Gördünmü hep mutlu
Yada hep kederli
Bugün olan yarın yok
Yarın olacaktan haberin yok
Gelip gitmese akıl olur mu
Yaşanırmı şu yerde
Seni kim sorup kim dinler
Yaşanırmı olmasa
Med Cezir'li beyinler
Alper Bozkurt (1999)
-------------------
Oturmuşum yalnızlık köşeme
Altımda çürük bir iskemle
Yine düşünüyorum
Niye geldim dünyaya
Ya üç beş gün yaşamaya
Yada sırf babamın hatırına
Peki yaşayacaksam niye
Bunca eziyet ne diye
Huzur sevinmekmi acaba
Yoksa yumulmakmı bir şişe şaraba
En iyisi galiba oturmamak burada
Alper Bozkurt (1999)
----------------------------
Geçiyor ömür rüzgarda içilen sigara gibi
Belli etmeden ama
Olağanca hızlı
Elvermiyor ki yaşamaya
Izdırap, acı
Şansın varsa bir tutam huzur
Geçiyor ömür
Rüzgarda içilen sigara gibi
Alper Bozkurt (1999)
Üniversite sınavına hazırlanan bunalım öğrenciden çıkan sözler Hey gidi günler hey
Benimle doğan ve başlayan, seninle varolan ve bizimle devam eden bir yaşam bu. Kimbilir belki de hep bizim olarak sürüp gidecek ve bizim olarak örtülecek üstümüze.
Seni tanıyana kadar sade ve saftı bu yaşam, masumdu ve sakindi. Oysa şimdi, o masumiyet sevgiye, sakinlik dev dalgalara dönüştü yüreğimde. Hayatın tıkandığını düşündüğüm bir noktada, nefes almanın güçleştiği bir anda, yüreğimin verdiği ani bir komutla hareketlendi ayaklarım, mantığımın sürüklediği sonsuzluklara. Değerli ve anlamlı olmalıydı artık hayat, sağlığın önemini bilmezken, acı çekmeyi umursamazken bak artık şimdi terleyip soğumaya bile tahammül gösteremiyor insan. Eskiden açan gonca gülleri sırf dikenleri var diye sevmezdim, ama şimdi gülün kokusunu duymadan içimi rahatlatamıyorum. Gözlerim fersiz, boş bir pencere ve susuz kalmıştı. Şimdi, hani derler ya “aman tanrım, gözlerime inanamıyorum” diye, bu gözler benim mi diye soruyorum kendime. Daha bir canlı bakıyorlar hayata, daha net şimdi görüntüler. Artık cebimde sürekli taşıdığım bir mendil var.
İstemezdim hiç güneşin doğmasını önceden, çünkü gözlerimin ışığa tahammülü yoktu. Açmak istemiyor, kırpmak bile gelmiyordu içimden. Artık gece olmasından korkuyorum, uyur da seni göremem diye. Güneşin doğuşu şimdi daha bir güzel, her doğduğunda batmasın diye tüm dilekler.
Avuçlarımda o eski hissizlik yok artık. Bir yangın var sanki, alevler içinde dolaşıyorlar adeta. Kavradığım zaman ellerini, kalbimin çarpışı artıyor. Sahibiyim sanki bu ellerin. İncitmeden ama sımsıkı kavrayışım, bir güven duygusuna dönüşüyor sende ve bende. Tek bir düşünce, tek bir amaç ve tek bir beden oluyoruz. Eskiden önemsemediğim bu ellere bakıyorum sen yokken, kokunu duymak istediğimde koklayarak.
Bak geçen zamana seninle birlikte, geride bıraktıklarımız bize neler kazandırdı. Ben birdim seninle iki olduk. Sonra üçü tattık heyecan ve mutluluk içinde. Derken dört olduk, şimdi daha bir katlandı mutluluk. Bazen elimizdeki dümenin hakimiyetini yitirdiğimiz anlar oldu. Ama sağlamdı bineğimiz, gideceği yeri biliyordu. Hiç çıkmadı yoldan, yollarda bize ihanet etmedi.
Dörde bölünen bu dünyayı hep ayakta tutmak adına aslında kendimizden verdiklerimizi hiç düşünmedik. Çünkü, ne yaptıysak, ne olduysa amacımız, hep beraber olmak, biz olmak adınaydı. Teker teker ayrıldı bizden sevdiklerimiz. Her ayrılanın arkasından yaşadığımız üzüntüleri, yeni gelen canlarla unutmaya çalıştık. Öyle pek de şaşaalı yaşamayı sevmedik ikimizde. Küçüktü kazançlarımız, ama büyük mutluluklar oldu ödüllerimiz. Kavga etmeyi, küsüp gitmeyi bile beceremedik, ne zaman denemeye kalksak, karşımızda sevgi ve saygı denilen kavramları bulduk. Üçüncü ve dördüncümüze kazandırdığımız en anlamlı kavramlar oldu bunlar.
Zaman denilen acımasız çark çok hızlı çalışıyor, yeniden üç kalmamıza da artık pek fazla zaman kalmadı. Çünkü, ilk üçüncümüz de iki olma yolunda hızla ilerliyor. Belki hemen ardından dördüncümüz de iki olacak. Bizde başladığımız noktadaki iki olarak yeni ikileri izleyeceğiz. Ama hep mutlu, hep gururlu, belki de bazı zamanlar üzülerek. Dönerek tamamlıyor muyuz yoksa bu kısır daireyi, acaba görebilecek miyiz bizim ikilerimizin üçlerini ve dörtlerini. Bu dairenin son noktasında elini ilk ben bırakmak zorunda kalırsam eğer, inan seninle yaşadığım bu hayat bin ömre değer. Eğer sen bırakırsan ilk elimi, bilesinki geç kalmayacağım yanına gelmek için, çünkü herşey seninle güzel.
Şarkılara hatta birçok filme konu olan uygarlıkların başkenti İstanbul’da şiir tadında yaşanmışlıklar çok mu geride kaldı. Tüm olumsuzluklara rağmen çekiciliğinden dişiliğinde hiçbir şey kaybetmemiş İstanbul. Bence şehirlerin de cinsiyeti var. Bir erkeğe yakıştıramıyorum bu İstanbul adını. Bana çok dişi geliyor bu şehir. Bir sürü güzelliği, zenginliği, doğurganlığı barındırıyor içinde. Maddi manevi güzellikler anlamında çok dişi. Esrar, sırların korunması bunlar bana göre hep dişi özellikler. İki kıtayı birleştirmesinin dışında içinden inci kolye misali gibi deniz geçen tek şehir dünya üzerinde. Boğaz’ın üstünde mücevher gibi duruyor iki köprü. Akşam düştü mü, arabalar ve aydınlatmalarla ışıl ışıl süzülür boğazın ortasında. Akan trafik Çamlıca’da buğulu ışıklar silsilesi olarak görülür. Bu koca şehir aslında romandır. Yurdun dört bir yanından gelen insanların hikayesini barındırır göğsünde. Hikaye bile az kalır çoğu zaman, hayatları roman insanlara rastlarız şehrin sessiz tanık sokaklarında.
Karanlık sokakta boylu boyunca volta atar gibi yürümek. Anlık umutların beslendiği bu ıssız tarafını sevdiren sokaklara teslim edebilmek kendini. Amaçsız sessiz sedasız yollara tanık olup onları dinlemek gerek kimi zaman. İzmaritlerini ezdiğin o soğuk ıslak kaldırımların hiç mi hatırı yok bu hayatta. Onlar sadece sıra sıra dizilip öylece otursunlar diye mi bekliyorlar. Yoksa onlarda diğerleri gibi şehrin sessiz tanıkları mı. Sessiz ve pasif tanıklar. Üzerinde türlü desenlerin hikayelerin geçtiği, kimi zaman yorgun yılgın bedenlerin kimi zaman neşe içinde zıplaya hoplaya geçen bedenlerin temas noktası. Bütün bir şehri baştan başa örtecek kadar görkemli ama ayaklar altında ezilecek kadar avamdır onlar. Yazın bütün pisliği bir an boşalan yağmurdan kurtulur göçer başka diyarlara. Kimi için büyük zorluktur dağlara aşmaya benzer hele biraz da yüksekse. Utana sıkıla yardım ister kendini en azından güvende hissetmesini sağlamak için atar kaldırımın kucağına ama bilmez ki sivri sinek misali motorlar trafikten kaçarken mesken tutmuştur bu diyarları. Şehre göre renk cümbüşünün adresi olmuş kimi yerlerde sarı ve beyazın birlikteliği kimi yerlerde yeşilin. Yap boz oyunun bir parçası olan kaldırımlar her hükümetin gelişine göre endeksli farklılıklar yaşarlar. Kim gelirse nedense önce onlara dokunmak ister. Tez yoldan milletin ayaklarını yerden kesmek ve daha iyisini düşündüğünü yapmak. Kimisi beğenmez karoları ya da rengini kimisi şehre uymadığını savunur ve hemen ardından çekiç kazmalar hain darbelerle iner yüreklerine. Hükümet değişmesinin en tatsız tanıklarıdır onlar. Sanki geçmiş dönemin yaptığı kaldırımlar o dönemin pisliklerini de taşır üzerinde, ondan tez yoldan onlara müdahale edilir ve sil baştan yapılır. Çuvallar dolusu paralar aktarılır. Firmalar devasa böcekleri andıran makinelerle gelir sokaklara. Bol gürültülü işe başlarlar. Amaç en kısa zamanda köhnemiş kaldırımların yerine yenilerini yapmaktır. Bunların ömrü seçimlerle eş zamanlıdır. Sonra o kadar hesaptan sonra pür pak yapılır. Gayet güzel nizami olmuş ama onca eski taş artık ıskarta olmuştur. Yenileri gelmiştir yeni hükümetle beraber. Anlamam neden bu kadar çok oynarlar bu kaldırımlarla. Kaldırımların bilip de bizim bilmediğimiz bir şey olsa gerek. O kadar zamana tanık, şehrin ağır yük taşıyan hikayelerin ana mekanı ama fikri olmayandır onlar. Öylece sessiz durarak beklerler bir diğer seçimi. Yapılan yeni kaldırım pek de iyi olmaz yağmurda hemen çöker ve içersinde tuzaklar barındırmaya başlar bu saatten sonra. Bazı taşların altı öylece boş kalır. Basıldığı zaman hemen su fışkırtır. Bir nevi mayın tarlasında yürüyormuş hissi verir. Artık alışkanlıktan olsa gerek bir ucu kalkmış kaldırım taşlarından seke seke geçeriz. Mayınlardan kendimizi kurtarır arkamızdan gelenleri de uyararak vatandaşlık görevimizi yerine getiririz kimi zaman. Çoğu zaman tek başımıza hızlı adımlarla gideriz . Kaldırımların değiştiği her güne lanet ederek devam ederiz yolumuza. Şehrin sessiz soğuk ama sık değişen tanıklarıdır onlar. Üzerinden geçerken ne zaman değişeceğini düşünür içli içli
Benim tarafımdan bakıyorum da biraz hüzün, biraz kasvet var bugün havada. Bulutların tarafından baktığımda gördüğüm, güneşe karşı kurulmuş bir hakimiyet, gölgeleri yok etmenin verdiği keyifi yaşıyorlar sanki. Arada bir kutlama yapıyorlar sevinçlerini gürültüyle duyurarak. Peki bu sevincin ve hakimiyetin ardından gelen gözyaşları niye? Neden ağlamalarına bizleri de ortak ediyorlar?
Kimimiz onların bu davranışlarına kapılıp, duygu yüklüyoruz günümüze, kimimiz de kaçıyoruz bu hüzün göz yaşlarından koşar adımlarla. Bazımız da kendimizi korumanın vermiş olduğu rahatlıkla adeta yok sayıyoruz bu göz yaşlarını, açılan bir şemsiyenin altından. Bu hüzünü büyük bir açlıkla bekliyor aslında toprak, boynunu bükmüş yeşiller, açmayı unutmuş çiçekler. Bir damlasını bile heba etmemecesine içiyorlar bu hüzünü.
Bizlere yaşam için gerekli olan en önemli kaynağı sağlayacak göller, daha bir fazla açıyorlar ellerini. Biriktiyorlar bu hüzünlerin damlalarını ve hüzünden berekete kaynak açıyorlar. Yeni fidanlarda bir mutluluk hakim şimdi. Büyüyüp serpilmenin, uzayıp yeşermenin özlemini yaşıyorlar. İnsanları doyurmanın, beslemenin hazını duyuyor sebzeler ve meyveler.
Bunların hepsinin çıkış noktası biz insanoğlunda buluşuyor. Bizim için yarışıyor tüm doğa. Burada da doğanın bir parçası gülerken diğeri ağlıyor. Ağlayarak güldürmek... ne kadar çelişkili görünüyor aslında. Ama bunun yanı sıra ağlayışlara ağlamakla karşılık verenler de var. Yüreklerindeki acıları bu hüzünle bütünleştirenler, ağlıyorlar bulutlarla beraber. Bir kalp acısı, böyle bir anın hatırası sağanağa dönüşü veriyor gözlerde. Bazı duygular, sarmaş dolaş olup dökülüyor sokaklara. Eller kavuşup, gözler kenetleniyor birbirlerine. Sevgi sözcükleri uçuşuyor hüzün damlaları altında. Bu duygu o kadar güçlü ki, ıslanmaktan korkmayıp, inadına hüzüne karşı koyuyor.
Sokaklarda yaşanan bu duygu sağanağı bazı gerçekleri örtse de, saklayamıyor aslında. Bir köşeye sinmiş, damlaların öbeklendiği yollarda gezmeye korkan, üstünde bunlardan korunacak bir giysisi, öbeklere basacak bir ayakkabısı olmayanlar da var. Peki onların bu duyguları yaşayacak kalplerine ne olmuş? Kim almış onların bu duygularını? Acaba onlar mı vermiş, yoksa hiç mi tatmamışlar? Yaşama karşı savaşlarını çıplak sokaklarda sürdürmek onların seçimi mi? Ellerini yumruk yaparak ağızlarındaki nefesle ısıtmanın yerine, onlar hiç düşünmemişler mi başka ellerle kenetlenmeyi? Yeryüzü kirlerinden arınırken, sokakların yalnızları neden korkuyorlar ıslanmaktan? Güneşe mi küstüler acaba sıcaklığını sakladığı için?
Doğanın kanununa, yaşamın zorluklarını ekleyerek yaşamak, doğanın güzelliklerinde yaşamın tadını çıkarmak.... İşte yaşamın iki gerçek yüzü.
2/6/2006 - papatya
dünyanın en güzel çiçeğiydin sen. seviyor sevmiyor oynardım seninle eskiden. hiç sevmemiştin beni. belkide o narin yapraklarını birer birer acımasızla kopardığım için sevmiyordun beni. kırlarda görmüştüm ilk seni. ilkokul yıllarında piknik yapmaya giderken. ne de acımasızmışım. üstüne basarak geçmişim bunca sene. hiç farketmeden. oysaki sana olan sevgim o kadar büyükmüşki şimdi olsa o narin yapraklarını kopartırmıydım hiç.
yine kendimi kırlara atmıştım. eski günlere dönmekti belkide amacım. güzel papatyam. büyümüştü. küçük kırılgan papatyadan eser kalmamıştı artık. yanına uzandım. mutsuzdu. bakıştık biraz. hergün yanına gidiyordum onu görmeye. birgün al dedi. beni evine götür yıllardır burdayım. seninle daha fazla olmak istiyorum. yeterki beni al götür. seni seviyorum dedi. bende dedim. bende seviyorum seni. narince aldım yerinden. koşarak eve geldim. gelirken kabanımın içine sakladım. kimse görmesin kıskanıyorum seni dedim. yüzüme baktı gülümsüyordu. teşekkür etti bana papatyam. evin en güzel yerine koydum. güneşin karşısında bir yerdi bu. minnettar minnettar bakıyordu yüzüme. çok mutluydu. üzerine titriyordum. hergün karşısına geçip bakışıyorduk saatlerce. çok mutluydum. yanımdaydı papatyam. hergün ona olan aşkımdan bahsediyordum. günler geçiyordu. papatyam sanki eskisi gibi mutlu değilmiş gibi geliyordu. paranoya yapmıştım belkide. sanki bişeyler söylemek ister gibiydi. neyin var papatyam dedim. bişeyim yok. iyiyim ben dedi. kısık sesiyle. değişiyordu papatya. giderek agresifleşti. ben seviyorum dedikçe o pencereden dışarı çeviriyordu başını. agresifliğinin sebebini sordum. agresif olan sesin. beni sevmiyorsun dedi. evin eski neşesi kalmamıştı artık. papatyam giderek konuşmaz olmuştu benimle. ben yine ilk günki gibi bakıyordum ona büyük bir aşkla. uyandığım gibi papatyamın yanına koşuyordum. bir sabah bozdu kuralı konuşalım mı dedi. sevinçli gibiydi eskisine göre. sevinmiştim papatyam benimle konuşacak diye. konuşmaya başladık. daha doğrusu o anlatıyor ben dinliyordum. sana anlatmak istediğim birşey var. söylemem lazım bunu dedi. eski zamanlardan bahsetti. benim onu aldığım güne kadar olan yaşamından bahsetti. uzun uzun. duygulanmıştım. hak vermemek elde değildi. hiç o kadar mutlu edememiştim onu ben. kırılmıştım biraz. ama elimden birşey gelmiyordu. seni seviyorum dedim. sanırım kuru sevgim yetmiyordu mutlu olmasına. mutlu olmamıza. artık istesemde dönemem o günlere diye devam etti lafına. beni dalımdan kopardın. aldın buraya getirdin ben bunu istemedim dedi. ama dedim öylece kaldım. kelimeler boğazıma dizildi. sen değilmiydin eve gelmek isteyen diyemedim. haklısın dedim sonra haklısın. seviyorum seni dedim. sevme dedi papatya. sen sevmeyi sevilmeyi haketmiyorsun. soluyordu papatyam. onu hala delice seviyordum. solmasına dayanamıyordum.
keşke hiç karşıma çıkmasaydın. hiç karşılaşmasaydık seninle. çok geç artık.sevdim seni be. seviyorum seni papatya. solma sakın sen. canlansın artık yaprakların. mutluluk saçsın etrafa. ben vazgeçerim senden yeterki sen solma bitanem. bırakırım seni aldığım yere. yine dönersin o eski mutlu günlerine.
Bir daha baktı aşağıya kedicik, gözlerinde korkuyla. Az önce çıktığı balkon kapısına baktı sonra da, kapanıvermiş olan kapıya...Yerdeki diz boyu kar iliklere işleyen rüzgarla savrulurken, karşıdaki telefon direğinde bir sığırcık titreyen kanatlarını vücuduna sarmış, kediciğe bakıyordu.
Çok değil birkaç dakika önce sıcacık minderinde uyukluyordu kedicik. Hafiften aralık olan balkon kapısı rüzgarın itmesiyle açılıverince attı kendini dışarı kedicik, özgürlüğün özlemiyle. İki günden beri yağan kardan adeta evine hapsolmuştu kedicik; oynasın diye önüne atılan yumaklarla biraz oynuyor, sıkılıp bırakıyor, gezinip gelip tekrar vuruyordu patisini yumaklara. Rüzgerın açtığı kapı onun bu sıkıntılarına bir kurtuluş olmuştu. Ama soğuk dene şeyi tanımıyordu küçük beyni, henüz ilk defa yaşadığı kış denilen şeyde de tecrübesizdi ne yazık ki.
Bir daha baktı aşağıya kedicik gözlerinde korkuyla. Beyazlık, bu sonsuz ötesi ölesiye beyazlık korkutuyordu onu ama çaresi yoktu. Bir kez ayrılmıştı sımsıcacık minderinden...
Şimdi de balkonun darlığında hapsolmuştu kedicik. Bir yanda kemiklerini titreten rüzgar, bir yanda gözlerini dolduran kar taneleri burada durmaması gerektiğini söylüyordu ona adeta. Kaldırdı kafasını, karşı direkte kendisi gibi çaresiz titreyen sığırcığa baktı, sonra indirdi gözlerini yere.
Yüksekti.... Çok yüksekti, kediciğin gözlerini korkutacak kadar yüksekti balkon. Gözlerini kapadı, gerindi. Soğuk, uykusunu getiriyordu. Gözlerini kapamak bir kurtuluş değildi, kurtuluş aşağıya atlamaktı. Bir daha gerindi, bütün cesaretini topladı, bıraktı kendini boşluğa...
Bir an yerden kesilen ayaklarını biryerlere basma telaşıyla çırpındı, sonra bir şeylerin içine gömüldü. Yumuşaktı, yumuşacıktı, inmişti, yerdeydi. Silkindi, düşürdü üzerinden karları ve tekrar yuvarlandı o yumuşacık şeyin üstüne ve tekrar kalktı silkindi...
Yukarıdan bakarken ne kadar da korkmuştu ama hoş bir şey olduğunu farkediyordu şimdi. Bir süre oynaştı karla kedicik üşüdüğünü hissedene değin. Üşüyordu, üşümenin ne olduğunu bilmiyordu ama üşüyordu. Evinin kapısına yöneldi sonra, tırmalamaya başladı umutla ve bir yandan miyavlıyordu sesinin çıkabildiğince, gitgide tükenen nefesiyle...
Bir sürenin sonunda açıldı kapı, ama kediciğin sesi yoktu. Bir çığlık vardı sadece, küçük bir kızın annesini imdada çağıran çığlığı ve bir patisini kapıya doğru uzatmış, minik buz gibi bir kedicik...
Kefaret basamaklarını tek tek geçmek olur cezan,
O şarkıyı benden başkasına söylersen eğer
Başım duman duman benim
Ve bir şarap kadarım
Baktığım aynaların kökünü söktürüyor bu halim.
olm bugün sahile gittim öyle eller cepte geziodum. bi kız gördüm lan kız güzel bişeydi aslında. yanına gittim köpee vardı. hani bende köpekleri çok seviom falan deyip kızla tanışcaktım sözde. lafa nası başlasam diye düşünürken köpek ısırırmı diye laf çıktı ağzımdan. kız uyuz bi şekilde evet ısırır yaklaşma dedi. lan nası yani dedim içimden bu kadarmı muhabbet. ama azimliydim ben. beni ısırmaz dedim. atalarımızın it iti ısırmaz lafından yola çıkarak az seviim die eğildim köpeen yanına lan bi diş çıkardı görcektin. sen olsan iki dakkada parçalamıştı yani öyle diim anla sen. elimi uzatıom ama bi taraftan hala. köpek tırstı benden deli falan sandı heralde hırlamaya başladı. ben çevik bi hamleyle köpee bi tekme attım. arkasından yumrukta atıcaktım ki suratına kızın hayvansın sen diye bağıran narin sesiyle irkildim. hanımefendi ne alaka hayvan olan bu it dedim. baksanıza nasılda havlamaya başladı dedim. o lafımdan sonra beni kibar bi bey sandı heralde lan. kız köpee aldı gitti bi laf söylemeden. arkasından bağırdım ben. çok pişman olucan çok diye. niye bağırdım onu da bilmiom ya bağırdım işte türk filmlerinden görmüştüm hep yapmak istemiştim bunu. ha bide bişe daha gördüm türk filminde onu da yapıcam bi ara fırsat bulursam. hani öyle mesudum ki bu mutluluğumuz hiç bozulmasın der ya belgin doruk. bende ediz hun edasıyla nalan sanırım sana bi gerçeği açıklamam lazım diicem üzüntülü bir sesle. ama nalan isminde bi kız bulmam lazım önce denedim başka isimde o kadar güzel durmuo en iyi nalana yakışıo valla. neyse ben bi hışımla eve geldim lan ben de köpee alsam az gezdirsem falan ne piyasa yaparım dedim. eve geldim iti aradım. beni gördü kuyruk sallamaya başladı kerata. gel lan gezmeye götürcem seni dedim koşa koşa içerden tasmasını aldı geldi. ne akıllı köpek lan. ben öğretmedim valla kendisi öğrenmiş nerden gördüyse. taktım tasmasını koşa koşa sahile indik. sıkışmış heralde her bulduu ağaç dibini kokluo. lan yap gitsin işte altına edicen şimdi ne arıon ağaç dibi falan dedim. bana baktı bi sanane lan zevk benim diilmi edasıyla, koklamaya devam etti. gıcık olmuştum. yürü lan sahile gidicez daha dedim. lan ben seni daha önce niye getirmemişim buralara dedim köpee dönüp. oda bana dönüp baktı. ne dion lan bişe anlamıom gibisinden. bi kaç tane kız geliodu karşıdan eve köpee gördüler yaklaştılar yaklaştılar. ay ne sevimli şey ısırırmı dediler. ben o an heyecandan nutkum tutulmuş olcak ki ısırır dedim. kızlar gitti lan niye sevmediler falan diye düşünürken geri döndüm bunların arkalarından koştum. kızlar dedim. o anda onlar beni köpekle üzerlerine doğru koşarken görünce korktular koşmaya başladılar. ciyak ciyak bağırmaya başladılar. bizim itte heyecan yaptı havlamaya başladı bi taraftan koşuom bi taraftan köpee susturmaya çalışıom. yok lan bunlar çok hızlı koşuolar dedim vazgeçtim peşlerinden koşmaya. yorulmuşum be dedim. baya bi koştuk öyle böyle diil. gittim bi çay içiim diye çay bahçesine. garson geldi abi köpekle girmek yasak dedi. ben ısırmıoki valla diye. zararı yok otursun orda dedim. öyle de müşteriler korkuo dedi. hay müşterinize de size de dedim çıktım ordan. içimden diom tabi bunları. köpee baktım sen ne işe yararsın lan dedim. evi beklemessin. karizma yapmassın. sabah akşam yersin anca dedim. dememle karşımda bi kız görmem bir oldu lessi diilmi bu dedi tatlı bi sesle. he ha ney diye lafı toparlamaya çalıştım biraz. yok diil bunun adı tarçın dedim. aa ne güzel bir isim koymuşsunuz köpeğe kendi gibi dedi. siz mi buldunuz dedi. evet dedim ama ne bilim kim koydu geldiğinde nüfüs cüzdanında öyle yazıodu deseydim daha mı iyiydi yani. konuştum biraz daha köpek hakkında. lan sıra bana nezaman gelicek dedim içimden. sonra yanımıza bi tane lavuk geldi. orjinal mi bu dedi. yok takla attı üzerindeki boya da sonradan diyesim geldi o sinirle. evet dedim. bende bunun erkeği var çifleştirelim mi dedi. der demez kızın iyi günler size demesi bir oldu. hayallerim yıkılmıştı lan. çifleştirmiom köpeemi falan dedim. yavrular iyi para edio bunların dedi. o an durdum. senin köpek orjinalmi dedim bende. para lafını duyunca kız falan gitmişti aklımdan. tabi dedi aynı buna benzio. dur getiriim istersen dedi gitti arabasından köpee aldı geldi. bizimki biraz bozulmuştu. lan elin köpee arabalarda gezio bide bize yaptığın eziyete bak gibisinden. bende dur lan dedim gezion işte daha ne istion dedim. ama somurttu biraz. farkındayım yani. köpee getirdi. orjinal diil lan bu dedim. nası diil dedi. diil dedim. adam mı s**** sen diicektim muhabbetimiz o kadar iyi olmadıı için sustum. adamın morali bozulmuştu. diil deyince. neresinden anladın olmadığını dedi. neresinden anlamiicam ki sen yolda doğan görünümlü şahin görsen anlamazmısın dedim. güldü bu. lan espiri yapmadım ki niye güldü. canın saolsun dedi. bende iyi günler dedim. götürdüm eve iti de lan ne biçim itsin sen dedim. su koydum kabına içti bütün suyu oturdum dinleniodum geldi yanıma yüzümü yalamaya başladı it. ehehe kerata lan kızıom falan ama seviom lan seni dedim. ağzımı yüzümü salya içinde bıraktığından tekme atarken.
Hayata Dair
İnsanoğlu ne garip bir varlık, istekleri, arzuları, yarınları asla bitmez. Hep bir koşuşturmacanın ortasındadır, kendini hep bir maratonda sanarak yaşar, çoğu zaman asıl kimliğini unutur, başkalaşır, kendine yabancılaşır ve bazen şaşar kendine bu ben miyim diyerek. Hayata hep kendi gözleriyle bakar sanki bu dünyada kendinden başkaları nefes almıyor gibi.
Aslında en büyük sorunumuz yarınların sayısını biz belirliyor gibi yaşamamız ve çoğu zaman kendimizden başka hiç bir varlığı düşünmemiz. Bencilik yapıyoruz çoğu zaman, isteklerimizin ardı arkası kesilmiyor, hep diyoruz bu son isteğim bu olsun başka birşey istemem ama kendimizi kandırıyoruz, insanoğlu için isteklerin sonu yoktur. İsteriz hep fazlasını ve bize biri sorsa çok değil ya sadece şu olsun yeter deriz, istediğimiz olunca tatmin oluruz, gülücükler saçarız, olmazsada isyanları oynamaya başlarız, kadere kızarız hemen ne kadar şanssızız deriz ve yüzümüzde asık bir ifadeyle geziniriz. Halbuki böyle olmamalı bişeyleri elde edemeyince kendimizi avutmayı bilmeliyiz, bazen daha kötüsünü düşünmek bile kendimizi rahatlatmaya yeter neden olmadı diye hayata küselim ki. O bize verilmiş hediye olmusuzlukları da olacak elbette insan hep şekerli birşeyler yermi ya da tuzlu hayır şekerede ihtiyacı vardır tuza da böyle düşünülmesi gerek. Küsmek, ağlamak, yüzümüzde asık bir ifadeyle gezinmek çare değil ki birde bizden kötüsünü düşünmemiz gerek, bişey isterken etrafa şöyle bir bakmak gerek, kendimizi başkalarının yerine koymak onların gözüyle bakmak gerek. Hep kendimi şanslı görmüşümdür yürüyebiliyorum, görebiliyorum, konuşabiliyorum, bir ailem var, bunlara sahip olmayanlar var birazda bencilikten sıyrılalım, birazda isteklerimizin sonları olsun. Ben demek olmasın herşeyin başı başkalarını düşünelim kendimizi düşündüğümüz gibi.
Hep kendimizle yüzleşmekten korkarız, yaptığımız yanlışları hatırlamaktan çekinmeyelim sonra unutuyoruz kendimizi asıl benliğimizi, insanız elbette hata yapacağız, yanlışlara düşeceğiz ama bunları unutmak olmaz. Neden hatırlamak yerine unutmaya çalışıyoruz, yüzleşmek bizi neden korkutuyor, hatırlamalıyız, kendimizle yüzleşmeliyiz ki ders çıkartalım hatayı nerde yaptığımızı görelimde bir daha tekrarlamayalım, kendimizi kusurlarımızla kabul edelim başkalaşmayalım. Yaptıklarımız karşısında bunu benmi yaptım demeyelim, kendimizi sorgulama hakkını kendimize verelim başkalarının sorgulamasına izin vermeyelim. Kendimizi tanımak gerek, inanmak, bencillikten sıyrılmak, hayatta başkalarının da varlığını kabul etmek, isteklerimizi sıralarken bunları hiç elde edemeyecekleri düşünmek gerek.
Yapmak istediklerimiz işte bunlar, yarına ertelenmeyecek olanlar, insan kendine güvenmeli, yapabilirmiyim yada acaba olurmu demek yapmak istediklerimizin önüne bendler kurar. Yapmak istediğimiz ne varsa tabi başkalarına zarar vermeden yapmalıyız, verdiğimiz kararlardan dönmek kendimize güvensizliğimizin simgesidir. Yazmak istedim bunları yazıyorum ertelemedim, biliyorum ki ertelersem olmayacak yazsam bile asıl istediklerim dökülmeyecek bu kağıda muhakkak değişecek. Önce düşünecek doğru kararları verecek kendine en iyi yolu belirleyecek ve istediğini yapacaksın. Bazen yapmak istediklerimiz başkalarının canını acıtabilir, kendimize faydası olsada başkasına zararı olabilir bunların ise yapılmaması gerekir yada başka alternatifler gözönüne getirilerek yapılmalıdır. Amaç sadece kendi tatminkarlığımız olmamalı, başka insanlarıda düşünmek zorundayız, bazen yaptığımız şeyler başkalarının hayatını etkileyebilir bunu unutmamalıyız.
Yaşam sadece anlıktır, göz açıp kapatıncaya kadar dünyada neler oluyor, kimileri hayata merhaba derken kimileri sonsuzluğa uğurlanıyor. Hep ben olmamalı insan hayatı, aldığı her nefesi kendi için almamalı, isteklerini bencilce elde etmeye çalışmamalı. Biz rahat yaşarken başka yerlerde insanlar perişan haldeyken yastığa başını huzurla koymamalı.
Bir kere bakın etrafınıza önemsemedikleriniz başkaları için önemli olabilir. Olumsuzluklar karşısında yüzünüzü asmayın daha kötüsü olabilir. Hayat hep benlerden ibaret değil başkalarınında olduğunu kabullenin, kabuğunuza çekilmeyin ama kendi kimliğiminizi de unutmayın. Herşey insanoğlu için acı da olacakki tatlı anların kıymetini bilelim.
ELİF