Eskiden mahallede büyük küçük herkes birbirini tanırdım sever sayardı ama şimdilerde yaşanan olumsuz gelişmelerden dolayı kimse kimseye güvenmiyor mecbur kalmazsa da konuşmuyor birde bunların üzerine Korona tuzu biberi oldu artık herkes birbirinden korkuyor kaçıyor, ama yinede bir şey olsa ilk yardıma gelen komşulardır
Alıntıdır
Komşunun ve komşuluğun önemi
Ailemizden sonra en yakın sosyal çevremizi komşular meydana getirir. İyi veya kötü günlerimizde şartlar¸ en yakın çevre ile temas halinde bulunmayı gerektirir. Darlık zamanında yardımlaşma¸ normal zamanlarda ziyaretleşme¸ sır sayılabilen halleri gizleme¸ birbirinin halinden etkilenme¸ hatta komşunun mülkünü satın almada öncelik hakkına sahip olma (şuf'a) komşulukla ilgili bir dizi hak ve sorumlulukların kaynağını teşkil etmiştir. Kur'an-ı Kerim'de komşu ilişkisinden şöyle söz edilir: "Anaya¸ babaya¸ akrabaya¸ yetimlere¸ yoksullara¸ yakın komşuya¸ uzak komşuya¸ yanınızdaki arkadaşa¸ yolcuya ve mâliki bulunduğunuz kimselere iyilik edin".[1]
Hz. Peygamber'in dilinde komşuluk
Hz. Peygamber bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: "Cebrail (a.s) durmadan bana komşuya iyilik etmeyi tavsiye ederdi. Bu sıkı tavsiyeden¸ komşuyu komşuya mirasçı kılacağını zannettim."[2]
Bir Müslümanın başkalarına zarar vermemesi¸ herkese iyilik yapması en önemli ahlâkî görevlerindendir. Zira Rasülüllah (a.s)¸ "Müslüman¸ diğer Müslümanların onun elinden ve dilinden emin oldukları kişidir." buyurmuştur. Karşılıklı ilişkilerin sürekliliği sebebiyle güven konusunda komşu daha önceliklidir. Nitekim Allah elçisi başka bir hadiste bunu şöyle ifade buyurmuştur: "Şerrinden komşusu emin olamayan kişi gerçek mü'min olamaz¸ hatta cennete giremez."[3] Mü'minin¸ kendi nail olduğu nimetlere diğer mü'min komşularının da nail olmasını istemesi; kendisi için istemediği şeyleri mü'min komşusu için de arzu etmemesi esastır. Bu prensipten hareket edilince komşu komşuyu rahatsız edemez. Burada¸ herkese uygulanabilen objektif bir ölçü sunulmuştur. Gürültü yaparak¸ üs kattan halı vb. şeyler silkeleyerek veya balkon¸ saçak vb. yapılarla komşunun arsasına taşarak zarar veren kimse¸ aynı davranış kendisine yapılsa razı olmayacaksa¸ kalbine ve vicdanına danışarak doğruyu bulabilecektir. Allah Rasulü bu ölçüyü Vabisa'ya hitap ederek şöyle açıklamıştır: "Ey Vabisa insanlar sana fetvâ verse bile bir de kalbine danış. İyi ve güzel olan şey (birr)¸ yaptığın zaman kalbini rahatlatan¸ günah ise kalbini rahatsız eden şeydir."[4]
Komşunun komşu üzerindeki hakları nelerdir?
Komşusunun¸ kendisinde ne gibi hakları bulunduğunu soran bir sahabeye Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle cevap vermiştir: "Hastalanırsa ziyaretine gidersin¸ vefat ederse cenazesini kaldırırsın¸ Senden borç isterse borç verirsin. Darda kalırsa yardım edersin. Başına bir felaket gelirse tesellî edersin. Evinin damını onunkinden yüksek tutmazsın ki¸ onun rüzgarını kesmeyesin¸ Ya ne pişirdiğini ona bildirmezsin¸ ya da pişirdiğinden ona da verirsin"[5]
Bu hadisin ışığında komşularımıza karşı yerine getirmemiz gereken görevlerimizi şu şekilde ifade edebiliriz:
Komşularımıza karşı tatlı sözlü¸ güler yüzlü olmalı¸ onlarla karşılaştığımızda selamlaşmayı¸ hal hatır sormayı¸ neş'e ve kederlerini paylaşmayı ihmal etmemeliyiz.
Sağlık ve hastalıklarında¸ üzüntü ve sevinçli anlarında¸ düğün ve bayramlarda kendilerini ziyaret etmek; onlardan biri vefat ederse yakınlarına taziyede bulunmak¸ sabır tavsiye etmek ve başsağlığı dilemek¸ kendilerine destek olmak¸ cenazenin kaldırılmasında yardımcı olmak; davetlerini kabul etmek; çocuklarını kendi çocuklarımız gibi sevmek¸ koruyup gözetmek de komşuluk görevlerindendir.
Peygamberimiz¸ "Allah'a ve âhiret gününe iman eden komşusuna iyilik etsin." ve "Allah katında dostların en iyisi arkadaşına¸ komşuların en iyisi de komşusuna en iyi davrananıdır." buyurmuştur.[6]
Allah'ın insanlara verdiği nimetleri yeyin için ama israf etmeyin, o nimetleri bulamıyan insanlar olduğunu unutmayın
Alıntıdır.
EKMEK İSRAFI GÜNAHTIR
Yüce Allah bir takım üstün meziyetlerle yaratmış olduğu insana dünya hayatını en iyi şekilde devam ettirebilmesi için sayısız nimetler bahsetmiştir, insana düsen bu nimetleri yüce yaratıcının rızası doğrultusunda yerinde ve gerektiği kadar kullanmaktır. Çünkü bu nimetleri nerede, nasıl kullandığının hesabı bir gün kendisine sorulacaktır.
Bu yüzden dinimiz israfı yasaklamış ve en kötü davranışlardan biri saymıştır. Maddi ve manevi nimetleri lüzumsuz yere, ölçüsüz olarak kullanmaya ve telef etmeye israf denir. Pek çok ailenin yıkılmasına, nice milletlerin çökmesine ve tarih sahnesinden silinmesine sebep olan israf, günümüzde de insanlık için en büyük afettir. Cenab-ı Allah bu korkunç felakete dikkatlerimizi çekmiş ve söyle ikaz etmiştir: “Yiyiniz, içiniz, ama israf etmeyiniz. Çünkü Allah müsrifleri (saçıp, savuranları) sevmez.”’ “Gerçekten saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise, Rabbine karsı pek nankördür.”
Yüce Allah’ın bizlere bahsettiği nimetlerin en önemlilerinden biri de hiç şüphesiz ekmektir.
Çünkü ekmek bizim için temel bir besin maddesi olduğu kadar sofralarımızın da vazgeçilmez bir unsurudur. Aynı zamanda ekmek üretimi güç olan bir besindir. Tarlalara buğday olarak ekilmesinden sofralarımıza gelinceye kadar oldukça uzun ve yorucu bir çok asamadan geçmekte ve her bir aşamada bir çok insan gücü ve emeği bulunmaktadır.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) ekmeğe gereken saygıyı göstermemizi tavsiye etmişler ve su mübarek sözleriyle ekmeğin önemine dikkatlerimizi çekmişlerdir: “Ekmeğe saygı gösterin. Çünkü Allah, ekmeği saygıya değer kılmıştır. Kim ekmeğe saygı gösterirse Allah da ona ihsanda bulunur.”
Bir araştırmaya göre Türkiye çapında ekmeğin en az % 12’si çöpe atılıyor. Üç büyük şehrimizde (İstanbul, Ankara, İzmir] her gün altı ekmekten bir tanesi çöpe atılıyor. Attığımız her parça ekmeği dünyada çok sayıda aç insanların beklediğini hatırımızdan hiç çıkarmamalıyız. Eğer açlıktan bir insan kıvranıyor ve hastalanıyorsa buna ekmeği çöpe atanlar sebep olmaktadır. Bunun için ekmeği çöpe atanlar günah işlemiş oluyorlar.
Taksimde camii yapılmasına karşı çıktılar, yapılmasına engel olmak istediler sonuçta yapıldı büyük bir bölümü bitti ibadete açılmasına az kaldı.
Cami lerim kime zararı var? Kim şimdiye kadar camiden zarar görmüş? İsteyen kendi rızası ile gidiyor ibadet yapıyor, gitmeyenede kimse bir şey demiyor, Cami islam dininin semboludur, cami yaptırmanın ve yardım etmenin sevapları çoktur, emeği geçenlere öldükten sonra bile sevap yazılır amel defterine.
Alıntıdır.
İslam'da Camilerin Önemi
Camiler sadece ibadet edilen mekânlar değildir aynı zamanda bu toplumların birlik ve beraberliğinin bir simgesidir.
İslam'da camilerin önemi
Camiler Allah’ı anma ve eğitim ve öğretim faaliyetlerinin yürütüldüğü yerdir.
Huzur ve sükûnetin hâkim olduğu ibadetgâhlardır.
Rabbimiz ayetinde şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz mescitler Allah’ındır. O halde Allah ile birlikte hiç kimseye kulluk etmeyin. Ey Âdemoğulları her mescide gittiğinizde güzel elbiselerinizi giyin”
Allah’ın evi olarak bilinen camiler, İslam’ın alameti olarak kabul edilmiştir. Resulullah Allah için en sevimli mekânların camiler olduğunu söylemiştir. O nedenle camilere giderken en güzel elbiseler giyilmeli, camileri kirletecek davranışlardan uzak durulmalıdır
Resulullah “kim Allah rızası için mescit yaptırırsa Allah da bunun karşılığında ona Cennette bir köşk ihsan eder” buyurmaktadır.
CAMİLER EĞİTİM İÇİN BİR İMKÂNDIR
* Camiler insanların eğitimi için bir imkândır
* Camiler iyi kötü kavramlarının aktarıldığı mekânlardır
* Camiler kulların kendilerini Allaha daha yakın hissettikleri mekânlardır
* Camiler sevgi saygı ve kardeşlik ruhunun işlendiği mekânlardır
* Camiler dini şuurun kazanıldığı mekânlardır
* Camiler bulundukları ortamda sosyal hizmet ve ilişkilerin sürdürüldüğü mekânlardır
* Camiler kardeşlik ilkelerini yerleştirerek insanların birbirlerini sevmelerine vesile olur
* Kötülüğün önlenmesinde etkin mekânlardır
ÇOCUKLARINIZI CAMİYE TEŞVİK EDİN
* Çocuk camide cemaat ruhunu soluma imkânı bulur
* Namaz bilinci kazanır
* Çocuk haram helal kavramlarını içselleştirme imkânı bulur
* Çocuk kendini Allah’a daha yakın hisseder
* Çocuğunuzu namaza giderken yanınızda götürün ve onu namaza teşvik edin
* Çocuğun cemaate katılmasını sağlayın
* Namaz hakkında bilgi verin
* Çocuğu duaya teşvik edin
* Çocuğun namazla ilgili sorduğu sorulara makul cevaplar verin
* Çocuğu gürültü yaptı deyip camide azarlamayın
* Camiyi girmenin adabı çocuğa öğretin
* Çocuğu namaz çıkışı bu davranışından dolayı tebrik edin
* Çocuğa İslami noktada bilinç kazandırın
* Çocuğa dini anlatırken korkutmayın
Cehennem vurgusu yapmayın
Çocuğa dini görevlerini yapmadığı için şiddet uygulamayın bunun yerine anlatın ve teşvik edin
Küçük bir korona mikropu tüm dünyayı esir aldı ve insanları çaresiz bıraktı yapılan tüm tedbirlere ve uyarılara karşı yinede artış devam ediyor, bu virüsü gönderen kim? Yerin ve göğün sahibi Allah c.c dir, onun yardımı olmadan bu virüs gitmez.
✓ Hastaneye gidip, Doktor beğenmiyorduk. Doktorda hasta beğenmiyordu.
✓ Okula gidip, Öğretmen beğenmiyorduk. Öğretmen de öğrenci beğenmiyordu.
✓ Camiye gidip, Hoca beğenmiyorduk. Hoca da cemaat beğenmiyordu.
✓ Çarşıya inip, Esnaf beğenmiyorduk. Esnafda müşteri beğenmiyordu.
✓✓✓ *Velhasıl,*
✓ Baba Evladından memnun değildi,
evlâd babasından.
✓ Hanım kocasından memnun değildi, koca hanımından.
✓ Komşularımızdan memnun değildik.
✓ Akrabalarımızdan memnun değildik.
✓✓✓ Kimse, kimseyi beğenemiyordu.
Ne oldu...?
✓ Ne doktor kaldı ne hasta. Hastaneye bile gidemiyoruz.
✓ Ne öğretmen kaldı ne öğrenci. Okula bile gidemiyoruz.
✓ Ne hoca kaldı ne cemaat. Camiye bile gidemiyoruz.
✓ Ne Esnaf kaldı ne müşteri, Çarşıya bile inemiyoruz. ✓ Ne komşu kaldı ne akraba. Dışarıya bile çıkamıyoruz.
✓Kıymet bilmez ve Şükretmez olduk.
✓ Zaman, değerini bilmediklerimize kıymet verme zamanı,
✓ Zaman, şükretme zamanı,
✓ Zaman, muhasebe zamanı,
✓ Ölümlerimize neden olan koronavirüsten ders çıkarma zamanı,
✓✓✓ Tövbe etmeden, aklımızı ve kalbimizi temizlemeden *sadece ellerimizi yıkayarak bu beladan kurtulamayız.* Başkalarından önce değişmesi gereken kendimiz olduğunu bilelim.Evde kalalım,Dua edelim,Afdileyelim,
Tevbe edelim inşAllah. ✓✓✓
İman varsa imkan da vardır. Namaz kınamak için mazaret ararsınız bulursunuz ama kılmak isterseniz her zaman her yerde kılabilirsiniz, Allah'ım kabul eylesin inşallah
İhtiyarlık gelmeden gençliğin,
Hastalık gelmeden sağlığın kıymetini bilin
Alıntıdır.
Bismillâhirrahmânirrahîm
[Rahmân ve rahîm Allah’ın adıyla]
“Gerçekten, her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Boş kaldın mı (hemen) başka bir işe koyul ve yalnız Rabbine yalvar.”
[İnşirâh sûresi, âyet 6-8]
Zamanın insan hayatında önemli bir yeri vardır. İnsan ömrünün esası, zamandır. Çünkü insanın işleri, zaman içinde olur. Geçen her an, insanın ömrünü eksiltir ve ecelini yaklaştırır. Ne var ki, insan çoğu kez, geçen zamanı kazanç zanneder. Şüphesiz, zamanı iyi bilmek, iyi kullanmak ve iyi değerlendirmek gerekir. Örneğin sabahleyin tedbirsizlikten kaynaklanan bir gecikme bütün günü; planlı geçirilmeyen bir gün ise, haftanın hatta ayın veya yılın çalışma takvimini etkileyebilir.
Zaman Allah‘ın kullarına en büyük lütuflarından biridir. Çünki herşey zaman içerisinde değer kazanmakta ve yine zaman ile değerini yitirebilmektedir. Saf ve tertemiz yaratılan, eşrefi mahluk olan insanoğlu bu zaman diliminde varoluş amacına uygunluk içerisinde hareket ederek alây-i illiyyîn dediğimiz en üst mertebelere yükselebilmekte ya da yaratılış amacına uygun olmayacak davranışlarla esfel-i sefîlîn dediğimiz sefîhler derecesine, yani aşağıların en aşağısına da inebilmektedir.
bu dünyada bedenimiz dahil malımız, mülkümüz ve evlatlarımızın bize bir emanet olduğu anlayışı ile hareket ederek gününü gün etmek yerine “iki günü eşit” geçirmeden yaşamayı ilke edinelim. Unutmayalım ki, boş ve faydasız geçen her anımız bir daha geri gelmeyecektir. Allah’a verilecek hesap sırasında kara bir leke olarak karşımıza çıkacaktır.
sağlık da yine aynı şekilde kaybedildiği zaman tekrar kazanabilmenin, önceki şekliyle tekrar elde edebilmenin en zor oldugu değerlerden birisidir. Ayrıca sağlığın korunması, İslam‘ın, korunmasına ehemmiyet verdiği beş gayeden biridir. Bir bakıma hastalıklara karşı tedbir almak ve sağlıklı yaşamaya gayret etmek de, dinî bir görevdir. Allah Resulü (s.a.s)’in “Ey Allah‘ın kulları, tedavi olunuz, zira Allah, ihtiyarlıktan başka dermansız bir dert vermemiştir.” [1] sözleri hastalıklara karşı tedbirli olmanın gerekli oluşuna işaret etmektedir.
Bu sebeble Efendimiz (s.a.s) bir hadîs-i şerîflerinde; “İki nimet vardır ki, insanların çoğu bu iki nimetin kıymetini bilme noktasında aldanmıslar, hataya düşmüşlerdir. Bunlar, sağlık ve zaman nimetidir. ” [2] buyurmuşlardır.
Yine başka bir hadîs-i şerîflerinde ise; “İman dışında hiç kimseye sağlıktan daha hayırlı bir nimet verilmemiştir.” [3] diyerek sağlığın imandan sonra gelen en büyük nimet olduğunu vurgulamıştır.
sorumluluk sahibi ve şuurlu olarak yaratıldığımıza göre Cenâb-ı Hakk‘ın verdiği nimetlerden mutlaka hesaba cekileceğimizin bilinci içerisinde hareket ederek hesabını verebileceğimiz bir hayatı yaşama gayreti içerisinde olmalıyız. Allah‘ın nehyettiği şeyleri yiyip içerek, sağlıgımıza zarar vererek, nehyettiği şeylerle zamanımızı boşa geçirerek, dünya ve âhirette telâfisi mümkün olmayan sıkıntıların içerisine düşebileceğimizi asla unutmamamız gerekir.
Allah Resulü (s.a.s.)’in bir hadîs-i şerîfiyle bitiriyorum: “Beş şey gelmezden önce beş şeyin kıymetini iyi biliniz!
1. İhtiyarlıktan önce gençliğin,
2. Hastalıktan önce sağlığın,
3. Meşguliyetten önce boş vaktin,
4. Fakirlikten önce zenginliğin,
5. Ölümden önce hayatın kıymetini” [4]
Bir yıl önce korona yüzünden herkes hafta sonunu evde geçirecek kimse dışarı çıkmayacak (görevliler hariç) dese kimse inanmazdı ama artık herkes sağlıklı olmak için bu kurallara uymak zorunda temizliğe çok dikkat etmesi gerekir bunları yapsa bile hastalık bulamayacak diye garantisi yok, Allah'ım bu hastalıktan tüm insanları kurtarsın inşAllah.
Alıntıdır.
Müslümanların öğretemediğini Korona öğretti
Bizim öğretemediğimizi bir virüsün öğretmesine sevinmek mi lazım yoksa üzülmek mi lazım bilemedim...
İslam dininin müntesipleri olarak yüzyıllardır Batılılara dinimizin en temel esaslarından birisi olan temizliği anlatmaya çalışıyoruz. Lakin bütün gayretlerimize rağmen bir türlü başarılı olamadığımız konuda Korona virüsü adeta bütün dünyaya temizlik dersi veriyor.
Korona, bütün dünyada temizlik ve hijyen ürünleri satışını öylesine artırdı ki marketlerde temizlik ürünü bulabilmek adeta imkânsız hale geldi.
Başta ülkemiz olmak üzere bütün dünyadaki sağlık kuruluşları Korona’dan korunmanın en önemli ilkesinin temizlik olduğuna vurgu yapıyorlar.
Ellerin, yüzün, ağız, burun ve başın sürekli olarak temiz tutulması noktasında uyarı üzerine uyarı yapılıyor.
Virüsten korunmak isteyen insanlarda sağlık kuruluşlarının bu uyarılarına harfiyen riayet ediyorlar.
Oysa ki aynı kurallar yüzyıllardır hatta bin yıldır İslam dini tarafından bütün insanlığa tavsiye edilen uygulamalardı.
Hatta Korona’ya karşı yapılması istenenlere bakınca adeta abdest almaktan farkı yok.
Bir zamanlar insanların küçümseyerek baktığı İslam’ın en temel temizlik kurallarını şimdi bütün dünya uygulamak zorunda kaldı.
Oysa İslam dinine müntesip olmayan insanlar bu temizlik kurallarını bir virüsten değil Müslümanlardan öğrenmeliydiler.
Bizim öğretemediğimizi bir virüsün öğretmesine sevinmek mi lazım yoksa üzülmek mi lazım bilemedim.
Bugün İslam’ın en temel kuralı olan temizliği hayatlarına geçirmeye çalışan Batılılar 15. yüzyıldan itibaren, geçmiş asırlara göre daha pis ve pasaklı olmuşlar, bu hâl onlarda 19. yüzyılın başlarına kadar devam etmiştir.
Yaklaşık 400 yıl süren Avrupa’nın bu pislik dönemi meşhurdur.
Bu dönemde halka açık banyolar kapatıldığı gibi, evlerde temizliğe ayrılan bölümler de başka işlerde kullanılmaya başlanmıştır. Yıkanma bütünüyle unutulup gitmiş, yemekten önce el yıkama âdeti bile, ortadan kalkmıştır. Yıkanma unutuldukça pislik artmış, pislik arttıkça da kötü kokular çoğalmış; bütün bunlara çare olarak da Avrupalı, yıkanıp temizlenmeyi düşünme yerine, güzel kokular ve parfüm imali yoluna gitmiştir.
Pislik zamanla öylesine fecî bir hâl almıştı ki, büyük ölçüde çocuk ölümleri oluyor; sık sık çıkan salgınlar binlerce insanı birden imha ediyordu. Meselâ 1501 yılında Fransa’nın Bordeux şehrinde çıkan bir kolera salgınında 17 bin kişi ölmüştü. Ve bu rakam, şehrin nüfusunun yarıdan fazlasını teşkil ediyordu.
17. yüzyılda Paris gibi büyük şehirlerde su, son derece az bulunur bir nesne olmuştu. Şehrin nüfusu gittikçe artıyor, fakat kullanılan su miktarı çoğalmıyordu. Bütün şehirde 40 çeşme, bir o kadar da kuyu vardı. Kullanımı zarurî olan su, sokaklardaki sakalardan sağlanır veya çeşmelerde uzayan kuyruğa girilerek temin edilirdi.
Halk temizlik anlayışından öylesine uzaklaşmış idi ki, evler bir yana, sarayların bile tuvaleti yoktu.
Halkın toplu olarak bulunduğu tiyatrolarda dahi, tuvalet mevcut değildi. Herkes ihtiyacını kapı arkalarına, merdiven diplerine giderirdi.
İçimizdeki Batılıların hayran oldukları Avrupa!
Dünya, bir gün gelecek başa çıkmakta zorlandığı salgın hastalıklardan kurtulabilmek için İslam’ın temel uygulamalarını hayatlarında yaşamak zorunda kalacak.
Bunu gören düşünür Bernard Shaw bu gerçeği şöyle ifade ediyor: “Bir gün gelecek doktorlar hastalarına iyileşmeleri için reçetelerine Müslümanların kıldığı namaz ve tuttuğu orucu yazacak.”
Bugün de ülkemizde ekranlarda uzmanların tavsiye ettiği en önemli ayrıntı bu oluyor; “günde en az 4-5 defa ellerinizi, kollarınızı dirseklere kadar yıkayın!”
Peygamber Efendimizin abdest için buyurduğu şekilde; “Birinizin kapısının önünde bir nehir olsa, o kimse her gün bu nehirde beş defa yıkansa, kirinden bir şey kalır mı?”
Geçici dünya hayatında hergün binlerce insanın öldüğünü duyuyoruz görüyoruz ama kendi sevdiklerimizi ve yakınlarımızı kaybedince daha iyi anlıyoruz dünyanın ne kadar fani ve boş olduğunu ama kaybettiklerimizin acısını kolay unutulmuyor bazıları bağırıyor çağırıyor kendini parçalıyor abartıyor uzatıyorlar.
Sual: Dinimize göre yas tutmanın ölçüsü nedir?
CEVAP
İslamiyet kötüleme ve yas tutma dini değildir. Yas tutmanın caiz olduğunu gösteren hiçbir âyet ve hadis yoktur. Aksine yasaklandığı bildirildi. 10 Muharremde kendilerine eziyet etmek haramdır. Yas tutmanın müslümanlıkla hiç ilgisi yoktur. Dinimizde, yas tutmak günah olduğundan, vefat eden veya şehit olan mübarek zatların hiç biri için matem tutmak caiz olmaz.
Ölü için sessiz ağlamak caizdir. Zira (Müminin ölümüne gökler ağlar) buyuruldu. (Şerh-us-sudûr)
Ölü için yüksek sesle ağlamak, matem tutmak, siyah elbise giymek, siyah perdeler ve rozetler, işaretler asmak, matem işaretleri, resmini taşımak caiz değildir. (S. Ebediyye)
Cenazeye ve cenaze çıkan yere siyah örtmek ve siyah giyinmek caiz değildir. (Hazânet-ür-rivâyât)
Ebu Seleme’nin kızı Hazret-i Zeynep anlatır:
Resulullahın zevcesi Ümmü Habibe validemizin babası ölünce başsağlığı dilemek için yanına gittiğim zaman dedi ki: “Resulullahın, (Allah’a ve ahiret gününe inanan bir kadının, ölen yakını için üç günden fazla yas tutması helal değildir) dediğini duydum.” Cahş kızı Zeynebin kardeşi şehit olunca, o da aynı şeyleri söyledi. (Buhari)
Dinimiz, nimetlere şükretmeyi, musibetlere de sabır ve susmayı emrediyor. Çocuk olunca, akika kesmeyi bildiriyor. Ölünce, hayvan kesmeyi veya başka bir şey yapmayı emretmiyor. Bağırıp çağırmayı, yas tutmayı yasak ediyor. (Es-Siret-üş-Şamiyye)
Dinimize göre, hem sevinç, hem de üzüntü bulunan bir günün yıl dönümlerinde, üzülmeyip, sevinmek, o gündeki sevinçli şeyleri hatırlayıp, üzüntülü şeyleri düşünmemek gerekir. Çünkü İslamiyet’te yas tutmak yoktur. Bütün hadis kitapları, Peygamber efendimizin ölü için yüksek sesle ağlamanın ölüye sıkıntı vereceğini buyurduğunu bildirmektedir. Bu hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir:
(Ölüyü överek ağlamak cahiliyet âdetidir.) [Buhari]
(Ölü, yakınlarının kendisine bağırarak ağlamasından azap [sıkıntı] duyar.) [Buhari]
(Yas tutan, ölmeden tevbe etmezse, kıyamette şiddetli azap görür.) [Müslim]
(Ölü için yas tutmak insanı küfre sürükler.) [Müslim]
(Ölü için ağlayana da, onu dinleyene de lanet olsun.) [Ebu Davud]
(Üzülünce, elbisesini yırtan ve bağırıp çağıran bizden değildir.) [Buhari]
(Çığlık atarak ölü için ağlayan kadına, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti olsun.) [Taberani]
Allah'ın yarattığı bütün insanlar eşittir, üstünlük ancak Takva ile olur, renginden ve ırkından dolayı kimse üstünlük sağlayamaz bunuda İslam dini 1440 yıl öncesinden bildiriyor, bunuda en iyi camide namaz saflarında görüyoruz herkes yan yana duruyor makam ve mevki,ırk ve renk ayrımı olmadan.
Alıntıdır.
Dinimizde ırkçılık yoktur!
Sual: Irkçılık nedir, ırkçılığın dinimizdeki yeri nedir?
CEVAP
İslamiyet, hangi ırk, dil ve ülkeden olursa olsun, bütün Müslümanların birbirinin kardeşi olduğunu bildirir. Allah indinde herkes, insan olarak, bir tarağın dişleri gibi birbirine eşittir. Namaz kılarken, en büyük rütbeli bir Müslümanla en küçük rütbeli, en zenginle en fakir, bir beyazla bir zenci Müslüman yan yana durur ve Allahü teâlâya birlikte secde ederler. Dinimizde ırk ve millet üstünlüğü yoktur. Müslüman zenci bir hizmetçi, kâfir bir beyaz kraldan üstündür. Kâfir kral ebedi Cehennemde, Müslüman zenci hizmetçiyse ebedi Cennette kalacaktır.
Hiç kimse ana babasını seçemediği için, ırkını, milliyetini de seçemez. Ancak, ceddinin dine hizmetlerinden dolayı ırkını sevmesi, suç olmaz. Mesela, Osmanlı Türklerini sevmek kınanmaz. Hatta hizmetlerinden dolayı her zaman dua etmek gerekir.
Yahudi kendini asil bilir. Hristiyan, zenciyi aşağı görür. İslam dini, ırk, renk, milliyet, siyasi inanç, lisan ve tahsil seviyesi ayırt etmeden, her insanın şeref ve itibarına hürmet eder.
Kendi ırkını dinimizin üstünde tutmak veya kendi milletinden olan gayrimüslimi başka milletten olan Müslüman’dan üstün tutmak, ırkçılık olur. Kur'an-ı kerim ve hadis-i şerifler, ırkçılığı, ırk üstünlüğünü kesin olarak reddetmektedir. Bir âyet-i kerime meali:
(Ey insanlar, sizi, bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizle tanışmanız için milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah indinde en üstününüz, takvada en ileri olanınızdır.) [Hucurat 13] (Takva, Allahü teâlâya inanıp, Onun emir ve yasaklarına riayet etmektir. Kısaca haramlardan sakınmak demektir.)
Bir önceki âyet-i kerimede, Ey iman edenler buyurulurken, bu âyet-i kerimede Ey insanlar şeklinde hitap edilmektedir. Hitap yalnız inananlara değil, bütün insanlaradır. Bütün insanlar, aynı ana-babadan, yani Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havva’dan meydana geldiler. Bu bakımdan bir ırkın diğerine üstünlük taslamaya hakkı yoktur.