Şu tek gözlü anne hikayesine inanmıyorum. Duygulara dokunmak adına böyle bir ton hikaye uyduruyorlar. Hayırsız evlatlar var
Zaten amaç dikkat çekmek, buna benzer olaylar daha çok kırsal kesimde yaşayanların başına daha çok geliyor, farklı farklı şekilde yaşanılıyor anlatılıyor sonra farklı sosyal medyalarda paylaşılıyor, bende ilginç olanlarını burada paylaşıyorum. Resimdeki ninelerede eskiden kırsal kesimde kenar mahellelerde rastlanıyor görülüyordu ama artık sosyal güvenceleri sayesinde, kurumlar yeni gözlükler veriyor öyle gözlük kullanan da kalmamıştır.
Aralık ayındayız haram olduğunu bile bile herkes bir bilet alıyor çıkarsa hayır işlerinde kullanırım diye kendini avutuyor aslında kendi istekleri için alıyor, sidik suyundan abdest alınmayacağını herkes biliyor, haram paradan da hayır yapılmaz yapsanızda size bir faydası olmaz o bilet alıp para verenlerin hayrına olur.
Peki şimdiye kadar büyük ikramiye çıkanlar mutlu olmuş mu? Uzun ama okuyun öğrenin!
MİLLİ PİYANGO KAZANANLARIN ACI SONU
Milli Piyango haram mı sorusuna yanıt olacak bir örnekle başlayalım. İsmi Mustafa Savgan. Onun hakkında "Kaybedebilme Kabiliyeti" adlı bir belgesel bile çekildi. Neden mi? Çünkü kendisi 1979'da 100 bin liralık ilk ikramiyesini kazandı. 1982'de yeniden 30 milyon liralık büyük ikramiyeyi tutturdu. 1984'te 15 milyon lira 1987'de ise 2 milyon lira kazandı. Belgeseli çekildiğinde ise hala ayakkabı boyacılığı yapıyordu. 12 Aralık 2014 tarihinde kaldığı bir yakının evinde hayata gözlerini yumdu.
Mustafa Savgan büyük ikramiyeyi kazanınca ilk iş karısını boşamak istiyor. Yaptıklarını da şöyle anlatıyor : “Paralar eşime kalmasın diye harcamaya başladım. 150 memurun maaşını 2 ayda yiyordum. Eşimi de annesinin yanına gönderdim, evdeki bütün eşyaları satıp tekrar İstanbul’a döndüm. Yıl 1985'ti. Cağaloğlu’nda bir handa hem gece bekçiliği, hem de ayakkabı boyacılığı yapmaya başladım. Eşimin açtığı dava sonucu boşandım. Sevgi olmadan para bir işe yaramıyor.”
Kazandığı 4 büyük ikramiyeyi de tüketen Savga o paranın hayrını hiç görmedi. 12 Aralık 2014 tarihinde kaldığı bir yakının evinde yapayalnız ve beş kuruşsuz hayata gözlerini yumdu.
MİLLİ PİYANGOYU KAZANAN AHMET SARI'NIN SONU
Afyon Karahisar'ın Dazkırı ilçesi Akyarma köyünde doğan 82 yaşındaki Ahmet Sarı'nın, aldığı çeyrek bilete 1964 yıl başı çekilişinde büyük ikramiye vurdu. Kazandığı parayla lüks bir yaşam süren Ahmet Sarı, önce 6 çocuğunu evlendirdi kalan parayla da koyun ticaretine girdi. Milli piyango ikramiyesi ona da hayır etmedi. Parası suyunu çekti, koyun ticareti battı. Eşinden boşanmak zorunda kalan Ahmet Sarı huzurevine sığındı.
PİYANGO BANA HAYIR GETİRMEDİ
50 yıl önce piyango kazanana kadar güzel bir hayatı olduğunu anlatan Sarı, şunları anlatıyor : "Piyangoda bana 10 bin lira düştü. O parayla hayvancılık yaptım. Koyun aldım. Aileme iyi bir hayat sunmak istedim. Daha sonraki yıllarda maalesef param bitti. Para da bitince geçimsizlikler olmaya başladı, eşimden boşandım. Hiç param kalmadı, bakıma muhtaç oldum. Torunum beni huzur evine getirdi. Bana dışarıda kimse bakmadı. Ben de 4 yıldır buradayım. Şimdi sadece yaşlılık parası alıyorum."
MİLLİ PİYANGO ÇIKAN MEHMET SARIOĞLU'NUN SONU
Denizli’nin Sarayköy ilçesine bağlı Tırkaz köyünde 40 yıl önce Milli Piyango biletine büyük ikramiye çıkan Mehmet Sarıoğlu'nun hayatı da para yüzünden tepe taklak oldu. Bir anda zengin olan Sarıoğlu, iyi bir hayat yaşamaya başladı. Paralar suyunu çekince Sarıoğlu üç kuruşa muhtaç hale geldi.
Yeşil karttan faydalanmaya başlayan Sarıoğlu, devletten aldığı yaşlılık maaşıyla geçimini sürdürürken kısa bir süre sonra evi yandı. Köylüler aralarında topladıkları paralarla evi tamir ettirdi. Kimsesi olmayan ve hiç evlenmeyen Sarıoğlu bu evde ölü bulundu. Sarayköy Devlet Hastanesi’nde yapılan otopside Sarıoğlu'nun donarak öldüğü belirlendi.
PİYANGO ÇIKAN ORHAN ULUSOY'IN YAŞADIKLARI
1984 yılında aldığı bilete 7 milyon lira isabet eden Orhan Ulusoy’un huzur içindeki hayatı 3 sene içinde kabusa döndü. İşleri ters gitmeye başlayınca kızı evden kaçtı. Oto yedek parça dükkânı bulunan ve minibüsçülükle uğraşan parayı soğan ve fasulye işine harcayan Ulusoy, 3 yıl içinde iflas etti. 4'ü erkek 8 çocuğu olan Ulusoy, “Hiç rahat bir yaşantım olmadı; bir arkadaşım ‘bu para sana felaket getirir’ demişti, dediği çıktı. Bir kızım evi terk etmişti. Psikolojim alt üst olmuştu.” diyor.
AYHAN YALÇINKAYA - PİYANGO TALİHSİZİ
Edirne’de 11 yıl önce Milli Piyango’dan büyük ikramiyeyi kazanan Ayhan Yalçınkaya, zengin olunca ilk iş memurluğu bıraktı. Parayı bulunca hayatının değiştiğini belirten Ayhan Yalçınkaya, huzurunun bozulduğunu, kötü günler geçirdiğini ve Milli Piyango bileti aldığı için bin pişman olduğunu söylüyor.
NURETTİN ÇINAR : YILBAŞI İKRAMİYE SEFASI BATIRDI
Evli ve 3 çocuk babası olan Nusrettin Çınar da piyangozedelerden. Kendisine 90'lı yılların başında Milli Piyango’dan o zamanın parasıyla 6 milyar lira çıktı. Önce yurt dışına giden Çınar, kendisine bir şehirlerarası otobüs şirketi kurdu. İşleri iyi gitmeyen Çınar, 1995 yılında iflas etti. Çınar yaşadığı olayları kendi ağzıyla şöyle özetledi:
-“Sefa kısa sürdü. 70 milyon kişinin verdiği biletlerden bir iki kişi yararlanırsa böyle olur. Hepsinin ahı var üstünde, hayrı olmaz. Sonradan araştırdım, kimseye hayır getirmemiş.”
Şimdi işsiz olan Çınar, artık Milli Piyango bileti satın almıyor.
AHMET BAYRAM KENDİNİ ASTI
ahmet-bayram-milli-piyango.jpg Erzurumlu Ahmet Bayram'ın hayatı 2005 yılbaşında çeyrek biletine büyük ikramiyenin isabet etmesiyle bir anda değişti. Uzun süredir işsiz olan 9 çocuk babası Bayram, hemen ailesiyle birlikte Ankara'ya giderek 5 milyon liralık ikramiyenin 4'te biri olan 1 milyon 250 bin TL'sini aldı. Parasıyla ilk iş olarak kendisine peruk alan Bayram, İstanbul'a yerleştikten sonra eşini de boşadı. Kendisini gece hayatına veren Ahmet Bayram, bir süre sonra gece kulübünde tanıştığı bir kadınla evlendi. 5 aylık hamile olduğu öne sürülen bu kadından da bir çocuk bekleyen Bayram, bir akşam saatinde eski eşinin yaşadığı Pendik'teki eve gitti. Çok borcu olduğunu söyleyerek, eski eşinden, üzerine yaptırdığı gayrimenkulleri satarak parasını vermesini isteyen Bayram olumsuz yanıt aldı. Evine dönünce banyoya giren Bayram'dan uzun süre ses çıkmayınca büyük kızı kapıyı zorlayarak içeriye girdi. Babasının kalorifer borusuna asılı cesediyle karşılaştı. Ahmet Bayram kendi canına kıymıştı.
CEM POSTACI EN BÜYÜK ACIYI YAŞADI
Milli Piyango’nun 1990 yılbaşı çekilişinde 1 milyar 250 milyon lira kazanan Adanalı Cem Postacı da para yüzünden felaket yaşayanlardan biri... 1996’da oğlunu trafik kazasında kaybeden Postacı, “Talih kuşu bize huzur değil, felaket getirdi” diyor.
Oğlunu kaybettikten sonra bir daha bilet almamaya karar veren talihli, kendisine çıkan paranın hayırlı olmadığını dile getiriyor. Kazandığı ikramiyeyle emlak işine giren Postacı, bir süre sonra iflas etmiş.
YUVAM DAĞILDI EŞİM TERKETTİ
İşlerinin bir dönem çok iyi gittiğini, hiç tanımadığı kişilerin akraba olarak karşısına çıktığını anlatan Postacı, şimdi kimsenin kendisine yardıma yanaşmadığını vurguluyor. Postacı, “Para mutluluk getirmiyor, yuvam dağıldı, toparlamak için varımı yoğumu harcadım. Eşim beni terk etti. Şimdi bir otomobilim, evim ve emekli maaşım var. Keşke o bileti almasaydım da o para çıkmasaydı.” diyor.
SALİH GÜMÜŞÇAY : MEZARINDA BİLE RAHAT BIRAKMADILAR
Salih Gümüşçay milli piyangodan 1989'da 5 milyar lira kazandı. Parayı kazandıktan sonra yüzlerce akrabası çıkan Salih Gümüşçay, 1 yıl sonra hayatını kaybetti. Ölüm döşeğinde tek başına olan Salih Gümüşçay'ı sonradan çıkma akrabaları mezarında bile rahat bırakmadı. Gümüşçay mezarı milli piyango parasını almak isteyen akbarabalar tarafından DNA testi için açtırıldı.
SÜLEYMAN ORHAN
Milli Piyango'dan büyük ikramiye kazanan Süleyman Orhan'ın hayatı hiç de beklemediği şekilde değişti. Parayı aldıktan sonra şanssızlıklar peşini bırakmadı. Ticarete atıldı ancak yaptığı her işten zarar etti. En sonunda iflas etti ve beş kuruşa muhtaç oldu.
Türkiyede düzgün adam çok zor yetişiyor, onlarıda yaşatmıyorlar öldürüyorlar, bir örnek
Deli Halid Paşa Nasıl öldürüldü, kimler öldürdü,ölümünden sonra ne oldu?
Cumhuriyet tarihinin tertemiz sayfalarını yapanları teker teker, fiziken ve siyaseten tasfiye edenlerle onların takipçileri, geriye bakıp gördüklerinden memnun olabilirler ama o tarih kirli hesaplaşmalar, pis ilişkiler, çıkar işbirlikleri ve cinayetlerle dolu.
Rusların elinden Kars’ı alan adamdı. Soyadı kanunu çıktığında bu yüzden soyadı olarak Karsıalan yazıldı nüfus kâğıdına. Sadece Kars değil, Sarıkamış, Erzurum, Nenehatun, Erzincan; hepsini almıştı…
Savaş meydanlarının kahramanıydı. Cepheden cepheye koştu. İki tabancası vardı. Birinin adı “namuslu”ydu; onunla düşmana ateş ederdi. Diğerine de “namussuz” adını takmıştı ve savaşta kaçan askerlerle vatan hainlerine sıkardı.
Deli Halid Paşa derlerdi ona.
42 yıllık hayatından 10 tane film çıkacak bu efsane adam, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde işlenen ilk cinayetin (9 Şubat 1925) kurbanıydı. Cumhuriyet’i kuruluş felsefesinden uzaklaştırarak ele geçiren çıkar amaçlı faşist elit çetenin ipliğini pazara çıkardığı için alçakça pusuya düşürüldü ve dokuz kurşunla katledildi.
Katilleri kimdi? Tanıyorsunuz onları.
Ermenileri katledip tehcir ederek mallarına konanlar, ardından Kurtuluş Savaşı’nın zafere doğru evrilince Mustafa Kemal’in etrafında öbeklenip şer ve çıkar şebekeleri kuranlar, Rum mallarının üzerine oturanlar ve benzeri yollarla sermayelerine sermaye katanlardı. Halkın giysileri yama tutmazken, giyecek çarık bile bulamazlarken sefahat içinde yaşayanlardı.
Halid Paşa, TBMM’de işlenen ilk cinayetin ve yukarıda tarif ettiğimiz şebekenin kurbanıdır. Onlar ki isim isim bellidir tarih sayfalarında. Onlar ki Deli Halid Paşa’nın ya da Halid Karsıalan’ın katilleridir.
ÇERKES AHMET BEY’İN EVLADIDIR HALİD BEY
1883’te doğdu. Zeki bir gençti. Harbiye’den 1903’te mezun olduktan sonra Yemen’de görevlendirildi ve orada yüzbaşılığa yükseldi. Bundan sonraki tüm hayatı da cephelerde geçti.
Trablusgarp savaşı, Balkan savaşı, Kafkasya cephesi.
10 Mayıs 1917’de Garbi Dersim Komutanlığına atandı. Erzincan, Nenehatun ve Erzurum’u geri aldı. İslam Ordusu’nun 3. Fırka Komutanı olarak Ahıska’yı kuşattı. 9. Kafkas Fırkası Komutanlığı’na atandı ve rütbesi albaylığa yükseltildi.
Millî Mücadele başladığında Kazım Karabekir komutasındaki 15. Kolordu’da görev aldı. 1920 yılının sonlarında Kars ve Sarıkamış’ı, 1921’de de Ardahan’ı düşman işgallerinden kurtardı. Soyadı Kanunu çıktıktan sonra bu nedenle “Karsıalan” soyadını aldı.
DELİ LAKABINI ALIŞI
Gümrü anlaşmasının ardından Batı Cephesinde görev verilen Halid Paşa, Sakarya Savaşı'nda 12. Gruba komuta etti. Bu savaşta gösterdiği cesaretten ötürü "Deli" lakabıyla anılmaya başlandı. Özellikle cephenin biraz gerisinde yüksekçe bir yere oturup tabancalarını dizlerine koyarak "Geri çekileni vururum" mesajı vermesi ve birkaç sefer geriye kaçan askerler üzerinde bunu bizzat uygulamasıyla ün yaptı. Büyük Taarruz'da Kocaeli Grubu Komutanlığı yaptı ve mezalimi ile ünlü Yunan 11. Tümenini, Komutanı General Krokodeilos Kladas ile beraber esir aldı. Büyük Taarruz’dan sonra 1922’de rütbesi tümgeneralliğe yükseldi.
5 Temmuz 1923’te Ardahan vekili seçildi, mazbatası 11 Ağustos 1923’te onaylandı.
9 ŞUBAT 1925’İN ÖNCESİ…
Halid Paşa, milletvekili olduktan sonra da nasıl savaştan kaçanları “namussuz” adını verdiği tabancasıyla vuruyorsa, Meclis’teki namussuzları da sözleriyle vuruyordu. Halit Paşa kürsüde âdeta kükrerdi. Dönemin mebus hatıralarında “Halid Paşa kürsüdeyken mecliste çıt çıkmazdı” deniyor. O kürsüde memleket meselelerini anlatır ve çözüm sunardı. Mustafa Kemal, Halid Paşa’yı takdir etse de, etrafındakiler rahatsızdı. Çünkü o, Meclis’teki bütün entrikaları ve dönen dolapları deşifre ediyordu. Halid Paşa’dan rahatsız olanların başında Kel Ali lakabıyla anılan Afyon vekili Ali Çetinkaya ve Gaziantep vekili Kılıç Ali gelmekteydi.
Cinayetten sonra yayınlanan 16 Şubat 1925 tarihli Son Telgraf gazetesinde şöyle yazıyordu:
“Halid Paşa, Meclis’te söylenen idari olduğu kadar mali yolsuzluklar karşısında kayıtsız kalamamış, bunların üzerine gittiği gibi, meseleyi 30 Ocak 1925’te ziyaretine gittiği Mustafa Kemal Paşa’ya anlatmış, ondan bir çözüm bulmasını istemiş, yolsuzluğu yapanların kimler olduğunu birer birer adını vermiş.”
CİNAYET GÜNÜNDEN BİR GÜN EVVEL
Çankaya Muhafız Alayı. O gün iki üsteğmeni ayırdılar. Onlardan Daim Bey aynı zamanda İsmet İnönü’nün yaveriydi. Muhafız alayı kumandanı Albay İsmail Hakkı bey emir verdi:
“Yarın mecliste bütçe müzakeresi olacak. Sen tabanca belinde, kürsünün bir tarafında ayakta bekleyeceksin!”
Diğer Üsteğmen Lebip beye de kürsünün öte tarafında ayakta bekleyeceğini söyledi. Sonra yeniden ikimize birden talimat verdi.
“Daim bey, Bahriye Vekili İhsan Bey kürsüye çıkarsa, kürsüde konuştuğu müddetçe hep locaya bakacaksın. Locadan işaret geldi mi, tabancanı çekeceksin, İhsan Bey’i kürsüde vuracaksın. Sen de Lebip bey, Halit Paşa’yı vuracaksın.”
CİNAYET GÜNÜ
TBMM’de 1341/1925 yılı Bütçesi ve Malul Gaziler meselesi konuşulup tartışılıyordu. Bütçe tartışmalarında konuşulanlardan biri de Toprak Reformu meselesiydi.
Malul gaziler konusu gündeme geldiğinde Meclis Başkanı Kâzım Özalp öldürülecek isimlerden Bahriye Vekili İhsan beyin hastalandığı için gelemediğini ve dolayısıyla da konuşmasını yapamayacağını bildirdi. Kürsüye Ardahan vekili Halid beyi çağırdı.
Halid Paşa kürsüye çıktı. Malul Gazilerin maaşlarının artırılmasını istiyor ve bir hayli de sert konuşuyordu.
Kel Ali lakabıyla maruf Ali Çetinkaya ve ekibi de hazırlıklıydı ve “yuh” diye bağırıyor, bir yandan da sıra kapaklarına vuruyorlardı. En sonunda aralarından biri çıkıp “Para yok, para! Bütçe müsait değil” dedi. Bunun üzerine Halid Paşa şu öldürücü darbeyi yaptı muhataplarına:
70 ARABA ALTINI İÇ EDEN ÇETE
“Ben Kars’ta Ermeni çetecilerden yetmiş araba mücevher ve altın alıp Ankara’ya gönderdim. Ne oldu bunlar?”
Derin bir sessizlik ve sonra yeniden gürültüler, sıra kapaklarına vurmalar.
Ama artık cin şişeden çıkmıştı bir kez. O kargaşada Halid beyi öldürecek işaret de gelemedi locadan.
Görüşmelere ara verildiğinde Meclis koridorlarında Afyon vekili Ali Bey, Kozan vekili Ali Saip Bey, Cebelibereket vekili Avni Bey, Gaziantep vekili Kılıç Ali Bey, Cebeliberet vekili Hüseyin Avni Bey ve Elazığ vekili Hüseyin Bey, Halid Paşa’nın önünü kestiler.
KALLEŞÇE DOKUZ KURŞUN
Önce laf atmalar, ardından tartışma ve kavga. Beş kişi Halid Paşa’yı itip kakmaya başladı. Halit Paşa ise, Ali Bey’in üzerine yürüdü. Giriş salonunun kapısı orada, basamakların altında, Halid Paşa, Kılıç Ali’yi altına aldı, yumruklamaya başladı. Dört kişi Halid Paşa’nın üzerine çullandılar. Kavga bitmiyordu. Meclis komiseri ve kapıcısı müdahalede bulunmadıkları gibi, oradan uzaklaştılar. Bu sırada Meclis kapısından içeri Rize mebusu Rauf Bey girdi. Dayak yiyen Ali Bey’in arkadaşları ona, “Ne duruyorsun” dediler. Bunun üzerine bir el silah sesi geldi. Ardından sekiz kez daha. Halid Paşa vurulmuştu. Onu arkadan Rauf Bey vurmuştu.
Meclis başkanı Kazım Özalp, o gün hiçbir şey olmamış gibi hareket etti, en ufak bir muamelede bile bulunmadı. Olayı kapattı. Meclis’in içinde bir cinayet işlenmişti ve yok gibi hareket ediliyordu.
SOĞUK ODADA 5 GÜN VE KURŞUN YERİNE ZATÜRRE
Halid Paşa yakınlarına bile haber verilmeden Meclis’in odalarından birindeki masanın üzerine yatırılmış ve ölmeye terk edilmişti. Kimi ifadelere göre doktorlar gelip yaralarına pansuman yapmıştı ve hatta Mustafa Kemal bile gelmişti ziyaretine. Mustafa Kemal gelecek diye alelacele odaya bir yatak getirilmiş oraya nakledilmişti. Meclisin o ısıtılmayan soğuk odasında tedavi edilir gibi yapılan Halid Paşa iç kanamadan değil ama zatürreden öldü. 14 Şubat günü Meclis’ten cenazesi çıkarıldı.
Bu süre zarfında Halid Paşa’nın ifadesi bile alınmadı. Olay mahkemeye intikal ettirilmedi. Meclis’e gelip, Halid Paşa’yı görmeden “inceleme” yapan savcı “Tecavüze uğrayan Ali Bey’in kendini müdafaa ederken Halid Paşa’nın vurulduğu” şeklinde zabıt düzenledi. Doktor raporu ise yayınlanmadı.
Cumhuriyet’in asıl kurucularına, Cumhuriyet’i gasbeden şerefsizlerin saldırısı sonucu hayatını kaybetmiş bir şehitti Deli Halid Paşa.
Bu ülke insanı, dandik Cumhuriyet hikâyeleri yerine Cumhuriyet’in gerçek sahiplerinin tarihlerini öğrenmek istiyor artık.
Ayvalıkta bulunan şeytanın ayak izi ve şeytanın sofrasın yeri diye bilinen ve ziyaret edenin ayak izine para atarak, bez bağlayıp dilekte bulunması insanların şeytanı ve dinlerini iyi bilmediklerinin belgesidir. Şeytan Allah'ın huzurundan kovulmuş bir melektir ve ayak izi olmaz, onun kendine bir hayrı yokki cehennemlik olmuş yanacak insanlara hiç faydası olur mu? Ama orayı işletenler saf insanlar sayesinde gelir elde ediyorlar, o atılan paraları birikince kim topluyor?
İyi insanlar her zaman kazanır, derler, ama hep iyiler kaybediyor. Kötü insanlar, maddi ve manevi yönden hep kazanıyorlar. Bunun nedeni nedir?
Bu söz, netice itibari ile doğrudur. Ancak her an için geçerli olmayabilir. Mesela iyi olan bir insanın başına bu dünyada sıkıntılar, kötülükler gelebilir ve gelmektedir. Netice de ise kişi bu sıkıntılara bedel bu dünyada veya ahirette mükafatını alacaktır. Belki kötüler başlangıçta kazanıyor, iyiler de kaybediyor görünebilir. Ancak sonuca bakınca iyilerin kazandığı görülecektir. Bunu Rabbimiz bizlere vadediyor.
Hz. İbrahim (as) ile Nemrud'un hali, bizim için güzel bir örnektir. Nemrud başta kazansa da netice de ebedi kaybedenlerden oldu.
Bu dünya hizmet ve meşakkat yeridir, mükâfat ve rahat yeri değildir. İnsanın asıl vazifesi Rabbini tanımak ve emrettiği ölçüler içerisinde yaşamaktır. Bunun da yolu ibadetlerden geçmektedir.
İbadet iki kısımdır:
1. Müsbet ibadetler
2. Menfi ibadetler
İbadetin müsbet kısmı bildiğimiz, namaz oruç gibi ibadetlerdir. Menfi kısmı ise hastalık, musibet ve doğal felaketler karşısında sabretmesidir. Böylece insan aczini ve zayıflığını hissedip Rabbine sığınması ve sabretmesi neticesinde büyük sevaplar kazanır.
Diğer yandan belaların en şiddetlilerine Allah’ın en sevdiği kulları olan -başta Efendimiz (ASM) olmak üzere- peygamberler ve salih kullar maruz kalmıştır. Eğer zannedildiği gibi musibet mutlaka kötü bir şey olsaydı, o zaman Allah, en sevdiği kullarına bela ve musibetleri vermezdi. Çünkü hadis-i şerif de ifade edildiği gibi:
“En ziyade musibet ve zorluklara maruz kalanlar, insanların en iyisi, en kâmilleridir.” (1)
Bela ve musibetlerin daha çok Müslümanların başına gelmesinin nedeni ise, bu dünyada yapmış oldukları hataların ve işlemiş oldukları cezaların karşılığını çekip, haşir meydanına bırakılmamasıdır. Çünkü büyük hatalar ve cinayetler büyük mahkemelere, küçük cezalar küçük merkezlerde verildiği gibi, günahı az olan iman ehlinin hataları bu dünyada çeşitli bela ve musibetlerle temizlenmekte, büyük mahkeme olan haşir meydanına bırakılmamaktadır. Ancak hataları büyük olan küfür ehlinin cezalarına, bu dünyanın bela ve musibetleri az geleceğinden büyük mahkemeye, ebedi ceza yurdu olan cehenneme ertelenmektedir.
Müminlerin işledikleri günahlara mukabil, çoğu kez bu dünyada başlarına bela ve musibet verilmektedir. Ta ki cezası bu dünyada temizlensin ve ahirette ceza görmesin. Ancak kafirlerin ve zalimlerin işlediği günahlar ve zülümler büyük olmasından dolayı, bu dünyadaki bela ve musibetler onların cezalarına mukabil gelmediği için cezaları tamamen ahirete bırakılmaktadır. Bu dünyada bile küçük suçlar küçük mahkemelerde verildiği halde, büyük suçların cezası büyük mahkemelerde verilmektedir.
Elbette binlerce, milyonlarca insanın ahını alan bir insanın hesabı bu dünyada görülmez. Cehennem gibi bir ceza ancak onların suçlarına mukabil gelir.
Eski insanların evlilik hayatındaki vefa ve sevgiye bakın birde yeni evlenen bir kaç ay sonra kavga etmeye başlayan bir sene sonra da ayrılan yeni evlilere bir bakın çevrenizde eksik olan sevgi değil başlangıç da herkes seviyor sonra lazım olan sadakat vefa ve güzel ahlak dinimizin bu konudaki görüşlerini, örnek insanların nasıl yaşadıklarını bilmemektir.
EŞ bazen babadan ve anneden daha yakındır. Öyle değil mi? Kişi eşine söylediği, fısıldadığı bazı sırlarını anne ve baba ile paylaşamayabilir.
Kur’an-ı Kerim bu gerçeği çok manidar bir tanımla hayatımız katar. Ayet-i kerime, "Karı ve koca birbirlerine örtüdürler" der. Ayet şöyledir: "Onlar (kadınlar) size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz!" (Bakara 187).
Ayet çok zarif bir ifadeyle, karı koca arasındaki ilişkinin karakterini ortaya koyar. Elbise ve örtü nasıl soğuk ve sıcaktan korur, sırları ve kusurları örterse, eşler de aynen böyle olmalılar. Örtü geceyi simgeler. Birbirinizin sırrını, ayıbını, açığını deşifre etmeyin, aksine birbirinizi gece karanlığı gibi örtün anlamını da çıkarma imkánı bulabiliriz.
Dinimiz bizden bunu istiyor. Ama biz bu konuları da magazinleştirmekten, aile sırlarımızı, ilişkimizi uluorta tartışmaktan uzak durmuyoruz. En mahrem bilgileri, olayları, sırları, ekranlarda, sokaklarda, her türlü sohbet ortamında konuşmaya başlıyoruz. Hatta insanların bir kısmı boşandıkları eşlerinin mahrem görüntülerini internet ortamında yayınlamaktan sakınmıyorlar. Korkunç bir tatminsizlik, hazımsızlık ve dağılmışlık değil mi?
Sosyolog ve psikologların işin bu boyutu üzerinde durmaları, olgun tahlillerde bulunmaları gerekiyor. Tabii ya, bunu sağlıklı bir kişilikle izah imkánı var mı? Bu yaşananlar birer vicdani travma değil mi? Bizler ise bu yaşananları tedavi edecek noktada mıyız, yoksa yeni olayların, tecrübelerin deşifre edilmesine katkıda bulunacak yerde miyiz?
Peygamberimiz (SAV) erdemden en uzak erkeği tarif ederken; geceleyin eşiyle arasında geçeni -sırları-, sabahleyin arkadaşlarıyla paylaşan kişi olarak tanımlar.
Eşler birbirlerini sevmeli, korumalı ve sahiplenmeliler. Hiçbir evlilik kuşku ve korku üzerine kurulmaz. Hele matematiksel hesaplar üzerine hiç kurulmaz. Yarın ne olacak, eşim benim şu eksiğimi yarın bana karşı kullanır mı diye başlayan bir evlilik aslında hiç başlamamış sayılır. Tam aksine erkek kadının, kadın erkeğin; izzet, namus, kişilik, karakter, sevecenlik, vefa, saygı, sevgi, doğruluk, şeffaflık ve merhametinden en ufak bir kuşku duymamalıdır. Böyle bir kuşku varsa, belki o evlilik hiç olmamalıdır. Olsa bile, devam etmesi mümkün değildir.
Eşinizi önemseyin. Onu sevin. Ona güvenin. Onunla sırrınızı paylaşın. Vereceğiniz bir gül, ucuz ama manidar bir ufak yüzüğün eşinizin yüzünde meydana getireceği tebessüm az mı önemli? Bazen eşimizle beraber sofrayı kaldırmak veya küçük bir hizmeti onunla paylaşıp yükünü hafifleştirmek kötü mü?
Peygamberimiz (SAV); elbisesini yamalar, içeceği suyu kendisi alır, eşine yardım ederdi. Onları dinler, bazen en zor kararlarda onlara danışırdı. Gece namazına kalktığında eşini de uyandırır, "Hadi yüce Allah’a yönelelim!" derdi. Bazı hatalarını görmezden gelir, sinirli hallerini sinesine çekerdi. Tebessümünü esirgemezdi. "En iyiniz, eşine en merhametli ve iyi ahlaklı olanınızdır" derdi.
HERKESİN ölümü farklı farklı olur. Kimisi hiçbir şey hissetmez. Öleceğini anlamaz.
Ölüm aniden gelir. Hazırlıksızdır. Vedalaşamaz, vasiyetini söyleyemez. Belki olgun yaşta da değildir. Ama bu iş, böyle işte. Geleceğinde mazeret dinlemez. Niçin sorusunun cevabını vermez. Aslında ölen çaresiz olduğu gibi, ölüm de çaresizdir. Git denir o da gelir. Ölümün dili yoktur. Konuşmaz. Ölümün dili ölenlerin halidir. Ölenler susarak, uzanarak, sessizleşerek ölümü anlatırlar. Bazılarının ölümden haberi vardır. Sezerler, sezinlerler, hissederler. İçlerine doğar. Ya bir sezgi ile ya bir rüya ile ya da başka bir şeyle anlarlar. Bazen anlatamazlar. Bazen anlatsalar da, dilleri ipuçlarını verse de aslında kendileri bunun farkında değillerdir. Ölecek adam öleceğini anlatır ama farkında değildir. Bazıları bunu hissettikleri için tevbe şansını yakalarlar. Tevbe ile temizlenme sürecine girerler. Bazılarına ölüm bir hediye gibi gelir. Aniden, çektirmeden, incitmeden, süründürmeden. Bazen ölüm öncesindeki hastalık süreci, felçlilik hali, ağrı, sızı, bilinçsizlik günleri onun için bir kefarettir. Temizlenme vesilesidir. Belki Allah (c.c.) o tür insanları huzuruna bunca günahıyla almak istemez, ölüm öncesindeki bu süreçte onları temizler, çektikleri bu sıkıntılar onların günahsız veya daha az günahla gitmelerine vesile olur.
Ölüm öncesinde temiz insanların yüzü daha da berraklaşır. Sessizleşirler,kabuklarına çekilirler. Genele yansıyan bir teslimiyet vardır. Farkında değillerdir. Ama, dünyevi şeylerden bir anda sıyrılırlar. Dünyanın içindedirler belki ama, ilgilerini azaltmışlardır. Bu elbette ki iyi bir göstergedir. Betona yapışmış gibi, dünyaya tutuklanmak, ölecek insanı elbette huzurlu kılmaz. Böyle bir insan gittiği yerde de elbette hoş geldin, sefa getirdin sözleriyle karşılanmaz. “Kişi ölmeden evvel cennet veya cehennemdeki yerini görmeden ölmeyecektir” hadisi insanların son andaki halini anlatır. Nicesi vardır ki yüzü simsiyah, mosmor, endişeli, korku dolu bir halde ölüme teslim olur. Elbette ki ölüm ondan, o da ölümden memnun değildir. Zaten bu halleri İslam âlimleri iyi olmayan bir hale örnek saymışlardır.
Bu tür insanların hali yüce Allah’ın vereceği karara kalmıştır. Kötü bir yaşantı, faydasız bir ömür, merhametsiz bir geçmiş, iyilikten uzak bir hayat süren kişinin, son demlerinde bu saydıklarım da görülürse, bizim böyle bir insana iyi dememizin bir anlamı yok ki. Bazı insanlar ölürken terlerler. Yüzleri güler. Burun delikleri açılıp kapanır. Alınlarında ter birikir. Hafiftirler. Yüzlerinde sevinç işareti vardır. Bir de bu insanların hayatı iyi ve temizse, rahmet ve sevgi doluysa, merhametle yoğrulmuşsa elbette ki iyi şeyler söylemek mümkündür.
Bazı insanların ölürken akılları başlarındadır. Etrafında olup biteni görürler. Anlarlar. Son ana kadar iradelerini yitirmezler. Kuran okurlar, dua okurlar. Hatta Kuran okunmuyorsa çevresinde ikaz ederler, okuyun diye. Nereye gittiklerinin farkındadırlar. Yolun da, yolculuğun da bilincindedirler. Kendilerine telkin edilen -fısıldanan- şehadeti (Eşhedü ella ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden Resulullah- şehadet ederim ki Allah birdir ve yine şehadet ederim ki Hz. Muhammed (s.a.v.) Allah’ın kulu ve elçisidir) veya kelime-i tevhidi (La ilahe illallah Muhammedür Resulullah; Allah’tan başka ilah yoktur Hz. Muhammed (s.a.v.) onun resulüdür) cümlelerini rahatça, pürüzsüz söylerler. Böylece Hz. Peygamber’in (s.a.v.) müjdesine ulaşarak öteki âleme göçerler. “Kimin son cümlesi La ilahe illallah olursa cennete girer.” Sonunda girer. Günahı çok olsa da ebediyen cehennemde kalmaz. Sonunda elbette cennetle tanışır.
Bazılarının ise ölürken akılları başlarında değildir. Bilinçleri yok denecek kadar azdır. Bu bilinç yokluğu iradesizlik anlamındaki bilinç yokluğudur. Olaylara hâkim değildir. Ne olup bittiğinin farkında değildir. Okunan Kuran-ı Kerim’e tepki vermez. Okunan kelime-i tevhide katılmaz. Etrafındaki insanların farkında değildir. Gittiği yolun hiç farkında değildir. Çünkü yolcu belki yola çıktığını da anlamamaktadır.
Bazen ölecek olanın duygu dünyasında depremler, şimşekler, kasırgalar, tufanlar kopmaktadır. Bütün bunlara teslim olmuştur. Bazen gözlerinin önünden, ölen babası, arkadaşları, tanıdıkları birbiri ardında siluet gibi belirir ve geçer. Mırıldanır. Onlarla konuşur gibi yapar. Siz onu seyrederken mırıldandığını, bir şeyler söylemek istediğini anlarsınız. Bazen gerçekten de söylemek isteyip de söyleyemediği şeyleri mırıldanır. Şairin dediği: “Ölecek miyim tam da söyleyecek çağımda, söylenmedik cümlelerin hasreti dudağımda” sözüne ne kadar yakışan bir haldir bu.
Kendi dininin örf ve adetlerini öğrenmeyen ve öğretmeyen toplumlar başkalarını taklit ederse onlara benzerse eninde sonunda yok olurlar.
Gerçek olan halife olan Hz. Ömer (r.a.) in sırtında un çuvalı taşıyarak pişirip yemek fakir ve öksüz ve yetim çocukların elleriyle karınlarını doyurmuştur, bu bilgi kitaplarda yazmasına rağmen çoğu kimse bilmez, ama hayali ve gerçek olnayan noel babanın uçan geyik arabası ile bacadan hediye getirceğine kafir ve müslüman her çocuğu inandırmaya çalışmak için uğraşıyorlar ve dinini bilmeyeni öğrenmeyenide bu masala inanırıyorlar!
Dünya daraldı. Farklı kültürden, farklı medeniyetten ve farklı inançtan insanlar bir arada yaşamak durumundalar.
Milletlerin örf ve adetlerine, millî kültürleri ve dinî inançları güç verir ve şekil kazandırır. Bu sebeple hiçbir Müslüman milli kültüründe olmayan, dinî akidesine ters düşen özentilere hayatında yer vermez. Çünkü o bilir ki, Rabbi kendisinden olmayanlara özenmeyi ve onlar gibi hayat yaşamayı yasaklamıştır. Dinimiz; kâfirlere, münafıklara, batıl din ve ideoloji mensuplarına muhalefet etmeyi emretmiş ve onlara benzemeyi kesin bir şekilde yasaklamıştır.
Cenab’ı Allah Maide süresinin 51. ayetinde şöyle buyurmuştur:
“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirlerinin dostudurlar, birbirinin tarafını tutarlar. Sizden kim onları dost ve idareci edinirse, o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez, onları hidayete erdirmez.” Maide/51
Yılbaşı geldi çoğu insanda bir telaş, ne oluyor?
Yılbaşı kutlacağız! Niçin kutluyorsun?
Bir sene daha yaşlandın, eceline yaklaştın bunun için mi kutluyorsun? 2019 yılında işlediğin günahlar için tövbe etsen, yapmadığın ibadetler için af dilesen daha iyi olmaz mı?
Sen hiç bir kafirin müslümanlar oruç tutuyor diye oruç tuttuğunu gördün mü? Kurban bayramında müslümanlar kesiyor diye koyun ve keçi kesen, dana hissesine ortak olan bir kafir gördün mü? Göremezsin kafirler dinlerine bağlıdır yapmazlar o zaman müslümanlar neden onların dinine ait olan şeyleri kutluyor?
Hocamız aşağıda geniş ve uzun açıklıyor,
Müslümanlar Yılbaşı Kutlaması Yapabilir mi?
Dünyaya egemen olan batı kültürünün etkisiyle 31 Aralık yılbaşı kutlamalarının inançları farklı insanlar tarafından bütün ülkelerde kutlanmakta olduğu bir gerçektir.*
Ne var ki yılbaşının Müslümanlar için dinî ve tarihî bir temeli, dolayısıyla meşrûiyeti yoktur. Üstelik Müslümanların asırlarca koruduğu Hicrî Takvime dayalı 1 Muharrem akşamının yılbaşı olarak yaşanmasını engellemiştir. Kaldı ki Muharrem ayı Kurân'da zikredilen dört haram /barış ayından biridir yani dîni temellidir.
Hiçbir Müslüman, 31 Aralık yılbaşı gecesini, diğer gecelerde farklı ve kutlanılması gerekli bir gece olarak algılayamaz, algılamamalıdır. Böylesi bir anlayışla kutlanılması, -doğrusunu Allah bilir- İslâm Dîni'nin yabancıları taklit ve onlara benzeme yasağını çiğnemektir.
Çünkü Peygamberimiz "Özgür iradeleriyle bizden başkasına benzemek isteyenler bizim çizgimizde değildirler." buyurmaktadır. (Ebu Davud Libas 5)
Daha açık bir anlatımla; "Müslümanlardan" batıl dîn ve ideoloji bağlısı topluluklardan biri veya bir kaçına, onlara ait inanç ve hayat kurallarında ya da onları çağrıştıran özelliklerinde onlara isteyerek benzemeye çalışanlar, Biz'im çizgimizde değildir; benzemeye çalıştığı toplulukların yolundadır." buyurmaktadır.
İnançları ve değer yargılarında yabancılara benzenilmesi, benzeme şekline göre Mekrûh (Sakıncalı), Haram, Küfür (İslâm Dîni'nden çıkarıcı) ve Mubah (olabilir/yapılabilir) şeklinde olabilmektedir.
Bando eşliğinde cenaze kaldırmayı Sakıncalı;
Alkollü içkiler ikramını Haram;
İslâm Dininde açık haramlar olan Faizi, Zinayı veya Eşcinselliği meşrulaştırmayı İslâm'dan çıkarıcı, benzeme olarak açıklayabiliriz.
( HARAMLARI İŞLEMEK GÜNAHKÂR, MEŞRU GÖRMEK İSE KÂFİR KILAR. )
Tarihî dönemlerden beri insanlığın ortak malı olan bilimsel çalışmalar her hangi bir dinin ve ideolojinin bağlılarının özgün ve özel nişanı olmadığı için bilimsel metotların ve teknolojik ürünlerin kullanımında ki benzerliği de Mubah benzerlik/helâl benzerlik olarak açıklayabiliriz.
Yabancılara benzeme olacağı için yılbaşı kutlamalarını ictihadî olarak sakıncalı veya –tartışılabilir da olsa- mekruh- haram arasıuygulama olarak nitelemek mümkündür.
Yılbaşında Pek Çok Haram İşlenmektedir
Kaldı ki benzeme olma yanı sıra yılbaşı gecesinde pek çok haramların işlenmekte olduğu da bir gerçektir:
Bu gecede, her biri bağımsız bir haram işlem olan:
a. Alkollü içkiler içilmektedir. Bu tür içkileri içmek haramdır.
b. Şans oyunları ve modern kumar türlerine yer verilmektedir. Millî Piyango Dahil Kumarlar ise Haramdır
c. Cinsel duyguları tahrik edici müzik eşliğinde kadınlı-erkekli bedensel temaslı oyunlar oynanmaktadır. Mûsikî halâl ve haram türlerine ayrılır. Cinsel haz amaçlı bedensel temas da haramdır,
d. Yılbaşı gecesinde ayrıca tam bir tüketim çılgınlığı yaşanmakta,gereksi harcamalar yapılmaktadır. İsrafın her türlüsü haramdır.
e. Bu gecede, yabancılardan geçen batıl bir gelenek uğruna Allah'ın adı anılmaksızın hindiler kesilmektedir. Kesim sırasında Allah'ın adı anılmadığı veya anılsa da kutlama amacıyla kesildiği için yenilmesi haram olabilecek bu hindiler, ikinci bir haram işlenerek yenmektedir. Kur'ân'ımızda Rabbimiz şöyle buyurur: "Allah'ın adı anılmayarak kesilen hayvanların etlerini yemeyin"
f. Sağlığımız için gerekli olan çam ağaçları da telef edilmektedir. Oysaki her biri Yûnus Emre örneği bir derviş olan bu ağaçlar, kendilerine özgü bir tavırla ve dille Allah'a secde etmekte ve O'nu anmaktadırlar. ( Hac 18, İsra 44)
Dağlar ile, taşlar ile
Çağırayım mevlam seni
Seherlerde kuşlar ile
Çağırayım mevlam seni
Yılbaşı Kutlamamak Konusunda Birbirimizi Kaba Bir Tebliğ Tavrıyla Değil, İnce Bir Telkin EdasıylaUyarmalıyız
Değinilen haramlardan herhangi biri işlenmese bile, batıl dîn ve ideoloji bağlılarına veya bu haramları işleyenlere benzeme olacağı için 31 Aralık yılbaşı gecesini, diğer gecelerden farklı bir şekilde özel olarak kutlamamalıyız.
Bu konuda birbirimizi kırmadan ve üzmeden uyarmalıyız. Uyarmalıyız, çünkü uyarma dinimizin bize yüklediği bir görevdir. Yapılan îkazları da makul ve yerinde uyarılar olarak görmeli, teşekkürle karşılamalıyız.
Soğuk kış günlerinde giyeceği, yiyeceği ve işi olmayan ailelere Allah'ım yardım eylesin.
Yokluk ve çaresizlik zordur herkesin imtihanı farklı oluyor kimi varlıkla kimi yoklukla imtihan ediliyor bu geçici dünya hayatında