Hayat bilgisi ve şartları okullarda öğretilmez, ya çalışarak yada yaşayarak öğrenilir, bunuda hayat bazen bazılarını çok küçük yaşda başlatarak öğretir tabi zor olur o yaşda başka çocuklar gezerken oynarken sen çalışmak zorunda kalırsın böylece hayatı gerçek tanırsın
Küçük yaşta, büyüklerin dünyasında ayakta durabilmek ne kadar zordur ve kendini savunmak için onların kuralları ile oynamaya mecbursundur. Senin küçük bedenin, büyüklerin yaptığı işlere yetersiz kalabilir, ama çabalarsın çocuk!
Adele ağrını, göğüs ağrını, baş ağrını asla belli etmezsin, zayıfsın, ama güçlü görünmek için büyük adam taklidi yaparsın acemi oyunculuğunla. Sen büyüklerin dünyasında ucuz emeğinle çalışabilirsin ama, onlar senin dünyanda oynayabilmek için asla yeterli zenginliğe sahip olamayacaklardır.
Ekonomik şartların ömürlerin üzerine ipotek koyduğu yıllarda, yaz tatilinin adı fakir ailelerinin çocukları için çalışmaktı gibi köyden kente göçülüp, tutunmak için mücadele etmenin tek yolu eve ekmek götürebilecek bir işe sahip olabilmekti ve ev bütçesine katkı sağlamak için çalışmaktı.
Anne ve babalar çocukları için her türlü fedakarlığı gösterirler büyütürler okuturlar iş sahibi olurlar evlenirler çocukları olur sonra yaşlanan Anne ve baba zor günlerinde kimse sahip çıkmaz bakmak istemez bahaneler üretirler diğer kardeşlerinin bakmasını isterler kimse bakmazsa huzur evine gönderirler.
Eğer sevdiklerin yanında değil, sağlığın da yerinde değilse ihtiyarlık bir çileye dönüşür. İnsan yaşlanınca çocuk gibi olur; güçsüz, güvensiz, yardıma muhtaç ve nazlı.
Büyük ailenin varlığını sürdürdüğü yıllarda yaşlılar evlatlarının, torunlarının, sevdiklerinin yanında son günlerini geçirir, çok iyi muamele görür, saygıda kusur edilmez ve onlar da huzur içinde son nefeslerini verirdi.
Türkiye"de hâlâ nüfusun yüzde otuzu köylü, yüzde otuzu da şehre gelmiş köylüdür. Bu sebeple "büyük aile"nin tamamen ortadan kalktığı söylenemez.
Gelenek bir şekilde sürmektedir. Aile küçülse de yaşlanan ana-babaya bir şekilde bakılır. Onları "huzur evleri"ne terketmek vefasızlık, insafsızlık, sevgisizlik olarak değerlendirilir.
Her geçen gün farkına vararak veya varmayarak tüketiyoruz ömrümüzü. Kim neye tükettiğinin hesabını göredursun, bunun farkına varmak bile insanoğlu için büyük bir önem arz ediyor şüphesiz.
İnsan doğar büyür yaşar ve ölür, herkesin bir hedefi vardır okul bitsin, iş bulayım, evleneyim, çocuklarım olsun, arabam olsun, evim olsun ve anne babanızın sizin için düşündüklerini siz artık kendi çocuklarınız için düşünmeye başlıyorsunuz, çocukların okulu bitsin işe girsinler evlensinler çocukları olsun böyle diye diye günler haftalar aylar ve seneler geçiyor ve bir bakmışsınız yaşlanmışsınız hayatın sonuna doğru gelmişsiniz sağlık sorunları ile uğraşmaya başlamısınızdır, çoğu insanın hayatı ömürü böyle geçiyor.
Az yaşa çok yaşa vakti saati geldimi herkes ölecek ne önce ne sonra ama bazıları sevdiklerinin yanında başında dualar edilerek, helallik alınarak, kuran okunarak ölür ve ruhunu teslim eder, ama bazılarıda öleceği belli olduğu halde çünkü doktorlar tahmin ediyor evine götürün dua edin yapacak bir şey yok diyor buna rağmen bazıları ısrarla yoğun bakımda kalmasını istiyor ve hasta son nefesinde çıplak üstü açık bir şekilde ölüyor bunlarıda yoğun bakımda çalışanlar daha iyi biliyor ve görüyor işte orda çalışan birinin anlattıkları ibretlik,
OKUYALIM ÇOK DOĞRU ANLATMIŞ YOĞUN BAKIMDA ÖLÜM !
Geçtiğimiz aylarda kıymetli bir hocanın muayenehanesinde uzun zamanlar yoğun bakım hemşireliği yapmış bir kardeşim ile tanıştım.Görüşmelerimiz sonunda ona bir soru sordum:
-Hiç ölümlere şahit oldun mu? Ölüm anında yalnız başlarına makinalar altında ne yapıyorlar?
Uzun uzun ellerine baktıktan sonra,yüzüme tokat gibi çarpan şu cevabı verdi:
-Evet.. sayamayacağım kadar çok ölüme şahit oldum..
Hepsinin ortak özelliği; son anlarında ağızlarındaki oksijen maskesini atıp,üzerlerindeki kabloları sökmeye çalışıyorlardı dedi..
Peki dedim,siz ne yapıyordunuz?
Biz kabloları geri takıyorduk,tekrarı olursa,bu defa ellerini bağlıyorduk! Böyle de can veriyorlardı dedi.
Allahuekber!
Anında aklıma tahrif edilmiş tevrattaki şu ayet geldi.
Yahudiler:
“Acıklı ölümlerle ölecekler” (Yeremya 16/4)
Diye bizim üzerimize yemin etmişlerdi!
Biz bugün her tıbbın bir dini vardır ve bugünün tıp anlayışı asla "İslam" değildir! Derken tam da bunu kast ediyorduk!
Biliyorsunuz ki,Yahudiler öyle sistemli çalışıyorlar ki bir santim boşluk bırakmadan yüzyıllar evvel yaptıkları planları aynen bugün üzerimizde uyguluyorlar.
Tekrar çınladı kulaklarımda..
"Son anlarında rahat can verebilmek için kabloları söküyorlardı,biz de ellerini bağlıyorduk" SubhanAllah!
Ne zaman Müslüman feraseti ile bakacağız? Daha başımıza ne gelmesi lazım ki?
Öyle bir sistem yerleştirdiler ki Müslümanların üzerine,akıl tutulması yaşar hale geldik.
Tabutlarımızın üzerinde "Ölüm ne bir dakika ileri,ne bir dakika geri" yazıyor,lakin hala öleceğini bile bile terk eder olduk sevdiklerimizi buz gibi odalara.
Çünkü bu empoze edildi zihinlerimize.
Evvelce yaşlıların vasiyetleri vardı, sımsıcak yatakları vardı,başında Yasin okuyanları,zemzemle ıslatılan dudakları,helallik almaya gelen eş/dostları vardı.
Sımsıcak,tevekkül dolu,İslam'i olan ölümümüz buydu bizim! Çünkü vuslat vardı işin ucunda kavuşmak vardı!
"3 gün yatak, 4. gün toprak" diyorlardı cesurca,ölümü "çare" bilircesine..
Bugün biz ne yapar olduk kendimize?
Yapayalnız,çırılçıplak,duasız terk ettik sevdiklerimizi yoğun bakım ünitelerine.
Ben bizzat morgda pek çok hastanın boğazının delindiğini gördüm.. Neden?
Nefes yolu açtıkları için.
-Zaten bu insan son nefesini vermeye çalışıyor neden bir de zulmedip nefes yolu açıyorsun?
-Bize böyle öğretildi..
Bunları dile getiren kardeşimiz gözyaşlarını tutamıyor,ve diyor ki; “Billahi durum çok sandığınızdan daha vahim!”
Burada asla doktorları suçlamıyorum çünkü onlara dayatılan sistem bu,öğretilenler bu..
Müslüman son nefesi verebilmek için çırpınıyor,biz ellerini bağlıyoruz..
Sadece bu kadarla kalsa..
Eskiden her ölü evinde yıkanır,kefenlenir,evinden çıkardı ölüsü.Bugün ölüler evlere sokulmuyor.. Kapının önünden görünse de iyi..
öyle böyle helallik al gönder..
Yıkadıkları sabunlar kimyasal,sardıkları kefenler titanyum dioksit,döktükleri kafurlar sentetik..
Biz neyin telaşındayız kardeşler?
Dirimize sahip çıkamıyoruz,ölümüze hakim değiliz,peki biz bu hayatta neden varız?
Tv dizilerini bölüm bölüm mahşerde anlatmak,en güzel börek tariflerimizi Allah ve Rasulunun önüne koymak için mi?
Biz öyle büyük bir savaşın içerisindeyiz ki,tarifi yok zalimliğinin..
Ve biz bu savaşta uyuyoruz!
Düşman evlerimizde,evlatlarımızın ensesinde,yaşlılarımızın canına kast etmiş..
Biz ise esir düşmüşüz..
Hapsolmuşuz heveslerimizin peşinde..
Allah’ım sen bizlere hayırlı bir ölüm nasip et inşAllah Amin.
Bu Vatanın ekmeğini yeyip suyunu içenler, devlette, belediyede makam ve mevki sahibi olupda devletten aldığı maaş ve devlet imkanlarını kullanıp bu ülkeye ihanet edenler masum insanların Askerin ve Polisin ölmesine sebep olanlar bu Dünyada belki kurtulusunuz ama Ahirette sizi kimse kurtaramaz, Allah'ım size hakettiğiniz cezayı Cehennemde verir.
lanetlenmiştir.
Ahde vefa sözde sadakat namustur.
Bu ise, ancak kalbi selim olan müslümanlar tarafından yapılabilir.
İhanet eden, hainlik yapan kimsenin kalbi nifak hastalığına tutulmuş ve islamdan uzaklaşmıştır.
İhanet eden kimse hain'dir.
İhanet, İslam ahlakında münafıklık özelliği olarak sayılmış ve haram kabul edilmiştir.
Çünkü Müslüman, herkesin malı, canı ve namusu konusunda kendisinden güvende olduğu kimsedir. Emanet ve ihanet malda olduğu gibi sözde de olur.
İhanetin zıddı, ''Emanet'tir''.
Hıyanetin unsurları, hıyanet eden yani hain, hıyanet edilen şahıs, hıyanete konu olan durum ve hıyanet yöntemidir.
Birinci unsurla ilgili yüce kitabımız Kuran-ı Kerim de birçok Ayet bulunmaktadır.
''İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir ki onları lanetledik, kalplerini de kaskatı kıldık. Kelimeleri yerlerinden kaydırarak tahrif edip değiştiriyorlar.
Akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını da unuttular.
Ey Muhammed! İçlerinden pek azı hariç,
onların daima bir hainliğini görüyorsun.
Yine de sen onları affet ve aldırış etme.
Çünkü Allah iyilik yapanları sever."
ANAYASA MADDE 81:
''Devletin varlığı ve bağımsızlığını,
vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü,
milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma;
hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa'ya sadakatten ayrılmayacağıma;
büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.''
T.C. Meclisine seçilen vekillerin yaptığı yemin budur.
Bu vekiller, üst seviyede yaşarlar ve bu milletin vergilerinden maaşlarını alırlar.
Bu yemini yaparak, devletine vatanına ve mukaddesatına hainlik edenlere neden gerekli cezalar uygulanmaz...
Şu son günlerde, acıların en acısını tattık.
Fidanlarımız, görevleri başında şehadete erdiler. Hemde geride bıraktıkları gencecik eşler,
yavruları ve kıyamete kadar içinde acısını yaşayacağı anneler...
Biz Yüce bir millet olarak bunları haketmedik.
En büyük hain ve düşman, bizim kendi içimizde.
Bunları, mevcut cezalar daha da şımartıyor.
Devlet büyüklerimizin bir an önce,
bu caniliğin önüne geçmek için ''İDAM'' cezasını getirmeli ve bu hainler de hakettikleri cezalara uğramalıdırlar.
Aksi halde daha çok canların yanmasından korkuyorum.
Bu hainler, kimi, tüccar, kimi dilenci, kimi dinli, kimi dinsiz kılıflarına bürünmüşler...
Kimi, Almanyanın, kimi İngilizin, kimi Fransızın uşaklığını yapıyor ve bu memleketin hertürlü haklarından da yararlanıyor.
Mecliste yaptıkları yemini de tanımıyor.
***
Bu ülkede Müslümanım diyerek,
ihaneti, casusluk ve siyonist ülkelerin umutları olmuşlardır.
Böyle bir fiilin cezası ise, İslam'da çok ağırdır.
Allah şöyle buyuruyor:
''Ey inananlar! Allah'a ve Rasulüne ihanet etmeyin;
bile bile kendi emanetlerinize hainlik etmiş olursunuz.
Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız birer fitne imtihan'dır.
Allah'a gelince, büyük mükafat onun katındadır.''
Allah, hıyaneti yererek şöyle buyurmuştur:
''Kendilerine hainlik edenleri savunma;
zira Allah, daima hainlik yapıp günah işleyen insanı sevmez!
Kötü fiillerini insanlardan gizliyorlar da Allah'tan gizlemiyorlar.
Bu insan bu halinde bile kulluk görevini yapıyor Namaz kılıyor ve Allaha şükrediyorsa peki bundan durumu iyi olan insanların daha fazla şükretmeleri lazım değilmi?
Bazı zamanlarda şükretmek için kendimize çok büyük¸ çok özel ve büyük bir nimetin gelmesini¸ ya da çok büyük bir sıkıntımızın gitmesini bekleriz. Oysa biraz dikkat ettiğimizde insanın her anının nimet içinde geçtiğini görürüz. Hâlimize şükretmeliyiz. Şükredecek o kadar çok şeye sahibiz ki."
Şükür; gelmiş olan bir nimete¸ dil ile fiilen veya kalben mukabele etmek ve nimetin sahibine saygı göstermektir.
İnsan¸ diliyle olduğu gibi hâliyle¸ tavrıyla¸ kalbiyle de devamlı şükretmeli¸ hamd etmeli. Seviyesiz hareketler¸ Müslüman'a yakışmayan kahkahalar¸ boş vermiş tavırlar¸ vur patlasın çal oynasın anlayışı mü'minden ne kadar uzak olmalıysa; karamsarlık ve ümitsizlik¸ çaresizlik taşıyan bunalımlı bir yüz hâli de o derece uzak olmalı.
Hepimiz¸ zaman zaman hayatımızın anlamını sorgularız. Bazılarımız dolu dolu geçen hayatına dönüp baktığında mutlu olur¸ ama onlar kadar şanslı olduğunu düşünmeyenlerimiz de vardır. İçinde bulunduğu ortamdan memnun olmayan¸ sahip olmak istediklerine kavuşamayıp kendini mutsuz sayan birçok kişi vardır aramızda. Her zaman bizden aşağı olanları düşünmek¸ bizi hayata daha çok bağlar ve sahip olduklarımıza şükretmemizi sağlar. Allah'a şükretmek insanın önemli bir vazifesidir. Bunun önemli bir vesilesi de dili ve kalbi teşekküre alıştırmaktır. Dilimiz ve duygularımız teşekkür etmeyi bilecek ki Allah'a şükredebilelim. İnsanı bütün mahiyetiyle çok iyi tanıyan Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur. "İnsanlara teşekkür etmesini bilmeyen¸ Allah'a şükredemez." (Ebu Davud¸ Edeb 129) İnsanlara teşekkür ederken de asıl teşekkür edilmesi gerekeni unutmamak lazım.
Bazı zamanlarda şükretmek için kendimize çok büyük¸ çok özel ve büyük bir nimetin gelmesini¸ ya da bizden çok büyük bir sıkıntının gitmesini bekleriz. Oysa biraz dikkat ettiğimizde¸ insanın her anının nimet içinde geçtiğini görürüz. Hâlimize şükretmeliyiz. Şükredecek o kadar çok şeye sahibiz ki. Mesela elimiz var¸ ayağımız var¸ gözümüz var¸ aklımız var. Şükür¸ nimeti artırıyor¸ şükürsüzlük ise insanı isyana¸ mutsuzluğa¸ aç gözlülüğe teşvik ediyor. Hayat yaşanmaz bir hâl alıyor. Hayatı¸ sağlığı¸ aklı¸ beş duyusu¸ nefes aldığı hava ve bunlara benzer sayısız nimet¸ insana her an kesintisiz bir şekilde sunulmaktadır. Bu nimetlerin her biri ayrı ayrı şükretmeyi gerektirir. Allah'ı (c.c.) zikretmede ve anmada¸ derin düşünmede zayıf olduğumuzda¸ çoğunlukla gaflet içinde kalırız. Bu nimetlerin değerini onlara sahipken bilemez¸ şükrünü yeterince eda edemeyiz. Ancak bu nimetler elimizden alındığı zaman değerini kavrarız. Allah (c.c.) İbrahim Suresi 7. ayetinde şöyle buyuruyor: “Ve düşünün ki Rabbiniz şöyle ilân buyurdu: Celâlim hakkı için şükrederseniz¸ elbette size (nimetimi) artırırım ve eğer nankörlük ederseniz¸ haberiniz olsun ki azabım çok şiddetlidir.”
Engelli bir insanında fırsat verildiğinde engelsizler kadar başarılı olacağını canlı yayında herkese ispat etti tebrik ederim.
Bende canlı olarak izliyordum ve 15.000 TL den sonrası gerçekten çok güzeldi, başarılı olmasını diledim gerçekten düşüncelerini paylaşması ve " Bazen yetinmek gerekir" sözü çok güzeldi. Engel yeterki gönülde ve beyinde olmasın sonuç böyle olur, engelli kardeşlerimizi çok güzel temsil etti.