Ana Sayfa 1 milyon Türkiye fotoğrafı
Eski Türk Filmleri ve İstanbul İETT
123 ... 535455   sonraki »

ANA SAYFA -> ULAŞIM
cevap yaz
sayfa 1
Akın Kurtoğlu

14 yıl önce - Cmt 19 Mar 2005, 18:49
Eski Türk Filmleri ve İstanbul İETT




(+)

Üstte CD künyesi görülen Türk Filminin adı; "Otobüs Yolcuları"dır. Bu film İETT ile her türlü materyali, fazlasıyla içinde barındırmaktadır. 1961 yapımıdır ve filmin yaklaşık olarak yarısı eski İETT otobüslerinde (Bilhassa 505 kapı numaralı Skoda-RO'da) geçmektedir (Skoda RO'nun ön sağ tekli koltuğu, şoför mahalli ve otobüsün içi...) Ayrıca filmin jenerik bölümünde 3-4 dakika süreyle 30 kadar, eski İETT otobüslerinden olan Mercedes-0321H-L Şişli garajından çıkarak, yakın plân geçip gitmektedir.

Filmin dış sahnelerinde de birçok eski İETT otobüsü yakın plân olarak görülmektedir. Eski Türk fimlerinde gördüğüm İETT konulu tek film...

Akın KURTOĞLU


Akın Kurtoğlu

14 yıl önce - Sal 08 Ksm 2005, 03:39

1958 model Mercedes-0321H-L model İETT otobüslerinden 8 adedinin 1961'deki görüntülerinden: (NOT: Bu yıllara dönük elimizdeki kaynaklar haddinden fazla kısıtlı olduğu için, mecburen olabilen maksimum kaliteye getirilerek ancak bu şekle sokulabildiler!...)


551 552

                                  556                                     578





                          583                                                            587            
                                                       588                        




                           783

(1961 yılında çekilen "Otobüs Yolcuları" adlı Türk filminin jenerik görüntülerinden capture edilmişlerdir. Filmde 40'dan fazla İETT otobüsü arz-ı endâm etmesine rağmen, görüntü kaliteleri iyice düşük oldukları için, fikir vermeleri bakımından içlerinden seçme yapılmıştır)

Akın KURTOĞLU



Akın Kurtoğlu

14 yıl önce - Prş 10 Ksm 2005, 02:06

.                                                      SKODA RO-706 İETT OTOBÜSLERİ'NDEN BİRKAÇ HATIRA


"505" kapı numaralı 1957 model Skoda-RO-706 İETT otobüsü, durakta...


1956-57 yılları arasında Çekoslavakya’dan satın alınan ve iki parti halinde getirilen Skoda-RO-706 marka İETT otobüsleri, İstanbul ulaşımına hatırı sayılır katkıda bulunmuşlardır. 1970’lerin sonlarına kadar hizmette kalarak, her iki yakada da canla başla yolcuları taşımışlardır.



O yıllardaki diğer benzerleri gibi, arkada ve ortada kapıları olan bu otobüsler, hantal görünümlü olmalarına rağmen, oldukça fazla yolcu çeken otobüslerdi. İlerleyen yıllarda filodaki Mercedes-0321’ler, Magirus’lar gibi merkezî semtler yerine, daha çok ikinci derecede kalan yerleşmelerin hatlarına verilmişlerdir. İETT’nin tüm garajlarına bağlıydılar.







Skodalar’ın 29 "oturacak yeri" vardı. 50 kadar da ayakta yolcu alma kapasiteleri... Maksimum sınırları 80 civarı olmasına rağmen, salkım-saçak bir vaziyette 100 yolcuyu devirdikleri kesindi.



Binişler arka kapıdan yapıldığı için, hemen kapının yanında biletçi mahalli bulunurdu. Otobüse binilince, uzunca bir metalin kenarından tek sıra halinde dolaşılarak, mutlaka biletçinin önünden geçilirdi.



İniş kapıları ise ortanın biraz daha önünde olduğundan dolayı, kapıdan sonra önde, şoför mahallinin sağında, sırtsırta verilen birer tekli koltukları bulunurdu. Bu koltuklardan önde olanı, tüm yolcular tarafından ilk kapılmak istenen oturma yeriydi. Çünkü önünüzden geçen olmaksızın, yolu şoförle aynı hizada görme imkânınız (ve işinize gelmediğinde yaşları sizden büyük olanlara yer verme olasılığını en aza indiren bir koltuk olmasından ötürü!   ) vardı.



Öndeki koltuğa oturulduğunda, hem ön camdan, hem de yandaki sağ camdan dışarıyı seyretmek mümkündü.  Yazları sıcak havalarda, aşağı-yukarı sürmeli yan camı açma imkânı da mevcuttu. Otobüsün sağ dikiz aynası da hemen bu koltuğun hizasındaydı. Duraklarda inip-binenler de bu ayna yardımıyla görülebilirdi. Ama koltukta da usturuplu oturmak gerekirdi. Çünkü otobüsün ani freninde ön camdan dışarı uçmak gibi bir riski de vardı. Gerçi hiç Skoda’nın ön camından fırlayan yolcu haberi duymadım ama, risk riskti işte. Herşeyin bir ilki olabilirdi!... Neyse ki kimsenin başına gelmeden otobüsler hurdaya çıktılar...


Şoför mahalli ve önde giden “163” kapı numaralı bir Büssing-Tramsu-5500


Ayrıca öne doğru fazla kaykıldığında da, solunuzdaki şoför sizi uyarır ve dikiz aynasını görebilmek için biraz derli-toplu oturmanızı isterdi. Adı geçen bu önlü-arkalı koltuklarla şoför arasında oldukça kallavi sayılabilecek bir ebatta motor çıkıntısı bulunurdu. Bu motor çıkıntısının etrafına da, beyaz metalden tutma yerleri monte edilmişti.


"505" kapı numaralı Skoda, Unkapanı Köprüsü'nün üzerinden geçerken...


En son kalanlar, 70’lerin ortaları ve sonlarında Suriçi’ne bolca verilmekteydi. Meselâ, 78-“Yavuzselim-Karaköy” hattına 2 Skoda tahsis edilirdi. Bunlar karşılıklı olarak kalkış yaparlar, Fatih-Saraçhane yoluyla Belediye Sarayı’nın önüne gelirler, buradan Perşembepazarı yoluyla Karaköy’e çıkarlardı. Burası, Skodalar’ın bu hattının tam orta noktasıydı. Burada çok az bekledikten sonra, tam da Galata Köprüsü’nün ortasında da bir durak yaparlardı. Bu durak, Köprüüstü’nden kalkan vapurların iskelelerine yolcu indirip-bindirmeye yarayan çok faydalı bir duraktı, bir süre sonra kaldırıldı. Buna benzer şekilde Unkapanı Köprüsü’nün de üzerinde böyle bir açık durak vardı (Azabkapı’ya biraz daha yakındı. Bu durak 80’lerin başlarında halen faaldi). Skodalar iyice yaşlandıklarında, artık Yavuzselim yokuşunu bile inleyerek çıkar olmuşlardı. Yokuşu tırmanınca, Sümerbank’ın önünde baş durakta yeniden beklemeye koyulurlardı. Çocukluğumda Karaköy’e gideceğimiz zaman, mutlaka Yavuzselim’de otobüse ilk binenlerden olmak isterdim, ki en ön koltuğa oturabilelim. Tabii valide hanım asla buna izin vermezdi (frende hep birlikte dışarıya uçacağız ya!...) Toplasam, hayatımda topu topu 2-3 defa oturabildiğim bu en ön koltuk, hâlâ gözümde tüter. Olağanüstü bir zevkti bu...


"308" filo numaralı I. parti Skoda-RO Hürriyet Meydanı'nda...


Skodalar’ın motorlarından dayanılmaz bir homurtu ve titreşim gelirdi. Öne yaklaşıldıkça da bu homurtu iyice artardı. Bazen vitesleri takılır ve şoför hafifçe tekme atarak vitesi düzeltirdi.


Yolculardaki şu keyfe bakar mısınız!... Camlar açılmış, perdeler çekilmiş, güzel bir bahar günü herhalde... Herkesin yüzü gülüyor...


Skodalar’ın camlarında perde vardı. Sadece son yıllarında bunlar kaldırıldılar (gerçi tüm eski İETT otobüslerinde ve troleybüslerinde de bu perdelerden mevcuttu). Camlar yazları aşağıya sürülerek açıldığında, yolda bütün perdeler camdan dışarı uçuşurlardı. Güneşli tarafa oturanlar, sürekli elleriyle bu perdeleri tutarak kapatmaya çalışırlardı.

Ayrıca Skodalar’ın camlarının üstlerinde de eşya, çanta, paket koyma yerleri vardı. Valide hanım, sonra otobüste unuturuz endişesiyle buralara asla bir şey koymazdı ama koyanları da çok görmüştüm. Genellikle unuttuklarını farkeden biletçi tarafından arkalarından bağırılarak uyarılsalar da, yine çoğunluk buraya birşeyler koymaya bayılırdı.

Otobüsün arka bölümünde bir sahanlığı vardı. Burada diğer Mercedes ve Magiruslar gibi koltuklar yoktu. Eski filmlerde ise buralarda koltuklar olduğunu görmekteyim. Demek ki sonradan kaldırılmışlardı. Yolu uzun olanlar, habire öne ilerleme derdinden kurtulabilmek için bu sahanlığı doldururlardı. Biletçi ise bunları uyarır, otobüsün önlerine ilerlemelerini ister, yeni bineceklere yer açılmasını söylerdi.



Şoförün hemen arkasındaki kısımda, yanlış hatırlamıyorsam, yine ters oturulan ikili bir oturma koltuğu vardı. Bu çiftli koltuk, tam karşısındaki düz çiftli koltuğa bakardı. Bunlar tam da ön tekerin üzerine denk gelen kısımlardı. Yerlere ise, uzun ve ince çıtalar çakılı olurdu. Kışın karlı ve çamurlu günlerde bu çıtaların araları cürufla dolardı.



Otobüsün sağlı-sollu koltukları çiftliydi. Orta geçiş koridoru nisbeten dardı. Yine de iniş kapısı orta olduğu için, çok da fazla bir çaba göstermeye gerek kalmadan otobüsten inmek mümkündü.





Skoda, Şişhane Yokuşu'ndan inmiş, Azabkapı Camii'nin önünden geçerek Unkapanı Köprüsü'ne giriyor. Uzaklardan 1947 model bir Scania-Vabis gelmekte...


Şu İETT’den zamanında ne otobüsler gelmiş geçmiş!... Zamanında bizleri oradan oraya bıkıp usanmadan taşıyan bu emektarların metalik parçaları şimdi kimbilir nerede (bir sobada, ya da bir kovada) görevlerini sürdürmekteler!...  

(NOT: Görüntüler; 1961 yapımı "Otobüs Yolcuları" adlı o mükemmel kaynaktan capture edilmişlerdir)

Akın KURTOĞLU


umit1
14 yıl önce - Prş 10 Ksm 2005, 06:47

Harika Akin bey, soforun yanindaki koltugu gorunce genclik yillarima geri gittim.
Herhalde ben oturmusumdur o koltuga diye dusundum.
Camlarin bugulandigi gunlerde sag  camlari ve aynayi silmek genellikle o koltugu kapan sansli yolcunun gorevi olurdu.
Bence Skodalar Istanbul da kullanilan gelmis gecmis butun otobusler icinde en dayanikli olanlardi .

Saygilar,


Kemal Çevik
14 yıl önce - Prş 10 Ksm 2005, 13:48
12 + 4


Arkadaşlar,

Alıntı:
Çocukluğumda Karaköy’e gideceğimiz zaman, mutlaka Yavuzselim’de otobüse ilk binenlerden olmak isterdim, ki en ön koltuğa oturabilelim. Tabii valide hanım asla buna izin vermezdi (frende hep birlikte dışarıya uçacağız ya!...) Toplasam, hayatımda topu topu 2-3 defa oturabildiğim bu en ön koltuk, hâlâ gözümde tüter. Olağanüstü bir zevkti bu...


Ah ah, ne demezsiniz. Rahmetli anneannem ile Üsküdar'dan Bostancı'daki kasabına et almaya giderdik. Önce 12 numaralı tramvayla, sonra 4 numaralı Skoda'nın SAĞ ÖN KOLTUĞUNDA. Rahmetli acaba benim gönlümü hoşetmek için mi, yoksa kendi keyfi için mi bilinmez bazen bir araba bekler, bazen de koltukta daha önce sözünü geçirebileceği, örneğin gençten bir delikanlı, biri oturuyorsa tüm itirazlarıma rağmen "müsaade et ağabeyi bırak ta çocuk otursun orada" diye  işgalciyi püskürtür, beni kucağına alıp en öne kurulurduk.

O vakitler tramvay 4 numara Selamiçeşme'den dönerdi, Bağdat Caddesinin Selamiçeşme - Suadiye arası yenilenmiş, tramvay sökülmüştü ama rayların izi Suadiye - Bostancı arasında 1971'e kadar durdu.

Skoda'mız 1. peronun en başından kalkar, benzinci ile Şehr Emaneti binasının arasından, postanenin köşesine gelir, Raybank'ın (yanılmıyorsam) önünde ilk durağını yapardı: Rıhtım. Bankanın vitrinindeki iki lokomotif maketi çok ilgimi çektiğinden iyi hatırlıyorum.  Sonra Altıyol'a döner, Osmanağa Camii'nin orada Çarşı'da dururdu.  Daha sonra Çarşı durağı geriye çekilerek bu durak kaldırılınca çok üzülmüştüm. Altıyol'da Tahta Köprü Caddesinin başında durur, gene aynı cadde üstünde Salıpazarı hizasında Çukurbostan, Kurbağalıdere köprüsüne sapmadan Yoğurtçu Parkı duraklarını yapardı. O tarihlerde tahta köprü kalmamıştı ama dar bir taş köprü vardı. Şimdiki köprü 1970 ya da hemen sonra yapıldı. Köprüden sonra Dere Yolu, şimdiki Kızıltoprak durağının yakınlarında Kolej Yolu, Fenerbahçe Dereağzı tesislerinin karşısındaki kule apartmanların yerinde Özel Kadıköy (Kız?) Koleji vardı, diye dururuduk. Kızıltoprak çarşı içi o zamanlar iki şertitli dar bir yoldu. Güney kaldırımı bugünkü çizgide olmakla beraber kuzey tarafı girintili çıkıntılı bir halde idi. Kızıltoprak durağı da aşağı yukarı istasyona sapan yolun karşısında idi. Bu durağın levhası kırmızı çizgiliydi, yani ilk kıta burada biter, bilet ücreti değişirdi. Bağdat caddesi üzerindeki ilk durak buydu. Daha sonra Fenerbahçe ayrımından hemen sonra Depo, bu durağın Fener Kalamış caddesindeki adı Ihlamur, Nahiye, Konak, Feneryolu ve Selamiçeşme. Buraya kadar tramvay yolu caddenin iki kenarında idi, Selamiçeşme Shell benzincisinin, (o zaman yoktu) önünde tramvay biterdi. Kadıköy'e doğru kalkacak olan araba caddenin güney kenarında bekler hareketten sonra yolu çaprazlama katederek yola devam ederdi. Bostancı'dan gelen hattın sökülmeyen bir kısmı ise bu geçişin doğusunda kör hat olarak kullanılırdı. Trafiğin rahatlığına dikkatinizi çekerim. Daha sonra Yeşil Bahar ve ikinci kıta durağı   Çiftehavuzlar  vardı. Göztepe'ye kadar etraf boş olduğundan başka durak yoktu. Okullar durağı Örnekal ve Fenerbahçe Lisesi kurulduktan sonra kondu. Şimdilerde okullar fazlasıyla hala aynı yerde ama durak yok!. Göztepe durağı şu an kadırım olan, o zamanki adıyla  Tütüncü Mehmet Efendi, şimdiki İstasyon caddesine dönüş cebi olarak ta kullanılan cepte idi. Göztepe'den sonra Tanzimat sokak karşısında Yeniyol, (bugün hala var), Ömerpaşa sokak hizasında Santral (bugünkü Caddebostan), İskele caddesi köşesinde Caddebostan, Galip Paşa camii önünde Erenköy, Kantarcı (bugün de hemen hemen aynı yerde), Noter sokak köşesinde Çınardibi (çınar hala orada camiinin bahçesinde), Karakol sokağı geçince bu hattın son kıta Şaşkınbakkal'a gelinirdi. Daha sonra Şen Sokak, Ara Sokak, Suadiye, Selvili Sokak (daha sonra kondu) Tan Sokak, Çatalçeşme, Köprüüstü (bu da nispeten yeni bir duraktır) yolu ile Bostancı'ya ulaşıp, şimdi kenerda kalmış olan ulu çınarın dibinde hat biterdi. Skoda çınar ve de karakolun yer aldığı göbeği dönerek başdurağa girerdi. Meydandaki elektrik direği de bir başka küçük göbeği oluşturur, bunu etrafından geriye dönülür, ya da Bağdat  caddesini takiben Çamaşır Deresi köprüsüne doğru devam edilirdi.

Dönüş yolu zamanımızdakine çok benzer bir şekilde idi, onu da başka bir sefer anlatırım. Bostancı ve Kadıköy'den kalkışlar o zaman hat amirinin çaldığı zil ile yapılırdı unutmadan bunu da belirteyim.

Pekiyi ne diye Üsküdar'dan kalkıp Bostancı'ya et almaya gidilirdi? Üsküdar'da kasap mı yoktu yoksa başka bir nedeni mi vardı acaba? Hatırlayan, bilen var mı?

Görüşmek üzere
Kemal ÇEVİK



Akın Kurtoğlu

14 yıl önce - Cmt 12 Ksm 2005, 06:07

.                                                       İETT OTOBÜSLERİ’NİN "EMEKTAR BİLETÇİLERİ"

İETT, kurulduğu günden itibaren 80'lerin başına kadar, otobüslerine iki kişilik bir kadro ayırdı hep: bir adet şoför ve de bir adet biletçi... Şoförün aslî görevi, sadece ve sadece otobüsü kullanmak iken, biletçilerin ise birden fazla görevi vardı: Binen yolculara bilet kesmek ve para tahsil etmek, sefer kalkış çizelgelerini plantonluklara işletmek, otobüs içindeki düzeni ve sırayı sağlamak, troleybüslerin keskin dönemeçlerde çıkan troley çubuklarını araçtan inerek tekrar yerine takmak, kıt’a uygulaması yıllarında, kıt’a atlatan uyanık yolcuları takip edip uyarmak, otobüslerin ön ve arka kapılarını açıp kapatmak, ışıklı "duracak" levhasını yakmak, kalkması için her defasında şoföre zil ile veya şifaen uyarı yapmak, yaklaşan her durağın ismini bağırarak anons etmek, aracın dışından güzergâh soranlara bıkıp usanmadan cevap vermek, yol göstermek...vs... Hemen hepsi de orta yaşın üzerinde olan bu görmüş geçirmiş İETT çalışanları, adeta insan sarrafı gibiydiler.








Biletçi, kalkış saati yaklaşmış olan İETT otobüsünün sefer kalkış talimatını plantonluktaki şefe imzalatıyor...


Biletçilerin sürekli olarak koltuklarının altlarında taşıdıkları, tahtadan ve her iki yüzü de açılabilen bilet kutuları vardı. Bu kutuların bir yüzünde farklı tam biletler, diğer yüzünde ise şebeke (üniversite öğrencilerine uygulanan özel tarife) ve tenzilâtlı biletler, koçanlar halinde kalın bir lâstikle bağlı olurdu. Biletçi duruma göre tahta kutunun bir kapağını açar, gidilecek yeri sorduktan sonra, o anda bulundukları mevki ile inilecek olan mevki arasındaki kıt’a farkını kafadan hesaplar ve biletlerin üzerinde 1’den 12’ye (bazı dönemlerde 1’den 8’e ve 1’den 15’e) kadar küçük kutular içine sıralanmış olan sayılardan birinin üzerine, kulağında sürekli olarak taşıdığı sabit veya tükenmez kalemiyle bir çizgi çekerdi. Bu çizgi, o yolcunun maksimum gidebileceği kıt’anın sıra numarasıydı. O yıllarda biletler bugünkü gibi tek fiyat olmayıp, hatlar uzunluklarına göre bölümlere ayrılmışlardı. Meselâ; 86-“Edirnekapı-Eminönü” otobüs hattı, Yavuzselim’de, Fatih’te, Şehzadebaşı’nda, Çarşıkapı’da ve Sultanahmed’de kıt’a atlardı. Her kıt’a artışı, bir öncekine göre bir miktar fazla olurdu (sadece bir kıt’a arası seyahat; 90 kuruş ise, 3 kıt’a atlamanın fiyatı; 125 kuruş olurdu). Bilebildiğim en uzun kıt’a farkı; F-“Taksim-Florya” hattında olup, zannedersem; 175 kuruştu. Tenzilâtlı biletler ise normal biletin tam yarısı olurken, şebeke biletleri de bu ikisinin arasında bir rakamda olurdu... Ellerindeki tahta kutudan başka, bir de deriden bir çantayı kayışından çaprazlamasına omuzbaşlarından geçirirlerdi. Bu çanta da biletçilerin bozuk para çantalarıydı. Asla ve asla hiçbir biletçi, tahsil ettiği ücreti kendi cebine koymaz, herkesin gözü önünde bu deri çantanın içine bırakırdı...




Otobüsün kapılarını açarak, arka kapının hemen dibindeki yan oturma koltuğuna geçerek yolcuları kabul etmeye başlıyor.



Otobüs kalkmadan evvel, içini önden arkaya doğru sırayla dolaşıp, her yolcudan parayı alıyor...  Kaleminin arkasıyla bileti kutudan kopartıyor...

       
Biletin üzerini çiziyor...                                                                                           Yolcuya uzatıyor...


Yolcular bindikten sonra (sadece ilk durağa mahsus olarak) yerinden kalkıp, otobüsü en önünden arkaya doğru geçerek, herkesin ücretini alıp karşılığında biletlerini kesiyor.






Kalkış saati gelen otobüsü kullanmak üzere, şoför direksiyonun başına geçiyor...





Şoför ise, genellikle otobüsün kalkış saatine yakın bir zamanda araca biner ve koltuğuna oturarak kısa bir süre otobüsü çalıştırır ve ardından yola koyulunulurdu. Biletçi ise, tüm otobüsü ilk durağa varmadan dolaştıktan sonra, arkada kendine ayrılan yan oturma yerine oturur ve bundan sonra otobüse binen yolculardan, önünden geçtikçe bilet keserdi. Bilet kesmeleri de oldukça enteresan olurdu. Kulak arkalarından havalı bir hareketle çektikleri kalemle, kutunun içinden bir bileti artistik bir şekilde çizerler ve kalemi tersine çevirerek, arkasındaki silgi kısmıyla, o bileti bir çekişte yerinden koparırlar ve yolcuya uzatırlardı. Adeta bir ritüel haline getirdikleri bu hareketler benim de o yıllarda çok ilgimi çeker ve yerlerde bulabildiğim bütün biletleri çaktırmadan cebime doldurur, eve gidince de uyduruk bir tahta kutunun içine üstüste dizerek, bunları lâstiklerdim. Ara ara evin içinde dolaşıp, kulağımdaki kurşunkalemin silgi kısmıyla bunlardan bir tanesini, aynen o biletçiler gibi yaparak çekip çıkartmaya uğraşır, lâkin beceremez ve bileti yırtardım... Bu biletçilik oyunu, elimdeki kutuda yerlerden toplanan tozlu-topraklı biletlerle haşır-neşir olmamı farkeden valide hanımın, işletmemin (!) tüm biletlerine el koymasıyla son bulur, bir de üzerine azar işitirdim!  





Ara duraklardan binen yolculara, oturduğu yerden bilet kesiyor... Hemen önündeki metal tutacakta da, zaman zaman arka kapıyı kontrol ettiği dikiz aynası asılı...


Çocukluğumdaki İETT biletçileri asla aksi ve nakıs insanlar değillerdi... Her yolcuyla tek tek ilgilenir, yol soranlara âdâbıyla yol tarif eder, kıt’a atlayanları usturubuyla uyarır, troleybüslerde ise kar-kış, yağmur-çamur demeden troley çubuğu atan aracın yeniden yola devam edebilmesi için bıkmadan aşağıya iner, boşta sallanan çubuğun ucundaki kalın ip yardımıyla, maharetli bir şekilde çubuğu ekseni etrafında daireler çizerek yükseltir ve bir defada troley teline temas ettirirdi... Tümünün başında idarenin gri renkli bir kasketi olurdu. Bu kasketin üzerindeki bantta da İETT yazısı ve arması bulunurdu. Üzerlerindeki gömleklerin göğüs ceplerinin üzerinde sicil numaralarını gösterir bir kart takılı olurdu. Yan koltuklarının hemen arkasında da, yüzü camdan dışarıya dönük olarak otobüsün çalıştığı hat tabelâsı bulunurdu. Yani, o yıllarda otobüsün yan cephelerindeki hat tabelâları şimdiki gibi ön kapının değil, arka kapının hemen yanında monteli olurdu.

Kendilerine ayrılan yan koltukları önünde, bir mile bağlı olarak yatay şekilde doksan derece kadar açılan bir de minik tezgâhları olurdu. Tahta kutularını bu panelin üzerine koyarlar, deri çantalarını ise, tezgâhın kendilerine bakan tarafındaki para çekmecesine yerleştirirlerdi. Tâ son durağa kadar yolculara biletlerini bu makamlarından keserlerdi. Arada bir bozuk parası tükendiğinde, biletçi otobüse genel bir duyuru yapardı: “Beyler, bozuk parası olan var mı?” Derhal İstanbullular ellerini ceplerine atar, biletçiye bir süre idare edebileceği kadar bozuk para bütünletirlerdi. O zamanlarda vurdumduymazlık anlaşılan henüz İstanbullular’ın kanına işlememişti...  



Yolda giderken, hiç umulmadık bir anda otobüsün ön kapısı yolun ortasında açılır ve içeriye, siyah gömlek ve kafasına İETT amblemli bir kasket takmış, kravatlı ve koltuğunun altında çanta olan biri binerdi. Bunlar genellikle zayıf, bıyıklı ve otoriter tipler olurdu. Kapının başından, otobüse doğru; ”Bilet kontroooolll!...” diye bağırırdı asabi bir sesle. Herkes bu sesten tırsar ve az evvel almış oldukları biletleri harıl harıl ceplerinde veya çantalarında aramaya koyulurlardı. Çünkü bu şahıs gezici; “bilet kontrolörü” idi. Aniden gözüne kestirdiği bir İETT otobüsünün şoförüne el işareti yaparak aracı durdurur, ön kapıdan binerek arka kapıya kadar herkesin elindeki bileti kontrol ederdi. Kıt’a atlatmış olan birini yakaladığında da, koltuğunun altından çıkardığı farklı bir renkteki cezalı biletlerden bir adedini keserdi (sanki kırmızı renkliydi bu biletler diye hatırlıyorum). Cezayı da derhal tahsil ederdi. Anında hem de nakit olarak... Mırın kırın edenin gözünün yaşına bakmazdı. Çünkü o yıllarda belediyeye karşı işlenmiş bir suç, şimdikilerden daha kararlı ve kesin takip edilirdi. Kolay mı, kontrolörün yanında şoför ve otobüsün biletçisi de var. Çaresiz uyanık vatandaş parasını öderdi. Yanaşmayanlar ise derhal otobüsten indirilirlerdi. Kontrolör arka kapıdan inerken, “Hayırlı yolculuklar” temenni eder ve bir başka otobüsü el sallayarak durdurur, hemen ön kapısından içine atlardı...


“205” kapı numaralı bir Büssing-5500, "34" hat numaralı; "Edirnekapı-Beşiktaş" seferindeyken, eski Marmara Pasajı’nın önündeki Bayazıd Durağı’na yanaşmakta... Kapalı durak ise demir borulardan imal edilmiş ve üzeri eternitle kaplı...


Biletçiler, otobüsün arka sahanlığında biriken ya da koridorda demir atıp, ilerlememekte direten yolcuları sürekli olarak uyarırlardı: “Beyler, lütfen önlere doğru sağlı-solluuu, sağlı-solluuu!...” Bu uyarı, yolcular tarafından öylesine ezberlenmiş olurdu ki, artık bir zaman sonra biletçi sadece; “Sağlı-sollluuuu...” diye uyardığında, ne demek istediği otomatikman anlaşılır ve yolcular göstermelik de olsa hafiften yerlerinde kıpırdanırlardı. O yıllarda otobüs adedi şimdiki gibi bol olmadığı için, bilhassa Eminönü’nden akşam vakti kalkan bir İETT otobüsü, daha Sirkeci ve Sultanahmed’de tıka-basa dolar, ya da Taksim’den çıkan bir troleybüs henüz Refik Saydam Caddesi’ni dönmeden istiap haddini aşar, hakikaten adım atacak yer kalmazdı. O yılarda otobüs doluysa, kesinlikle ön kapıdan yolcu alınmazdı, kesin yasaktı. Ya arkadan bineceksiniz ya da bir sonraki aracı bekleyeceksiniz!... Kurallar kat’i çizilmişti ve sadakatle uygulanırdı.

Biletçiler, otobüse binen yaşlı, çocuklu ya da hamile kadınlar olduğunda, yine milleti uyarma görevini yerine getirirlerdi: “Beyler, çocuklu/hamile bayan var, lütfen bir yer verelim!...” Bu talep, bir ricadan daha ziyade, daha bir direktif kokardı sanki ve arka kapıya en yakın oturan gençlerden biri derhal kalkarak yerini terk ederdi.



Biletçi, kapı kontrol düğmesine basarak, otobüsün kapılarını kapatıyor.


Biletçilerin yanındaki metal demirlerden birinin altında kapı açma-kapama düğmeleri olurdu. Otobüs durağa yaklaştığında, günümüzdeki gibi yolcular kapıların üzerindeki inme düğmesine basarak şoförü uyarmazlardı (Zaten otobüslerin kapılarında bu türden bir uyarı düğmesi de yoktu). Biletçiler, her durak öncesinde, yaklaşılan durağın ismini anons ederlerdi; “Unkapanııı... Var mı ineeeen?...” Bu soru cümlesine; “Vaaaar!...” diye cevap vermeniz ya da en azından ineceğinizi, herhangi bir kıpırdanma ya da ön kapıya doğru aceleyle ilerleme şeklindeki bir hareketle belli etmeniz gerekirdi. Mesajı alan biletçi de durağa varmadan önce, önündeki ikaz düğmesine basarak, şoför mahallinin üzerindeki panelde bulunan; “Duracak” levhasını yakardı. Durağa yanaşılınca da, yanındaki butonla ön kapıyı açardı... Yolcuların iniş-binişi tamamlandıktan sonra, kapılarda kimse kaldığına iyice emin olan biletçi, şoförü; “Devaaaaam eeeett!...” şeklinde uyarır, “Duracak” levhasını söndürür, şoför de yeniden yol koyulurdu. Bazı otobüslerde ön kapıyı açıp kapamaktan ve “Duracak” levhasını söndürmekten şoför sorumlu olurdu. Biletçilerin oturduğu koltuğun önündeki metalin üzerinde bir dikiz aynası bulunurdu. Biletçi bu ayna yardımıyla, her defasında başını geriye çevirmeye gerek kalmadan, arka kapıdaki yolcu binişini kontrol ederdi.

Kimi zaman Harp malülleri binerdi otobüse. Hem de ön kapıdan. Bu onlara tanınmış bir ayrıcalıktı ve bu kahraman gazilerimizi (hepsinin mekânı cennet olsun!) görenler kalkıp yerlerini bu yaşlı kurtarıcılarımıza verirlerdi. Zaten otobüslerde en ön sıradaki sağlı-sollu iki sıra koltuk gazilere ayrılmıştı. Onlar araca bindiklerinde terkedilmek üzere... Geçen yıl bir gazetede Kurtuluş Savaşı gazilerimizden topu topu 7 kişinin kaldığını okumuştum. Zaten artık otobüslerimizde böyle bir uyarı ibaresi de yok...



Otobüs son durağına varınca her iki kapısını da açan biletçi, yolcuları indirdikten sonra, tutulmuş bir belle önündeki paneli ileri doğru iterek çıkar ve bir sonraki seferin saatlerini işletmek üzere başdurak plântonluğuna giderdi...

Sonra bir gün (1979’un sonları) biletçilerin tümünün kalkacağı haberi yazıldı gazetelere... Mart 1980’de de tüm biletçilerin (troleybüslerdekiler hariç) görevlerine son verildi, yaşlı olanlar emekli edildiler, nisbeten genç olanları da bir süre eğitimden geçtikten sonra şoför olarak idareye hizmetlerine devam ettiler... Otobüslerde şoförlerin yanına bilet kutuları monte edildi. Binişler ön kapıdan, inişler ise arka kapıdan yapılmaya başlandı. İstanbul bir güzelliğini, bir meslek erbâbını daha yitirdi böylece... Zaten, ne zaman biletçilerimiz tarih oldular, İETT otobüslerinin de o eski keyfi ve tadı kalmadı maalesef!... Otobüslerle yolculuk yapmak, sanki daha bir monotonlaştı...



İbrahim Akın KURTOĞLU


Burç

14 yıl önce - Cmt 12 Ksm 2005, 09:13

Alıntı:
İstanbul bir güzelliğini, bir meslek erbâbını daha yitirdi böylece..

Bu meslek halen özel halk otobüsleri ve belde otobüslerinde devam etmekte.


Selcuk Aral

14 yıl önce - Cmt 12 Ksm 2005, 10:07



Eee.. Bir koltuğun 40 yil hatiri vardir. Hahaha...

Alıntı:
Çocukluğumda Karaköy’e gideceğimiz zaman, mutlaka Yavuzselim’de otobüse ilk binenlerden olmak isterdim, ki en ön koltuğa oturabilelim. Tabii valide hanım asla buna izin vermezdi (frende hep birlikte dışarıya uçacağız ya!...) Toplasam, hayatımda topu topu 2-3 defa oturabildiğim *Acemi - çaylak seni.  Hahaha...* bu en ön koltuk, hâlâ gözümde tüter. Olağanüstü bir zevkti bu...


Alıntı:
şoför mahallinin sağında, sırtsırta verilen birer tekli koltukları bulunurdu. Bu koltuklardan önde olanı, tüm yolcular tarafından ilk kapılmak istenen oturma yeriydi. Çünkü önünüzden geçen olmaksızın, yolu şoförle aynı hizada görme imkânınız (ve işinize gelmediğinde yaşları sizden büyük olanlara yer verme olasılığını en aza indiren bir koltuk olmasından ötürü!   ) vardı.


Yukardaki resmi görünce bir an üc-bes yil gerilere (Hahaha... sifirlarin ne önemi var?) gidiverdim. Evettttt. Bende bu koltuga mücadele vermis *cengaverlerden* biriydim. Sanirim simdi otursam *anisina* bir nefeste en azinda ya bir hikaye yada makale yazabilirim. Arkadaslar benzetmelerinde tamamen haklilar. Sanki onu kapabilmek icin otobüs icersinde adeta bayrak yarislari yapmak biz kücüklerin yavastan-kenardan gitselerde *kaziklarin* adetiydi. Sanki o otobüste bir koltuk degildide *Sadrazamin* bas kösesi.

Oraya oturabilmek icin tabiki Akin gibi benimde *ic islerinden sorumlu* kanunlari hem koyan hemde jandarma veya polis gibi uygulayan, *ebedi muhalefet* annemle ön savasi kazanmam gerekirdi. Tabiyatiyla *Huriye*-Hanim önce cama yapisma tehlikesi oldugunun vaazini verir, sonra yanyana oturamamaktan *daha dogrusu elimi-kolumu tutamamaktan* dolayida beni kontroldan cikmis *basibos kalmis* farzederdi.

Üstelik resimde görüldügü gibi koltugun sol tarafinda *soförle baskoltuk arasinda* otobüsün koskoca motoru bulunurduki: Bu hem  vapurlarin makina dairelerine benzer *bilhassa yokuslarda* gürültü yapardi hemde yaz aylarinda dayanilmaz sicak olurdu.

Üstelik annemin birde otobüste ters oturamama *yüzün gidis istikametine dogru olmama hali*, oturursa migdesinin bulanmasi ve icinin fena olmasi *illeti* vardiki: Bunun yalan olmadigini oldum olasi bilirdim.

Aslinda onu rahatsiz eden durum bambaskaydi. Arkamda oturdugu zaman yüzünün bir otobüs dolusu yolcuya dönük olarak oturma mecburiyeti. Bilirsiniz kapali ve sıkışık mahallerde insanlarin coguna bu durum rahatsizlik verir. Mesela asansörde 1-2 m² yerde olmalarina ragmen genel olarak insanlar birbirlerinin yüzlerine bakmazlar, gözleri ya tavanda, ya duvarda, ya da kapida dolasir durur. Üstelik kadin olarak oturdugu müddetce orasini burasini kapatmasi ve de eteklerine (annem bugüne kadar daha hayatinda bir defa olsun pantolon giymedi Hahaha...) dikkat etmesi gerekirdi.

Herseye bütün bu dezavantaj ve bariyerlere ragmen her defasinda zafer genede *Selcugun* olurdu. Zavalli kadin benin sevincime mani olmamak icin sonucta her seye katlanirdi. Eeeee... Ne demisler ? Ana gibi yar – Baba gibi salatalik olmaz !

Iyi bir hafta sonu dilekleriyle, hosca ve herzaman dostca kalin sevgili WOW’cular


Kemal Çevik
14 yıl önce - Cmt 12 Ksm 2005, 12:57
Katılmıyorum


Sevgili Burç,

Alıntı:
Bu meslek halen özel halk otobüsleri ve belde otobüslerinde devam etmekte.


Biz kıdemli yolcuların, dinazor diyeceğim de dilim varmıyor, anladığı anlamda bu meslek biletçiyi kaldıran tüm işletmelerde artık yok. Kendilerine "muavin" diyen bu arkadaşlar  sadece bilet kesmeMEyi  biliyorlar, hepsi  o kadar. Hiçbiri benim 13 numaradaki Bülent ya da Resul'un yaptığı işi yapmıyorlar artık.

Görüşmek üzere
Kemal ÇEVİK


mustafa kahramanoğlu

14 yıl önce - Pts 14 Ksm 2005, 14:07

Sayın Akın Kurdoğlunun  capture lerini kullandğı 1961 yapımı film ''Otobüs Yolcuları''

Otobüs Yolcuları
Y: Ertem Göreç O: Ayhan Işık, Türkan Şoray, Senih Orkan, Salih Tozan / 1961

MELODRAM ** Senaryosunu Vedat Türkali'nin yazdığı film, fakir mahalle halkını site inşaatı yapma vaadiyle sömürenlere karşı çıkan aydın otobüs şoförü ile üniversite öğrencisi Nevin'in öyküsünü konu alıyor. filmde atıf kaptan, reha yurdakul gibi mühim aktörler rol alır. türküleri ruhi su icra etmiştir. Fotograflarda biletçi olarak rol  alan Salih Tozandır. Film Türkan Şorayın ilk başrolüdür.

Aramızdan ayrılanları Rahmetle, Hayatta olanları saygıyla ve sevgiyle anıyoruz.



sayfa 1
123 ... 535455   sonraki »
ANA SAYFA -> ULAŞIM