Sevgi, yürekte taşımakla gerçek değerini kazanmaz. Çünkü, karşılıksız olan bir sevgiyi yaşamak ve yaşatmak zordur. Sevgi, kalbi ikiye böler. Kendine ait parçasını kullanabildiğin gibi, diğer parçasının da kullanılmasına izin vermelisin. Bu, sevginin paylaşımına duyulan bir bağlılık ve sevgiye verilen değerin ifadesidir.
Sevginin adı "Aşk" olduğunda karşılıklı paylaşmanın önemini daha da iyi anlayacaksın. Bu önemi kavrayamadığın her an, sana sadece acı verecektir. Oysa ne güzeldir paylaşılarak yaşanan karşılıklı aşk. Kalbin her atışında sana mutluluğu tattıracak, diğer yarısından birşeyler anlatacaktır. Gün gelecek bu anlatımlar büyüyecek, amaçlar ve istekler gerçeğe dönüşecektir. Paylaşımların çoğalacak, her iki parçasına da bir yavrunun sıcaklığını ve sahiplenme duygusunu da ekleyeceksin. İşte o zaman duyduğun her kalp atışı sana daha bir ritmik ve daha bir lezzetli gelecek.
Ancak, her şeyin bir sonu olduğu gibi, bu lezzetin de bir gün sonunun geleceğini aklından hiç çıkartmamalısın. O gün geldiğinde canlılık ve mutlulukla dolu atışlar giderek yavaşlamaya başlayacak. Duyulan mutluluk giderek acıtmaya başlayacak benliğini. Ellerin sürekli üzerinde gezinecek, atışlarını duyabilmek için çabalayacaksın. Onun seni, senin de onu hissedemediğiniz an gelip çattıpında artık anılarda yaşayacaksın. (A.D.)
Benim gibi doğduğu topraklara kırkından sonra aşık olanlar için sonyaz, güzelliği ve hüznü dörtgözle beklenen bir sevgili olsa gerek. Son birkaç yılın dinlencelerini doğduğum yerlerde geçirmek, alışkanlıktan öte bir tutku oldu bana. Üstelik kentte, görece-bağdaşık görüştüğümüz kişi ve kuruluşlar, burada tam bir atrışıklık sunar insana. İşimiz, görevimiz, konumumuz gereği bir günde gör(üş)düğümüz insanlar, ardışık günler için de nicel-nitel aynılıkları oluşturmakta.
Ama bu dinlence günlerinde durum çok farklı. Yurdun her yönünden hatta yurt dışından gelen hısım, akraba, dost, hemşeri, gezgin pekçok kişi bu toprakları şenlendirir.
Sanki herkes birer Attis. Kışın ölüp ilkyaz dirilmeyi simgeliyorlar. O hep aynı tekdüzeliğin konuşma yoksunu yaptığı, burada, babil Kulesi yapıcıları gibi konuşurlar. Susmamacasına.
Düşkırıklığına uğrarsınız, ummadığınız bir konuşmayı yapan aydından.
Sonsuz hazlar alırsınız, Peygamber bilgeliğindeki emekçi-köylü yurttaştan. Pek konuşma gereği de duymadığımız, uzaktan akraba teyzelerden, bibilerden.
İçiniz cız eder. Utanırsınız.
***
Güleryüzlü "ortak ekinci", dingin ama vurgulu sürdürdü konuşmasını.
- Burada yaşamış her ekin bizim parçamız. Rum, Ermeni, Gürcü.
Sert bakışlı Öğretmen araya girdi.
- Hayır. Benim kültürümün kökleri Orta Asya'dan buraya geldi. Gerisi yabancıdır bana.
- Burada var olanı, burada yatanı kendinden saymazsan, seni hep yayılmacı sayarlar. İstanbulun açılması diye beşyüz yıl sonra hala bayram yaparsan, sana yayılmacı olduğunu söylerler. Kanıt olarak ta bayramını gösterirler. Bırak unutsunlar İstanbulun açıkmasını. İstanbul Türk artık. Amerikalılar Washington'un, Fransızlar Paris'in açılmasını kutluyorlar mı?
- Benim olmayanı benim sayamam. Sen sayabilirsin istersen. Sen de yabancısın o zaman. Benim atalarım Kavurt Bey'e değin gidiyor.
- Kime dek giderse gitsin. Seninle benim atalarımız aynı.
- Değil seninki karışık.
- Aynı. Kim senin deden? dedenin dedesi? Onun dedesi?
- Sarıalioğlu
- Hah işte o benim de dedem.
- Hayır yahu, olur mu?
- Elbette olur. Teyzene sor.
Öğretmenin yaşlı teyzesi araya girdi;
- Evet, o, ikinizin de dedesi
- !!!!
İşte böyle dedi ortak ekinci. Yeterince geriye gitsek hepimizin nenesi, dedesi birbirine karışır. Bu toprağın altındaki kat kat uygarlıkların tümü de Türk. Ata yurdundan geldikleri için değil; bugün Türklerin, kendine Türk diyen herkesin yaşadığı bu toprakların ortak uygarlığı olduğu için Türk. Uygarlık ürünlerinde seçicilik olmaz. Toprağın altından çıkanı Türk, Müslüman ve ötekiler diye ayıramazsın. Bizim özümüz yanlız atayurdundan, yalnız Arabistandan mı geldi? Atın terkisinde ne denli uygarlık getirebilirsin? yanıtını ben vereyim: Atın terkisinin aldığınca. Ya Anadolu? Ya burda yaşayanlar. Türklük de, Son inançları Müslümanlık da, Anadolu mayasına katıldığında; Türkler tarihlerinde hiçbir zaman kitlesel katliam yapmadığına göre burada yalnız kuşlar mı yaşıyordu? Önderimiz Atatürk'ün, dil-tarih anlayışı da buna dayanır. Anadolu'da yaşayan uygarlıkları benimsemesi de bundan ötürü. Bugün, kendisini bu uygarlığın temsilcisi sayanlarla aramızda siyasal ayrılıklar olabilir. Ama burada yatanlar yine bizim. Bu tarih bizim. Çünkü bu coğrafya bizim. Atatürk'ün çıkacağı merdivenlere serilen Yunan bayrağonı kaldırtmasındaki derin anlam burda gizli. Yunanlılar gemilere binip savuştuktan sonra, Atatürk, "Sonunda Hektor'un öcünü aldık" demiş. Anadolu'nun binlerce yıllık tarihini birbirine bağlayıveren bu, dışlayıcı değil benimseyici tümceyi ilk okuduğum lise yıllarımda ürpermiştim. Hektor, yabancı bir söylencenin değil, Anadolu söylencesinin bir parçası. Bizim bir parçamız.
***
- Hektor'u da bizim mi sayacağız şimdi?
- Sen ne dersen de, Hektor bizim yurttaşımız, ildeşimiz...
- Elbette yabancı güçlerin Truva atları hep böyle söyler zaten.
- Aman' tahta atı da almayalım. Bakarsın içinden yabancılar çıkar.
Hektorun hemşerisi, sözlerini bitirdi. Keyifle piposuna uzandı eli.
Aşkım yetmedi sana..
Yetinmek nedir hiç bilmezdin zaten..
Ama benim sunduğum aşk yetinmen gerekenden çok daha fazlasını vaat etmişti sana..
Benim gibi sevmeye biliyorum yüreğin yetmedi...
Baştan evet daha en baştan biliyordum..
Bir gün itilip unutulan ne varsa beni onlara katacağını..
Kavgam,mücadelem seni anlık sevmelerle yaşatmak içindi..
Hiçbir zaman sonsuza dek benim olmayacağını biliyordum..
Asla bu beklentiyle sevmedim seni..
Sevdim evet..
Ve bir gün hiçbir şey söylemeden çekip de gideceğini bile bile..
Kalman,beni,benim seni sevdiğim kadar sevmen gerekmedi hiç..
Hiçbir şey için bana söz vermen gerekmedi..
Adı üstündeydi işte..
Karşılıksızdı..
Gerçek aşktı..
Varlığını oluşturan hiçbir zerre beni anlamadı..
Belki de anladı da ya ben sana fazla geldim yada sende bir şeyler eksik kaldı..
Ben böyleyim işte..
Böyle büyük sevdim seni..
Söylesene kim sevdi seni bu kadar körü körüne..
Bu kadar beklentisiz..
Bir varlığı seviyor olmak kolaydı her zaman..
Bense yokluğunu sevdim senin..
Kolay olan varlığını değil,zor olan yokluğunu sevdim..
Dönmen için değil..
Hiç dönmeyeceğini bilerek;
Sevmen için değil,hiç sevmeyeceğini bilerek,
Koskocaman bir sensizliği içimdeki her bir hücreye itinayla yerleştirerek,
Gittiğin yollara mutluluk duaları serperek,beklemeden,
Ağlamadan,dönmen için yalvarmadan,
Ölmeden,yaşaya yaşaya ve acımı sindirerek sevdim..
Dönme sakın artık,
Geri dönsen de seni yaşayamam...
Gece bir başkadır hücrede
Prangalıdır bileklerim
Duvar ışığı kapamıştır
Ölümü koklar gibi yüreğim
Prangalı bilekte güç kalmaz
Koparmışlar gücünü hürriyetten
Sessiz çığlıklar artar içinde
Duyulmaz sesin paslı kilitlerden
Gece bir başkadır hücrede
Gözler karanlık,eller semâda
Bir rahatlık çöker içine
Dudakların kımıl kımıl zikirde
Yepyeni bir gün başlamaz
Her gün aynıdır hücrede
Duvarlar kalındır ışık süzmez
Gün doğmamış hücrede
Kan sızıyor hücre duvarına kan
Beyaz gömleğimde kan
Kına değil yakılan duvara
Damarımdan akan kandır can...
Madden çok küçüktür burası
İnsana manevî mutluluğu tattırmakta
İnziva için,yenilenmek için mekan tutulur
Kapısı kilitli ama gönül penceresi açık semaya.
Bugün sevgililer günü 14 Şubat -salı-
Bilmem ki kaç yıl oldu ben sana rastlayalı
Bilmem ki kaç saat geçti sana son ağlayalı
İşte ben seni seven hep o Antalyalı
Senle geçen her günüm sevgililer günüdür
Sensiz geçen bir günse karanlığın dünüdür
Senle geçen her günüm sevgililer günüdür
Sevgiliye can veren aşkımızın ünüdür
Söz:Abdülfettah Okudan
Müzik:Fazıl Okudan
Babamın anneme yazdığı şiiri beğeninize sunuyorum... 56 yıldır süren mutlu bir evlilikleri var..
"Sevgililer Günü" şarkısı
Seslendiren:Fazıl Okudan
Haykıran gözlerinden yaşlar akıyor şimdi
Görüyorum
Titreyen sesinde hüznün son kırıntıları
Ağlamaklı kalbinde sevdanın ıslak parıltıları var
Akıp giden sevginin sönmeyen ışığı
Dalgalardaki alevle birleşiyor gönlünde
Kalbin
Eski şarkılardan kalma kırık notalar gibi
Ağır ağır söylenip, hiç eskimeden atıyor
Bakmasan da görüyor, görmesen de bakıyorsun
Ellerin uyuşuyor, parmaklarını arıyorsun
Beynin
Fırtınada yolunu kaybetmiş bir gemi misali
Sağa sola yalpalamakta
Rüyanda kollarında tuttuğun sevdiğinin hayali
Uyanınca bir yap-boz gibi bozulmakta
Birleştireyim derken bozmuyorsan
Doğru yolu buluyorsun
Farkında mısın, bilmiyorum ama
Sen aşık oluyorsun
UMUT ÇAM
ROMANTİZM HIRSIZI
Bak...
Yine ufukta yitip gitmiş güneş
İlk yıldızlar gözükmeye başlamış
Ay ha çıktı ha çıkacak
Heyecan içinde yakamozu beklemekte kimileri
Ya da kayacak yıldızları gözlemekte
Ama hepsi boşuna...
Çünkü ben
Gecenin karanlığını
Denizin maviliğini
Ve yıldızların parlaklığını çaldım bu gece
Onların hepsi benim
Tanrım!
Ne kadar da bencilim!!!
Ilık bir sonbahar gecesinde
Pencereden içeri giren hafif bir yeldi hatırladığım
Tuvaldeki yüze boş boş bakışlarım
Ve baktıktan sonra çığlık çığlığa haykırışlarım
Hepsi birer düş gibiydi
Sonu gelmeyeceğine inanılan ama aniden biten bir düş
Bütün duygularım sanki o tuvalde şekillenmişti
Çizgilerin boyayla dansıydı tuvalde gördüklerim
Ve benim iç dünyamın en keskin çizgileri
Bütün bunlar bunalımdaki bir insanın son sözleri
Bakışlarda gözü dönmüş bir caninin kin dolu gözleri
Hepsi bu odanın içindeydi
Uykuya dalmayı düşündüğüm anlarda
Korku penceremi ardına kadar aralayan düşünceler
Adeta bir ordu gibi
Akın akın doluşurlardı beynimin içine
Bütün bunlara rağmen uyumayı başardığım zamanlarda
Rüyalar peşimi bırakmazdı bu defa
Bilinçaltımdaki korkunçluklar yüzünden
Rüyalarımdaki insanlar bile kaçardı
Ama ben kaçmadım
Derinliklerde dolaşmayı sürdürdüm
Bozguna uğradığım zamanlarda
Kendimi diri diri toprağa gömdürdüm
Uyandığım anlarda ise hep ölümü düşündüm
Tetiği çekip, silahı ateşlemek miydi ölüm?
Ya da bıçağı saplayıp karnına, kanın akışını seyretmek miydi?
Bu kadar basit miydi ölüm?
Evet, belki de bu kadar basitti
Yediği darbelerle harap olmuş bir insan için
Fazlasıyla basitti hatta
Ve bir o kadar da acımasız...
Elime aldığımda o şekilsizce duran silahı
Cesaretimi toplamak için harcadığım dakikaların hepsi
Sanki birer yıla dönüşmüştü
Hazır olduğumda duyulan o ses...
Çevredeki insanların duyduğu son ses
Sanırım bir silah sesiydi
Tuvaldeki yüzün gördüğü son şey ise
Yıkıntılarla dolu bir hayatın verilen son nefesiydi