Anne ve babanın kişilikleri ve davranışları çocukların gelişmesinde çok etkili olur iyi ve kötü davranışları geleceklerini etkiler.
İslâm’da din eğitimi, bir açıdan bakılırsa çocuk doğduktan itibaren, bir açıdan bakarsanız ondan da önce, eş seçimiyle birlikte başlar. Bu eğitimi eş seçimiyle başlatan din âlimleri, uygun bir eş seçilmediği takdirde çocuğun ilk ve temel okulu olan evde taşların hiçbir zaman yerli yerine oturmayacağını haklı olarak öne sürerler.
Dinimize göre eğitim, ne sadece okul duvarları arasına ne sadece eve, ne de belli bir yaştan sonrasına hasredilen bir şeydir; daha çok “hayat boyu ve her yerde” bir niteliğe sahiptir.
Bu açıdan bakıldığında, çocuk doğduğu andan itibaren ona verilen her şey eğitim kapsamına girer. Onun emzirilmesi, altının temizlenmesi, kucağa alınması, sevilmesi bile bu eğitimin bir parçasıdır. Neyin eğitim olup olmadığıyla ilgili bir soruya dinin vereceği cevap, “Çocuğun duygularını, düşüncelerini, bedenî gelişimini, Rabbine olan yakınlığını, ileride olgun bir iman sahibi olup olmamasını etkileyecek her şey eğitimin konusudur.” olacaktır. O bakımdan okulda öğretmenlerden önce evde anne baba, çocuk için en önemli “eğitici” olduklarının farkında olmalıdırlar.
Günümüzde bütün bâtıl ve muharref dinlerin insanlığa verebileceği bir şey kalmadı. Avrupa’da kiliseler satılıyor, câmi oluyor. Bâtıl dînin temsilcileri, bu gidişâta bir son verebilmek için, İslâm’ı çirkin göstermeye çalışıyorlar. Kendi dindaşlarının İslâm’a rağbetine mânî olmak için, yegâne hak dîn olan İslâm’ı gözden düşürmeye gayret ediyorlar.
Onların İslâm’a dil uzatmalarındaki sebep budur:
Bâtıl, haktan rahatsız!..
Gaflet uykusunda uyuyanlar, kendilerini îkâz edenlerden rahatsız olurlar.
Bugün de İslâm; vaz ettiği gerçek şefkat, merhamet ve diğergâmlık dolayısıyla, menfaatperest insanları, pragmatist toplumları, emperyalist güçleri rahatsız etmekte. Emrettiği adâlet ve hakkāniyet sebebiyle, zâlimleri ve sahtekârları rahatsız etmekte.
Nitekim Batı dünyasında 20-30 sene evvel bunun plânları yapıldı. Batı medeniyeti karşısında varlık gösterebilecek yegâne medeniyetin İslâm olduğunu îtiraf ettiler. Medeniyetler Çatışması tezlerini ortaya attılar.
Müslümanlar maddî, siyasî, askerî, teknik ve teknolojik açıdan hâlen Batı’dan çok geri olduğu hâlde, onlar İslâm’dan korkuyorlar.
Niçin?
Çünkü İslâm, insanı, asıl hayatın âhiret olduğu gerçeği içinde yaşatıyor. Dünya ile âhireti mezcediyor. Her iki cihanda da saâdetin ölçülerini veriyor.
Lâkin onlar, böyle bir uhrevî mes’ûliyet içinde değil; keyfî, rastgele ve nefsânî arzularına uygun bir hayat talep ediyorlar. İnsana sorumluluklar yükleyen, hayata ölçüler ve hudutlar getiren; sorumsuzluk ve vurdumduymazlığı engelleyen İslâm’a bu yüzden cephe alıyorlar.
Ayrıca onlar da biliyorlar ki; menfaatperestlik, insan vicdanını rahatsız ediyor. İnsanlık; şefkat ve merhamet arıyor.
Zulüm, kalpleri yaralıyor. İnsanlık; adâleti emreden ve yaşatan bir dîne yöneliyor.
Bu arayışa cevabı; İslâm’ı hakkıyla yaşayan, zarif ve rakik kalpli müslümanlar verecektir.
Bu bakımdan geniş kitlelerin İslâm’a akın akın girmesine mânî olmak için İslâm’ı karalamak, zihinlerde mahkûm etmek istiyorlar.
Nasıl ki tarihte bir peygamber geldiğinde, ona karşı çıkan, ona iftira edenler ortaya çıktıysa, bugün de vaziyet aynıdır.
Bugün de İslâmʼın dünya çapında rağ-bet bulmasına mânî olmak isteyenler; “İslâ-mofobi” adı altında, İslâmʼa ve müslümanlara karşı çirkin bir nefret dalgası oluşturdular. İslâm’a terör yaftası yapıştırmaya çalışıyorlar. İslâm’ı; korkulacak, fobi duyulacak bir şey olarak lanse ediyorlar.
Hâlbuki terör; kalpsizlik üzerine kurulmuştur ve onlara aslâ İslâm’ın şiarları olan edep, ahlâk, vicdan, Allah sevgisi ve korkusu, hak ve adâlet gibi ulvî hisler lâzım değildir. Terörün gözyaşı yoktur, merhamet ve vicdanı yoktur.
İslâm ise bunun tam zıddına, bilhassa şefkat ve merhamet üzerine binâ edilmiştir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de en çok “Rahmân” ve “Rahîm” isimlerini, yani bütün varlıkları kuşatan merhametini telkin buyurmaktadır. Peygamber Efendimiz de “âlemlere rahmet” olarak gönderilmiştir.
Amerika, 2. Dünya Savaşı’nda Japonya’ya atom bombası attı. Kadın, çocuk, yaşlı, savaşla hiç alâkası olmayan, hiçbir şeye iştirâk etmemiş insanlar, hattâ hayvanlar ve ağaçlar katledildi, toz hâline getirildi. Bunu yapan hristiyandır. Yüz binleri katleden Hitler de hristiyandır. Fakat kimse buna hristiyan terörü demiyor.
Stalin komünisttir. Yüz binleri katletti. Kellelerden kuleler yaptı. Fakat buna komünist terörü denmiyor.
İsrail yıllardır Filistinli kardeşlerimizi katlediyor. Buna yahudi terörü denmiyor.
Arakan’da Myanmar devletinin göz yumduğu teröristler müslümanları katlediyor. Buna budist terörü denmiyor.
Fakat her yerde mağdur, perişan müslümanlar olduğu hâlde, “İslâmî terör” diye iftiralar atılıyor. İslâm korkulacak bir şey olarak gösterilmeye çalışılıyor.
Allah'ım her ne verirse dünyalık mal, mülk, araba, evlat hayırlısını versin bazen az malın olur huzurlu olursun, çok malın olur huzurun olmaz uykuların kaçar, hayırsız evladın olur huzur vermez sorunları ile uğraşırsın, biz bilemeyiz ne hayırlı, neyle imtihan olacağız, Allah'ım bilir en iyisini ve doğrusunu
Yüce dinimiz İslam'ın getirdiği değerler sistemi yalnız insana değil, Allah'ın yaratmış olduğu tüm mahlukata merhamet ve sevgi ile muameleyi öngörmektedir. Merhamet, Allah Teala'nın Rahman isminin bir tecellisidir ki, Yüce Rabbimizin bizlere fıtrat olarak bahşettiği bu merhamet duygusu hayatımızın her anında gerek insanlara gerekse diğer mahlukata karşı insani bir sorumluluğumuzdur.
Hz. Peygamber (s.a.s) Efendimiz bütün mahlukata karşı sergilediği merhametli tavrı hayvanlardan da esirgememiş ve Allah'ın merhametine mazhar olmanın şartı olarak yaratılanlara merhametli davranmayı tavsiye etmiştir. Bir hadislerinde "Merhamet edene Rahman da merhamet eder. Siz yerdekilere merhamet ediniz ki gökteki de size merhamet etsin" (Ebu Davut, Edeb, 58) buyurmuş, yaratandan dolayı yaratılanı seven rahmet peygamberi hiçbir canlıyı aşağılamamış, hor görmemiş ve "Hayvanlar olmasaydı semadan yağmur inmezdi" (İbn Mace, Fiten, 22) buyurarak hiçbir günahı olmayan o canlıları Yüce Allah'ın rahmet vesilesi olarak görmüştür.
Muhtaç olan hayvanların beslenme ve barınma gibi ihtiyaçlarını karşılamak Allah'ın affına mazhar olmaya vesile olduğu gibi zavallı hayvanları aç ve susuz bırakmak da O'nun azabına sebep olmaktadır. Nitekim yolculuğu esnasında susamış bir köpeği sulamak için tekrar kuyuya inerek ayakkabısı ile ona su taşıyan bir kişinin Allah'ın hoşnutluğunu kazandığı ve bağışlandığı (Buhari, Müsakat,9; Müslim, Selam, 153), evindeki kediyi hapsederek aç ve susuz bırakan kadının ise İlahi azaba müstahak olduğu (Buhari, Bed'ü'l Halk, 16) hadis rivayetlerinde geçmektedir. Alemlere Rahmet olarak gönderilen (Enbiya, 21/107) kutlu elçi mahlukata kötü muameleyi, hayvanların hedef tahtası olarak kullanılmasını, hayvan dövüşlerini, onların yüzlerine damga vurulmasını, uzuvlarının kesilmesini, fıtrat harici kullanılmalarını yasaklamıştır.
Tevekkül, dinimizin bildirdiği sebeplere yapıştıktan sonra neticeyi sebeplerden değil, sebepleri yaratandan beklemektir. (Bir işe başladığın zaman, Allahü teâlâya tevekkül et, Ona güven!) âyet-i kerimesi, tevekkül ile beraber azmederek çalışmak gerektiğini gösteriyor. (Al-i imran 159)
Tevekkül, herhangi bir işin, dinen, örfen sebeplerine yapışarak gayret gösterip, neticeye ihlasla teslim olmaktır. Yani sonucu Allahü teâlâdan beklemek ve bu sonucun kendisi için mutlaka hayırlı olduğuna inanmaktır. Doğru sebebe yapışan doğru netice alır.
Tevekkül, değiştirilmesi insan gücünün dışında olan üzücü olayları, ezelde takdir edilmiş bilip, üzülmemek, Allahü teâlâdan geldiğini düşünerek seve seve karşılamaktır. İnsan, bir işin neticesinin iyi mi, kötü mü olacağını bilemez. Hayır sandığı çok şey, şerle, şer sandığı çok şey de, hayırla neticelenebilir. Muhakkak şu işim olsun diye ısrar etmemeli, “Hayırlı ise olsun” demelidir.
Allahü teâlâ, kimseye muhtaç olmamak için çalışmayı, hasta olmamak için tedbir almayı, hasta olunca ilaç kullanmayı, görebilmek için ışığı sebep kılmıştır. Sebebi, istenilen şeye kavuşmak için bir kapı gibi yaratmıştır. Bir şeyin hasıl olmasına sebep olan şeyi yapmayıp da sebepsiz olarak gelmesini beklemek, kapıyı kapayıp pencereden atılmasını istemeye benzer ki, bu, akla ve dine uygun değildir.
Allahü teâlâ, insanların, ihtiyaçlarına kavuşmak için bu sebepler kapısını yaratmış ve açık bırakmıştır. Tesiri kesin olan ilaçları kullanmamak tevekkül değil, ahmaklıktır, haramdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Her hastalığın ilacı vardır. Yalnız ölüme çare yoktur.) [Taberani]
İnsanlara yardım etmek ve zor durumdayken elindekileri başkaları paylaşmak daha güzeldir, sen başkalarının ihtiyacını görürsen, Allah'ım da başkalarıyla senin işlerimi kolaylaştırır
Veren al, alan elden üstündür.
Irak ta gezerkende abd li askerlerin yaptığı işkence ve zulümlerin izlerini de gördün mü? İsrail li askerlerin Filistinli masum insanlara yaptıkları zulümleride görünce derin acı duyuyormusun sen ve hiristiyanlar?
Her canlı nefis ölümü tadacaktır.
Ölüyü Kabre Kadar Üç Şey Takip Eder
Enes radıyallahu anh’den, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sel-lem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Ölüyü (kabre kadar) üç şey takip eder: Çoluk-çocuğu, malı ve ameli. Bunlardan ikisi döner, biri kalır. Çoluk-çocuğu ve malı döner, ameli (kendisiyle) kalır.”
Her canlı ölümü tadar; eninde sonunda dünyadan ayrılır. Ölen insan kabre kadar uğurlanır bu mecbûrî yolculukta ölünün arkasından kabre kadar gidenleri saymaktadır. Çoluk-çocuğu, dostları gerçek uğurlayıcı olarak; malı-mülkü, techiz-tekfin ve defin masrafları ve geride bıraktığı mirası hukûkî olarak ameli de sevap veya günah olarak ölüyü mânen takip eder. Defin işinin bitirilmesiyle çoluk-çocuk ve dostlar ondan ayrılır, mirası da taksim edilmek üzere gündeme gelir. Ameli ise, başkasının işine yaramaz. O sadece sahibine özel olduğu için, nihâî değerlendirmeye tâbi tutulmak üzere onunla beraber âhirete intikal eder.
Bu sebeple “Mezar amel sandığıdır” denilmiştir. Ölen insan ne kadar büyük ve hatırlı biri olursa olsun, çoluk-çocuğu ve dostlarından hiçbiri onunla birlikte mezara girmek istemez ve girmez. Çok sevenleri bile, ağlaya ağlaya da olsa definden sonra ayrılıp giderler. Ne kadar üzülüp ağlasalar bile, onu mezarında yalnız bırakırlar. Ölen kimse dünyanın en zengini de olsa, yanında götürdüğü şey birkaç metrelik kefen bezinden ibarettir.
KİŞİNİN ASIL MALI NEDİR?
Şâir ne güzel söylemiştir: Ana rahminden geldik pazara / Bir kefen aldık döndük mezara.
Geriye kalan mal, artık ona değil mirasçılara aittir. Nitekim bir ha-dîs-i şerîfte ifade buyurulduğu gibi, “Kişinin asıl malı, yiyip bitirdiği, giyip eskittiği ve Allah için verip biriktirdiğidir” (Müslim, Zühd 4).
İnsan, hayatı boyunca yaptıklarını yani amelini beraberinde götürür. Ona göre de muameleye tâbi tutulur. “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur” hadisi, bu muamelenin neler olabileceğini ifade eder. Madem ki kişiyi takip edecek olan ameldir, o halde mücâhede, ameli sevimli bir dost, ebedî bir mutluluk vesilesi kılma gayretidir, denilebilir. Akıllı kişi de böyle bir gayreti kendi kendisinden esirgemeyendir. Mücâhedenin gereği ve sınırları bu hadîs-i şerîf ile pek veciz bir şekilde dile getirilmiş olmaktadır.
İnsanoğlu çalışır kazanır para mal mülk sahibi olur ama yedikleri ve giydikleri dışında dünyadan götüreceği sadece kefen bezidir, gerisi mirasçılar kalır onların hesabınıda kendisi verir ahirette.