Maalesef hiçbirimiz iyi bir sınav veremedik. Dün doğru olduğuna inandığımız şeyleri bugün kötüler olduk. Kötüleyenlere birşey söyleyemiyorum. Çünkü dün iyi olanlar bugün kötüleniyorsa bunda en büyük suç kendilerindedir. Artık bunun kaynağı milletin cahilligi mi yoksa saflığı mı bilemedim.
Kuranda gecen helak olan kavimlerin sozleri de ayni bu sekildeydi.Babalarinin gittigi yollari dogru zannedip ve inat edip Peygamberlere bir turlu inanmamalariydi.Babalarimiz ne demis neyi sevmis bizleri ilgilendirmez biz muslumanlari sadece ALLAH ve Rasulu ilgilendirir.Kuran,hadis ve sahabeler dinde tek yoldur araya girenler alim degil haindir.
Aşağıda Osmanlı medreselerinde okunan kitapların listesi var.
Medrese eğitiminin 15 kadar sürdüğü ifade ediliyor.
Alıntı:
Osmanlı medreselerinde, Arapça eğitimi için oktulan kitaplar
İslâmî bilimlerin temel derslerine hazırlayıcı veya yardımcı olan Sarf, Nahiv, Belâgat, Hesap, Hendese gibi derslere “Muhtasarat” deniyordu. Ancak bunlarda temel eğitim alındıktan sonra diğer derslerin eğitimine başlanabiliyordu.
Sarf
Kelime türemeleri ve fiil çekimleri konularını işleyen temel Arapça gramer biliminin adı. Sarf dersi içinde okutulan kitaplardan en meşhur olanları “Emsile”, “Binâ”, “Maksûd”, “İzzî”, “Merah” ve “Kâfiye”dir.
“Emsile”: Yazarı bilinmeyen, ama medreselerde yüzlerce yıldır ezberletilen, üzerinde yüzlerce şerh yapılmış temel gramer kitabı. Fiil ve isimlerin çekimlerini örneklerle açıklamaya çalışan küçük bir risale idi.
“Binâ”: Gene yazarı bilinmeyen ve kelimeden kelime türet-meye (“tasrîf”) yarayan 35 kuralı anlatan bir kitaptır. Kitap medreselerin başlangıç kitaplarındandı ve öğretim metodolojisi açısından oldukça zayıf bir kitap olduğu için, medrese öğrencileri yıllarca bu kuralları ezberlemeye çalışırdı. Halk arasında söylenegelen “Benim oğlum Binâ okur, Döner döner gene okur” deyişi de bu kitaba işaret etmektedir.
“Maksûd”: Gene yazarı bilinmeyen ve Arapça fiil çekim kurallarını anlatan bir ders kitabı idi. Yüzlerce şerhi arasında İmam Birgivî’nin şerhi meşhurdu.
“İzzî”: İzzeddin Abdülvahhab bin İbrahim ez-Zincânî’nin ( -1257) sarf, nahiv ve lügat konularını işleyen meşhur eseri. Birçok şerhi yapılmıştır. “İzzî Şerhi Sadettin Hâşiyesi”, Dede Cengî Efendi (-1567) tarafından hazırlanmış ve medrese talebeleri arasında çok tutulan bir eser idi..
“Merâh”: Ahmet b.Ali b.Mesut’un sarf ve nahiv konuların-dan bahseden eseri. Buna Kemalpaşazâde’nin yaptığı şerh “Felâh” adını taşıyordu. Bursalı Ahmet Efendi’nin Merah Şerhi talebeler arasında meşhur idi.
Yahya Necmü’l-Eimme’nin “Takrîb“, İbni-i Hâcib’in “Şâfiye” (Seyyid Abdullah Çarperdî şerhi) adlı kitapları da sarf alanında bazı yerlerde okutulan kitaplardandı.
Nahiv
Arapça dilbilgisinin ikinci kademesi olan “cümle yapısı ve kuruluşu” ile ilgili konuların anlatıldığı bir derstir.
Nahiv dersinde en yaygın olarak okutulan kitaplar;
Birgivî Muhammed Efendi’nin “Avâmil”, “İzhar” adlı kitapları,
İbni Hâcib’in “Kâfiye” adlı kitabı,
İbni Hişâm’ın “Mugni’l-Lebib” ve “Kavaidü’l-İ’rab” adlı eserleri,
İbni Mu’tî’nin “ed-Dürretü’l-Elfiyye” adlı eseri,
“Molla Câmi” diye bilinen “Kâfiye” şerhi,
ve bunların dışında “İsam”, “Abdülgafur”, “İmtihani’l-Ezkiya”, Cürcânî’nin “Avâmil”i, Zemahşerî’nin “Mufassal”ı, “Şerh-i Keşfü’l-Esrar”, “Dibâce” ve “Şerh-i Misbah” (“Dâvü’l-Misbah”ın şerhi) gibi kitaplardır. Nahiv kurallarının kolayca ezberlenmesi için, bu alandaki bazı kitaplar manzum hale getirilmiş veya manzum eserler yazılmıştır.
Avâmil: Aslen Balıkesirli olan, ama Birgi’de kendisi için yaptırılan büyük medresede uzun yıllar ders verdiği için “Birgivî” diye bilinen Muhammed Efendi’nin ( -1573) hazırladığı bir eserdir. “Avâmil”, âmiller demektir. Âmil, Arapça gramerde kelimelerin sonuna tesir eden edat gibi kelimeler, ismin halleri denen “cerr” harfleri; “için”, “gibi”, “-den beri”, “eğer”, “niçin” gibi kelimelerin kullanışları, temenni, ümit, mutlaklık, istisna, nedensellik v.s. gibi durumları bildiren harflerin kullanışları üzerinde durur. 25 sayfalık bu küçücük kitapçık genelde Arapça cümlelerde çok önemli olan kelime sonlarındaki değişmeler (i’rab) üzerinde durur. Baştan sona kural ve örneklerle dolu olan bu kitabın, öğrenciler tarafından daha iyi anlaşılması için birçok şerhleri yapılmıştır.
İzhâr: Asıl adı “”İzhâru’l-Esrâr fi’n-Nahv” (Nahivdeki Sırla-rın Açıklanması) olan bu kitap da Birgivî Muhammet Efendi’nindir. Genelde Avâmil kitabındaki konuların daha derinlemesine işlendiği bu kitap da kelime sonlarındaki değişiklikleri âmil, ma’mûl ve amel (i’rab) düzeni ile inceler.
Arapça gramer kurallarını anlatmak için yazılmış bu eserler de Arapça yazıldığı için, çeşitli isimlerle şerhedilmiş, “Mevhum-u İzhâr” adıyla Osmanlılar zamanında Türkçeye çevrilmiştir. Özellikle “Adalı” diye bilinen şerh, öğrenciler arasında yaygın olarak kullanı-lıyordu. Kitapların Arapça orijinalleri ve Türkçeleri günümüzde de yayınlanmıştır.
Kâfiye: Sarf ve nahiv ilimlerinde üstad olan ve “İbni Hâcib” unvanıyla tanınan Osman b. Ömer ( -1174) tarafından yazılmıştı (aynı yazarın “Fer’i” ve “Müdevvene” adlı nahiv kitapları da vardır). Nahiv alanında ileri düzeyde okutulan, sadece örneklerle öğretmeyi amaçla-mayıp konuların felsefesine de giren bir kitap idi. Muhammed Bahşî (veya Halebî) (1628-1687) tarafından “eş-Şâfiye fî Nazmi’l-Kâfiye” adıyla nazım haline getirilmişti. Aslında Kâfiye şerhi olan ve asıl adı “el-Fevâidü’z-Ziyâiyye fî Şerhi’l-Kâfiye” olduğu halde Molla Câmî (1414-1492) tarafından hazırlandığı için “Molla Câmî” adıyla bilinen nahiv kitabını da Kurt Muhammed Efendi (-1587) Türkçeye çevirmiştir. Vassaf Abdullah Efendi de “İrşâd-ı Ezkiyâ” adıyla man-zum olarak tercüme ve şerh etmiştir. “Şerhu Kâfiye” adıyla Alâaddin Ali Fenarî’nin (-1497) de bir eseri vardır.
“Mugni’l-Lebîb”: “İbni Hişam” diye bilinen ve Arapçanın incelikleri hakkında mükemmel bir bilgiye sahip olan Abdullah b. Yusuf’un (1309-1360) Arapçadaki edatlar ve harflerle ilgili kitabı idi. İznikli Vahyizâde Muhammed Efendi tarafından yapılan şerh çok meşhur idi (Arap âlimleri de buradan alıntı yapıyordu). İbni Hişam’ın nahve dair bir başka kitabı olan “Kavaidü’l-İ’rab” da Osmanlı medreselerinde okutulan bir eser idi ve birçok hâşiyeleri vardı. Gene İbni Hişâm’ın bu alanda, İrâkî’nin “Tenkih”i üzerinde yaptığı şerh olan “Tavhîd” kitabı da bazı yerlerde okutuluyordu.
“Elfiye”: “İbni Mâlik” (“İbni Melek” dendiği de oluyordu) diye bilinen Muhammed b. Abdullah’ın (1203-1273) nahive dair bin beyitlik meşhur eseri. İbni Malik burada nahiv kurallarını açıklarken örneklerini Kur’ân, hadisler ve meşhur Arap şiirlerinden seçmiştir (Gene İbni Malik’in nahve dair üçbin beyitlik “el-Kâfiyetü’ş-Şâfiye” adlı bir eseri yanında “Teshil” gibi kitapları da vardır). Murâdî, İbni Nâzım gibi yüzlerce âlimin Elfiye Şerhleri vardır. İbni Mu’tî’nin ( -1265) nahve dair esas adı “ed-Dürretü’l-Elfiyye” olan bir eseri vardır.
“Şerh-i Mısbah”: Nasır b.Abdüsseyyid Matrızî (-1212) tarafından yazılan nahve dair “Mısbah” kitabının şerhidir.
“İmtihânü’l-Ezkiyâ”: Kadı Beydâvî’nın Kâfiye özeti olan “Lübâbü’l-Elbâb fî İlmi’l-İ’râb” adlı eserinin Birgivî Muhammet Efendi tarafından “İmtihâni’l-Ezkiya Şerhu’l-Lübbî mine’l-Nahv” adıyla şerhedilmiş halidir. Ayrıca bunun da birçok şerh ve hâşiyeleri vardır.
Belagat
Bilim olarak düzgün ve yerinde konuşma sanatının kurallarını inceler. Kendi içinde Meânî, Beyân ve Bediî olarak üçe ayrılır. Esas amacı Kur’ân’ın ifade mucizesini ortaya koymak, İslâm dininin anlatımında konuşmacıları iyi yetiştirmek olan bu bilim, sık sık Arap edebiyatı ile de karışmıştır.
Belâgatın
“me’ânî” kısmında haber ve dilek kipleri, emir, yasaklama, soru, temenni, ünlem şeklindeki ifadeler, cümle içinde kelimelerin yeri, cümleleri birbirine bağlama veya uzun cümleleri ayırma, sözü uzatma ve kısaltma gibi konular;
“beyân” kısmında teşbih (benzetme), kelimeleri mecazî anlamda kullanma teknikleri, kinaye gibi konular;
“bediî’” kısmında da kelimelerle ve anlamlarla ilgili süsleme sanatları, güzel söz söyleme sanatları anlatılmaktadır.
Belâgat alanında en yaygın olarak okutulan kitaplar “Muhtasar Meani”, “Mutavvel”, “İzâh”, “Miftah”, Telhis”, “İsâm” ve Seyyid Şerif’in “Miftah Şerhi”dir.
Belâgat bilimlerinde okunan kitapların temelini Siraceddin Sekkâkî’nin ( -1228) “Miftâhu’l-Ulûm” adlı eser teşkil eder. Bu eserin birinci bölümü sarf, ikinci bölümü nahiv ve son bölümü de meânî ve beyân bilimlerine ayrılmıştı. Bu esere Hatib el-Kazvinî ( -1338) tarafından yazılan “Telhisü’l-Miftâh fî’l-Me’ânî ve’l-Beyân” adlı şerh (veya İbni Hâcib’in aynı esere yazdığı muhtasar) bazen “Telhîs” bazen “Miftâh” olarak söylenegelmiştir. Bu eser, gerek şerh gerekse hâşiye olarak daha sonraki belâgat kitaplarının esasını teşkil etmiştir (gene belâgat kitapları arasında yer alan “İzâh” da Kaz-vinî’nindir). Sadettin Teftazanî’nin hem “Miftahu’l-Ulûm” şerhi hem de “Telhîs” şerhi vardır. Bu şerh » “Mutavvel” adını taşıyordu. Daha sonra bu şerhi kısaltarak » “Muhtasar” adını vermiştir.
Medreselerde “Şerh-i Miftâh” olarak okutulan şerhler Seyyid Şerif’in, Sadettin Teftazânî’nin veya Şeyhülislâm İbni Kemâl’inkidir. Bu, müderrisin seçimine bağlı idi.
Fâtih zamanında 30-35 akçe yevmiyeli medreselere, bu kademede okutulan kitabın adına izafeten “Miftah medreseleri” deniliyordu.
“Mısbah”: Sekkâkî’nin “Miftâhu’l-Ulûm” adlı eserine Seyyid Şerif Cürcânî tarafından yapılan şerh. Bu şerhe Osmanlı müderrisleri tarafından birçok şerh ve hâşiyeler hazırlanmış; eser, üzerinde yapılan çalışmalarla beraber Osmanlı medreselerinde en çok okunan kitaplar-dan biri olmuştur.
“Mutavvel”: Eserleri yüzyıllarca Anadolu medreselerinde ders kitabı olarak okutulan Sa’deddin Mes’ûd b. Ömer Teftazânî’nin (1312-1390), Hatib Dımışkî’nin “Telhîsü’l-Miftâh” kitabına yazdığı şerh olan “el-Mutavvel ale’t-Telhîs” adlı eseri (Teftazânî’nin “el-Mutavvel ale’l-Miftâh” adlı eseri de var). Kur’ân’ın ifadelerinin güzelliğini en iyi açıklayan eser olarak bilinir. Bunun Seyyid Şerif Cürcânî ( -1413), Ebu’l-Kâsım el-Leysî es-Semerkandî (1483) ve Siyâlkûtî (-1656) tarafından yapılan hâşiyeleri ve Hasan Çelebi ( -1481) tarafından yapılan şerhi de meşhurdur. Abdünnafi İzzet Efendi (-1890) tarafından tercüme edildi.
“Muhtasar”: Sa’deddin Mes’ûd b. Ömer Teftazânî’nin belâ-gat bilimine dair eseri. Bu da medreselerde yaygın olarak okutulu-yordu.
“Telhîs”: “Telhîs fi’l-Belaga”. Sa’dettin Teftazanî’nin Arap Edebiyatı konusundaki eseri. Kadı Celaleddin Kazvinî’nin de gene meani ve beyan üzerine “Telhîs”i vardır.
Osmanlı medreselerinde okutulan dersler, konular ve ders metodu
Medrese programında yer alan konular ve dersleri aklî ve naklî, dinî ve din dışı ilimler, doğrudan ve dolaylı olarak programda okutulanlar olmak üzere sınıflandırılabilir.
Medresede okutulan dersler esas itibariyle;
- cüz’iyyat denilen hesap, hendese, hey’et ve hikmet dersleri;
- alet ilimleri (ulûm-ı âliyye / علوم آليّة) kabul edilen belâgat (meânî, bedî‘, beyân), mantık, kelâm, Arap sarf ve nahvi, dil ve edebiyatı dersleri;
- ulûm-ı âliye (علوم عالية) denilen tefsir, hadis ve fıkıh derslerinden oluşmaktaydı.
Derslerde belirli kitaplar takip edilirdi. Bu kitapların hemen tamamı Arapça idi, ancak eğitim dili Türkçe, eğitim metodu ise genelde takrir tarzındaydı. Müderris İslâm dünyasının Gazzâlî, Ebû Hafs en-Nesefî, Adududdîn el-Îcî, Sa‘deddin et-Teftâzânî, Seyyid Şerîf el-Cürcânî, Kādî Beyzâvî, Zemahşerî ve Râzî gibi üstatlarının klasik metinler haline gelmiş olan Arapça kitaplarını takrir eder, tartışmalar, soru-cevaplar Türkçe olurdu.
Medrese ders kitapları İslâm dünyasında meşhur olan, üzerlerine pek çok şerh ve hâşiyenin yazıldığı kitaplardı.
Bunlar genellikle Osmanlı öncesi dönemde yazılmış eserler olmakla birlikte içlerinde;
- Molla Fenârî’nin Fuṣûṣü’l-bedâyiʿi,
- Molla Hüsrev’in Dürerü’l-ḥükkâm ve Ġurerü’l-aḥkâm’ı,
- Mirḳātü’l-vüṣûl ile bunun şerhi Mirʾâtü’l-uṣûl’ü,
- Molla Gürânî’nin Ġāyetü’l-emânî ve Ebüssuûd Efendi’nin İrşâdü’l-ʿaḳli’s-selîm adlı tefsiri,
- Birgivî’nin nahivden ʿAvâmil ve İẓhârü’l-esrâr’ı,
- İbrâhim b. Muhammed el-Halebî’nin Mülteḳa’l-ebḥur’u
gibi Osmanlı âlimleri tarafından yazılanları da vardı.
Osmanlı âlimlerinin önceki eserlere yazdıkları şerh ve hâşiyeler de ders kitabı veya yardımcı kitap olarak medreselerde takip edilirdi.
XV-XVI. yüzyıllarda Osmanlı medreselerinde okutulan otuz üç kitaptan on üçünün İran’da, onunun Mısır’da, yedisinin Mâverâünnehir, Hârizmşah ve Fergana’da, üçünün Anadolu ve Horasan’da yetişen müellifler tarafından yazıldığı anlaşılmaktadır.
XVII-XVIII. yüzyıllarda medreselerde işlenen konular ve derslerle ilgili nesir ve nazım halinde müfredat programlarının yazıldığı bilinmektedir.
Bunlar arasında;
- İshak Tokadî’nin Manzûme-i Tertîb-i Ulûm’u,
- Saçaklızâde Mehmed Mar‘aşî’nin çok kapsamlı ve sistemli Arapça Tertîbü’l-ʿulûm’u,
- Müderris Ali Uşşâkī’nin Kasîde fi’l-kütübi’l-meşhûre fi’l-ulûm’u,
- bir heyet tarafından hazırlanan Kevâkib-i Seb‘a
- ve Erzurumlu İbrâhim Hakkı’nın Tertîbü’l-ulûm adlı eserleri sayılabilir.
Taşköprizâde’nin, 1525-1545 yıllarındaki müderrisliği sırasında en aşağı medreseden 60 akçeli en yüksek medreseye kadar çeşitli medreselerde;
- kelâmdan Ḥâşiyetü’t-Tecrîd ve Şerḥu’l-Mevâḳıf’ı,
- fıkıhtan Şerḥ-i Ferâʾiż’i, Sadrüşşerîa’nın Şerḥu’l-Viḳāye’sini ve el-Hidâye’yi,
- usûl-i fıkıhtan et-Tavżîḥ ve et-Telvîḥ’i,
- hadisten Meṣâbiḥu’s-sünne ve Meşâriḳu’l-envâri’n-nebeviyye’yi, Buhârî’yi,
- tefsirden Beyzâvî’nin Envârü’t-tenzîl’ini,
- belâgattan el-Muṭavvel ve Şerḥ-i Miftâḥ’ı okuttuğu belirtilir.
XV ve XVI. yüzyıllarda felsefî konular ve matematik, mühendislik, tıp gibi teknik konular Osmanlı medrese programında yer almakta ve okutulmakta iken felsefî ve teknik konuların zamanla neden ve nasıl gerilediği meselesi üzerinde en çok durulan bir husustur.
Taşköprizâde, daha 1540’larda medresede tartışmalı kelâm ve matematik bahislerinin ulemâ arasında önemini yitirmesinden, ilim seviyesinin düşmesinden yakınmaktadır. Kadızâdeliler ve Sivâsîzâdeliler arasındaki yersiz tartışmalara bizzat şahit olan Kâtib Çelebi muhtemelen bunun da tesiriyle artık seviyeli, faydalı kelâm ve felsefe tartışmalarının yerini lüzumsuz zıtlaşma ve inatlaşmaların aldığını belirtmiştir.
Kâtib Çelebi, medreselerde matematik derslerinin de eskisi gibi okutulmadığına temas ederek fıkhî meseleler için matematik ve hesap derslerinin önemini vurgulamaktadır.
Medrese programında tarih, coğrafya, Türk edebiyatı ve Fars edebiyatı yer almadığı halde Osmanlı medreselerinden yetişen, daha sonra yıllarca müderrislik yapan birçok âlimin tarih kitapları yazdığı, bunların içinde divan sahibi şairlerin olduğu bilinmektedir. Medrese programında doğrudan bulunmayan tarih ve coğrafyaya medresede çeşitli ders kitaplarının ve konuların okunması sırasında ihtiyaç duyulduğu, bu sebeple medrese muhitinde yazılan veya tercüme edilen birçok tarih ve coğrafya eserinin olduğu dikkati çeker.
Osmanlı devlet teşkilâtına dair anonim bir eser olan Hırzü’l-mülûk’e göre (s. 195) medreseye devam eden bir talebe önce bir miktar sarf ve nahivle diğer başlangıç derslerini (muhtasarât) ayrıca mantık, kelâm ve meânî okur, İstanbul’a gelince Hâşiye-i Tecrîd medreselerinin her birinde üçer dörder ay kalarak her müderristen beş altı ders görüp dört beş yıl zarfında Semâniye medreselerine ulaşır, orada bir yıl kadar durur, ardından padişah medreselerine girer, birçok âlimden yararlanarak yirmi beş-otuz yaşlarında mülâzım olup medreseye veya kadılığa tâlip olurdu.
Hezarfen Hüseyin Efendi’nin Telhîsü’l-beyân’ında ise medresede ders usulü muteber kitapların yerleşmiş geleneğe göre sırayla okunması, müderristen hangi konu ve kitaplar nereye kadar okunduysa elindeki temessüke düzenli işlenmesi, başka bir müderrisin temessüksüz talebeyi kabul etmemesi, her ilimde aşağıdan yukarıya doğru gerekli kitapların sırayla okunması şeklinde özetlenmiştir.
Medrese dereceleri ve okutulan kitaplar
Medrese derecesi Ders adı Okutulan Kitaplar
Yirmili BelâgatKelâm
Fıkıh
Detaylı bilgi ve kaynaklar için bk.
- Temel, Ahmet Vefa, Haseki Dini Yüksek İhtisas Eğitim Merkezi ile Medreselerin Modern ve Klasik Arapça Öğretim Müfredatı Açısından Değerlendirilmesi, Abant İzzet Baysal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2014, cilt: II, sayı: 3, s. 71-88..
- TDV İslam Ansiklopedisi, Medrese md
Cumhuriyet döneminde medreseler kapanınca Kur'an'ın doğrudan tercüme edilmesi gündeme geldi. bundan amaç Kur'an'ın doğrudan iyi anlaşılması değil,
Türkçesinin onu yerine okunması, Sözde medeniyet ile çeliştiği düşünülen ayetlerin değerinin düşürülmesi, tekrarının lüzumsuz olduğunun gösterilmesi, ibadetin güya Türkçe yapılması, ezanın Türkçe okunması ve en nihayetinde dinin tüm esaslarının bozulması idi.
Alıntı:
Millî Mücadele Savaşı’nın daha ilk günlerinde Mustafa Kemal’den yardımlarını hiç esirgemeyen, Mustafa Kemal İstanbul Hükümeti’nin baskıları karşısında 3. Ordu Müfettişliği görevinden istifa ederek bir sivil vatandaş olduğunda bütün ordusuyla “Paşam emrinizdeyiz” ifadesini kullanan bir Paşa: Kâzım Karabekir. Cumhuriyet’in kurulmasından sonra adeta yaptıkları göz ardı edilerek, fikirleri sorulmamış ve cumhuriyeti kuran kadronun dışına itilmiştir. Ancak Paşa’nın daha sonra kurucuları arasında bulunduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasında bunların yanında şüphesiz en önemli sebep belki de Kur’an’ın Türkçeleştirilmesi, din ve din adamlarına karşı cumhuriyet kadrosunun (Mustafa Kemal, İsmet İnönü ve Fethi Okyar) pervasızca sözleri ve davranışları olmuştur. Kâzım Karabekir, bu zevatın din konusundaki fikirlerini hatıratında şöyle anlatıyor:
14 Ağustos akşamı Türk Ocağı’nda verilen çay ziyafetinde ilk tehlikeli hamle göründü. Bakanlardan kimse yoktu. Hayli geç gelen Mustafa Kemal Paşa, bilim heyetinin şimdiye kadarki mesaisiyle ilgili görünmeyerek “Kur’an’ı Türkçeye aynen tercüme ettirmek” arzusunu ortaya attı. Şer’iye Vekili Konya Milletvekili Hoca Vehbi Efendi ve bunun gibi sözüne inandığım bazı zatlar şu bilgiyi vermişlerdi:
“Gazi Kur’an-ı Kerim’i bazı İslamiyet aleyhtarı züppelere tercüme ettirmek arzusundadır. Sonra da Kur’an’ın Arapça okunmasını, namazda bile yasaklayarak bu çeviriyi okutacak! Ve o züppelerle işi alaya alarak güya Kur’an’ı da İslamiyet’i de kaldıracaktır. Çevresindekiler kendisini bu tehlikeli yola sürüklüyor.”
Aynı akşam bu fikre ayak uyduran bazı kişileri görünce bu tehlikeli gidişatı önlemek için Mustafa Kemal Paşa’ya şöyle cevap verdim:
“Devlet Başkanı sıfatıyla din işlerini kurcalamanızın içeride ve dışarıdaki etkileri çok aleyhimize olur ve bize zarar verir. İşi ilgili makamlara bırakmalıyız. Fakat din konusu rastgele şunun bunun içinden çıkabileceği basit bir iş olmadığı gibi, kötü politika zihniyetinin de işi karıştırabileceği gözü önünde tutularak, içlerinde Arapçaya ve dini bilgilere hakkıyla vakıf değerli şahsiyetlerin de bulunacağı yüksek ilim adamlarımızdan oluşan bir kurul toplamalı ve bunların kararına göre tefsir mi, tercüme mi yapmak uygundur, ona göre bunları harekete geçirmelidir.”
Mustafa Kemal Paşa bana şu cevabı verdi:
“Din adamlarına ne gerek var, dinlerin tarihi malumdur. (Kur’an’ı) Doğrudan doğruya tercüme edivermeli!”
Bu fikrine şöyle karşılık verdim:
“Sömürgeleri Müslümanlarla dolu olan büyük milletler Kur’an’ı kendi siyasî çıkarlarına göre dillerine tercüme ettirmişlerdir. İslam dinine ve Arapçaya hakkıyla vakıf kimselerin bulunmayacağı herhangi bir kurul, tercümeyi mesela Fransızcasından yapabilir. Fakat bence burada eğitim programımızı tespit için toplanmış bulunan bu yüksek kuruldan vicdanî bir mesele olan din bahsinden değil, pozitif bilim cephesinden yararlanmak hayırlı olur. Kur’an’ın yapılmış tefsirleri var, gerekirse yenisini de yaparlar. Devlet otoritesini bu yolda yıpratmaktansa enerjimizi millî kalkınmaya akıtmak daha hayırlı olur.”
Mustafa Kemal Paşa bu beyanlarıma karşı hiddetle içindekini tamamen ortaya döktü ve şöyle dedi:
“Evet Karabekir, Arap oğlunun yavelerini(saçma sapan söz) Türk oğullarına öğretmek için Kur’an’ı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım! Ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler.”
"Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takva bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen, kurtulur. Böyle kebair-i azîme içinde amel-i sâlihin ihlasla muvaffakıyeti pek azdır. Hem az bir amel-i sâlih, bu ağır şerait içinde çok hükmündedir.” Kastamonu Lahikası, 148
Bediüzzaman Said Nursi'nin Kastamonu Lahikasında geçen bu paragrafın mütaalası Prof.Dr. Alaaddin BAŞAR tarafından şöyle yapılmıştır;
“Madem her dakikada, şimdiki tarz-ı hayat-ı içtimaiyede yüz günah insana karşı geliyor; elbette takva ile ve niyet-i içtinab ile yüz amel-i sâlih işlemiş hükmündedir.”
Bu iki tespiti birlikte düşündüğümüzde hayalimizde bir harp meydanı canlanır. Her taraftan mermiler yağmakta ve biz bu dehşetli ortamda huzur aramaktayız. Bunu başaramayacağımız açıktır. Ama huzur bulamıyorum diye düşman saflarına iltihak edecek de değiliz.
İşte günahlar birer mermi, birer ok. Bu asrın toplum hayatı bir harp meydanı gibi. Her yandan yüzlerce hücuma uğrayan bir insan, namaza durduğunda ihlâslı, huzurlu bir ibadete zor muvaffak olur. Ama, o zorlukta ayrı bir değer vardır. Harp esnasında ve cephede tutulan bir nöbetle, sulh zamanında çarşı içinde tutulan nöbetin bir olmadığı açıktır. “Hem az bir amel-i sâlih, bu ağır şerait içinde çok hükmündedir” cümlesi bizi bu noktada hem teselli eder, hem de müjdeler.
Aynı mektupta ayrı bir müjde daha veriliyor: bir günahın terki vacip olduğundan, böyle bozuk bir ortamda yüzlerce günahı terk etmekle yüzlerce vacip işlenmiş olacağı müjdesi...
Birkaç asır önce, bu günahların yüzde birisine bile maruz kalmayan insanlar, bu vacipleri işleyemiyorlardı, onun yerine salih amel sahasında yol alıyor, bu yönde ilerliyor, nafile ibadetlerini artırıyorlardı. Şimdi ise, salih amel işlemek zorlaşmış. “Farzlarını yapan, kebireleri (büyük günahları) işlemeyen kurtulur” hükmü bir müjdeli haber olmasının yanı sıra, bu asrın dehşetinin de bir ifadesi, bir göstergesidir.
Biz asrı yargılamakla vakit geçireceğimize, kendi nefsimizle uğraşalım ve onu şeytana uymaktan alıkoymaya çalışalım. Bunda başarılı olanlar çoğaldıkça, asır da bu mutlu insanlara uymak zorunda kalacaktır.
Sabır kahramanı Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâm'ın şu münacatı, hem mücerreb, hem tesirlidir.
Fakat âyetten iktibas suretinde bizler münacatımızda
ﺭَﺏِّ ﺍِﻧِّﻰ ﻣَﺴَّﻨِﻰَ ﺍﻟﻀُّﺮُّ ﻭَﺍَﻧْﺖَ ﺍَﺭْﺣَﻢُ ﺍﻟﺮَّﺍﺣِﻤِﻴﻦَ
demeliyiz.
Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâm'ın meşhur kıssasının hülâsası şudur ki:
Pek çok yara, bere içinde epey müddet kaldığı halde, o hastalığın azîm mükâfatını düşünerek kemal-i sabırla tahammül edip kalmış.
Sonra yaralarından tevellüd eden kurtlar, kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve marifet-i İlahiyenin mahalleri olan kalb ve lisanına iliştikleri için, o vazife-i ubudiyete halel gelir düşüncesiyle kendi istirahatı için değil, belki ubudiyet-i İlahiye için demiş: "Yâ Rab!
Zarar bana dokundu, lisanen zikrime ve kalben ubudiyetime halel veriyor." diye münacat edip, Cenab-ı Hak o hâlis ve sâfi, garazsız, lillah için o münacatı gayet hârika bir surette kabul etmiş.
Kemal-i âfiyetini ihsan edip enva'-ı merhametine mazhar eylemiş.
İşte bu Lem'ada "Beş Nükte" var.
BİRİNCİ NÜKTE:
Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâm'ın zahirî yara hastalıklarının mukabili, bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır.
İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyüb'den daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz.
Çünki işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şübhe, kalb ve ruhumuza yaralar açar.
Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâm'ın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdid ediyordu.
Bizim manevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdid ediyor.
O münacat-ı Eyyübiyeye, o Hazretten bin defa daha ziyade muhtacız.
Bâhusus nasılki o Hazretin yaralarından neş'et eden kurtlar, kalb ve lisanına ilişmişler; öyle de; bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şübheler (neûzü billah) mahall-i iman olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefretkârane uzaklaştırarak susturuyorlar.
Evet günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor.
Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var.
O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.
Meselâ: Utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicab ettiği zaman, melaike ve ruhaniyatın vücudu ona çok ağır geliyor.
Küçük bir emare ile onları inkâr etmek arzu ediyor.
Hem meselâ: Cehennem azabını intac eden büyük bir günahı işleyen bir adam, Cehennem'in tehdidatını işittikçe istiğfar ile ona karşı siper almazsa, bütün ruhuyla Cehennem'in ademini arzu ettiğinden, küçük bir emare ve bir şübhe, Cehennem'in inkârına cesaret veriyor.
Hem meselâ: Farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultan-ı Ezel ve Ebed'in mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tenbellik, büyük bir sıkıntı veriyor ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve manen diyor ki: "Keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasa idi." Ve bu arzudan bir manevî adavet-i İlahiyeyi işmam eden bir inkâr arzusu uyanır.
Bir şübhe, vücud-u İlahiyeye dair kalbe gelse, kat'î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder.
Büyük bir helâket kapısı ona açılır.
O bedbaht bilmiyor ki: İnkâr vasıtasıyla, gayet cüz'î bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukabil, inkârda milyonlar ile o sıkıntıdan daha müdhiş manevî sıkıntılara kendini hedef eder.
Sineğin ısırmasından kaçıp, yılanın ısırmasını kabul eder.
Ve hâkeza.. bu üç misale kıyas edilsin ki
ﺑَﻞْ ﺭَﺍﻥَ ﻋَﻠٰﻰ ﻗُﻠُﻮﺑِﻬِﻢْ
sırrı anlaşılsın.
Lemalar - 8
(Eyyub'u da hatırla ki,) Rabbine şöyle niyaz etmişti: 'Bana gerçekten zarar dokundu.
Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin.' (Enbiyâ Sûresi, 21:83)
Kur'an ı Kerim de geçen Hz Eyyüb un kıssasından ne anlayacağız. Bize bakan yönü ne? Kısaca değinmek gerekirse; Bir kere onun gibi dua edeceğiz.
Onun sabrını kazanmaya çalışacağız Hastalıktan sekva, şikayet etmeyeceğiz. Maddi hastalıktan mesela bu salgından veya başka bir hastalıktan ölsek bu dünya hayatımız bitecek ancak kalbi ve ruhi hastalıklardan gelen vesvese ve şüpheler kalbimizde yerleşip imanımıza ilişse işte o zaman ebedi hayatımız tehlikeye giriyor. İste biz o hazretten çok daha zor bir durumdayız. Küçükte olsa bir günahı devamlı yapan kişi yavaş yavaş meleklerin varlığından rahatsız duymaya baslar. Küçük bir vesvese ile melekleri inkara gidebilir. Cehennemin varlığını inkar edebilir. Farzlarını yapmayan ibadetin varlığını sorgulayıp emri ilahiyi sorgular bir hale gelir. İşte her günahta küfre gidecek bir yol var sözü bu açıdan önemli. Tövbe ve istiğfarla çok çabuk temizlenmenin önemi buradan geliyor.
Çok dikkat etmek gerekiyor. Cenabı Allah bizleri zamanın hazır bela ve şerlerinden korusun.
*Peki bu ayeten çıkan mana bu kadar mı tabi ki hayır biz sadece bir kısmına değindik. İşte bu yüzden sadece meal okumak olmaz, Kur'an ı iyi anlamak için meal değil, tefsir okumak lazım.
BİRİNCİ NÜKTE:
Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâm'ın zahirî yara hastalıklarının mukabili, bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır.
İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyüb'den daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz.
Çünki işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şübhe, kalb ve ruhumuza yaralar açar.
Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâm'ın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdid ediyordu.
Bizim manevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdid ediyor.
O münacat-ı Eyyübiyeye, o Hazretten bin defa daha ziyade muhtacız.
Belkide burada almamız gereken en onemli ders Mustafa Bey...
"İşte Hazret-i Yunus Aleyhisselâm'ın birinci vaziyetinden yüz derece daha müdhiş bir vaziyetteyiz.
Gecemiz, istikbaldir.
İstikbalimiz, nazar-ı gafletle onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir.
Denizimiz, şu sergerdan küre-i zeminimizdir.
Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor; onun denizinden bin derece daha korkuludur.
Bizim heva-yı nefsimiz, hutumuzdur; hayat-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor.
Bu hut, onun hutundan bin derece daha muzırdır.
Çünki onun hutu yüz senelik bir hayatı mahveder.
Bizim hutumuz ise, yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor.
Madem hakikî vaziyetimiz budur; biz de Hazret-i Yunus Aleyhisselâm'a iktidaen, umum esbabdan yüzümüzü çevirip doğrudan doğruya Müsebbibü'l-Esbab olan Rabbimize iltica edip
ﻟﺎَٓ ﺍِﻟٰﻪَ ﺍِﻟﺎَّٓ ﺍَﻧْﺖَ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ ﺍِﻧِّﻰ ﻛُﻨْﺖُ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻈَّﺎﻟِﻤِﻴﻦَ
demeliyiz ve aynelyakîn anlamalıyız ki: gaflet ve dalaletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbal, dünya ve heva-yı nefsin zararlarını def'edecek yalnız o zât olabilir ki; istikbal taht-ı emrinde, dünya taht-ı hükmünde, nefsimiz taht-ı idaresindedir.
Acaba Hâlık-ı Semavat ve Arz'dan başka hangi sebeb var ki, en ince ve en gizli hatırat-ı kalbimizi bilecek ve bizim için istikbali, âhiretin icadıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüzbin boğucu emvacından kurtaracak?
Hâşâ, Zât-ı Vâcibü'l-Vücud'dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette onun izni ve iradesi olmadan imdad edemez ve halaskâr olamaz.
Madem hakikat-i hal böyledir.
Nasılki Hazret-i Yunus Aleyhisselâm'a o münacatın neticesinde hutu ona bir merkûb, bir tahte'l-bahir ve denizi bir güzel sahra ve gece mehtablı bir latîf suret aldı.
Biz dahi o münacatın sırrıyla
ﻟﺎَٓ ﺍِﻟٰﻪَ ﺍِﻟﺎَّٓ ﺍَﻧْﺖَ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ ﺍِﻧِّﻰ ﻛُﻨْﺖُ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻈَّﺎﻟِﻤِﻴﻦَ
Senden başka ilâh yoktur.
Seni her türlü noksandan tenzih ederim.
Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum.
(Enbiyâ Sûresi, 21:87)
Hazreti Yunus aleyhisselamın durumu ile bizim içinde bulunduğumuz durumu karşılaştırıyor. O hazreti tehdit eden unsurlar onun sadece dünyevi hayatını tehdit ederken bizi tehdit eden başta nefis ve hevamız bizim ebedi hayatımızı mahvetmeye çalışıyor. İbret alanlar için büyük dersler var. Keza o hazretin münacatıni bize ders veriyor. Kur'an Kerim'in her zaman ve zeminde Kanuni esasi olduğu, rehberimiz ve önderimiz olduğu, onu sadece mealden okuyarak bu manaları anlayamayacagımızı net olarak gösteriliyor.
Hem dini hem fen ilimleri beraber okunacak bir üniversite hayali
HEYET-İ VEKİLE'YE VE TEVFİK İLERİ'YE
Arzediyoruz ki: Şark Üniversitesi hakkında çok kıymetdar hizmetinizi Üstadımıza söyledik.
O dedi: Ben hasta olmasaydım, ben de o mes'ele için vilayat-ı şarkıyeye gidecektim.
Ben bütün ruh-u canımla Maarif Vekili'ni tebrik ediyorum.
Hem ellibeş seneden beri, Medresetü'z-Zehra namında Şark Üniversitesinin tesisine çalışmak ve o üniversiteyi biri Van'da, biri Diyarbekir'de, biri de Bitlis'te olmak üzere üç tane veya hiç olmazsa bir tane Van'da tesis etmek için, Hürriyetten evvel İstanbul'a geldim.
Hürriyet çıktı, o mes'ele de geri kaldı.
Sonra İttihadcılar zamanında Sultan Reşad'ın Rumeli'ye seyahatı münasebetiyle Kosova'ya gittim.
O vakit Kosova'da büyük bir İslâmî dârülfünun tesisine teşebbüs edilmişti.
Ben orada hem İttihadcılara, hem Sultan Reşad'a dedim ki:
"Şark böyle bir dârülfünuna daha ziyade muhtaç ve âlem-i İslâmın merkezi hükmündedir." O vakit bana va'd ettiler.
Sonra Balkan harbi çıktı, o medrese yeri istila edildi.
Ben de dedim ki: "Öyle ise o yirmi bin altun lirayı Şark dârülfünununa veriniz." Kabul ettiler.
Ben de Van'a gittim.
Ve bin lira ile Van gölü kenarında Artemit'te temelini attıktan sonra harb-i umumî çıktı.
Tekrar geri kaldı.
Esaretten kurtulduktan sonra İstanbul'a geldim.
Hareket-i Milliyeye hizmetimden dolayı Ankara'ya çağırdılar.
Ben de gittim.
Sonra dedim: Bütün hayatımda bu dârülfünunu takib ediyorum.
Sultan Reşad ve İttihadcılar yirmibin altun lirayı verdiler.
Siz de o kadar ilâve ediniz.
Onlar yüz ellibin banknot vermeye karar verdiler.
Ben dedim: Bunu meb'uslar imza etmelidirler.
Bazı meb'uslar dediler: "Yalnız sen medrese usûlü ile sırf İslâmiyet noktasında gidiyorsun.
Halbuki şimdi garblılara benzemek lâzım."
Dedim: O vilayat-ı şarkıye Âlem-i İslâm'ın bir nevi merkezi hükmünde, fünun-u cedide yanında ulûm-u diniye de lâzım ve elzemdir.
Çünki ekser enbiya şarkta ve ekser hükema garbda gelmesi gösteriyor ki, şarkın terakkiyatı din ile kaimdir.
{(Haşiye): Hattâ o zamandan evvel Türk olmayan bir talebem vardı.
Eski medresemde hamiyetli ve gayet zeki o talebem ulûm-u diniyeden aldığı hamiyet dersiyle her vakit derdi: "Sâlih bir Türk elbette fâsık kardeşimden, babamdan bana daha ziyade kardeş ve akrabadır." Sonra aynı talebe tali'sizliğinden sırf maddî fünun-u cedide okumuş.
Sonra ben dört sene sonra onun ile görüştüm.
Hamiyet-i milliye bahsi oldu.
O dedi ki: "Ben şimdi Râfızî bir Kürdü, sâlih bir Türk hocasına tercih ederim." Ben de "Eyvah" dedim.
"Sen ne kadar bozulmuşsun." Bir hafta çalıştım, onu kurtardım, eski hakikatlı hamiyetine çevirdim.
Sonra Meclis-i Meb'usandaki bana muhalefet eden meb'uslara dedim: "O talebenin evvelki hali Türk milletine ne kadar lüzumu var ve ikinci halinin ne kadar vatan menfaatına uygun olmadığını fikrinize havale ediyorum.
Demek farz-ı muhal olarak siz başka yerde dünyayı dine tercih edip siyasetçe dine ehemmiyet vermeseniz de, herhalde şark vilayetlerinde din tedrisatına a'zamî ehemmiyet vermek lâzım." O vakit bana muhalif meb'uslar da çıkıp o lâyihamı yüz altmışüç meb'us imza ettiler.
Bu kadar imzayı taşıyan bir istidayı, elbette yirmiyedi sene istibdad-ı mutlak onu bozamamış.}
Başka vilayetlerde sırf fünun-u cedide okutturursanız da şarkta herhalde millet, vatan maslahatı namına, ulûm-u diniye esas olmalıdır.
Yoksa Türk olmayan müslümanlar, Türk'e hakikî kardeşliği hissedemiyecek.
Şimdi bu kadar düşmanlara karşı teavün ve tesanüde mecburuz.
Şimdi ben zehir hastalığı ile ziyade rahatsız vaziyette ve çok ihtiyarlık sebebiyle ellibeş senelik bir gaye-i hayatımı görüp takib etmekten mahrum kaldığım gibi, Ankara'ya gidip şark terakkiyatının anahtarı olan bu müesseseye çalışanları ruh u canımla tebrik etmekten dahi mahrum kalıyorum.
Yalnız otuzbeş sene evvel Ebuzziya matbaasında tab'edilen Münazarat ve Saykalü'l-İslâmiye namındaki eserim elbette Maarif Vekili'nin nazarından kaçmamış.
Benim bedelime o eser konuşsun.
Ben hayatımdan ümidim kesilmiş gibiyim.
Fakat o azîm üniversitenin temelleri ve esasatı ve manevî bir programı ve muazzam bir tedrisatı nev'inden Risale-i Nur'un yüzelli risalesini kendime tevkil ediyorum.
Bu vatan ve milletin istikbalinin fedakâr genç üniversite talebelerine ve maarif dairesine arzedip bu mes'elede muvaffakıyete mazhar olan Tevfik İleri'nin bu bîçare Said'e bedel Risale-i Nur'a himayetkârane sahib çıkmasını rahmet-i İlahiyeden niyaz ediyorum.
ﺍَﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ
Çok hasta, çok ihtiyar, garib, tecrid içinde
Said Nursî
Emirdağ-2 - 183
Ta o zamandan İleride Türkiye'nin başına bela olacak ırkçılık ve anarşi meselelerini önlemek için var gücüyle çalışmış. Kendi isteği şekilde okul açılmamasına rağmen tebriklerini iletmekten geri kalmamış. Bu mektup Erzurum Atatürk üniversitesi nin açılması dolayısı ile yazılmamıştır.
(şedde sayılır) fıkrası dahi; makam-ı cifrîsi bin beşyüz kırkbeş (1545) olup, kâfirin başında kıyamet kopmasına îma eder.
ﻟﺎَ ﻳَﻌْﻠَﻢُ ﺍﻟْﻐَﻴْﺐَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠّٰﻪُ
Cây-ı dikkat ve hayrettir ki, üç fıkra bil'ittifak bin beşyüz (1500) tarihini göstermeleriyle beraber, tam tamına manidar, makul ve hikmetli bir surette bin beşyüz altıdan tâ kırk ikiye, tâ kırkbeşe kadar üç inkılab-ı azîmin ayrı ayrı zamanlarına tetabuk ve tevafuklarıdır.
Bu îmalar gerçi yalnız birer tevafuk olduğundan delil olmaz ve kuvvetli değil, fakat birden ihtar edilmesi bana kanaat verdi.
Hem kıyametin vaktini kat'î tarzda kimse bilmez; fakat böyle îmalar ile bir nevi kanaat, bir galib ihtimal gelebilir.
Kastamonu - 28
Kopacaktır diye bir kelime kullanmıyor. İma eder deniliyor. Hemen akabinde la ye'lemül gaybe illallah deniliyor.
Kanaatını söylüyor.
Hem kıyametin vaktini kat'î tarzda kimse bilmez; fakat böyle îmalar ile bir nevi kanaat, bir galib ihtimal gelebilir.
deniliyor.
Kesin tarihini kimse bilmez, ancak boyle imalarla ihtimal verilebilir. Avrupa'da çeşitli tarihleri zikreden yayınlar var. Bu da gaybi bilmek anlamında değildir.