaştırarak (848 h.) 1444 m. yılı civarında yola çıkmıştır.
Bu sırada Akşemseddin İskilip’in yakınındaki Evlek isimli köyde bulunuyormuş. Fakat Karamanoğulları’nın kargaşalık zamanı olduğundan, babam Tokat’tan dolaşmış.Yolda bir yerde konakladığı esnada bir rüya görür. Rüyasında Akşemseddin’in sûretinde birisi geliyor. Arkasına önü dikilmiş bir cübbe başında taç altında peştamal. Sonra sıcak bir tandırın üzerine oturmuş,       - Sen dahî kabzı gidermek için böyle yap. Demiş. Bunun üzerine babam, orada hizmetini gören Hâce Ahmet Dede’ye bir tandır kızdırıp içinde ateş yaktırmış. Tandır işi tamam olduktan sonra onun üzerine işaret edildiği gibi oturmuş ve ter dökmüştür. Aynı anda o kabız hali gitmiş; yine gönül açıklığı alemi gelmiştir. Sonra şeyhin huzuruna gidip gördüğü rüyayı ve yaptıklarını şeyhe anlatır. Şeyh de:
-Bundan sonra bunu terk etmeyiniz. İçlerinin temizlenmesi için dervişlere de bu usûlü uygulayınız.! diye tasvip eylemişlerdir. Bu tavsiyeden sonra kendisine intisap edenleri de sıcak tandıra oturtmak, üzerlerini bir şeyle örtüp, onlara testi, testi su içirerek terletmek suretiyle içlerini temizleyerek teslike başlatmış ve bu sebeple kendisine “ Tennûrî “ denilmiştir.


 

(+)




YETİŞTİĞİ ÇEVRE


Maddî durumu iyi bir aileye mensup olan İbrâhim Tennûrî düzenli bir eğitim görmüştür. İlk tahsilini Sivas’ta gördükten, sonra düzenli bir medrese eğitimi görmek için Konya’ya gitmiştir.
Orada hocasının ölümüne kadar bütün ilimleri tahsil etmiştir. Hocasının vefâtından sonra Müderris olarak Kayseri’ye dönmüştür. Şerîat ilimlerine vakıf olduktan sonra Şerîat-Tarîkat ve Hakîkat prensibini nefsinde uygulamaya çalışan Tennûrî manevî ilimleri tahsil için Ak şeyhe intisap etmiştir. Böylece mükemmel bir mutasavvıf olmuştur.
Şâirlik yönünden ise Tennûrî’nin Mevlânâ’nın Mesnevî’sini, Âşık Paşa’nın Garipname’sini ve Mahmut Şebusterinin Gülşen-i Râz’ını okuduğunu ve bunlardan etkilendiğini eserlerini incelerken açıkça göreceğiz.

 

(+)


TASAVVUFİ KİŞİLİĞİ


Tasavvuf, İslam dünyasında, sosyal hayatla geniş ölçüde birleşerek halk kütleleri arasında büyük alaka ve heyecan uyandıran bir iman, bir fikir ve irfan cereyanı ve bir aşk hadisedir.
Tennûrî de bu heyecanı hissetmiş, Allah’a yakın olmayı istemiştir. İman, fikir ve irfan sahibi, Hak âşığı olarak kendini tasavvufa vermiştir. Bu konuda feyzini hocası Akşemseddin’den ala Tennûrî, kendi tekkesinde mürşitleriyle bunu irşada etmiş, manevi hale girmeye çalışmıştır.
Sûfî bir şair olan Tennûrî bu heyecanı hissetmiş, Allah’a yakın olmayı istemiştir. İman, fikir ve irfan sahibi, Hak âşığı olarak kendini tasavvufa vermiştir. Bu konuda feyzini hocası Akşemseddin’den alan Tennûrî, kendi tekkesinde mürşitleriyle bunu irşada etmiş, manevi hale girmeye çalışmıştır.
Sûfî bir şair olan Tennûrî “Gülzâr”ında tasavvufun bütün mazmunlarını kullanmış, eserini kullardan çok Allah-tasavvuf düşüncesinde olduğu gibi- beğensin diye yazmıştır. Mesnevisinin sonunda:

Okıyıban tutavuz bu kitâbı
Götüre Hak cemâlinden nikâbı

Okıyan dinleyen kıldukça tekrâr
Vire Hak yini ilm ü yini esrâr

Münevver kıl ilâhî subh u şâmın
Diyenün bu duâ hakkında âmîn

diyerek Hakk’ın takdirini kazanmayı istemektedir.
Tasavvuf kültürüyle yoğrulan Tennûrî’nin eserinde tasavvuf felsefelerini tümüyle görmekteyiz. Vahdet-i vücuda ulaşmaya çalışmış, gayb aleminde bilinmeyen bu gizli hazineyi, Allah’ı, aramaya koyulmuştur. Ten, can ve nefis kavramlarıyla nefsi yenmenin tek merhalesi olan aşkla kanatlanarak yanmıştır. Her ne kadar Allah akılla idrak edilirse de, akla ışık veren yine Tanrı nurudur. İnsan ancak o nur ile Allah’ı idrak eder, yine o nur ile Onu bulur. Sûfî şâir, eserinde işte bütün bu hususları dile getirmiştir.
Tennûrî fıkıhla tasavvufu kaynaştırdığı eserinde tasavvufa ağırlık vermiş, fıkıh kısmı ise, tasavvufa geçişe bir zemin niteliğinde olmuştur. Ney, Def, Çengi, küfr, şahid, zünnar... gibi konuları tasavvufi bir şekilde açıklamakta ve çok güzel teviller yapmaktadır.
Yine eserinde bütün mü’minlerin bir mürşid-i kâmile intisap etmeleri gereğini anlatmıştır (Beyan-ı Sırrı Hünsâ-yı Ma‘nevî bölümünde bu husus belirtiliyor).
Âşık mahlasıyla şiirler yazan bu Hak âşığı, başta da belirttiğimiz gibi Hamzevîler arasında uzun süre ün ve tesirini göstermiştir. Bunda da bize göre tasavvufi yönünün büyük etkisi vardır.
Yaşadığı devirde halk kitleleri arasında büyük alaka uyandıran bu fikir ve aşk cereyanında Tanrı aşkıyla kanatlanıp yanan Tennûrî’nin bir yeri olacak, devre o da damgasını vuracaktır. Nitekim bunu yapmıştır.
Tasavvufi yönü ağır basan “Gülzâr-ı Ma‘nevî”, “Gülşen-i Niyaz” adlı eserleriyle mecmualarındaki ilahileriyle yerini almıştır. Adının günümüze kadar gelmesi, mecmualara şiirlerinin alınması ona duyulan sevgi ve alâkanın hep birer kanıtından başka bir şey değildir.

url=http://wowturkey.com/t.php?p=/tr138/Burhanettin_Akbas_IMG_0008.jpg]

(+) [/url]

ŞEYH CAMİİ

Emir Sultan mahallesinde olan bu câmi, 871 H./1466 m. yılında Şeyh İbrahim Tennûrî tarafından yaptırıldığı için bu isim verilmiştir. Bu caminin, Tennûrî’nin ölümünden sonra onun adına yaptırıldığı söylentiler varsa da, Mevlevi Ahmet Remzi Dedenin Tennûrî’nin hayatı ile ilgili manzumesinde şu beyitlerden:

İğtirab itmiş bu âli merkade mânend-i nûr
Kabri nûr olsun civarnı hem musallâ eylemiş

Fî sebillahi bir de çeşme icrâ eylüyüb
Dogrısı her vechile ibzâl eylemiş

Mir Haydar hezretin evladın teşvik idüp
Bezl-i himmete itdiyse hâlâ eylemiş

Havlının tevsi‘i parmaklıkla virdi inkişâf
Zan idersin her yirin zerle mutallâ eylemiş

Abdest al kıl namaz eyle ziyâret türbeyi
Ehl-i hayra kim du‘â itdiyse a‘lâ eylemiş

Sâl-i ta‘mîri bin üç yüz yirmi dört olmuş
Mevlevî Remzi bu nazmı hoşça imlâ eylemiş

Camii ve çeşmeyi bizzat Tennûrî’nin kendisinin yaptırdığı anlaşılmaktadır. Ayrıca İbrahim Tennûrî ve oğlu Lütfullah Tennûrî adına Vakıflar Genel Müdürlüğündeki vakıf tescil defterinde her ikisinin de vakfiyesi bulunduğu, bu iddiayı doğrular niteliktedir.
Rivâyete göre; Karaman oğullarından Pir Ahmet Bey Uzun Hasan’a sığınıp, Fatih Sultan Mehmet’e olan bağlılığından yüz çevirince (871h)1466m. yılında Kayseri ve Konya Osmanlı topraklarına katılmış, bu esnada Fatih, Şeyh İbrahim Tennûrî’ye birçok ihsanlarda bulunmuş, hatta kendisi öşür ve ağnam vergisinden de muaf tutmuştur. Tennûrî de bu camiyi fatih’in verdiği ihsanlardan yaptırmıştır.

CAMİNİN MÎMÂRÎ TARZI:
Kısmen moloz ve kısmen taş duvar, ahşap örtü:10.65 metre ebadında, ayrıca kadınlar mahfili ve son cemaat yeri vardır. Minaresi kesme taştan yapılmış olup, sekiz köşeli ve tek şerefelidir.
Yapılışından günümüze kadar birçok tamir geçiren bu câmi. (1231h.) 1815m. yılında tamit edilmiştir. Bu tamirle ilgili olarak caminin giriş kapısında mermer bir kitabe üzerinde şöyle bir kayıt vardır.

Oldı bu cami çeşme ile güzin
Sebebini eyleye mesrûr Hudâ

Geldi üçler dildi târihi temâm
Neyyirli termime sebeb Mir Livâ

Son olarak da 1972 yılında hayırsever müslümanlar tarafından tamir edilmiştir.



ÇEŞMESİ

Bunun da yine İbrahim Tennûrî tarafından yaptırıldığına ve 1324 H. / 1906 M. Kayseri mutasarrıfı bulunan Düsuki-zade Haydar Bey’in Tennûrî’nin torunlarını teşvik ederek etrafındaki binaların ihatasıyla kaybolmuş vaziyete gelen cami ve türbenin etrafının açılmasını, çeşmenin tamir edilmesini ve havlu duvarı çekilmesini teklif ettiği ve isteğe uyularak –bu tarihte- havlu duvarı ile birlikte çeşmenin de tamir edildiği, Ahmed Remzi Dede’nin manzumesi ile çeşme üzerindeki mermer kitabeden anlaşılmaktadır.

Himmet-i merdan olub ihyasına bu çeşmenin
Bezl-i malinde ehali itmedi taksir hiç

Hüsniya târihin ab-ı şir it atasın iste
Avn-i hakla ayn-ı Tennûrîde ab-ı zemzem iç

 

(+)


TÜRBESİ

Şeyh Camii’nin batı bitişiğinde olan bu türbe 889 H. / 1484 M. yılında yaptırılmıştır. Önceleri türbenin kapısı kuzey kısmında iken 1309 H. yılında Mir Liva (Kayseri Sancak Beyi) tarfından camide yapılan bir tamiratla bu kapı kapatılarak caminin içinden bir kapı açılmış, eski kapı da pencereye çevrilmiştir.
Türbe, keme taştan altı köşe olarak yapılmış olup yine altı köşeli sivri bir külahı vardır. İç kısmı kubbe şeklinde örtülü olan türbe tek katlıdır. Selçuklu tipi türbelerden Osmanlı tipi türbelere geçişin ilk örneklerindendir. Cami ve türbenin etrafı önceleri mezarlık iken sonraları mezarlık kaldırılarak yeri, cami ve türbeye bahçe (yeşillik saha) olarak bırakılmıştır. Türbenin eski kapısı üzerinde üç satırlık Arapça mermer bir kitabe vardır ki şöyledir.

“Büniye ve şürrife hazihi’t-terbetü fi eyyami’s-Sultan Bayezid Han bin Mehmet Han
Mine’t-târih sene tis’a ve semanin ve semani mie”

Açıklaması:

“Bu mübarek türbe, Sultan Mehmet Han oğlu Sultan Bayezid Han zamanında 889 H. yılında yapılmıştır.”

Türbede üç sanduka bulunmaktadır. Bunların:
Birincisi: “Şeyh İbrahim Tennûrî'nindir..
İkincisi: “Tennûrî’nin oğlu ve halifesi Şeyh Lutfullah’ın olduğu;”
Üçüncüsü:”Yine Tennûrî’nin oğlu ve halifesi Ali Sultan’ın olduğu söylenmektedir.” Kuyud-ı umûmîde mevcut Kayseri’deki yatırlar listesi de bunu doğrular niteliktedir.
Türbenin; İbrahim Tennûrî’nin halîfesi İskilipli Şeyh Yavsî’nin Sultan II. Bayezid’e tavsiyesi üzerine yaptırıldığı rivâyet edilmektedir. Çünkü Sultan II. Bayezid Şeyh Yavsî’nin mürüdi olmuştur. Böyle olunca Tennûrî Sultan II. Bayezid’in hocasının hocası olmaktadır. Tennûrî’nin vefâtı 887 H. târihi olduğuna göre, bu türbe ölümünden iki yıl sonra yapılmıştır.


Burhanettin Akbaş

7 yıl önce - Pzr 17 Hzr 2007, 01:23



(+)



hilalacuner

7 yıl önce - Cmt 18 Ağu 2007, 12:53
evet


Şeyh Tennuriyi tanıtmanız çok günceldi.. eşimle su içer gibi okuduk... beyninize elinize kolunuza sağlık... sizin gibileri toplumlar,  daha çok tanımalı, tanıtılmalı...iyi hafta sonları


cevap yaz
(üye olmadan da mesaj yazabilirsiniz)
Ana Sayfa -> KAYSERİ