Size de olur mu hiç? Telefonumuzu bulamadığımızda çaldırırız ya, bir eşyamı bulamadığımda çaldırayım diye geçiyor aklımdan bir an. Ya da televizyonda izlediğim bir programı DVD oynatıcıdaki gibi durdurabileceğimi zannediyorum. İşte bazen, yine benzer yaklaşımla zamanı geri sarabileceğimi düşünüyorum; yaşanan üzücü, sıkıcı, iz bırakan hadiseleri silebileceğimi…
Her şey unutulabilir. Ancak durumu bilen insan sayısıyla orantılı olarak unutma süresi uzuyor sanki. Bu arada unutmaktan kasıt ne? Bunu da irdelemek lazım. Hiç aklına gelmemesi mi? Yoksa aklına geldiğinde acı vermemesi mi? Eğer ilkini unutmanın tanımı olarak kabul ettiyseniz işiniz zor.
Şarkılar ne kadar etkiliyor insanı, değil mi? Hareketli bir şarkı dinlediğimizde neşeleniyor, hüzünlü bir şarkı dinlediğimizde hüzünleniyoruz. Bu nedenle sevmiyorum şarkıları. Bu yazıyı yazmama bir şarkı sebep oldu da, sinirlendim birden!
Aslında duygu, düşüncelerimizi ifade eden şarkılar bir nevi arkadaş, destekçi oluyorlar bize. O sıkıntıları yaşayanın bir tek biz olmadığını hissettiriyorlar, dilimizin ucundakileri haykırıyorlar. “Tam üstüne bastın!”, “Ne de güzel söyledin!” diyiveriyoruz belki şarkıcıya. Birkaç örnek iyi gider şimdi:
Kalbinin faaliyetlerinden rahatsızlık duyan bir kadın, kulağına çalınan şu şarkıyı yüzünde bir gülümseme ile dinler: “Ah kalbim!/ Ben senden çok çektim/ Söyle nedir bu halin?/ Valla sen delisin, delisin!/ Ne olmuş ki sen gördüysen onu?/ Ömründe ilk gördüğün erkek o mu?”
Örnek 2: Sevdiği adamı elinden almaya çalışan kişiye Sertap Erener’in “Güle Güle Şekerim” şarkısını mutlulukla söyler bir kadın: “Benden birazcık uzunsun/ Bir o kadarda huysuzsun/Anlamadım ne diyorsun?/ Çok hoş kadınsın ama yetmez/ Ben karar verdim/ Ömür boyu o benim/ Güle güle şekerim/...../Kaybettin boşver/ Yüreğin buna da alışır...”
Örnek 3: Şarkıların çok büyük bir kısmı aşkla ilgili tabii. Dolayısıyla örneklerimiz de öyle. Aşkından vazgeçmeye çalışan bir insanı düşünelim. Sürekli bir gel git halindedir. Birkaç gün aşkını tamamen sonlandırmayı başardığını hisseder, hemen sonra hala bitmeyen bir şeyler olduğunu fark eder. Sinirlenir kendine, kalbine. Ta ki Ezginin Günlüğü grubunun “Aşk Bitti” şarkısını duyana kadar: “Aşk hiç biter mi? Kalır dilimizde yinelenen bir şarkıda/ Bir okul çıkışında bir çocuk bakışında/ Kalır bir kitapta bir masal perisinde/ Bir hasta odasında bir gece yarısında/ Kalır bir durakta yırtık bir afişte/ Buruk bir gülüşte dağılmış yürüyüşte…”
Örnek 4: Bu kez konumuz kalbi boş bir genç kız olsun. Barış Manço’nun “Alla beni pulla beni” şarkısındaki şu sözleri duyabileceği bir eş diler Allah’tan: “Senin için dağları deler yol açarım yar/ Senin için denizleri kuruturum yar/ Senin için gök kubbeyi yerlere çalarım yar/ Canım iste canım bile sana kurban yar/...../ Saçlarına yıldızlardan taç yapayım yar/ Bir nefeste güneşleri söndüreyim yar/ Çıra gibi uğrunda ben yanayım yar”
Kendimizi çoğunlukla neşeli şarkılarda bulmamız dileğiyle!
YAZMAK
Yazmak, düşüncelerine mantığını katmadan, bazen kalbine düşüncelerini katmadan yazmak, gem vurmamak kalemine, bildiği gibi konuşturmak, susturmamak, güzellik aramamak yazdıklarında, devrik cümle kaygısı taşımamak sadece konuşturmak kalemini, içindeki seni. İnsan neden engel olur ki içindekilere, neden hep güzelliği sergileme cabasına girer yazmak için, bu değil yazmak, kaygı taşımamaktır yazdıklarında ya da yazmak için yazmamaktır.
Bizlere öğretmişler bir kere şiir yazacaksan kafiyesi olacak ya zengin olacak kafiyeler yada yarım ve kesinlikle kafiyeler rediften sonra gelmeyecek yerleştirmişler beynimize, düz yazı yazacaksan giriş olacak öncelikle anlatacaksın bir iki cümleyle anlatmak istediklerini sonra açacaksın o iki cümleyi uzun uzadıya birde sonuç elde edeceksin bitereceksin anlatmak istediklerini ve bağlıyacaksın birkaç cümleye, kalıplaştırmışlar kalemimizi. Yazarken kurallara bağlı yazmamıza sebep olmuşlar, acaba oldumu kaygısı yerleştirmişler. Kızgınlığım buna değil elbette olacak kuralları, elbette birşeyleri güzel vermenin kaygısını taşıyacağız, ama neden içimizdekileri yazarken, kendimizi yazarken kalemimizi boyama gereği duyuyoruz.
Şair şiirinde ayrılığı yazıyor ve başlıyor sen gittin diye sonra anlatıyor kızgınlığını sevgiliye aslında şair kafiyeye pek önem vermiyor, süslü olacak diye uğraşmıyor şiirinde, içindekileri anlatıyor en açık yüreklilikle ve hedef tahtası oluyor eleştirmenlerin oklarına, olmamış diyorlar olmayan ne, kafiyemi sadece şiire güzellik veren, duyguları anlatan. Yazmış başka bir şair ayrılığı kalemiyle ama sadece kalemiyle, süslemiş en güzel şekilde cümleleri, kalemini çok iyi boyamış, yazmak için yazmış, duygu yüklemeyi unutmuş herkes ayakta mükemmel bir şiir diye. Bu mudur asıl olan güzellik, boyamak mıdır kalemi yada süslemek midir yazdıklarını? Herkes birşeyler yazar istedikten sonra, biraz uğraş yeter kelimeleri sıralamaya, cümleleri sadece cümle bakımından anlamlı kılmaya, ya duygular, insanın içindekiler onlar işte bunları kolay kolay kaleme dökemez. Yazmak olmamalı maksat, birşeyler vermek, hani okurken canlandırmak hayal alemindeki kahramanları, kendinden parçalar bulmak ve duyguyu paylaşabilmek en önemlisi.
Okumuşuzdur hep en ünlü yazarları, şairleri yada adı duyulmamış kalem ustalarını peki alabildikmi okuduklarımızdan yazanın duygularını, gayelerini? Yazmak aslında hayata bakmaktır, yorumlayabilmektir, birde içinde taşımaktır bu güzelliğin sırrını. Herkese göre farklı olsada yazmak tek gayesi paylaşım olmalıdır, içindekileri hissettirebilmektir, yazmak için yazılmasın satırlar, kelimeler sadece güzel olsun diye yanyana getirilmesin, bırakın en zengin kafiyeleri o çok ünlü yada ünsüz yazmak için yazan ellerin gayesi olsun, siz sadece içinizdekileri yazın, kaygı taşımadan, güzel olacak diye değil, anlatmak için içinizdekileri. Yüreğinizden geçenleri dökebiliyorsanız daha fazlasına gerek yok, okuyanın içinde duygu yüklüyse, okundu bitti diye değilse bakışı anlayacaktır yüreğinizden dökülüp kaleminize vuran duyguları.
Güzel sunmak içindekini anlatabilmektir gerçekten yazan yürekler için, gerisi sadece kelimelerin anlamlı şekilde yanyana getirilmesiyle oluşmuş cümlelerdir, boş duvarlar misali...
İleriki bir tarihte tamamlamayı düşündüğüm anı türündeki henüz tam oluşmamış kitabımın giriş bölümünde kullanmayı düşündüğüm yazı:
1994’ün eylülünde başlar hikaye… ..........’nın yedi farklı yerinden yedi arkadaş Atatürk Ortaokulu’nun işlik binasında toplanmıştı. Tam yüz kişiydi sınıfları… Yüzü de birbirinden farklı yüz yüz. Hava sıcaktı. Sınıf havasız. Sıralar üçer dörder oturulmasına karşın yetmiyordu. Liste sonu gariban, öğretmenin masasının yanında sandalyede oturuyordu. Yüzü masum, sınıfa bakıyordu. Birbirini yeni tanımaya çalışan insanların çekingenliği olur ya işte öyle bir şey!
Sıcak, sabrın sınırlarını zorluyor. Perdenin arasından sınıfa giren küçük bir güneş huzmesi iki arkadaşın arasındaki ilk iletişimi sağlıyor.
- Perdeyi çeksene, güneş geliyor!
- Olmaz!
İşte bu ilk temas. Belki biraz kızgın, hoyrat; fakat bir o kadar da ürkek, çekingen. Çok büyümeden tatlıya bağlanıyor, güneş usulca çekiliyor, iki arkadaşın arasından. Sonra karşılıklı göz temasları.
Ön sırada iki çocuk! Biri hafif toplu, diğeri tam tersine cılız. Ama onlarda kızgınlık yok. Öfke yok. Çekingenlik yok. Uzaktan gören amca çocukları sanır. Meğer öyleymiş. Kırmızı yanaklarından aklı başında insanlar oldukları belli.
Orta sıranın arka taraflarına doğru çok asabi bir öğrenci! Sanki yanındakiler onu öldürmek istiyormuş, düşüncesinde hırçı. O kadar n. Ayaklarında botlar var. Asker botları. Kocaman! Önüne gelenin kaval kemiğine öyle bir vuruyor ki! Koçlar kafalarını tokuşturduğunda nasıl bir ses çıkarsa hiç farkı yok. Allah’tan dayanıklı çocuklarız. Yoksa maazallah!
Sınıfa yeni gelen, ilk onu görürdü. İri cüssesiyle sınıfta fark edilmemesi mümkün değildi zaten. Arkadan hiç ayağa kalkmadan en öndekinin sırasında ne yaptığını görür gibi gelirdi bize. Çocukluk işte!
Sınıfta hiç rahat durmayan kara kuru biri vardı. Vücudu zayıf, çenesi tam tersine. Allah çene dağıtırken ona torpil yapmış. Açıldı mı hak getire! İnsan kulaklarını koparmak isterdi. Ne konuşurdu çok hatırlamıyorum ama sanki biraz palavra gibi gelirdi bana. Ona sorsan farklı tabii.
Sarışın, kırmızı yüzlü bir çocuk. Yakışıklı! Fark etmemek elde değil. Orta sıralarda otururdu. Öyle anımsıyorum. Deniz yeşili gözlerle etrafı izlerdi. Fırtınayı bekleyen sakin denizler misali.
İşte böyle yedi arkadaşın ilk, okul izlenimleri. Unutulur gibi değil, o günler. Sanki dün olmuş. Gözlerimizin önünde hayali bir sınıf panoraması. Orta okula alışmaya çalışan yedi arkadaş. Aralarında birtakım şeyler oluyor. Can oluyorlar, kardeş oluyorlar, tuz ekmek oluyorlar…
Tütüyorsun gözümde candaşım..
Büyütüyorsun hasretleri içimde..
Şu herşeyin para pul olduğu dünyada
Bir sen kaldın dünden hiç kirlenmemiş bana
Bir sen kaldın dupduru...sapasağlam..
Koşturuyorum özlemleri içimden sana doğru
İçimdeki aynada görüyorum seni
Bana bakan gözlerindeki umut
Dayanma gücü veriyor bana.
Hep böyle benimle, hep böyle içten…
Hep böyle kendin gibi kal candostum...
İlk kez hatırlanan anıları vardır. Yaşandığı ve hatırlandığı an arasındaki hiçbir zaman diliminde akla gelmemiş, tıpkı sadece 1'e ve kendine bölünebilen asal sayılar gibi, asal anılar. Kendini yıllarca zorlasan bile hatırlamanın imkansız olduğu bir ayrıntıda ve belki de bir daha hiç hatırlanmayacak anlar. Evet, anlar demek daha doğru, çünkü bu asal anlar, bulanık bir video görüntüsünün durdurulduğunda daha da bulanıklaştığı kadar bulanık ve hareketsiz. Bence bunların kaydını tutsam, kırık dökük bir gençlik haritası çıkarabilirim. Bir dinazor fosilini müzeye hazır ettiğimiz gibi, kalan kısımları kendimiz tamamlayabiliriz. Bugünlerde beliriveren anılar,öyle pekte uzak olmayan zamanlara aitmiş meğerse.Tarifi olmayan sıkıntılar yeniden gösteriyor kendini... Kısa zaman önce unuttuğum insanlar yada unuttuğumu sandığım insanlar aklımın bi köşesinde beliriveriyor bugünlerde. Dinlediğim bir şarkı mı, baktığım bir resim mi, kokladığım bir koku mu, hayır bunların hiçbiri.. Sessizliğinden boğulduğum yanlızlığım ve aklımın köşesinde beliriveren o asal anılar sadece..