Ana Sayfa 1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 3
turgutkuzan

1 yıl önce - Cmt 28 May 2022, 10:28

Alıntı:
87. Bir lokma kırk paraya, diğer bir lokma on kuruşa...
Ağıza girmeden ve boğazdan geçtikten sonra birdirler.
Yalnız birkaç saniye ağızda bir fark var.
Müfettiş ve kapıcı olan kuvve-i zâikayı (tad alma duyusu) taltif (lütuf ve ihsanda bulunma) ve memnun etmek için birden ona gitmek, israfın en sefîhidir. (yasak zevk ve eğlencelere aşırı düşkün olan)


Pahalı olan baklava ile ona nisbeten ucuz olan peynir, ağıza girmeden önce ve boğazdan geçtikten sonra eşittirler...
İkisi arasındaki tek fark bir iki dakikalık damak tadıdır.
Baklava peynire göre daha lezizdir, ama ondan pahalıdır.
Halbuki peynir baklavaya göre hem daha sıhhatli daha ucuz hem de besin değeri daha yüksektir.


Şimdi sadece damak tadını düşünerek, yani sırf kapıcı olan tat alma duyusunu memnun etmek ve şımartmak için baklavayı tercih etmek hem bütçeyi sarsar hem de israf olur.
Dini yaşamanın önündeki en büyük engellerden birisi maişet meşgalesidir.
İnsanlar sanki bu dünyaya sadece maişet temin etmek maksadıyla gelmiş gibi, rızıkların peşine koşuyorlar.
Geçimi şiddetlendiren şey ise, insanların yalancı, pahalı ve zaruri olmayan ihtiyaçlarıdır.
Birçok insan, gelirinden fazla harcama yaptığı için, maddî sıkıntıya düşüyor, haramlara bulaşıyor, haddinden fazla çalışıyor, asıl vazifesi olan iman ve ibadeti ihmal ediyor.
İman ve ibadeti ihmal ettiren her türlü meşgale, alışkanlık ve tüketim israftır. İsraf ise haramdır.

Hırsızlık, rüşvet, faiz, yolsuzluk, kumar, şans oyunları gibi haram şeyler, hep lüks içinde yaşama arzusunun bir neticesidir.
Halbuki bu haramlar insanı dünyada zelil, ahirette ise cehenneme kömür eder.

Kişi meşru yollardan kazanıyor, israf etmiyor, ibadetlerini ihmal etmiyorsa, lezzetleri şükür için takip edebilir.
Sadece keyif ve lezzet peşinde koşmak mü’mine yakışmaz.

Tat alma duyusu, dünya mutfağında pişirilen enva-i türlü leziz nimetlerin kadir ve kıymetlerini bilen ve o nimetleri veren Allah’a şükran hissi taşıyan yüksek ve kıymetli bir müfettiştir.

Aynı dil, sadece nefis ve şeytan hesabına çalışırsa, sadece rızka müteveccih olursa, yani rızkı veren Allah’ı düşünmeden yeyip ona şükretmezse, o zaman o kıymetli ve ulvî makamdan düşüp bağırsaklara ve mideye adi ve basit bir kapıcı ve yasakçı hükmüne geçer.

Not: Bu mesajın hazırlanmasında https://sorularlarisale.com/bir-lokma-kirk-paraya ...niz-birkac linkindeki açıklamalardan yararlanılmıştır.


turgutkuzan

1 yıl önce - Pzr 29 May 2022, 10:52

Alıntı:
88. Lezâiz çağırdıkça, "Sanki yedim" demeli. "Sanki yedim"i düstur yapan Sanki Yedim namındaki bir mescidi yiyebilirdi, yemedi.


İnsan dünya lezzetleri çağırdıkça "sanki yedim" demeli, tasarruf ederek hayırlı işlerde istihdam etmeyi düstur yapmalıdır.

İnsanların ekserisi sefalet içinde yaşarken, az bir kısmı teşkil eden zenginlerin lüks içinde yaşamaları ve aşırı derece israf etmeleri caiz değildir.
Ama insanların ekserisi maddî bakımdan iyi bir noktaya ulaşmış ise; yine israf etmemek şartıyla her türlü meşru lezzeti tatmakta bir mahsur yoktur.

İnsanın helalden kazanıp helale harcaması ve malî ibadetlerini yerine getirmesi, lüks yaşamasına ve toplumun umumî hayat seviyesinin üzerine çıkmasına ruhsat vermez.
İnsanların umumî hayat ve maişet seviyesine uymak gerekiyor.

Bazen meşru da olsa anlık bir lezzet için, çok para sarfettiğimiz bir vakıadır.
Hâlbuki "Sanki yedim." demelidir ki lüzumsuz harcamaları kısıp, tasarruf ederek "Sanki yedim." deyip, onun bedelini hayırlı bir işte kullanabiliriz.

Nitekim “Sanki yedim”i kendine düstur edinen bir zât, tasarruf ederek İstanbul’da bir mescid inşa etmiştir.
İstanbul'un Fatih ilçesinde bulunan “Sankiyedim Camii”, Osmanlı döneminden kalma tarihî bir câmidir.


Keçecizâde Hayreddin Efendi veya Adanalı Şakir Efendi adında bir esnaf,

Alıntı:
“Allah’ın mescidlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı gereği üzere kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başka kimseden korkmayanlar imâr eder.
İşte bunların doğru yolda olup başarıya ulaşacakları umulur.”(Tevbe Suresi, 9/18)


Âyetindeki müjdeyi duyunca, bir cami yaptırma arzusu duyar.

Nefsinin arzularını dinlemeyip para biriktirmeye başlar. Ne zaman ki canı bir şey istese: "Sanki yedim (var say ki yedin)!" der ve parasını bir kenara koyar.
Yıllar sonra biriktirdiği paralar küçük bir cami yaptıracak miktara ulaşınca, Kırbacı sokağındaki mescidir yaptırır.
Yaptırılan cami halk arasında "Sankiyedim Camii" olarak anılmaya başlar.

Caminin kitabesinde şöyle yazmaktadır:

"XVII. asırda yapıldığı tahmin edilen caminin bânisinin Keçeci Hayreddin veya Adanalı Şakir Efendi olduğu; bu zatın, 'Sanki yedim.' diyerek biriktirdiği parayla bu mescidi yaptırdığı rivayeti bilinmektedir..."(Fatih Müftülüğü)

Meşru da olsa lezzetler gelip geçicidir, fanidir, ânidir.
Lakin hayırlı işler, sadaka-i cariye hükmünde olduğundan ebedidir.


Öyle ise biz de hayatımızda lüzumsuz harcamaları kısıp, ondan hâsıl olacak yekûnu hayırlı bir işte kullanabiliriz.

Not: Bu mesajın hazırlanmasında https://sorularlarisale.com/lezaiz-cagirdikca-san ...emedi-izah linkindeki açıklamalardan yararlanılmıştır.


turgutkuzan

1 yıl önce - Pts 30 May 2022, 10:18

Alıntı:
89. Eskiden ekser (Çoğunluk) İslâm aç değildi; tereffühe (aşırı rahatlık, bolluk ve rahatlık içinde yaşama) ihtiyar (irade, istek, tercih) vardı. Şimdi açtır; telezzüze (lezzetlenme, tad alma) ihtiyar (irade, istek, tercih) yoktur.


Dünya hayatında lezzet ve keyfi takip etmenin şartları vardır.

Birinci Şart: Lezzet ve keyif, helal dairesinde olmalıdır.
Haram yollardan lezzet ve keyif takip etmek insanı cehenneme yuvarlar.
Üstad'ın ifadesi ile "Helal dairesi keyfinize kâfidir, harama girmeye lüzum yoktur."
Meşru dairede insan serbesttir.

İkinci Şart: Lezzet ve keyfin manevî ücreti olan şükrün eda edilmesidir.
Yani insan şükür için helal olan her nimeti yiyebilir.
Zaten Allah insanın bedenine harika cihazları, mükemmel duyguları ve eşsiz latifeleri küllî bir ŞÜKÜR yapabilmesi için takmıştır.
Allah’a küllî şükür yapabilmenin yolu; helal olan her lezzet ve keyfin tadılabilmesi ile mümkündür.
Ancak o zaman insan Allah’ı bütün hisleri, latifeleri ve cihazları ile tanıyıp ona göre şükür yapmış oluyor.

Üçüncü Şart: Helal dairesinde de olsa; israf ve aşırılığa kaçmamaktır.
Zira dünya doyumluk değil, tadımlıktır.
Tatmaya izin var, ama hayvan gibi yutmaya izin yoktur.

İsrafa kaçmamak kaydı ile lezzet ve keyif takip edilebilir.

Dördüncü şart: Sevâd-ı a’zam denilen insanların genel durumunu da göz önünde bulundurmaktır.
Sevad-ı a’zam, insanların ekserisinin hayat seviyesi demektir.
Yani insanların ekseriyetinin hayat seviyesi nasılsa, bizim de bu seviye içinde yaşamamız tavsiye ediliyor.
İnsanların hayat seviyesi düşük iken, yani fakirken; lükse kaçmak ve israfa girmek doğru ve caiz olmaz.

Ama insanların ekserisi maddî bakımdan iyi bir noktaya ulaşmış ise; yine israf etmemek şartıyla her türlü meşru lezzeti tatmakta bir mahsur yoktur.

Bu şartlar dâhilinde, insan dünya nimetlerinin her çeşit lezzetini ve keyfini tadıp takip edebilir.

Not: Bu mesajın hazırlanmasında https://sorularlarisale.com/eskiden-ekser-islam-a ...ar-misiniz linkindeki açıklamalardan yararlanılmıştır.


turgutkuzan

1 yıl önce - Sal 31 May 2022, 11:08

Alıntı:
90. Muvakkat (geçici) lezzetten ziyade, muvakkat eleme (acı, keder, sıkıntı) tebessüm etmeli, hoşgeldin demeli.
Geçmiş lezâiz (lezzetler), ah vah dedirtir.
Ah, müstetir (gizli, örtülü) bir elemin (acı, keder, sıkıntı) tercümanıdır.
Geçmiş âlâm (elemler, acılar), oh dedirtir.
O oh, muzmer (gizli, saklı) bir lezzet ve nimetin muhbiridir. (haber veren)


Gelip geçici lezzetleri takip edip arzu etmektense, çabuk geçen sıkıntı ve acılara tebessüm edip "Hoş geldin!.." demeli.

Çünkü gelip geçmiş o lezzeti hatırladığında kaybettiğin için ah, vah ve tuh! çekersin.
Hatta o lezzeti kaybetmenin acısı lezzetin kendisinden daha pahalı düşebilir.
Bu cihetle bakıldığında her lezzetin içinde onu "kaybetme acısı" yatmaktadır.
Yani bir tadarsın, bin ah çekersin.

Geçmişte çekilen sıkıntı ve kederler ise, hatırlandıkça aksine insana oh çektirir.
Çünkü acının dinmesi ve sıkıntıların bitmesi lezzet iken, lezzetin sona ermesi de elemdir insana acı verir.

Yani geçmişte çektiğin bir sıkıntının ağırlığı, acısı, sıkıntısı gitmiş yerine sevabı ve lezzeti gelmiş.
Üstelik çekilen o sıkıntı insanı hem manen tekemmül ettirmiş hem de ahiretteki derecesini arttırmıştır.

Her bela ve sıkıntı bir nimetin, bir güzelliğin de habercisidir.

Çünkü Allah kullarına karşı pek merhametli ve affedici olduğu için, her zahmetten sonra bir rahmet gönderir.

Not: Bu mesajın hazırlanmasında https://sorularlarisale.com/muvakkat-lezzetten-zi ...stetir-bir linkindeki açıklamalardan yararlanılmıştır.


turgutkuzan

1 yıl önce - Çrş 01 Hzr 2022, 10:27

Alıntı:
91. Nisyan (unutkanlık) dahi bir nimettir.
Yalnız hergünün âlâmını (elemler, acılar) çektirir, müterâkimi (birikmiş, yığılmış) unutturur.

Nisyan; yani unutmak bir nimettir.
Çünkü insan imtihanın icabı olarak birçok elemler ve musibetlere uğrar, görür.
Bela ve musibetler insanı üzer, yıpratır, acı verir.

Fakat musibetlerin üzerinden zaman geçtikçe, insan o hâdiseyi unutmaya başlar veya alışır.
Başlangıçtaki elemler hafiflemeye, acılar azalmaya başlar.
Uzun bir zaman sonra da hiç kalmaz.
Hatta lezzetlere dönüşmeye başlar.

Çünkü geçmiş elemler lezzet verir.
Eğer bir de şükretmişse tamamen sevaba dönüşür.

Her nimetin bir külfeti vardır.
İşlerin hayırlısı ve istikâmetlisi, vasat olanıdır.

Not: Bu mesajın hazırlanmasında https://sorularlarisale.com/nisyan-dahi-bir-nimet ...er-misiniz linkindeki açıklamalardan yararlanılmıştır.


turgutkuzan

1 yıl önce - Prş 02 Hzr 2022, 09:10

Alıntı:
99. Sıkıntı sefahetin (beyinsizlik ve akılsızlık; yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük) muallimidir. (öğreten, yetiştiren)
Yeis (ümitsizlik) dalâlet-i fikrin (fikir sapkınlığı), zulmet-i kalb (kalp katılığı, kalbin kararması) ruh sıkıntısının menbaıdır. (kaynak)


İnsanı ahlaksızlığa sevkeden en birinci muallim, ‘sıkıntı’dır.
İman ve ibadet, ruhun ferah ve saadet kaynaklarıdır.
Bunlardan mahrum olan yahut tam istifade edemeyen insanlarda ruhî sıkıntılar baş gösterir.

İnsanoğlu, kendisine düşen vazifeyi tam olarak yaptıktan sonra neticeyi Allah’tan beklemesi gerekirken, bütün problemlerini kendi iradesiyle çözmeğe, bütün engelleri kendi kudretiyle aşmaya çalışır.
Bunu başaramayınca da sıkıntıya düşer.

İçindeki bu manevî sıkıntıyı ve ruhundaki bu tevekkül boşluğunu eğlencelerle, ahlâksızlıkla, içkiyle, uyuşturucuyla doldurmak ister

Dalalet-i fikrin kaynağının "yeis" (ümitsizlik) olmasına gelince, ümitsizliğe düşen bir insan, denize düşenin yılana sarılması gibi, batıl cereyanlarda, yanlış itikadlarda yahut hakikatten uzak şahsî görüşlerinde bir teselli aramaya başlar.
Bunların hiçbiri insanı tatmin etmediği, onun manevî yaralarına çare olmadığı, suallerine cevap veremediği ve onun için bir teselli kaynağı olamadığı için, bunlara kapılan bir insanın vazgeçilmez akıbeti yine ümitsizliğe düşmek ve çaresizlik içinde kıvranıp durmaktır.

Not: Bu mesajın hazırlanmasında https://sorularlarisale.com/sikinti-sefahetin-mua ...er-misiniz linkindeki açıklamalardan yararlanılmıştır.


turgutkuzan

1 yıl önce - Cum 03 Hzr 2022, 11:54

Alıntı:
106. Şeriat ikidir.

Birincisi: Âlem-i asgar (küçük âlem) olan insanın ef'âl (fiiler, işler) ve ahvâlini (haller, davranışlar) tanzim eden ve sıfat-ı kelâmdan (konuşma sıfatı) gelen bildiğimiz şeriattır. (Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet)

İkincisi: İnsan-ı ekber (en büyük insan) olan âlemin harekât (hareketler, davranışlar) ve sekenâtını (durgunluklar) tanzim eden, sıfat-ı iradeden (Cenâb-ı Hakkın irade sıfatı) gelen şeriat-ı kübrâ-yı fıtriyedir ki (yaratılışta konulan ilâhî büyük şeriat, kâinattaki kanunlar) , bazan yanlış olarak "tabiat" tesmiye edilir. (isimlendirilmek)

Melâike (melekler) bir ümmet-i azîmedir ki (büyük millet, topluluk), sıfat-ı iradeden (Cenâb-ı Hakkın irade sıfatı) gelen ve şeriat-ı fıtriye (Allah’ın yaratılışa koyduğu, bütün varlıkların tâbi olduğu kanunlar) denilen evâmir-i tekviniyesinin (yaratılışa yönelik Cenâb-ı Hakkın emirleri, kanunları ) hamelesi (taşıyıcılar) ve mümessili (temsilci) ve mütemessilleridirler. (yansıyan, akseden görüntü)


İki türlü şeriat vardır; Birisi, Allah’ın kelam sıfatından gelen; vahiy ve peygamberler vasıtası ile insanlığa gönderilen dinlerdir.
Dinler, insanların ibadet, ahlâkî ve içtimaî hayatlarını tanzim eden ve onlara hakta rehberlik eden semavî emir ve yasaklardır.
İnsan neye inanacak neye inanmayacak, Allah’a karşı nasıl ibadet edecek, insanlarla olan münasebetlerinde nelere dikkat edecek ve nasıl bir tavır sergileyecek, bütün bunları İslam şeriatı tayin ve tesbit eder.
Bu şeriata ittiba edenler hem dünya hayatında hem de ahiret hayatında mes’ud ve bahtiyar olurlar.

Diğer şeriat ise, Allah’ın irade ve kudret sıfatından gelen tekvinî şeriattır.
Yani adetullah veya sünnetullah dediğimiz kanunlardır.
Bunlara tekvinî emirler denilir.
Çekirdeğin çatlayıp büyümesi, yıldızların hassas bir şekilde yörünge içinde hareket etmeleri, bütün canlıların hayat şartlarının ve rızıklarının mükemmelen tanzim ve tedbir edilmesi, suyun kaldırma kanunu, yerin çekim kuvveti, soğuğun üşütmesi, ateşin yakması, kuvvetin üstünlüğü, çalışmanın servet sahibi etmesi, tembelliğin sefalet ve fakirliğe sebep olması irade sıfatından gelen sünnetullah kanunlarıdır yani, kevnî şeriattır.

Bu sünnetullah kanunlarına uymayanlar, cezasını peşinen dünyada görür, uyanlar ise mükâfatını peşinen alır.

Mesela, zehir içen ölür, kendini yirmi katlı bir binadan atan paramparça olur.
Allah’ın kudret kanunlarında ceza da mükâfat da peşindir.

İşte, nasıl ki, kelam sıfatından gelen dinin hükümlerine uymak insanların ve cinlerin vazifesi ise, şu irade sıfatından gelen fıtrî ve tekvinî şeriata uymak da yine bütün insanların ve cinlerin vazifesidir.
Dine uymayanların ekserisi ahiret hayatında ceza çekerler; ama fıtrî şeriata, yani sünnetullah kanunlarına uymayanlar, peşinen cezasını bu dünyada çekerler.
Bu mü’min olsun kâfir olsun fark etmez.

Kâinattaki adetullah kaidelerine uymayanların peşinen zelil ve hakir olmaları Allah’ın değişmez bir kanunudur.

Bu şeriatı terk eden dünya hayatında perişan olur, mahkûmiyet ve sefalet içinde yaşar.
Yüce Allah bu imtihan dünyasında eşyanın vücuda gelmesini birtakım şartlara ve sebeplere bağlamıştır.
Muhtaç olmamak için çalışmak, hasta olunca ilaç kullanmak tevekkülün icabıdır.

Melekler kâinattaki işleyen bu kanunların temsilcileri ve vekilleridir.
Meleklerin en büyük vazifelerinden birisi de kâinatta şuursuz varlıklara vekâlet etmek onların tesbih ve dualarını temsil etmektir.

Bir ağacın dalları, yaprakları, çiçekleri ve meyveleri ilahî isimlerin birer tecellisidir.
Bu tecellileri okuma, anlama ve şuurlu bir şekilde Allah’a arz etme meleklerin vazifesidir.

Kâinattaki bütün varlıkları bu şekilde düşündüğümüzde, meleklerin sayısız ve çok ve büyük bir ümmet olduklarını anlarız.


Not: Bu mesajın hazırlanmasında https://sorularlarisale.com/hakikat-cekirdeklerin ...er-misiniz linkindeki açıklamalardan yararlanılmıştır.


turgutkuzan

1 yıl önce - Cmt 04 Hzr 2022, 18:11

Alıntı:
109. En bedbaht (kötü bahtlı, talihsiz), en muztarip ( ıstıraplı, sıkıntılı), en sıkıntılı, işsiz adamdır.
Zira, atâlet (hareketsizlik, tembellik) ademin (hiçlik, yokluk) biraderzadesidir. (kardeş oğlu, yeğen)
Sa'y (çalışma, emek), vücudun hayatı ve hayatın yakazasıdır. (uyanıklık hâli)


Atalet, tembellik ve durgunluk gibi şeyler, var olması mümkün ama varlığı harekete ve gayrete bağlı olan makam ve nimetlere ulaşaya mânidir.

Mesela, mimar ve hekim olma istidadına ve zekâsına sahip olan bir çocuk okumayıp tembellik gösteriyor, mimar veya hekim olma imkânını kaybediyor.
Dolayısı ile mimarlık veya hekimlik mesleği vasıtasıyla elde edeceği birçok nimeti de kaybetmiş olur.

Çalışan, istihsal eden ve gayret gösteren kişi servet kazanır, zengin olur ve birçok nimete kavuşur.
İşsiz tembel adam ise, bunlardan mahrum kalır.
Çalışan, azimli ve gayretli olan insan nice nimetlere mazhar olur ve en yüksek makamlara ulaşır.
Tembel tembel oturan, hiçbir gayret göstermeyen kişi de birçok nimetten mahrum kalır, sefil bir hayat sürmeye mahkûm olur.

Kâinatta tembelliğe yer yoktur.
Sükûn, sükûnet, yeknesaklık ve tembelliğin yokluk ve bütün bütün zarardır; hareket, faaliyet, teceddüd ve tebeddülün ise, varlık ve hayırdır.

Not: Bu mesajın hazırlanmasında https://sorularlarisale.com/en-bedbaht-en-muzdari ...ve-hayatin linkindeki açıklamalardan yararlanılmıştır.



sayfa 3
ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET