Ana Sayfa 1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 1
Akın Kurtoğlu

14 yıl önce - Sal 07 Hzr 2005, 19:22
İST » B1.55. Vapurlarla İlgili Hatıralarımız



Şehirhatlarıyla ilgili, 1970'lerden aklımda kalan bir hatıra:

BİR YAZ GÜNÜ VAPURLA "HİSAR"A YOLCULUK

Köprü'den kalkarak Boğaziçi'ne giden vapurlar, yaz günleri iskelelere yanaştığı anda, sahilde bekleyen mayolu 5-6 genç, görevlilerin uyarılarına aldırmadan iskeleden alelacele vapura kıç tarafından tırmanır, ikinci kat hizasına çıkınca da kendilerini suya bırakıverirlerdi. Denizle temas ettikleri anda meşhur Arşimed prensibi devreye girer ve suya dalan gencin hacmi kadar bir su kütlesi, vapurun kenarında oturan yolcuların üzerine şlapppadanak sıçrardı. Yolcuların küfürleri, kadınların bağırışmaları ve çocukların ciyaklamaları, görevlilerin su sıçratan bu hain(!)leri azarlama seslerine karışırdı.

Yaşlı kadınlar üzerlerindeki pardesülerini alelacele çıkartıp, telâşla vapurun kenar korkuluklarına asarak kurumaya bırakırlar, kaptanlar ise vapurla iskele arasında denizde kalakalmış bu gürûhun bir an önce tehlikeli bölgeden ayrılması için vapurun düdüğünü uzun uzun çalarlar, gemi bağladığı iskeleden bir türlü ayrılamadığı için, bacasından çıkan ve ortalığı kesif bir şekilde kaplayan dumandan gözgözü görmez olur, yani durduk yerde küçük çaplı bir kriz yaşanırdı. Neden sonra ortam yatışır, vapur iskeleden ayrılarak bir diğer Boğaz iskelesine doğru yol almaya başlardı. Tabii ki, yanaşılan diğer iskelede de aynı yaramazlık (!) tekrarlanır, bu durum Vâniköy, Emirgân, Çubuklu, Sarıyer, Beykoz ve Kavaklar'a kadar sürer giderdi.

Günümüzde Boğaziçi'ne seferler öğlenleri kaldırıldığı için, artık yolcular da (şükürler (!) olsun) bu türden istenmeyen banyolardan kurtulmuş vaziyetteler. Herkes kupkuru, neyse ki kimseler ıslanmıyor!...

Keşke gün boyunca Boğaziçi'ne vapur çalışsa da, razıyım, arada bir yine emrivâkî şekilde ıslansak...

Akın KURTOĞLU


Kemal Çevik
14 yıl önce - Çrş 24 Ağu 2005, 14:37
Limandaki kesif sis yüzünden....


"Sayın yolcularımız,

Limandaki kesif sis yüzünden Haydarpaşa - Kadıköy seferlerimiz yapılamamaktadır...


diye başlayan duyuruyu sanırım birçok Kadıköy'lü hatırlar. Bazen evden çıkarken günlük güneşlik olan hava Altıyol'dan aşağı inerken birden bire kararır, göz gözü görmez olurdu, bazen de özellikle benim gibi sahile yakın oturanlar zaten sisin içine uyanırdı. Bazen de sis olduğunu IETT'nin uygulamaya koyduğu alternatif ulaşım planından anlardık. Biletçi " Üsküdar'a gidiyoruz" diye binen yolcuya zor bir güne başladığını müjdelerdi!

Böyle günlerde nedenini hatırlamıyorum sadece Üsküdar Kabataş araba vapuru çalışırdı, o da aksayarak. Bazen Üsküdar'da o kadar çok yolcu birikirdi ki, gemiye araba alınmaz yüzlerce yolcu araçlara ayrılan platformda ayakta karşıya geçerdik. Araba vapuru da öyle düzenli çalışmaz, bazen gemiye binip, sanki kuleden talimat bekleyen uçak gibi, dakikalarca kalkmasını beklerdik. Bir keresinde gerisin geriye indirildiğimizi bile hatırlıyorum.

1970 nisan ayı idi sanıyorum, Istanbul daha önce hiç yaşamadığım kadar sisli bir dönem geçiriyordu, bir pazartesi sabahı kalktığımda neredeyse Bağdat caddesinin bir kaldırımından diğerini göremiyorduk, otur işte evinde değil mi belli ki ne vapur, ne arabalı çalışmıyor. Hayır serde gençlik var ya, ya da yaşanabilecek bir macera bulduk ya 3 arkadaş okula diye herzamanki gibi buluşup yola çıktık. Kızıltoprak'a geldiğimizde sis o kadar koyulaşmıştı ki, camdan dışarı baktığımızda bembeyaz bir duvara bakıyor gibiydik. Aslında hayli de sinir bozucuydu. Erenköy-Üsküdar bir saatten fazla sürdü, ve biletçinin "haydi geldik inin" demesiyle indik ama meydanın neresinde olduğumuzu anlamamız mümkün değildi, önümüzdekinin peşine takılıp yürüdük ve biraz sonra durduk. 45 dakikaya yakın beklediğimizi hatırlıyorum. İşin gırıgırındaydık ama sisin nemi ve soğuğu da içimize işlemişti. Sis biraz açılır gibi olduğunda Üsküdar'da araçların sıraya girdiği meydanın tam ortasında olduğumuzu ve alanın bir miting gibi dolu olduğunu farkettik. Hani bir anda sis açılıverse bile o kadar insanın karşıya geçmesi zaten saatleri bulacaktı. Saat 11'e doğru sis yeniden bastırdı ve iskeleden halka boşuna beklenmemesi, öğleden sonrasına kadar vapurların çalışma ihtimali olmadığı anonsu yapılmaya başlandı. Yarıma doğru biz de pes ettik, yediden beri sokaktaydık, acıkmış, susamış, üşümüş ve kötüsü böbrek basıncımız dayanılmaz bir hal almıştı! Önce maydandaki camilerden birindeki uzun kuyruğu bekletip biyolojik refaha ulaştık, sonra çarşıya uğrayıp o günü bayram ilan eden esnafla bayramlaştık, velhasıl saat üç gibi eve döndük. Erenköy'de sis bir hayli hafiflemişti ama durumdan vaziyeti anlayabilen, radyoları dinleyen ailelerimiz tarafından tahmin edebileceğiniz gibi bir güzel sigaya çekildik.

Akşama doğru sis yeniden bastırdı. Sonradan öğrendiğimize göre o gün Üsküdar Kabataş arasında sadece 2 sefer yapılabilmiş, bazı gözüpek(!) motorcular sefere çıkmayı denemişlerse de yetkililer engel olmuş. Akşam sis yeniden bastırınca zaten dönecek yolcu da olmadığından bir sorun çıkmamış. Gece sis yeniden bastırınca "yaşasın yarın da okul yok" diye yattık ama tabiat ana İstanbul'luya bu kadar eziyeti yeterli görmüş olmalı ki pırıl pırıl bir güne uyanmıştık.

1980'ler de aynı yoğunlukta sisi bir kez daha yaşadım, tabii hemen köprüye hücum ettik. O da ne bir de ne göreyim: Canımıza okuyan sis yerden sadece 50 metre yüksekliğe kadar bir alanda etkili, onun üstü günlük güneşlik. Doğrusu ya içindeyken hiçbirimizin, hele benim gibi meteoroloji bilimine çok meraklı birinin aklına bile gelmemişti......


Görüşmek üzere
Kemal ÇEVİK


Akın Kurtoğlu

14 yıl önce - Cmt 03 Eyl 2005, 01:49

SEKSENLERİN BAŞINDA, OKULU KIRARAK ADA VAPURUYLA YAPILAN BİR GEZİ...

Şehirhatları vapurlarının, İstanbul’da ilk gençliklerini yaşayanların hatıralarında da çok önemli bir yeri vardır. İstanbul’da lise öğrenimi görüp de, en az bir kez olsun sınıfça okulu kırarak Ada’ya kaçmayan biri var mıdır acaba?

Genellikle lisedeyken, mevsim Nisan’ı (bazen havaların ısınması gecikerek Mayıs’ı) bulup da havalar hafiften ısınmaya, insanın içi kıpırdanmaya başlayınca, akla hemen okulu kırma düşüncesi yerleşirdi... Derhal son derslerden birinde ayaküstü plânlar yapılır, haftaiçi bir gün kararlaştırılır ve bu kaçış plânı (!) tahtaya iri puntolarla yazılan bir tarihle bütün sınıfa duyurulurdu. Tarihin altına da gelecek olanların isimleri altalta yazılırdı. Bizim zamanımızda liselerin sınıf mevcutları ortalama 55-60 arasında değişirdi. Ve bu liste, sınıfın en az dörtte üçünü kapsardı. Gelemeyecek olanlar, ya inek olarak tabir edilen ders delileri, ya o gün gerçekten önemli işi-gücü olanlar, ya da birkaç hanım evlâdından oluşurdu. 40-45 rakamına ulaşılınca, derhal teneffüste işbölümüne geçilirdi. Kimin hangi yiyecekleri getireceği (o yıllarda hazırdan yemezdik biz, önceden tedarik edilen 5-6 kilo etle yapılacak ızgara köfte harcının hazırlanması, genellikle sınıfın becerikli kızlarının üzerine  yıkılırdı), ızgaraları ve kömürleri kimlerin ayarlayacağı, kimin kaset ve kasetçaları yanına alacağı, para işlerine kimlerin bakacağı ve herşeyden önemlisi, Ada yolculuklarının olmazsa olmazı, vurmalı müzik aletlerinin kimler tarafından getirileceği kararlaştırılırdı. Bunlar, yaklaşık birbuçuk saatlik vapur yolculuğu sırasında kızlı-erkekli eğlencenin yardımcı elemanları olup, iki darbuka, bir bongo ve iki ritm tefinden ibaretti (kimi zaman, sınıftaki bazı enteresan arkadaşların, bu toplama orkestraya, tahta kaşık ve hatta akordeon ile eşlik ettiği zamanlar da olmuştur).

Seyir-Hidrografi ve Oşinografi Dairesi’nin radyoda yayınladığı haftalık deniz raporlarının takip edilmesiyle, en uygun gün seçilirdi Ada yolculuğu için... (Düşünebiliyor musunuz? O yıllarda amma da ciddi ciddi gezi programı düzenlenirmiş!... Sanırsınız, sınıfça Ada’ya gidilmeyecek de, sekiz günde Pasifik aşılacak!) Denizin mutedil dalgalı (!) olduğu bir günde karar kılındıktan sonra, bu sır kesinlikle etrafa yayılmazdı. Daha doğrusu sınıfın dışına sızdırılmazdı. Yoksa kararlaştırılan gezi gününün idealist bir hocanın kulağına gitmesi demek, hocanın da bir karşı atakla, ekstradan bir sözlüyü haince bir zevkle o güne denk getirmesi sonucunu doğururdu çoğu kez, aman kaçamayalım diye...  

Kaçılacağı günün sabahı 8:00’de herkes Aksaray Pertevniyal Lisesi’nin ana kapısının önünde toplanırdı. Elbette ki, kızlar üniformalı, erkekler de lâci-gri ceketleri ve de kravatlarıyla!... Yoksa evden sabah sabah günlük kıyafetlerle okula çıkmak, evlerde küçük çaplı bir krizin yaşanmasına zemin hazırlar, kaçıştan ebeveynlerin haberdar olması, tabiri câizse, işin piç olmasına sebep olurdu... Kapıda alelacele formalar çıkartılır, kravatlar ceplere sokuşturulur, ceketler omuzlara atılırdı... Bütün sınıf kapıda buluşunca, hemen “Bayazıd-Çarşıkapı-Çemberlitaş-Sultanahmed” yoluyla Sirkeci’ye inen körüklü bir İETT otobüsü beklenir ve gelince güruh halinde araca doluşulurdu. Yaklaşık onbeş dakikalık bir yolculuktan sonra, Sirkeci’de Gar’ın önündeki durakta inilir ve kafile halinde, herkesin elinde taşımakla sorumlu olduğu, içi ızgara, et, darbuka, kasetçalar, domates, soğan, tef ve fotoğraf makinası türünden aparatlar  dolu torbalar olduğu halde, koşar adımlarla “Sirkeci-Adalar Vapur İskelesi”ne doğru gidilirdi. Amaç, Adalar’a o sabah ikinci kalkış olan, 8:30 vapur seferine yetişebilmek!... Havaların güzel olmasının verdiği asilikle, vapur iskelesinin önü, bizler gibi güruh halinde okulu kırarak buraya gelmiş başka okul gruplarına karışırdı. 8:30 seferi, erken ve ters yol olmasına rağmen, mevsimin ilkbahar olmasının vermiş olduğu canlılıkla tıka-basa dolardı. Hem de hafta içi... Zaten vapurun yolcularının istisnasız yüzde sekseni de, o gün okullarını kıran yeniyetmelerden oluşurdu.

Önceden paraların kendinde toplandığı sorumlu arkadaş jeton kuyruğuna girer, diğerleri de iskelenin giriş kapısındaki turnikelerin önünde yığılırlardı, ki jetonların gelmesiyle birlikte, hızla iskeleden vapura akabilsinler... Vapura binilince, yer tayini daha günler öncesinden yapıldığı için, herkes farklı merdivenlerle de olsa aynı mevkie koştururlardı: Vapurun üst arka açığına!... Burası vapurun en güzel yeridir... Karşılıklı tahta sıralar, üst kattan yol boyunca nefis bir manzara, serin serin esen rüzgâr eşliği... Hepsi birarada... Grubun karşılıklı oturabileceği en uygun sıralar aceleyle seçilir ve yerleşilirdi. Sıralarda öncelik kız arkadaşlara verilir, kalan erkeklerin bir kısmı da vapurun korkuluklarına oturur, “U” şeklinde bir yerleşme plânı uygulanırdı. Saat tam 8:30 olunca, çoğunlukla bu sefere tahsis edilen Bahçe tiplerinden bir vapur keskin düdüğünü uzun uzun öttürür ve bize harika geçmesini can-ı gönülden arzu ettiğimiz nefis bir eğlencenin başladığının müjdesini verirdi. İşte, doksan dakika kadar sürecek olan asıl yolculuk, bu düdük sesinden itibaren başlamış olurdu artık...

Evden aceleyle çıkıldığından, aramızda aç ve çay içememiş olanlar, bu eksikliklerini, henüz demlenmiş, dumanı tütmekte olan çayları tepsisine dizerek gezmekte olan garsondan aldıkları içecek ve diğer nevalelerle giderirlerdi... Tiryakilik yoluna girmekle girmemek arasında bocalayan kimilerimiz de ilk sigaralarını tüttürürlerdi bu arada, bir taraftan  Sarayburnu'nu seyrederken... Ilık bir İstanbul sabahında, vapurdaysanız ve sabah da çay içememişseniz, burada içtiğiniz bu çayın lezzeti, keyfi, unutulmazlığı çok az şeyde vardır... Martıların eşlik ettiği o başdöndüren manzaraya karşı, belli belirsiz bir gündoğusunun içinizi ürperten esintileri eşliğinde, dumanı tüten yeni demli bir bardak çayı yudumlamak, herhalde sadece İstanbullular’a verilmiş bir ayrıcalıktır dünyada... Eşi benzeri olduğunu zannetmiyorum bu keyfin!...

Likid ihtiyacı da bu şekilde giderildikten sonra, karnı doyan her Türk gibi, herkesin aklına eğlenmek gelirdi... Düşünsenize, yanınızda ebeveynleriniz olmadan, yaşıtlarınızla birlikte bir vapurun içindesiniz. Muhabbet, haddinden fazla gani... Ortam uyumlu, hava güzel, ders kırılmış, sorumluluklardan birkaç saatliğine de olsa kaçılmış... Daha ne isteyebilir ki o yaştaki bir yeniyetme genç!...

Vapurların hayatımdaki önemi o derece fazla ki; ilk sigaramı dahi bu ada yolculuklarından birinde içtim. Daha doğrusu içmeye çalıştım... Bir gece evvel, rahmetli peder beyin paketinden yürüttüğüm 2-3 sigarayı özenle cüzdanıma yerleştirdikten sonra, ertesi günü vapurda son derece normal bir şey yapar edalarıyla cüzdanımdan çıkarttığım sigarayı yaktığım anda, bütün sınıf arkadaşlarımın bana bakarak, alaylı alaylı ve kahkahalarla güldüklerini hiç unutamıyorum... Nedense bir tek ben gülememiştim...... Çünkü ağzımdaki sigarayı, sınıftaki kızlara (özellikle de Nesrin'e   ) hava atabilme sevdasıyla, aceleden filtresinden yakmıştım!...  

Yani, tiryakiliğimin başlangıç gününe dahi damgasını bir İstanbul vapuru vurdu: “Dolmabahçe”... Gerçi kendisi çoktan rahmetli oldu ama, ben hâlâ inatla tiryakiliğime devam etmekteyim...  

Neyse... Vapur Haydarpaşa açıklarındayken, ritm kulağı olan kabiliyetliler, darbukaları ve diğer o akıllara ziyan sesler çıkartan materyalleri ellerine alırlar ve kalan 1 saat boyunca hep bir ağızdan söylenen şarkılara eşlik ederlerdi. Bahsettiğim şarkı ve türküler de, şimdilerde olduğu gibi pop öyle fazla tutulan bir tarz olmadığı için, o yılların hitleri olurdu çoğu kez: "Bu gece barda, gönlüm hovarda...", "Dane dane benleri var yüzünde...", "Elmaların yongası... ", "İndim havuz başına..." Nedense, ellerine darbuka tutuşturulanlardan birisi de mutlaka ben olurdum sınıfta... Halbuki sülâlemizde çingenelik falan da yok ama, anlaşılan ritm kulağım diğerlerine nazaran bir adım öndeydi ki, ses kirliliğine katkıda bulunanlar arasında tercih edilirdim hep bu gezilerde!...   E, tabi hesapta Nesrin'e hava atma durumu da sözkonusu, hiç kaçırır mıyım bu tarzdan bir  etkinliği?   Bir süre sonra bu adı geçen ses kirliliği, vapurun diğer bölümlerinde de konuşlanmış olan başka kaçak okul grupları tarafından üretilen ve de türetilen müzik seslerine karışır, gürültüden kimse kimseyi duymaz olur, fıkır-fıkır olanlardan bazıları ortaya çıkar, sıraların arasında göbek atmaya başlardı. Bu arada Ada gezisinin normal bir gezi olduğunu zanneden zavallı turistler de, önce bu eğlenceye bir mânâ veremez, soran gözlerle çalıp oynayan gençlere bakarlar, bir süre geçtikten sonra ise, kendilerine doğru serpintisi gelen bu gençlik enerjisinden nasiplerini alarak, eğlenen bu gruba katılmaktan çekinmezlerdi (Katılan turistler de daha çok, ritmleri ve müzikleri bizlere oldukça benzeyen ülkelerin fertlerinden olurdu çoğu kez: Araplar, Yunanlılar, İsrailliler, İspanyollar...). Bu an da çoğunlukla ellerindeki fotoğraf makinalarıyla belgelenirdi. Hatta bizim arkadaşlarla vapurun ortasında göbek atarlarken, bu turistlerin bizlere fotoğraflarını çektirdiklerini daha dün gibi hatırlıyorum...  

Vapurun içinde oluşan ve dışarıya da taşan gürültü ve müzik sesi, yanımızdan geçen normal (!) vapurlardakilerin hep bizim gemiye doğru bakmalarına sebep olurdu... Vapur ilk iskelesi olan Kadıköy’e yanaşırken, müzikler daha bir kuvvetlenirdi. İskeledeki ve kıyıdaki insanların dikkatlerini çekmek, “Oooohhh...Amaaaaan! Bakın bakın, biz ne kadar da çok eğleniyoruuuuz! Siz salaksınız ya, öyle bir başınıza sahilde bankta oturuyorsunuz!” kıskandırmasının vermiş olduğu haince bir zevkten ötürü müydü acaba? Kesin öyleydi!... Milletin çok da umurundaydı sanki... Kaldı ki Kadıköy halkı (bilhassa sahile yakın olanlar) bu hengâmeyi hergün kimbilir kaçar defa görüyorlardı kıyıdan ve onlar için ne kadar da normaldi...

Vapur Kadıköy’e istiap haddini kat kat aşmış salkım-saçak bir vaziyette yanaşırdı. İskeleden vapura binenlere artık ne boş sıra kalmıştı, ne de ayakta duracak bir yer... Vapurun her santimetrekaresi dolu olduğu için bu yeni binen grup, ilk binenlere nazaran daha bir garip kalırlardı içeride...

Sırasıyla, “Kınalı” ve “Burgaz” geçildikten sonra “Heybeli”ye yaklaşılınca, herkes kendilerine zimmetlenmiş torbalarını ufaktan toparlar, beraberce alt kata inilir ve “Heybeli”de iskeleye çıkılırdı. O yıllarda bizim favori adamız; “Heybeli”ydi. Diğer iki ada daha küçüktü. “Büyükada” ise daha bir şehirvâri gelirdi bizlere... Bu yüzden en uygunu daima “Heybeli” olurdu. İskeleden inilince, hemen yolun yanında tek sıra halinde bekleyen faytonlardan birkaçı tutulur, çamlıkların arasından “Değirmen” mevkiine doğru yola çıkılırdı. Herkesin harçlığı belli ve kısıtlı olmasına rağmen, o güne özel olarak, paralar keyfince harcanırdı... O gün özel bir gündü... Okul kırılmıştı. Var mıydı bundan ötesi?!...

Tüm gün boyu süren Ada sefasından sonra, dönüş yolculuğu için önceden tarifeye bakılarak belirlenmiş olan geri dönüş saatine yetişilirdi (Tabii paralar suyunu çoktan çekmiş olduğundan, bu kez mecburen yürüyerek). Dönüş vapuru “Büyükada”dan kalktığı için, bu sefer şanslı kaçak grupları ilk adadan binenler olurdu, vapurun yarısı dolu gelirdi. Yine de grubun çöreklenebilmesi için bir yer bulunurdu. Burası da kimi kez, üst kata çıkan ana-orta merdivenlerin üzerleri olurdu. Herkes merdivenlere yanyana ve yine olabildiğince bir daire oluşturacak şekilde oturur, sabahki muhabbetin aynısı, yine burada tekrarlanarak Sirkeci’ye gelinirdi. Yorgun, bitkin ama haddinden fazla mutlu bir şekilde...

Kısacası, “Ada” vapur seferleri daha bir delimsektiler, “Boğaziçi” vapur seferleri ise bunlara nazaran daha bir ağırbaşlıydılar her zaman... Belki de Boğaziçi daha bir Osmanlı, Adalar ise nisbeten daha bir eğlence ağırlıklı, hoppa karakterli olarak yerleşmişti insanların beyinlerine... Kimbilir?...

Lise yıllarımızın bile değişmez dekorlarından olan vapurlarımızda neler yaşamışız, neleri paylaşmışız. Şimdi düşünüyorum da, bugün birisi bana; “eskiye dönmek ister misin?” diye soracak olsa, sırf o günlere geri dönerek okulu bir günlüğüne de olsa masumca kırmak, sınıf arkadaşlarımla vapura binebilmek uğruna; “Evet!” derim...  

Sırf bu türden hatıralara bile saygı gösterilmesi uğruna, İDO’nun “Ada Vapuru” hattını hiçbir zaman ortadan kaldırmaması gerekir... Bu türden bir eğlenceyi, konserve kutusu formundaki ruhsuz bir deniz otobüsünün içinde düşünemiyorum bile!...

Nostaljisi başına vurmuş
Akın KURTOĞLU



FuatUler
14 yıl önce - Cmt 03 Eyl 2005, 06:29

Elinize Saglik Akin Bey,

Bizim ada gezilerimiz de neredeyse tami tamina sizin cok guzel sekilde anlattiginiz gibi olurdu. Hem de, dediginiz gibi Seksenler'in basinda. Tek fark, biz Cagaloglu'nda Istanbul Erkek Lisesi'nin onunde bulusur oradan asagiya Sirkeci'ye yururduk (kosardik) cabucak. Galiba bir sefer de herkes direk iskeleye gelmisti.

Saygilar,

Fuat


Selcuk Aral

14 yıl önce - Cmt 03 Eyl 2005, 18:28

Sevgili yegenim Akin !

Pertevniyal' li olmana ragmen yazdiklarini basindan sonuna kadar sindire-sindire, yayilmis bir agizla, otamatikman tebessüm ederek okudum. Tamamen aynen olmassa da demekki semt gencligi bizim actigimiz kapilardan gecmisler. Gerci ayni konuda bende (kabataslak) bundan iki-üc ay önce yazmis, zulaya atmistim. Sadece benimkiler 60'li senelerin, biraz daha degisik (yani vapur, ayni vapur olsa da: misal teyp yerine *zamanin en havali* 33'lik-plak calan portatif pikaplari gibi...) üstelikte (ayiptir söylemesi hahaha...) Vefa-Lise'li agzindan yazilmisdir. Bu farkida unutmamak gerekir ! Hahaha... *Inanki su an yazarken gülmekten katiliyor gözlerimden sevinc yaslari geliyor*

Bu yazin icin *Dankeschön* sevgili hemserim !



Kemal Çevik
14 yıl önce - Pts 05 Eyl 2005, 00:23
Okul kırma


"Havalar güzel madem, okul olur badem..."

deeer, ve soluğu Sirkeci'de alırdık, ama bir farkla, öğretmenlerimize de bize katılmaları teklifi götürüp, aksi halde kendi kendilerine ders yapacaklarını bildirerek. Bakın şu Allah'ın hikmetine ki sınıfın boş olduğu o günlerde hiç kimseye de devamsızlık yazılmazdı. (Tuncer ağabeyim, ve Mustafa kardeşimin yüzlerini görür gibi oluyorum...)

Görüşmek üzere
Kemal ÇEVİK


Tunc

14 yıl önce - Pts 05 Eyl 2005, 00:44
Ogun Bizde Okul Kirmistik.......


Tesekkurler Akin Hatirlattigin Icin....

Alıntı:
Zaten vapurun yolcularının istisnasız yüzde sekseni de, o gün okullarını kıran yeniyetmelerden oluşurdu.


Bizlerde darbukalarimizla oradaydik.....
Belkide ayni gun Belkide Baska Gun... Herzaman Okulu kiran guruplar vardi Adalara gitmek icin.....
Az Tezahurat yapmamistik okulumuzun yerine... Bizim Okulda Erkekler Coktu... Bastirirdik herkezin sesini..... Hicbir zamanda kavga olmazdi aramizda.....



Rıdvan Yeşiltaç

14 yıl önce - Pzr 11 Eyl 2005, 22:30

Sevgili Akın Üstad

Gönül ne kahve ister ne kahvehane gönül sohbet ister kahve bahane

ellerine kollarına sağlık, gerçekten çok şey hatırlattın bize
akşamları sekizde kalkan ve boğaz turu yapan onbirde eminönüne dönen sanat musikisi eşliğinde olan turlar ne güzeldi o yıllar


osman_k
14 yıl önce - Pts 12 Eyl 2005, 01:16
Şiiriçi Hatları Vapuru


Belki pek alakası yok ama içinden vapur geçen bir Sunay Akın şiiri ;

Şiiriçi Hatları Vapuru
   
Nazım Hikmet vapuru
deniz ile arasına
dökülen asfaltı kırar
ve özgürlüğüne kavuşturur
salacak iskelesini
batmak pahasına

Can Yücel vapuru
alaycı bir düdük çalar
savaş gemilerine
ki rakı şişeleri asılıdır
can simitlerinin
yerine

Attila İlhan vapuru
keyfile yarar suları
içinde çünkü sevgililer öpüşür
ve güvertesinde
sigarasını rüzgara karşı yakan
bir katil üşür

Edip Cansever vapuru
denize yansıyan
otel ışıkları altında
gider gelir boğazın en uzak
iki iskelesi arasında

Orhan Veli vapuru
evlerine taşırken
telaş içindeki insanları
küpeştesinden atılan
simitleri kapışır
martı kuşları

Cemal Süreya vapuru
akşamüstleri giyince
ışıklı elbisesini
ince bir duman savurarak havaya
dansa kaldırır
kız kulesini

 
Sunay Akın


Selcuk Aral

14 yıl önce - Çrş 21 Eyl 2005, 08:23

Not: Valla sucum yok ! Bu yaziyi bana yazdiran suclu *gönderdigi siir* ile *osman_k* dir !

Siz Deniz otobüsüne siir yazan insana rasladiniz mi hic?

veya  Selcul Aral icin:

Vapurlar = Tramvay, Denizotobüsü = Troleybus ! Hahaha...

Sevgili WOW'cular !

Sizi bilmem ama, ben sevemedim bir türlü deniz otobüslerini ve yillardir icimden sessiz-sessiz Zeki Mürenden *Sevemedim kara gözlüm, yillar boyunca*  sarkisini mirildanirim.. Gerci simdi icinizden birisi ciksa da, *Selcuk, sen ne anlarsin hosaftan*, aradan bu kadar sene gecmesine ragmen hala *bir kerecik olsun binmemisin, otur oturdugun yerde, bilmedigin seyler hakkinda konusma !*  dese: hak verecek *apisip kalacagim* orta yerde. Aslinda bundan yillar önce, henüz daha deniz otobüsleri Türkiyeye gelmeden, binmis: Italyada Napoliden Capri Adasina gecmisdim. Ama oradaki durumla Istanbuldaki durum ayni degildi. Yabanci bir ülke, deplasmanda oynuyoruz, adamlar nereye bin derlerse mecburen biniyorsun. Istanbulda durum aynimi, nereye istersem oraya binerim.

Acaba diyorum kendi kendime: Oglum Selcuk, sen yoksa Istanbulun *Eski vapurlarina olan askindan dolayi mi?*  bu Reis'ler teknelerini aforoz edersin. Bilmem birazda ondan olsa gerek. Insanin ilk askini unutmasi mümkünmü dür?

Aslinda bende öyle *klostrofobi* yani kapali yerde kaldigim zaman korkma  sikintilanma hastaligida yok. Cesaretli cocuk sayilirim *elektrik kesilirde icinde kalirim* demeden Istanbulda korkmadan asansöre bile binerim. Ayrica bizim emaktar tünel veya yillardir Sirkeci-Halkali vs. de calisan eski Paris metrosu trenlerinin deniz otobüsünden farki ne?

Belkide deniz otobüslerinin renkleridir beni gicik eden diye düsünürüm. Hani oldum olasi *fotograf'ci geciniyoruz ya*. Yahu arkadaslar, deniz üzerindeki bir tekneyi mavi renge boyamak (hele Akdeniz mavili bir ülkede) bilmem hangi *yumurta kafalinin* aklina gelmisdir.

Sen simdi hele gözünü bir kapat, kendini Sarayburnu'nda bir Cafede oturur farzet, demli cayini ismarla, teybede acikli bir kaset ittiriver, ondan sonrada ve bizim Caka Bey'i bembeyaz renkte oradan (Sirkeciden-Salacaga kadar) *kugu gibi* boydan boya gecirtiver. Gördünmü simdi aradaki farki, anladin mi ne demek istedigimi? Ama bu olmaz ! Neden mi olmaz? Yahu, Selcuk: Sen hayatinda hic bu kadar hizli yüzen kuguya rasladinmi? Bu nerdeyse su üstünde *devekusu* gibi kosar. Yapmayin arkadaslar, olurmu hic ? Göl' mü, Nehir' mi, havuz' mu bizim oralari? Siz denizde, tuzlu suda yüzen kuguya ne zaman rasladiniz. Siz arabanizi deniz suyuyla yikiyormusun? Degil mi?

Simdi Akin mutlaka Fatih'ten seslenir ve bana hemen soruyu yapistirir: *Peki Selcuk Abiiii, sizin oralarda, yani Almanya'da olsa bizim otobüsler ne renk olurdu?*. Tereddütsüz *kavunici* yegenim. Neden mi? Almanin düsünce acisi baskadir aslanim. O isin zevkine, estetigine, romantikligine bakmaz. Onun icin 3 nokta önemlidir. 1) Iyi calismasi, 2) Uzun ömürlü olmasi, 3) Emniyetli olmasi (yani herhangi bir tehlike arz etmemesi). Iste bu ücüncü maddeden dolayi: Cok uzaklardan bile hemen ve kolayca görülebilmesi, farkedilebilmesi icin bütün deniz otobüslerini *arabalarin* stop-lambalari rengine boyarlardi.

Hosca ve dostaca kalin sevgili Wow'cular !

P.S. Benimle ayni fikirde olmayan arkadaslarin yaninda *yazili düsündügüm* icin pesinen özür dilerim !



sayfa 1
ANA SAYFA -> ULAŞIM