Ana Sayfa 1 milyon Türkiye fotoğrafı
Son Asrın Mimarı Said-i Nursi Öğretileri
« önceki   123 ... 313233 ... 104105106   sonraki »

ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET
cevap yaz
sayfa 32
A.Mehmet
3 yıl önce - Cmt 11 Nis 2020, 18:20

Alıntı:
Maalesef hiçbirimiz iyi bir sınav veremedik. Dün doğru olduğuna inandığımız şeyleri bugün kötüler olduk. Kötüleyenlere birşey söyleyemiyorum. Çünkü dün iyi olanlar bugün kötüleniyorsa bunda en büyük suç kendilerindedir. Artık bunun kaynağı milletin cahilligi mi yoksa saflığı mı bilemedim.

Kuranda gecen helak olan kavimlerin sozleri de ayni bu sekildeydi.Babalarinin gittigi yollari dogru zannedip ve inat edip Peygamberlere bir turlu inanmamalariydi.Babalarimiz ne demis neyi sevmis bizleri ilgilendirmez biz muslumanlari sadece ALLAH ve Rasulu ilgilendirir.Kuran,hadis ve sahabeler dinde tek yoldur araya girenler alim degil haindir.


Mustafaa ahmet
3 yıl önce - Cmt 11 Nis 2020, 20:24

Alıntı:
Osmanlı medreselerinde, Arapça eğitimi için oktulan kitaplar
İslâmî bilimlerin temel derslerine hazırlayıcı veya yardımcı olan Sarf, Nahiv, Belâgat, Hesap, Hendese gibi derslere “Muhtasarat” deniyordu. Ancak bunlarda temel eğitim alındıktan sonra diğer derslerin eğitimine başlanabiliyordu.

Sarf
Kelime türemeleri ve fiil çekimleri konularını işleyen temel Arapça gramer biliminin adı. Sarf dersi içinde okutulan kitaplardan en meşhur olanları “Emsile”, “Binâ”, “Maksûd”, “İzzî”, “Merah” ve “Kâfiye”dir.

“Emsile”: Yazarı bilinmeyen, ama medreselerde yüzlerce yıldır ezberletilen, üzerinde yüzlerce şerh yapılmış temel gramer kitabı. Fiil ve isimlerin çekimlerini örneklerle açıklamaya çalışan küçük bir risale idi.

“Binâ”: Gene yazarı bilinmeyen ve kelimeden kelime türet-meye (“tasrîf”) yarayan 35 kuralı anlatan bir kitaptır. Kitap medreselerin başlangıç kitaplarındandı ve öğretim metodolojisi açısından oldukça zayıf bir kitap olduğu için, medrese öğrencileri yıllarca bu kuralları ezberlemeye çalışırdı. Halk arasında söylenegelen “Benim oğlum Binâ okur, Döner döner gene okur” deyişi de bu kitaba işaret etmektedir.

“Maksûd”: Gene yazarı bilinmeyen ve Arapça fiil çekim kurallarını anlatan bir ders kitabı idi. Yüzlerce şerhi arasında İmam Birgivî’nin şerhi meşhurdu.

“İzzî”: İzzeddin Abdülvahhab bin İbrahim ez-Zincânî’nin ( -1257) sarf, nahiv ve lügat konularını işleyen meşhur eseri. Birçok şerhi yapılmıştır. “İzzî Şerhi Sadettin Hâşiyesi”, Dede Cengî Efendi (-1567) tarafından hazırlanmış ve medrese talebeleri arasında çok tutulan bir eser idi..

“Merâh”: Ahmet b.Ali b.Mesut’un sarf ve nahiv konuların-dan bahseden eseri. Buna Kemalpaşazâde’nin yaptığı şerh “Felâh” adını taşıyordu. Bursalı Ahmet Efendi’nin Merah Şerhi talebeler arasında meşhur idi.

Yahya Necmü’l-Eimme’nin “Takrîb“, İbni-i Hâcib’in “Şâfiye” (Seyyid Abdullah Çarperdî şerhi) adlı kitapları da sarf alanında bazı yerlerde okutulan kitaplardandı.

Nahiv
Arapça dilbilgisinin ikinci kademesi olan “cümle yapısı ve kuruluşu” ile ilgili konuların anlatıldığı bir derstir.

Nahiv dersinde en yaygın olarak okutulan kitaplar;

Birgivî Muhammed Efendi’nin “Avâmil”, “İzhar” adlı kitapları,
İbni Hâcib’in “Kâfiye” adlı kitabı,
İbni Hişâm’ın “Mugni’l-Lebib” ve “Kavaidü’l-İ’rab” adlı eserleri,
İbni Mu’tî’nin “ed-Dürretü’l-Elfiyye” adlı eseri,
“Molla Câmi” diye bilinen “Kâfiye” şerhi,
ve bunların dışında “İsam”, “Abdülgafur”, “İmtihani’l-Ezkiya”, Cürcânî’nin “Avâmil”i, Zemahşerî’nin “Mufassal”ı, “Şerh-i Keşfü’l-Esrar”, “Dibâce” ve “Şerh-i Misbah” (“Dâvü’l-Misbah”ın şerhi) gibi kitaplardır. Nahiv kurallarının kolayca ezberlenmesi için, bu alandaki bazı kitaplar manzum hale getirilmiş veya manzum eserler yazılmıştır.

Avâmil: Aslen Balıkesirli olan, ama Birgi’de kendisi için yaptırılan büyük medresede uzun yıllar ders verdiği için “Birgivî” diye bilinen Muhammed Efendi’nin ( -1573) hazırladığı bir eserdir. “Avâmil”, âmiller demektir. Âmil, Arapça gramerde kelimelerin sonuna tesir eden edat gibi kelimeler, ismin halleri denen “cerr” harfleri; “için”, “gibi”, “-den beri”, “eğer”, “niçin” gibi kelimelerin kullanışları, temenni, ümit, mutlaklık, istisna, nedensellik v.s. gibi durumları bildiren harflerin kullanışları üzerinde durur. 25 sayfalık bu küçücük kitapçık genelde Arapça cümlelerde çok önemli olan kelime sonlarındaki değişmeler (i’rab) üzerinde durur. Baştan sona kural ve örneklerle dolu olan bu kitabın, öğrenciler tarafından daha iyi anlaşılması için birçok şerhleri yapılmıştır.

İzhâr: Asıl adı “”İzhâru’l-Esrâr fi’n-Nahv” (Nahivdeki Sırla-rın Açıklanması) olan bu kitap da Birgivî Muhammet Efendi’nindir. Genelde Avâmil kitabındaki konuların daha derinlemesine işlendiği bu kitap da kelime sonlarındaki değişiklikleri âmil, ma’mûl ve amel (i’rab) düzeni ile inceler.

Arapça gramer kurallarını anlatmak için yazılmış bu eserler de Arapça yazıldığı için, çeşitli isimlerle şerhedilmiş, “Mevhum-u İzhâr” adıyla Osmanlılar zamanında Türkçeye çevrilmiştir. Özellikle “Adalı” diye bilinen şerh, öğrenciler arasında yaygın olarak kullanı-lıyordu. Kitapların Arapça orijinalleri ve Türkçeleri günümüzde de yayınlanmıştır.

Kâfiye: Sarf ve nahiv ilimlerinde üstad olan ve “İbni Hâcib” unvanıyla tanınan Osman b. Ömer ( -1174) tarafından yazılmıştı (aynı yazarın “Fer’i” ve “Müdevvene” adlı nahiv kitapları da vardır). Nahiv alanında ileri düzeyde okutulan, sadece örneklerle öğretmeyi amaçla-mayıp konuların felsefesine de giren bir kitap idi. Muhammed Bahşî (veya Halebî) (1628-1687) tarafından “eş-Şâfiye fî Nazmi’l-Kâfiye” adıyla nazım haline getirilmişti. Aslında Kâfiye şerhi olan ve asıl adı “el-Fevâidü’z-Ziyâiyye fî Şerhi’l-Kâfiye” olduğu halde Molla Câmî (1414-1492) tarafından hazırlandığı için “Molla Câmî” adıyla bilinen nahiv kitabını da Kurt Muhammed Efendi (-1587) Türkçeye çevirmiştir. Vassaf Abdullah Efendi de “İrşâd-ı Ezkiyâ” adıyla man-zum olarak tercüme ve şerh etmiştir. “Şerhu Kâfiye” adıyla Alâaddin Ali Fenarî’nin (-1497) de bir eseri vardır.

“Mugni’l-Lebîb”: “İbni Hişam” diye bilinen ve Arapçanın incelikleri hakkında mükemmel bir bilgiye sahip olan Abdullah b. Yusuf’un (1309-1360) Arapçadaki edatlar ve harflerle ilgili kitabı idi. İznikli Vahyizâde Muhammed Efendi tarafından yapılan şerh çok meşhur idi (Arap âlimleri de buradan alıntı yapıyordu). İbni Hişam’ın nahve dair bir başka kitabı olan “Kavaidü’l-İ’rab” da Osmanlı medreselerinde okutulan bir eser idi ve birçok hâşiyeleri vardı. Gene İbni Hişâm’ın bu alanda, İrâkî’nin “Tenkih”i üzerinde yaptığı şerh olan “Tavhîd” kitabı da bazı yerlerde okutuluyordu.

“Elfiye”: “İbni Mâlik” (“İbni Melek” dendiği de oluyordu) diye bilinen Muhammed b. Abdullah’ın (1203-1273) nahive dair bin beyitlik meşhur eseri. İbni Malik burada nahiv kurallarını açıklarken örneklerini Kur’ân, hadisler ve meşhur Arap şiirlerinden seçmiştir (Gene İbni Malik’in nahve dair üçbin beyitlik “el-Kâfiyetü’ş-Şâfiye” adlı bir eseri yanında “Teshil” gibi kitapları da vardır). Murâdî, İbni Nâzım gibi yüzlerce âlimin Elfiye Şerhleri vardır. İbni Mu’tî’nin ( -1265) nahve dair esas adı “ed-Dürretü’l-Elfiyye” olan bir eseri vardır.

“Şerh-i Mısbah”: Nasır b.Abdüsseyyid Matrızî (-1212) tarafından yazılan nahve dair “Mısbah” kitabının şerhidir.

“İmtihânü’l-Ezkiyâ”: Kadı Beydâvî’nın Kâfiye özeti olan “Lübâbü’l-Elbâb fî İlmi’l-İ’râb” adlı eserinin Birgivî Muhammet Efendi tarafından “İmtihâni’l-Ezkiya Şerhu’l-Lübbî mine’l-Nahv” adıyla şerhedilmiş halidir. Ayrıca bunun da birçok şerh ve hâşiyeleri vardır.

Belagat
Bilim olarak düzgün ve yerinde konuşma sanatının kurallarını inceler. Kendi içinde Meânî, Beyân ve Bediî olarak üçe ayrılır. Esas amacı Kur’ân’ın ifade mucizesini ortaya koymak, İslâm dininin anlatımında konuşmacıları iyi yetiştirmek olan bu bilim, sık sık Arap edebiyatı ile de karışmıştır.

Belâgatın

“me’ânî” kısmında haber ve dilek kipleri, emir, yasaklama, soru, temenni, ünlem şeklindeki ifadeler, cümle içinde kelimelerin yeri, cümleleri birbirine bağlama veya uzun cümleleri ayırma, sözü uzatma ve kısaltma gibi konular;
“beyân” kısmında teşbih (benzetme), kelimeleri mecazî anlamda kullanma teknikleri, kinaye gibi konular;
“bediî’” kısmında da kelimelerle ve anlamlarla ilgili süsleme sanatları, güzel söz söyleme sanatları anlatılmaktadır.
Belâgat alanında en yaygın olarak okutulan kitaplar “Muhtasar Meani”, “Mutavvel”, “İzâh”, “Miftah”, Telhis”, “İsâm” ve Seyyid Şerif’in “Miftah Şerhi”dir.

Belâgat bilimlerinde okunan kitapların temelini Siraceddin Sekkâkî’nin ( -1228) “Miftâhu’l-Ulûm” adlı eser teşkil eder. Bu eserin birinci bölümü sarf, ikinci bölümü nahiv ve son bölümü de meânî ve beyân bilimlerine ayrılmıştı. Bu esere Hatib el-Kazvinî ( -1338) tarafından yazılan “Telhisü’l-Miftâh fî’l-Me’ânî ve’l-Beyân” adlı şerh (veya İbni Hâcib’in aynı esere yazdığı muhtasar) bazen “Telhîs” bazen “Miftâh” olarak söylenegelmiştir. Bu eser, gerek şerh gerekse hâşiye olarak daha sonraki belâgat kitaplarının esasını teşkil etmiştir (gene belâgat kitapları arasında yer alan “İzâh” da Kaz-vinî’nindir). Sadettin Teftazanî’nin hem “Miftahu’l-Ulûm” şerhi hem de “Telhîs” şerhi vardır. Bu şerh » “Mutavvel” adını taşıyordu. Daha sonra bu şerhi kısaltarak » “Muhtasar” adını vermiştir.

Medreselerde “Şerh-i Miftâh” olarak okutulan şerhler Seyyid Şerif’in, Sadettin Teftazânî’nin veya Şeyhülislâm İbni Kemâl’inkidir. Bu, müderrisin seçimine bağlı idi.

Fâtih zamanında 30-35 akçe yevmiyeli medreselere, bu kademede okutulan kitabın adına izafeten “Miftah medreseleri” deniliyordu.

“Mısbah”: Sekkâkî’nin “Miftâhu’l-Ulûm” adlı eserine Seyyid Şerif Cürcânî tarafından yapılan şerh. Bu şerhe Osmanlı müderrisleri tarafından birçok şerh ve hâşiyeler hazırlanmış; eser, üzerinde yapılan çalışmalarla beraber Osmanlı medreselerinde en çok okunan kitaplar-dan biri olmuştur.

“Mutavvel”: Eserleri yüzyıllarca Anadolu medreselerinde ders kitabı olarak okutulan Sa’deddin Mes’ûd b. Ömer Teftazânî’nin (1312-1390), Hatib Dımışkî’nin “Telhîsü’l-Miftâh” kitabına yazdığı şerh olan “el-Mutavvel ale’t-Telhîs” adlı eseri (Teftazânî’nin “el-Mutavvel ale’l-Miftâh” adlı eseri de var). Kur’ân’ın ifadelerinin güzelliğini en iyi açıklayan eser olarak bilinir. Bunun Seyyid Şerif Cürcânî ( -1413), Ebu’l-Kâsım el-Leysî es-Semerkandî (1483) ve Siyâlkûtî (-1656) tarafından yapılan hâşiyeleri ve Hasan Çelebi ( -1481) tarafından yapılan şerhi de meşhurdur. Abdünnafi İzzet Efendi (-1890) tarafından tercüme edildi.

“Muhtasar”: Sa’deddin Mes’ûd b. Ömer Teftazânî’nin belâ-gat bilimine dair eseri. Bu da medreselerde yaygın olarak okutulu-yordu.

“Telhîs”: “Telhîs fi’l-Belaga”. Sa’dettin Teftazanî’nin Arap Edebiyatı konusundaki eseri. Kadı Celaleddin Kazvinî’nin de gene meani ve beyan üzerine “Telhîs”i vardır.

Osmanlı medreselerinde okutulan dersler, konular ve ders metodu
Medrese programında yer alan konular ve dersleri aklî ve naklî, dinî ve din dışı ilimler, doğrudan ve dolaylı olarak programda okutulanlar olmak üzere sınıflandırılabilir.

Medresede okutulan dersler esas itibariyle;
- cüz’iyyat denilen hesap, hendese, hey’et ve hikmet dersleri;
- alet ilimleri (ulûm-ı âliyye / علوم آليّة) kabul edilen belâgat (meânî, bedî‘, beyân), mantık, kelâm, Arap sarf ve nahvi, dil ve edebiyatı dersleri;
- ulûm-ı âliye (علوم عالية) denilen tefsir, hadis ve fıkıh derslerinden oluşmaktaydı.

Derslerde belirli kitaplar takip edilirdi. Bu kitapların hemen tamamı Arapça idi, ancak eğitim dili Türkçe, eğitim metodu ise genelde takrir tarzındaydı. Müderris İslâm dünyasının Gazzâlî, Ebû Hafs en-Nesefî, Adududdîn el-Îcî, Sa‘deddin et-Teftâzânî, Seyyid Şerîf el-Cürcânî, Kādî Beyzâvî, Zemahşerî ve Râzî gibi üstatlarının klasik metinler haline gelmiş olan Arapça kitaplarını takrir eder, tartışmalar, soru-cevaplar Türkçe olurdu.

Medrese ders kitapları İslâm dünyasında meşhur olan, üzerlerine pek çok şerh ve hâşiyenin yazıldığı kitaplardı.

Bunlar genellikle Osmanlı öncesi dönemde yazılmış eserler olmakla birlikte içlerinde;
- Molla Fenârî’nin Fuṣûṣü’l-bedâyiʿi,
- Molla Hüsrev’in Dürerü’l-ḥükkâm ve Ġurerü’l-aḥkâm’ı,
- Mirḳātü’l-vüṣûl ile bunun şerhi Mirʾâtü’l-uṣûl’ü,
- Molla Gürânî’nin Ġāyetü’l-emânî ve Ebüssuûd Efendi’nin İrşâdü’l-ʿaḳli’s-selîm adlı tefsiri,
- Birgivî’nin nahivden ʿAvâmil ve İẓhârü’l-esrâr’ı,
- İbrâhim b. Muhammed el-Halebî’nin Mülteḳa’l-ebḥur’u
gibi Osmanlı âlimleri tarafından yazılanları da vardı.

Osmanlı âlimlerinin önceki eserlere yazdıkları şerh ve hâşiyeler de ders kitabı veya yardımcı kitap olarak medreselerde takip edilirdi.

XV-XVI. yüzyıllarda Osmanlı medreselerinde okutulan otuz üç kitaptan on üçünün İran’da, onunun Mısır’da, yedisinin Mâverâünnehir, Hârizmşah ve Fergana’da, üçünün Anadolu ve Horasan’da yetişen müellifler tarafından yazıldığı anlaşılmaktadır.

XVII-XVIII. yüzyıllarda medreselerde işlenen konular ve derslerle ilgili nesir ve nazım halinde müfredat programlarının yazıldığı bilinmektedir.

Bunlar arasında;
- İshak Tokadî’nin Manzûme-i Tertîb-i Ulûm’u,
- Saçaklızâde Mehmed Mar‘aşî’nin çok kapsamlı ve sistemli Arapça Tertîbü’l-ʿulûm’u,
- Müderris Ali Uşşâkī’nin Kasîde fi’l-kütübi’l-meşhûre fi’l-ulûm’u,
- bir heyet tarafından hazırlanan Kevâkib-i Seb‘a
- ve Erzurumlu İbrâhim Hakkı’nın Tertîbü’l-ulûm adlı eserleri sayılabilir.

Taşköprizâde’nin, 1525-1545 yıllarındaki müderrisliği sırasında en aşağı medreseden 60 akçeli en yüksek medreseye kadar çeşitli medreselerde;
- kelâmdan Ḥâşiyetü’t-Tecrîd ve Şerḥu’l-Mevâḳıf’ı,
- fıkıhtan Şerḥ-i Ferâʾiż’i, Sadrüşşerîa’nın Şerḥu’l-Viḳāye’sini ve el-Hidâye’yi,
- usûl-i fıkıhtan et-Tavżîḥ ve et-Telvîḥ’i,
- hadisten Meṣâbiḥu’s-sünne ve Meşâriḳu’l-envâri’n-nebeviyye’yi, Buhârî’yi,
- tefsirden Beyzâvî’nin Envârü’t-tenzîl’ini,
- belâgattan el-Muṭavvel ve Şerḥ-i Miftâḥ’ı okuttuğu belirtilir.

XV ve XVI. yüzyıllarda felsefî konular ve matematik, mühendislik, tıp gibi teknik konular Osmanlı medrese programında yer almakta ve okutulmakta iken felsefî ve teknik konuların zamanla neden ve nasıl gerilediği meselesi üzerinde en çok durulan bir husustur.

Taşköprizâde, daha 1540’larda medresede tartışmalı kelâm ve matematik bahislerinin ulemâ arasında önemini yitirmesinden, ilim seviyesinin düşmesinden yakınmaktadır. Kadızâdeliler ve Sivâsîzâdeliler arasındaki yersiz tartışmalara bizzat şahit olan Kâtib Çelebi muhtemelen bunun da tesiriyle artık seviyeli, faydalı kelâm ve felsefe tartışmalarının yerini lüzumsuz zıtlaşma ve inatlaşmaların aldığını belirtmiştir.

Kâtib Çelebi, medreselerde matematik derslerinin de eskisi gibi okutulmadığına temas ederek fıkhî meseleler için matematik ve hesap derslerinin önemini vurgulamaktadır.

Medrese programında tarih, coğrafya, Türk edebiyatı ve Fars edebiyatı yer almadığı halde Osmanlı medreselerinden yetişen, daha sonra yıllarca müderrislik yapan birçok âlimin tarih kitapları yazdığı, bunların içinde divan sahibi şairlerin olduğu bilinmektedir. Medrese programında doğrudan bulunmayan tarih ve coğrafyaya medresede çeşitli ders kitaplarının ve konuların okunması sırasında ihtiyaç duyulduğu, bu sebeple medrese muhitinde yazılan veya tercüme edilen birçok tarih ve coğrafya eserinin olduğu dikkati çeker.

Osmanlı devlet teşkilâtına dair anonim bir eser olan Hırzü’l-mülûk’e göre (s. 195) medreseye devam eden bir talebe önce bir miktar sarf ve nahivle diğer başlangıç derslerini (muhtasarât) ayrıca mantık, kelâm ve meânî okur, İstanbul’a gelince Hâşiye-i Tecrîd medreselerinin her birinde üçer dörder ay kalarak her müderristen beş altı ders görüp dört beş yıl zarfında Semâniye medreselerine ulaşır, orada bir yıl kadar durur, ardından padişah medreselerine girer, birçok âlimden yararlanarak yirmi beş-otuz yaşlarında mülâzım olup medreseye veya kadılığa tâlip olurdu.

Hezarfen Hüseyin Efendi’nin Telhîsü’l-beyân’ında ise medresede ders usulü muteber kitapların yerleşmiş geleneğe göre sırayla okunması, müderristen hangi konu ve kitaplar nereye kadar okunduysa elindeki temessüke düzenli işlenmesi, başka bir müderrisin temessüksüz talebeyi kabul etmemesi, her ilimde aşağıdan yukarıya doğru gerekli kitapların sırayla okunması şeklinde özetlenmiştir.

Medrese dereceleri ve okutulan kitaplar
Medrese derecesi Ders adı Okutulan Kitaplar
Yirmili BelâgatKelâm
Fıkıh

MutavvelHâşiye-i Tecrîd
Şerh-i Feraiz

Otuzlu BelâgatKelâm
Fıkıh

Hadis

Şerh-i MiftahHâşiye-i Tecrîd
Tenkih, Tavzih

Mesâbih

Kırklı BelâgatFıkıh
Usul-ü Fıkıh

Hadis

Miftahu’l-UlûmSadru’ş-Şerîa, Meşârik
Tavzih (Teftezânî)

Mesâbih (Bagavî)

Ellili Hâriç FıkıhKelâm
Hadis

HidâyeŞerh-i Mevakıf
Mesâbih

Ellili Dâhil FıkıhUsul-ü Fıkıh
Hadis

Tefsir

HidâyeTelvîh
Buharî

Keşşaf, Beyzâvî

Sahn-ı Seman FıkıhUsul-ü Fıkıh
Hadis

Tefsir

HidâyeTelvîh, Şerh-i Adûd
Buharî

Keşşaf, Beyzâvî

Altmışlı FıkıhUsul-ü Fıkıh
Kelâm

Hadis

Tefsir

Hidaye, Şerh-i FeraizTelvîh
Şerh-i Mevâkıf

Buharî

Keşşaf

Detaylı bilgi ve kaynaklar için bk.
- Temel, Ahmet Vefa, Haseki Dini Yüksek İhtisas Eğitim Merkezi ile Medreselerin Modern ve Klasik Arapça Öğretim Müfredatı Açısından Değerlendirilmesi, Abant İzzet Baysal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2014, cilt: II, sayı: 3, s. 71-88..
- TDV İslam Ansiklopedisi, Medrese md



Cumhuriyet döneminde medreseler kapanınca Kur'an'ın doğrudan tercüme edilmesi gündeme geldi. bundan amaç Kur'an'ın doğrudan iyi anlaşılması değil,
Türkçesinin onu yerine okunması, Sözde medeniyet ile çeliştiği düşünülen ayetlerin değerinin düşürülmesi, tekrarının lüzumsuz olduğunun gösterilmesi, ibadetin güya Türkçe yapılması, ezanın Türkçe okunması ve en nihayetinde dinin tüm esaslarının bozulması idi.

Alıntı:
Millî Mücadele Savaşı’nın daha ilk günlerinde Mustafa Kemal’den yardımlarını hiç esirgemeyen, Mustafa Kemal İstanbul Hükümeti’nin baskıları karşısında 3. Ordu Müfettişliği görevinden istifa ederek bir sivil vatandaş olduğunda bütün ordusuyla “Paşam emrinizdeyiz” ifadesini kullanan bir Paşa: Kâzım Karabekir. Cumhuriyet’in kurulmasından sonra adeta yaptıkları göz ardı edilerek, fikirleri sorulmamış ve cumhuriyeti kuran kadronun dışına itilmiştir. Ancak Paşa’nın daha sonra kurucuları arasında bulunduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasında bunların yanında şüphesiz en önemli sebep belki de Kur’an’ın Türkçeleştirilmesi, din ve din adamlarına karşı cumhuriyet kadrosunun (Mustafa Kemal, İsmet İnönü ve Fethi Okyar) pervasızca sözleri ve davranışları olmuştur. Kâzım Karabekir, bu zevatın din konusundaki fikirlerini hatıratında şöyle anlatıyor:

14 Ağustos akşamı Türk Ocağı’nda verilen çay ziyafetinde ilk tehlikeli hamle göründü. Bakanlardan kimse yoktu. Hayli geç gelen Mustafa Kemal Paşa, bilim heyetinin şimdiye kadarki mesaisiyle ilgili görünmeyerek “Kur’an’ı Türkçeye aynen tercüme ettirmek” arzusunu ortaya attı. Şer’iye Vekili Konya Milletvekili Hoca Vehbi Efendi ve bunun gibi sözüne inandığım bazı zatlar şu bilgiyi vermişlerdi:

“Gazi Kur’an-ı Kerim’i bazı İslamiyet aleyhtarı züppelere tercüme ettirmek arzusundadır. Sonra da Kur’an’ın Arapça okunmasını, namazda bile yasaklayarak bu çeviriyi okutacak! Ve o züppelerle işi alaya alarak güya Kur’an’ı da İslamiyet’i de kaldıracaktır. Çevresindekiler kendisini bu tehlikeli yola sürüklüyor.”

Aynı akşam bu fikre ayak uyduran bazı kişileri görünce bu tehlikeli gidişatı önlemek için Mustafa Kemal Paşa’ya şöyle cevap verdim:

“Devlet Başkanı sıfatıyla din işlerini kurcalamanızın içeride ve dışarıdaki etkileri çok aleyhimize olur ve bize zarar verir. İşi ilgili makamlara bırakmalıyız. Fakat din konusu rastgele şunun bunun içinden çıkabileceği basit bir iş olmadığı gibi, kötü politika zihniyetinin de işi karıştırabileceği gözü önünde tutularak, içlerinde Arapçaya ve dini bilgilere hakkıyla vakıf değerli şahsiyetlerin de bulunacağı yüksek ilim adamlarımızdan oluşan bir kurul toplamalı ve bunların kararına göre tefsir mi, tercüme mi yapmak uygundur, ona göre bunları harekete geçirmelidir.”

Mustafa Kemal Paşa bana şu cevabı verdi:

“Din adamlarına ne gerek var, dinlerin tarihi malumdur. (Kur’an’ı) Doğrudan doğruya tercüme edivermeli!”

Bu fikrine şöyle karşılık verdim:

“Sömürgeleri Müslümanlarla dolu olan büyük milletler Kur’an’ı kendi siyasî çıkarlarına göre dillerine tercüme ettirmişlerdir. İslam dinine ve Arapçaya hakkıyla vakıf kimselerin bulunmayacağı herhangi bir kurul, tercümeyi mesela Fransızcasından yapabilir. Fakat bence burada eğitim programımızı tespit için toplanmış bulunan bu yüksek kuruldan vicdanî bir mesele olan din bahsinden değil, pozitif bilim cephesinden yararlanmak hayırlı olur. Kur’an’ın yapılmış tefsirleri var, gerekirse yenisini de yaparlar. Devlet otoritesini bu yolda yıpratmaktansa enerjimizi millî kalkınmaya akıtmak daha hayırlı olur.”

Mustafa Kemal Paşa bu beyanlarıma karşı hiddetle içindekini tamamen ortaya döktü ve şöyle dedi:

“Evet Karabekir, Arap oğlunun yavelerini(saçma sapan söz) Türk oğullarına öğretmek için Kur’an’ı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım! Ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler.”


kürşad58
3 yıl önce - Pzr 12 Nis 2020, 02:22



Mustafaa ahmet
3 yıl önce - Pzr 12 Nis 2020, 07:50



kürşad58
3 yıl önce - Pzr 12 Nis 2020, 12:06

Alıntı:
BİRİNCİ NÜKTE: 
Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâm'ın zahirî yara hastalıklarının mukabili, bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. 
İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyüb'den daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. 
Çünki işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şübhe, kalb ve ruhumuza yaralar açar. 
Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâm'ın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdid ediyordu. 
Bizim manevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdid ediyor. 
O münacat-ı Eyyübiyeye, o Hazretten bin defa daha ziyade muhtacız. 


Belkide burada almamız gereken en onemli ders Mustafa Bey...



Mustafaa ahmet
3 yıl önce - Pzr 12 Nis 2020, 17:54



Teflon Tava
3 yıl önce - Sal 14 Nis 2020, 22:26



Mustafaa ahmet
3 yıl önce - Sal 14 Nis 2020, 23:05
Hem dini hem fen ilimleri beraber okunacak bir üniversite hayali




yusufyuşa
3 yıl önce - Cmt 18 Nis 2020, 11:15



Mustafaa ahmet
3 yıl önce - Cmt 18 Nis 2020, 11:44



sayfa 32
« önceki   123 ... 313233 ... 104105106   sonraki »
ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET