Allah'ım örtün dediği için örtünen kadın ile modayı takip ederek kapanan kadın kendini belli eder, örtünmek sadece başı kapatmayla bitmiyor her haliyle örnek olacak içeride ve dışarıda yaşantısı dikkat etmesi gerekir.
Açık ve dekolte giyinip erkekleri tahrik etmek için uğraşan sonrada erkekler beni taciz ediyor diye şikayet eden kadın tipleri de az değil, başkalarının mutlu olmasını çekemiyen onların yuvasını yıkmak için uğraşan kadınlar da var.
Nedense kimse erkeklerin mağduriyetini konuşmuyor. Halbuki kadınlar erkekleri çok daha fazla tâciz ediyor.
Vücudunu sergi malzemesi yapan, en mahrem bölgelerini hoplata zıplata çarşı pazar tur atan, görünmek, beğenilmek, ilgi çekmek hırsıyla ya yarı çıplak ya giyinik çıplak olup her bir yanda dolaşan, iç çamaşırı dış kıyâfet diye giymenin adını moda koyan, yakasından paçasından et taşırıp milletin gözüne sokmayı mârifet sayan, işlediği haramları özgürlük sloganları atarak temize çıkarmaya çalışan, üstelik kendisi sebebiyle, çevresindeki erkeklerin nasıl zor durumda kaldığını görmeyecek kadar bencil, yaptığının cesâretle değil, hayâsızlıkla ilgili olduğunu bilmeyecek kadar câhil, bu hâliyle problemin ta kendisiyken, sözlü bir uyarı aldığında bile "Tâciz edildim!" diye bağıracak kadar şirret olan kimi kadınların neredeyse devamlı yaptığı şey, erkekleri tâciz etmektir.
Allah, haramların her yanı kapladığı şu ortamda, nâmusunu korumaya çalışan tüm erkeklerin yardımcısı olsun! Âmin.
Kiliselerde, Hristiyan cemaatlerinde, Vatikan da birçok taciz, tecavüz, sahtekarlık, düzenbazlık, kara para aklama olayı olduğu halde, gavurların yaptığı filmlerde papazlar, rahibeler hep toplumun saygın, dürüst ve namuslu kişileri olarak gösterilirken, Türk sinemasında neden hep din adamları düzenbaz, cahil, yalancı, sahtekar olarak gösteriliyor? Dizi ve filmlerde Ezan okunması, Camiye gidilmesi Namaz kılınması hiç gösteriliyor mu? Sanki bunlar Müslüman ülkede yaşamıyor lar izleyenler müslüman değil sanki, hep kötü örnekleri gösteriyorlar sanki hiç düzgün insan yok! Saçma sapan dizi ve filimleri yaparak genelde toplumun aile yapısını bozuyorlar, kendileri düzgün olmadıkları için halkı da öyle zan ediyorlar ama bu halk onların zan ettikleri gibi değiller ne yaparsa yapsınlar yinede toplumda tertemiz güzel düşünceli insanlar yetişmeye devam ediyor. Papazlar ın kilisede yaptıkları pis işleri hiç biri filmlerinde göstermezler!
Ayetler ve Hadisler 1440 yıl öncesinden doğru bilgiler veriyor elin gavurlar bunları araştırıp faydalanıyorlar bizdeki cahiller de hadisleri âyetleri inkar ediyorlar.
Halbuki biraz araştırsalar sonradan gerçekleşecek bir çok olayı bildiriyor ama anlamak istemiyorlar, Allah'ım herkese hidayet nasip eylesin İnşAllah
Bir insanın Müslüman olması, Namaz kılması çalışmasına başarılı olmasına engel olur mu? İşte imkan ve destek verildiğinde başarılı işler yapacaklarını hem içeride hemde dışarıda herkese ispat etmiş oldu, başarılarının devamı gelir inşAllah.
Bir yılbaşı daha geldi herkese bir telaş hazırlık ne oluyor? Müslüman toplumla alakası olmayan noel kutlamaları!
Hayal olan noel baba resimleri her yerde gerçek olan Hz. Ömer ve Peygamber efendimiz s.a.v ın torunu Zeynel Abidin kimse bilmiyor yaptıklarını ama noel baba hediye getirecek diye çocuklar hayal kuruyor! Büyüklerde gerçekleri anlatmıyor
Alıntıdır.
Önce ‘ne olduğuna’ karar ver!
Karganın biri her gün kilisenin camına pislermiş. Papaz ne yaptıysa yakalayamayınca çanın bulunduğu yere bir bardak şarap koymuş. Şarabı için karga sızıp kalınca doğal olarak yakayı ele vermiş. Durumu gören papaz şaşırmış ve sonra demiş ki, “Müslüman olsan şarap içmezsin. Hristiyan olsan çana sıçmazsın. Söyle bana sen nesin?”
Bütün bunların içerisinde bir ya da, bir kaçını yapıyorsanız eyvah demenizin vaktidir. Zira şöyle buyuruyor Hz. Ömer Bin Hattab (r.a), “İnandığı gibi yaşamayan, yaşadığı gibi inanmaya başlar.”
Dikkat ettiniz mi bu cümleye?
Lütfen bir defa daha tekrarlayalım. Şöyle buyuruyor Hz Ömer (ra), “İnandığı gibi yaşamayan, yaşadığı gibi inanmaya başlar.”
Yani kendi inançlarına göre yaşamayanın imanı tehlikededir diyor MaazAllah.
Niye çünkü aynı kişi ne hikmetse,” ben Müslümanım” da diyor: Kurban kesiyor, oruç tutuyor, başını örtüyor zekat veriyor ve hatta namaz da kılıyor.
Sonra?
Sonra da kalkıp noel veya Hıristiyan bayramı kutlamaları yapıyor. Girşiteki karga fıkarasını da bu sebeple anlattık ya zaten. Ne demişti papaz, “Müslüman olsan şarap içmezsin. Hristiyan olsan çana sıçmazsın. Söyle bana sen nesin?”
***
Bütün bunların haricinde mevcut olan bir başka vahamet ise aslını terk ettiğinin (asimile) farkına varmadan topluma ayak uydurduklarını (entegre olmak) düşünenler.
Aslında şu şiiri okumak kafidir böyle düşünenlere.
***
Ya Rab! Böyle mi olacaktı, benim cennet yurdum?
Baktım da etrafıma yalnızım, ağladım durdum.
Bir mânâ veremedim, şu Milâdî yılbaşına!
Şaştım da kaldım, Müslümanların vah telaşına!
Çevirdim başımı, nereye ettimse bir nazar.
Gördüm ki, Noel için hazır, yer-yer çarşı-pazar.
Haykırmak gelmişti içimden, seslendim millete.
Heyhat! Duyuramadım, ne Âhmed’e ne Mehmed’e.
Ey Âlem-i İslâm’ın baş tacı, büyük Türkiye!
Mukaddesatı unuttun, Avrupa diye diye!
Yurdumu işgal eylemiş, şu garbın safsatası,
Kiminin maymunu var, kiminin “Noel babası!”
Anladım, zaman geçmekte bugün dünden de beter.
Kim bilir? Yarın ne hâle düşecek bu şaşkın beşer.
Kulaklar tıkanmış, gözlere çekilmiş perde.
Nankör adam, fazilet arıyor geçmiş giderde.
İslâm’dır bu vatanın dini, kitabı Kur’an-ı Kerîm’dir.
Müslümanın bayramı, Ramazan ve Kurbandır.
Kalamaz bu böyle Fatih’in, Yavuz’un diyarı,
Noel kutlamada, geçerek hıristiyanları.
Maziyi düşündüm de, hayran oldum istiklâle
Ecdadıma söz verdim, varmak için istikbâle,
Çanakkale’de şehidlerim kefensiz yatıyor!..
Sakarya’nın rengi, hâlâ kıpkızıl kan akıyor!..
Şehidlik, gazilik şerefidir Müslümanların.
Düşmanlara alkış tutmak, işidir alçakların.
Şu alçakça yaşayanların aklına yanayım.
Gel ölüm gel, neredesin? Kanımla yıkanayım!
İstemem bu hayatı, Sultan etseler cihanda.
Ölürüm, şerefimle yatarım, toprak altında.
***
Bu şiirin Milli Şair Mehmet Akif’e ait olduğunu söyleyenler de var. Tam aksine, “Ömer Berber’e aittir.” Diyenler de var.
Ancak bizim meselemiz işin bu kısmı değil tabiki. Bizim meselemiz yazının başlığında.
Ne idi başlık, önce ‘kim olduğuna’ karar ver.
Ve ne diyordu üstad Necip Fazıl, “Biz yılbaşında hediye getiren ‘noel babanın’ değil, Miraç’tan NAMAZ getiren Hz. Muhammed’in (s.a.v) ümmetiyiz. 7 hristiyan bir danaya ortak girmedikçe çam ağacı süslemem.”
Alıntıdır.
Yılbaşını Kutlamak Hıristiyanlara Benzemektir Ve Haramdır! Diyanet Bir-Sen Genel Başkanı Hasan Türüt, noel kutlamasının Hıristiyanların dini bayramlarından biri olduğunu, yılbaşının ise bir kültür gibi algılanması gerektiği yönündeki görüşleri kabul etmediğini ve israf ve içkili eğlenceler tertip edilerek kutlamanın din de yeri olmadığını belirterek şunları söyledi:
“Bir görüş, Hz. İsa’nın doğum günü olan 25 Aralıkta başlayan noel kutlamalarının Hıristiyanların dini bayramları olduğunu, bu nedenle Müslümanlar tarafından kutlanmasının caiz olmadığını ifade ediyor. Diğer bir görüş ise, yılbaşının anneler günü gibi kutlanan kültürel bir gün olduğunu ve harama bulaşmamak kayıt ve şartıyla kutlanmasında herhangi bir sakınca bulunmadığı belirtiliyor. Birinci görüşe katılıyoruz, ancak ikinci görüşe katılmamız mümkün değil. Zira yılbaşı da Hıristiyanlar tarafından kutlanan bir eğlence, eğer kültür olarak adlandırılıyorsa yine bu kültür de bize yabancı olan bir eğlence biçimidir. Bu nedenle yılbaşı eğlencesini basit bir eğlence gibi düşünüp geçiştiremeyiz.
Hıristiyan âleminde yılbaşının özel bir yeri var. Günler öncesinden hazırlıklar yapılır, çam ağaçları alınır, süslemeler yapılır, içkiler hazırlanır, hediyeler verilir. Anne-baba ve diğer büyükler bu günler de hatırlanır. Bu Müslümanlara ters olan bir adet veya kültürel bir davranıştır. Bu itibarla yılbaşı eğlencesini kabul etmemiz doğru olamaz.
Öte yandan yılbaşı öncesinde yapılan hazırlıkların israfa neden olması sebebiyle haram olması dikkate alınması gereken bir husustur. Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik koşullarda dikkate alındığında yılbaşı için yapılan tüm masraflar haramdır ve dinen caiz değildir. Mâide Suresi 88. Ayette Cenabı Allah şöyle buyuruyor: “Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helâl ve temiz olarak yiyin ve kendisine inanmakta olduğunuz Allah’a karşı gelmekten sakının.” Dolayısıyla Allah’ın bize verdiği temiz ve helal rızkı yılbaşı gecesinde harama çevirmek Müslüman için doğru değildir. Hıristiyanlar gibi yiyip içmek, eğlenmek küfre götürür!
Yılbaşı gecesi için milyonlarca çam ağacı kesilecek! “Ormandan bir dal kesenin başını keserim!” diyen Fatih’in torunları, Hıristiyan adetlerine uymak için ağaçları katlederek ülkemizin akciğerine zarar verecek! Bunu kabul etmek mümkün mü?
Yılbaşı gecesini kutlamak amacıyla bir araya gelip eğlenmek; hindi yemek, kumar oynamak, tombala çekmek, içki içip eğlenmek, piyango bileti almak haramdır. Bu geceye mahsus yapılan her şeyin israfa neden olması sebebiyle haramdır. İçki içerek eğlenmek çirkin işlerden biridir. Cenabı Allah, “İçki, kumar… şeytan işi iğrenç şeylerdir. Bunlardan açının ki kurtuluşa eresiniz.” (Mâired 5/90) buyuruyor.
Müslümanlar için yılbaşının diğer günlerden ayrı olarak bir önemi olmamalıdır. Bu nedenle bu geceye ayrı bir önem vermek doğru olmadığı gibi, Müslümanlar için sakıncası vardır. Yeni yıl ile ilgili tartışma götürecek çok şeyler söyleniyor. Ancak bu tartışmaların hiçbir faydası yok. Müslümanları uyarmak için bize düşen görev tebliğdir. Biz tebliğimizi yaparız, kişilere düşen görev ise kendi muhasebelerini yapmalarıdır. Mâide Sûresi 51. Ayette Cenabı Allah şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır…” Müslümanlar, Hristiyan ve Yahudilerin geleneklerine uyarsa onlardan olur. Allah’ın emri açıktır. Yılbaşı kutlamaları kesinlikle günahtır. Bunu biz söylemiyoruz, bunu “Hristiyan ve Yahudilere benzemeyin” diyen Allah Celle ve Celalüh söylüyor
Büyük alanlara Avm ler yapıyorlar her şeyi düşünüyorlar ama Müslümanların Namaz kılmasına uygun bir küçük Cami veya mescit yapmıyorlar, yaptıkları çoğunlukla wc lerin yanında,alt ve üst katlarda bulunması zor yerlerde temiz olmayan küçücük kıblesi yan olan 3,4 kişi ancak kılacak kadar yer ayarlıyorlar, bizim adetlerimizde olmayan Çam ağacını süsleyerek girişte herkesin göreceği yerde yer buluyorlar buna da fazla tepki veren olmuyor malesef, kendi manevi değerlerimizden vaz geçiyoruz ama yabancıların gereksiz adetlerini çabuk benimsiyoruz
Allah Azze ve Celle insanlığın problem yaşamaması için birtakım esaslar koydu. “Irka bakmayacaksınız” dedi. Allah Azze ve Celle bu konuda; “Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık” buyurdu. Allah, ırkları insanların birbiriyle tanışması için yarattı. “Bir Türk dünyaya bedeldir”, “Bir Kürt de marsa bedeldir” gibi söylemlerle birbirlerine karşı üstünlük taslamaları için yaratmadı. Türk, Kürt, Arap gibi isimler bir isme ihtiyacımız olduğu içindir. Dolayısıyla insanların ırkıyla övünmesine gerek yoktur. Çünkü hepimizin kökeni Hz. Âdem ile Havva’ya dayanmaktadır. Allah katında üstünlük ırka göre değil takvaya göredir. Kur’an-ı Kerim, “Allah katında en üstün olanınız en takva olanınızdır” buyuruyor. Allah katında en üstün olanlar en takva olanlardır. Takvanın yeri de kalptir. Kimin kimden daha takva olduğu belli olmadığı için hiç kimse kimseye üstünlük taslayamaz. Allah Azze ve Celle şaşmaz bir ölçü koydu. İnsanlar ölçülerini Allah’tan almadılar, başkalarından aldılar ve ırkçılık yaptılar.
Ehl-i sünnet rızık konusunda şu temel prensipleri benimsemiştir:
Yegâne rızk veren (rezzâk-ı âlem) Allah Teâlâ'dır. Kur'an'da, "Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah'ın üzerinedir..." (el-Hûd 11/6) buyurularak, tüm canlıların rızkını verenin Allah olduğu bildirilmiş, bir başka âyette de O'nun, dilediğine bol rızk verip, dilediğinin rızkını ise daralttığı ifade edilmiştir (eş-Şûrâ 42/12).
Rızkı yaratan ve veren Allah Teâlâ'dır. Kul, Allah'ın evrende geçerli tabii kanunlarını gözeterek çalışır, çabalar, sebeplere sarılır ve rızkı kazanmak için tercihlerde bulunur. Allah da onun bu tercihine ve çabasına göre rızkını yaratır. Allah'ın yegâne rızık veren olması, tembellik yapmayı, çalışmamayı, yanlış bir tevekkül anlayışına sahip olmayı gerektirmez. Kazanç için, meşrû yollardan gerekli girişimde bulunmak kuldan, rızkı yaratmak ise Allah'tandır.
Haram olan bir şey, onu kazanan kul için rızık sayılır. Fakat Allah'ın haram olan rızkı, kulun kazanmasına rızâsı yoktur. Bir âyette, "Artık Allah'ın size verdiği rızıktan helâl ve temiz olarak yiyin..." (en-Nahl 16/114) buyurularak, helâl yenilmesi emredilmiş, haram yasaklanmıştır.
Herkes kendi rızkını yer. Bir kimse başkasının rızkını yiyemeyeceği gibi, başka biri de onun rızkını yiyemez
Her canlı nefis ölümü tadacaktır.
İster zengin ol ister fakir son durak kara topraktır, bir ömür çalışıp biriktirdiğin her şey dünya da kalacak sadece bir kefen beziyle gidecek insanlar ahiret hayatına.
İşte dünya, iki kapılı bir han misâli, Hazret-i Âdem’den (a.s.) günümüze kadar sayısız insanla dolup dolup boşaldı. Peki onlar şimdi neredeler? Veya bir müddet sonra biz nerede olacağız, bilen var mı? Meçhul! Ama şurası kesin ki, zâlimlere de mazlumlara da, âbidlere de fâsıklara da ölüm muhakkak gelip çatıyor ve herkes ebedî hayatın başlangıcı olan kıyâmeti bekliyor…
Şöyle bir düşünecek olursak, üzerine basıp geçtiğimiz yer, bugüne kadar gelen milyarlarca insanın toprağa dönmüş cesetleriyle dolu. Sanki üst üste çakışmış milyarlarca gölge gibi… Yarın bizler de toprağın sînesine amellerimizle gömülerek bu kesif gölgenin içine süzüleceğiz. Ondan sonra ebedî bir hayat ve sonsuza yolculuk başlayacak. Mâdem ki bundan kaçış yok, o hâlde biraz durup düşünelim:
ÂHİRETİN YANINDA DÜNYA…
Bu fânî âlemde ömür uzun olmuş, kısa olmuş, ne ifâde eder ki? Çünkü şu fânî dünya hayatı, ebedî âhiret hayatı karşısında bir sabun köpüğünden farksızdır. İnsanoğlu bu fânî âlemde, ne kadar uzun yaşarsa yaşasın, onun ömrü, âhiretteki hayata kıyasla kısacık bir müddetten ibârettir.
Nitekim bu hakîkat, âyet-i kerîmelerde şöyle bildirilmektedir:
“(Allah inkârcılara:)
«–Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?» diye sorar.
«–Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. İşte sayanlara sor.» derler. (Allah) şöyle der:
«–Çok az bir zaman kaldınız. Keşke bunu (daha önce) bilmiş olsaydınız.»” (el-Mü’minûn, 112-114)
Diğer bir âyet-i kerîmede de Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“(Onlar) kıyâmet gününü gördüklerinde (dünyada) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar.” (en-Nâziât, 46)
Peygamber Efendimiz de, dünya hayatına nisbetle âhiretin müddet, kıymet ve büyüklüğü hakkında, insanın idrâkini kolaylaştırmak için şöyle bir kıyasta bulunmuştur:
“Vallâhi, âhirete göre dünya, sizden birinizin işaret parmağını denize daldırıp çıkarmasından başka bir şey değildir! O kişi parmağının üzerinde ne kadarcık su kaldığına baksın!” (Müslim, Cennet, 55)
O hâlde bütün vazifemiz; âhirete kıyasla kısacık bir müddet olan ömrü, Hakk’a kulluk, ibadet ve tâatle tezyîn edebilmektir.
DÜNYA HAYATINI NASIL YAŞAMALIYIZ?
Öte yandan, şu kısacık dünya hayatının günleri, âhirete nisbetle pek kıymetlidir. Zira âhiret, karşılık görme yeri; dünya ise kazanma mahallidir. Rivâyet olunur ki Hazret-i İlyas (a.s.), Ölüm Meleği’ni karşısında görünce dehşet içinde ürperdi. Azrâil (a.s.) bunun sebebini merak ederek:
“–Ey Allâh’ın Peygamberi! Ölümden mi korktun?” diye sordu. Hazret-i İlyas (a.s.) cevâben:
“–Hayır! Ölümden korktuğum için değil, dünya hayatına vedâ edeceğim için bu hâldeyim…” dedi. Sonra sözlerine şöyle devam etti:
“–Dünya hayatında Rabbime kulluk yapmaya, iyilikleri tavsiye edip kötülüklerden sakındırmaya gayret ediyor, vaktimi ibadet ve amel-i sâlihlerle geçiriyor, güzel ahlâk ile yaşamaya çalışıyordum. Bu hâl benim huzur kaynağım oluyor, gönlüm sürur ve mânevî neşelerle doluyordu. Ölünce bu zevkleri ve lezzetleri yaşayamayacağım ve kıyâmete kadar mezarda rehin kalacağım için üzülmekteyim!”