Bu imtihan dünyasında bazı insanlar çok acı çekiyor, yaşamları zor geçiyor ama bazılarıda çok rahat bir hayat geçiriyor zorluk görmüyor ilk başta yanlış gibi gelsede Rabbimizin bizi imtihan ettiğini unutmamak gerekir bazıları kazanıyor bazılarıda kaybediyor, ahirette bazıları çektiklerinin karşılığında Cenneti kazanıyor, bazılarıda dünyadaki nimetleri doğru kullanmadıkları için Cehenneme gidecekler.
Dünya, zevk yeri değil. Ahiret, bunun için yaratıldı. Dünya ile ahiret, birbirinin zıddı, tersidir. Birini sevindirmek, ötekinin gücenmesine sebep olur. Yani, birinde zevk aramak, ötekinde elem çekmeye sebep olur. O halde, dünyada nimetleri, lezzetleri çok olanlar, bunlara lazım olan şükrü yapmazlarsa, ahirette çok acı çekecektir. Bunun gibi, dünyada, tehlikelerden sakındığı halde, çok acı çeken mümin, ahirette çok lezzete kavuşacaktır. Dünyanın ömrü, ahiretin uzunluğu yanında, deniz yanında bir damla kadar bile değildir.
Dünyada, birkaç gün dert, bela çekmeselerdi, Cennetin lezzetlerinin kıymetini anlamazlardı ve ebedi nimetlerin kıymetini bilmezlerdi. Açlık çekmeyen, yemeğin lezzetini anlamaz. Acı çekmeyen, rahatlığın kıymetini bilmez. Dünyada bunlara elem vermek, sanki daimi lezzetleri arttırmak içindir. Bu elemler, bir nimet olup, cahil halkı denemek için, büyüklere verilen nimetler, elem olarak gösterilmektedir. Yabancılara elem şeklinde gösterilen, dostlar için nimettir.
Belalar, sıkıntılar, cahil için sıkıntı ise de, bu büyüklere, sevdiklerinden gelen her şey, tatlı olur. Nimetlerden lezzet aldıkları gibi, belalardan da lezzet duyarlar. Hatta, bela sadece sevgilinin arzusu olup, kendi istekleri karışmadığı için, daha tatlı gelir. Nimetlerde bu lezzet bulunamaz. Çünkü, nimetlerde, nefislerinin istekleri de vardır. Bela gelince, nefisleri ağlar, inler. Bu büyükler, belayı nimetten daha çok sever. Bela, bunlara, nimetten daha tatlı gelir. Bunların dünyadan aldıkları lezzet, belalardan, musibetlerden gelir. Dünyada dert ve bela olmasaydı, bunların gözünde, dünyanın hiç değeri olmazdı. Dünyanın acı olayları olmasaydı, onu boş, abes görürlerdi. O halde, Allahü teâlânın dostları, dünyada da, ahirette de sevinçlidir. Dertlerden aldıkları lezzetler, ahiret lezzetlerinin azalmasına sebep olmaz.
ŞERİFE BACI’NIN ŞEHİTLİK ÖYKÜSÜ
“Oğullarını ve kocalarını cephenin ateş hattına gönderen ihtiyar babalar ve analarla, genç kadınlar, kağnı ve öküzden ibaret kutsal bir bileşke olan hayat vasıtalarının başına geçerek orduyu takip etmişler ve malzemelerinin ilkelliğine rağmen ruhlarındaki gayret ve fedakârlık duygusuyla düşmanın binlerce otomobilden meydana gelen bir taşıma sistemi oluşturan modern araçlarıyla rekabet etmişlerdir.” M.K. Atatürk (Meclis Açış Konuşması, 1 Mart 1923)
**
1921 yılının Şubat ayı… İnebolu-Ankara arasındaki taşıma işleri, ağırlaşan kış koşullarının etkisiyle güçlükle yürüyor, ulaşımda ciddî gecikmeler meydana geliyordu.
Kurtuluş Savaşı bütün hızıyla sürüyor, cepheler genişledikçe cephane ihtiyacı artıyor, birliklerin talepleri birbirini kovalıyordu. İstanbul’dan, düşman işgalindeki depolardan kaçırılan silâh ve mühimmat; geceleri kayıklar ve motorlarla İnebolu’da kıyıya çıkarılıyor, ilk araçlarla Kastamonu üzerinden Ankara’ya, oradan da cephedeki askerlere ulaştırılıyordu.
* ** *
İnebolu’ya gelen motor ve vapurlarla sahile yine büyük miktarda topçu ve piyade cephanesi çıkarılmış, boşalan ambar ve depolar yeniden dolmuştu. İnebolu ve Kastamonu bölge kumandanları; mülkî makamlarla işbirliği yaparak, karlı dağların, çabuk hareket edilip yollar kapanmadan aşılmasını, cephanenin zamanında yerine ulaştırılmasını emrediyordu. Emir bütün karakollara da bildirildiğinden, jandarma ve bekçiler köylere dağılarak talimatı yaydılar. İnebolu-Ankara yolu, kısa sürede yüzlerce araba ve kağnıyla dolmuştu.
İnebolu-Kastamonu karayolu üzerinde bulunan Seydiler’in Satı köyü… Akşamüzeri, tellal bağırıyor: Duyduk duymadık demeyin. Cuma günü her haneden bir kağnı, İnebolu’ya yük taşımak üzere hareket edecektir.
Adettendi, herhangi bir sebeple tellal bağırmışsa, konunun görüşülmesi için köy odasında toplantı yapılırdı. Akşam yapılan toplantıda muhtar şu açıklamayı yaptı: İnebolu’ya getirilen cephane ve top mermilerinin cepheye taşınması için bütün çevre köylere görev verilmiş. Bizim köyün taşıma sırası cuma günüdür. O gün, İnebolu’dan 80 kağnı cephane yüklenerek Kastamonu’ya doğru yola çıkılması gerekiyor.
Akşam köy bekçisi sekiz kişinin evini dolaşıp yola ne zaman ve nasıl çıkılacağını bildirdi. Şerife Bacı da bu kişilerin arasında idi.
* ** *
Şerife Bacı’yı henüz 16 yaşında iken evlendirmişlerdi. Düğünün üzerinden iki ay geçmişti ki, savaş başlamıştı. Kocasını askere almışlar, 6 ay sonra da şehit düştüğü haberi gelmişti. Şerife Bacı kimsesizdi, hiçbir geliri yoktu. “Bu tazeliğiyle yalnız kalması doğru olmaz” diyen köyün yaşlıları, onu bir savaş gazisiyle, Topal Yusuf ile evlendirdiler. Üç yıl sonra da bir kızları oldu, adını Elif koydular.
Evin işleriyle birlikte dışarı işlerini de Şerife Gelin yapardı. Öküzlerle çift sürmek, eşekle dağdan odun getirmek, ekin biçmek, döven sürmek, hepsi Şerife Gelin’e bakıyordu. Kocası Topal Yusuf’un savaşta sol bacağı kopmuş, yakınında patlayan bomba da bir gözünü kör etmişti. Bu haliyle onun iş yapması zaten mümkün değildi.
* ** *
İnebolu'da cephaneler sırayla yüklendi. Yüklemesi tamamlanan kağnı yola çıkıyordu. Şerife Bacı’nın kağnısına da top mermileri yüklendi, yol verildi. Şerife Bacı köyde bakacak kimsesi olmadığı için Elif’i de yanına almıştı. Bir süre sonra, İnebolu çıkışında kağnıyı durdurdu. Sırtında taşıdığı kızı için top mermilerinin arasında bir yer açtı. Yün yorganını da mermileri ve kızını yağıştan korusun diye, üzerlerine örttü. Tekrar kağnı başına geçerek “Bismillah” deyip öküzleri çekmeye başladı. Bu işe onlarca köy, çok sayıda kağnı katıldığı için yol güvenliği bakımından sorun yoktu. Soğuğa karşı korunaklı oldun mu, tamamdı! Hele hele öküzlerin de güçlü ise, iş daha kolaydı!
Şerife Bacı öküzleri çekiyor, kar ise sürekli yağıyordu. Kağnı tekerleri karla karışık çamurlu yollarda tek düze gıcırtılarla ilerliyordu. Bu durumda epeyce yol aldıktan sonra kağnı birden duruverdi: Kara öküz yürümüyordu. Her zamanki huyu idi; zorlamaya, yüke hiç gelemezdi. Şerife Bacı yulara asıldı. Hayır, yürümüyordu. Yağan kar durmuş, hava soğumaya başlamıştı. “Kurbanın olayım kara tosun” dedi Şerife Bacı, “beni perişan etme; haydi n’olur yürü!”
Kara öküz biraz daha yürüyüp boynunu eğdi. Ardından, olduğu yere gürpedek çöküverdi. Şerife Bacı “Eyvah! Ne yapacağım ben şimdi” diyerek tekrar kara öküzün yanına vardı: “Haydi kara tosunum. N’olur yatma, kalk. Boyunduruğa ben de koşulayım. Yeter ki sen kalk.” Kara öküz nice zorlamadan sonra yerinden kalktı. Ne var ki, boyunduruğu kaldıramıyor, başını yere bırakıyordu. Bereket, eşi olan sarı öküz güçlü idi; kağnı aslında oraya kadar onun sayesinde gelmişti.
* ** *
Şerife Bacı, öküzlerin yularını arabanın okuna taktı. Kaç defa kara öküz yatmış, kaç defa boyunduruğu Şerife Bacı göğüslemiş, bunların artık sayısını unutmuştu. Ne kadar yol aldığını ise hiç bilmiyordu. Acıkmıştı, ancak dert etmiyordu. Biricik Elif’i aklına geldi, dönüp baktı, Elif uyuyordu. Soğuk dondurucu bir hal almıştı. Yorganı Elif kızın ve top mermilerinin üstüne iyice sıkıştırdı. Tekrar aceleyle arabanın önüne seğirtti, öküzleri çekmeye başladı. Nice önüne geçenler uzaklaşıp görülmez olmuş, nice arkasında olanlar Şerife Bacı’ya yetişmiş, geçip gitmişlerdi. Üzerlerine zimmetli olan cephaneyi yerine ulaştırmaktan başka bir şey düşünmüyorlardı.
Derken, kağnı tekrar durdu. Kara öküz yine yürümüyordu. Şerife Bacı ise üşüyor, tir tir titriyordu; çene kemikleri birbirine vuruyordu. Tipi o kadar artmıştı ki, ilerleyemiyordu. Durmanın ölüm olduğunu bildiği için ilerlemeye çalışıyor, bir yandan da elinin, ayağının uyuşmaya başladığını hissediyordu. "Yazıklar olsun sana; çekil boyunduruktan, çekil de ben koşulayım" dercesine bir süre kara öküze baktı. Öfkesinden üvendireyi kaldırdı, kaldırdı; sonra, birden karlar üzerine yuvarlandı. Yerden kalkabilmek için uzun süre çabaladı, kendini güç bela kağnının üzerine attı. Kısılmış sesiyle, öküzlere son bir defa "deh" dedi. Ne var ki, artık donuyordu. Tatlı bir uykunun etkisi altına girmiş, bedenini hissetmez olmuştu. Sonunda bütün ışıklar söndü, her şey karanlığa gömüldü.
* ** *
Sonra ne oldu? Sonrasını Genelkurmay Başkanlığı’nın kayıtlarından öğreniyoruz: Kağnı şehrin dışında bulunan Kastamonu kışlasının yakınına kadar gelebilmiş, orada durmuştu. Kışlanın kule nöbetçileri, sabaha karşı alaca karanlıkta belli belirsiz kağnıyı fark ettiler. Hemen gönderilen iki asker kağnının yanına varınca bir an ürperdiler. Kağnının arkasında genç bir kadın hareketsiz yatıyordu. Cephanenin üstüne örtülü olan yorganı sanki kucaklamak ister gibiydi. Ne var ki, donmuş kaskatı kesilmişti. Kucaklayıp karlar üzerine yatırdılar. Tam o sırada ince bir ses duyuldu, bir çocuğun ağlamasıydı bu. Ses yorganın altından geliyordu. Hemen yorganı kaldırdılar. Gördükleri, top mermileri arasında otlara sarılı, eski çulların içinde bir kız çocuğuydu! Şerife Bacı, ıslanmasın diye kazağını cephanelerin üstüne örtmüş, üşümesin diye de yavrusunun üzerine abanmıştı. Sonuçta kendisi soğuktan donarak hayatını kaybetmişti.
Şerife Bacı daha 21 yaşındaydı.
Vatanı ve yavrusu uğruna kendini feda eden bu kahraman anayı ve kızını arabaya yerleştiren çavuşlar kışlaya döndüler.
* ** *
İstiklal Savaşı’nda İnebolu’dan Kastamonu ’ya cephane taşıyan kahraman Türk kadınlarının simgesi haline gelen Şerife Bacı’nın Kastamonu Cumhuriyet Meydanı’nda, İnebolu ilçesinin girişinde anıtı, Seydiler belediye binasının önünde rölyefi vardır. Birçok kuruma adı verilmiştir. 1984 yılında yılın annesi seçilmiş, aynı yıl Seydiler’de açılan kütüphaneye “Şehit Şerife Bacı Halk Kütüphanesi” adı verilmiştir.
Allah'ım tüm şehitlerimize rahmet eylesin, bu
Vatan böyle insanların fedakarca çalışması sayesinde kurtarıldı
Genelde evin yükünü hep babalar çeker ama çocuklar hep anneyi ön plana çıkarır onu daha çok severler, çocuklar büyüdükten sonra ne zaman baba olunca veya baba öldükten sonra o zaman babanın kıymeti daha iyi anlaşılır.
Anne ve Babada her zaman çocukların iyi olması ve iyilikleri için uğraşırlar ama insanlar bunları çok geç anlıyorlar yada öldükten sonra
Dinimizde Anne ve Baba hakkıda çok önemlidir
Cenâb-ı Hak, kendi haklarından sonra anne-babaya iyi ve güzel davranmayı ilk sırada zikrederek şöyle emreder:
“Allâh’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabâya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve mâliki bulunduğunuz kimselere iyi davranın...” (en-Nisâ, 36)
“Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını vasiyet ettik! Çünkü anası, onu nice sıkıntılara katlanarak (karnında) taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için:) «Önce Bana, sonra da ana-babana şükret!» diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak Banadır.” (Lokmân, 14)
Cenâb-ı Hak, kendi rızâsını ana-babanın rızâsına bağlamıştır. Bu hakîkati Resûlullah şöyle haber verirler:
“Allah Teâlâ’nın rızâsı, anne ve babayı hoşnut ederek kazanılır. Allah Teâlâ’nın gazabı da anne ve babayı öfkelendirmek sûretiyle celbedilir.” (Tirmizî, Birr, 3/1899)
Hz. Peygamber’in şu duâsı bir mü’min için ne büyük bir müjdedir:
“Ana-babasına iyilik edene ne mutlu! Allah Teâlâ onun ömrünü ziyâdeleştirsin!” (Heysemî, VIII, 137)
Ebeveynin evlâtları üzerindeki hakları o kadar çoktur ki, bunları ödemek pek zor, hattâ imkânsızdır. Hadîs-i şerîfte buna şöyle bir teşbihle dikkat çekilmektedir:
“Hiçbir evlât, babasının hakkını ödeyemez. Şayet onu köle olarak bulur ve satın alıp âzâd ederse, babalık hakkını (ancak o zaman) ödemiş olur.” (Müslim, İtk, 25; Ebû Dâvûd, Edeb, 119-120; Tirmizî, Birr, 8/1906)
Bu sebeple, Allah rızâsı için herhangi bir hayır ve iyilik yapılacaksa, evvelâ ana-babanın düşünülmesi îcâb eder. Sonra da en yakından uzağa doğru diğer insanlar... Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
“…Maldan harcadığınız şey, ebeveyn, yakınlar, yetimler, fakirler ve yolcular için olmalıdır. Şüphesiz Allah, yapacağınız her hayrı bilir.” (el-Bakara, 215)
Annemin sadece bir gözü vardı. Öteki gözü çukurdu, yani yeri boştu.
Ondan nefret ediyordum. Çünkü bu durum beni arkadaşlarımın arasında utandırıyordu.
Babam, ben daha küçükken bir kazada öldüğünden, ailemizi geçindirmek de anneme kalmıştı. Bunun için okulda aşçılık yapıyordu.
İlk okulda iken bir gün annem bana “merhaba” demeye gelmişti. Sanki, yerin dibine geçmiştim. Bunu bana nasıl yapabilirdi.?
Onu görmezden geldim, ona nefretle bakarak oradan kaçtım..
Ertesi gün sınıfta bir arkadaşım bana, “..Senin annenin sadece bir gözü var. Diğeri ne biçim.!” Dedi. Diğerleri de gülüşüyorlardı.
O anda yerin dibine girmek ve de annemin ortadan kaybolmasını istedim.
Bu yüzden, o gün onunla karşılaşınca dedim ki:
-“Beni gülünç duruma düşüreceğine, ölsen daha iyi!..”
Annem karşılık vermedi. Sadece, tek gözüyle bana biraz baktı ve uzaklaştı gitti...
Dediklerim hakkında bir saniye bile düşünmemiştim, çünkü çok kızmıştım. Onun duyguları beni hiç ilgilendirmiyordu. Onu evde istemiyordum ama ev onun üzerineydi..
Çok çalıştım, kendime yeter oldum, sonunda Singapur’a okumaya gittim.
Bir süre sonra da evlendim. Birikimime borç ekleyerek kendime bir ev aldım.
Daha sonra çocuklarım oldu ve hayatımdan memnundum. Annemi unutmuştum..
* * *
Bir gün annem bizi ziyarete gelmişti. Öyle ya, kaç yıldır beni görmemişti.
Kapıya gelince, çocuklarım tek gözlü birini görünce birden korktular, sonrada güldüler.
“Babaanneniz” diyemedim. İçeri girince ilk fırsatta ona:
-“Evime gelip çocuklarımı nasıl korkutabilirsin.? Buradan hemen git.!” Dedim.
Bu çıkışıma annem kısık bir sesle:
-“Kusura bakmayın, ben yanlış adrese geldim galiba.!” Dedi ve çıktı-gitti...
* * *
Aradan yine uzun bir zaman geçmişti.
Bir gün “mezunlar toplantısı” için okulumdan bir mektup aldım.
Karıma; “..iş seyahatine gidiyorum” diye bahane uydurdum.
Mezunlar toplantısından sonra, birden aklıma düştü.‘Sadece meraktan’ eski evime gittim.
Eski komşularımıza sorduğumda, “annemin öldüğünü” söylediler.
Önce biraz sevinç duyar gibi oldum ama içimde bir burukluk ve sızı hissettim.
Ben şaşkınca beklerken, “bana verilsin diye annemin bir mektup bıraktığını” söylediler.
Açtım ve okumaya başladım:
-En sevgili oğlum... Her zaman seni düşündüm.
Evine gelip çocuklarını korkuttuğum için üzüldüm..
Mezunlar gününde geleceksin diye çok sevindim ve bekledim.
Ama; “seni görmek için yataktan kalkabilir miyim” diye çok düşündüm..
Seni büyütürken, ‘tek gözümle’ sürekli bir utanç kaynağı olduğum için de üzgünüm..
Biliyor musun biricik oğlum..?
Sen küçücükken, babanla birlikte bir kaza geçirmiştin. Baban öldü fakat sen, bir gözünü kaybetmiştin.
Bir anne olarak, senin tek bir gözle büyümene dayanamazdım..
Bu yüzden, babandan kalan tarlayı satarak, ameliyat masraflarına yatırdım.
İşte, şimdi o yeri boş olan gözüm var ya, onu sana vermiştim. Nakil çok başarılı geçmişti, hiç fark edilmiyordu.
“O gözle, biricik oğlum görüyor ya...” diye çok mutlu oluyordum. Ana yüreği ya oğul, sana “sen benim gözümle görüyorsun” diyemedim..
Başarılarından dolayı seninle o kadar gurur duyuyordum ki, bu bana yetiyordu.
Her şeye rağmen, sen benim oğlumsun.. Bütün sevgilerimle.. Annen.
Ben bu mektubu ayaküstü sessizce okurken, etrafımda toplanan komşularım gözlerini silerek, tek tek uzaklaşıyorlardı. Ortada öylece yalnız kala-kaldım..
Evet...
Anne ve babanın fiziksel kusurları olabilir ama bu onların kusuru değilki, sizinde olabilir di.
Eğer hala anneniz ve babanız yakınınızda ise, onların gönlünü ve duasını almayı asla unutmayalim.
Böyle bir ayak ben ilk defa gördüm, afrikadaki insanların çoğu bu durumda kırsal kesimde yaşayanların, sanki iyice kabaklaşmış lastik gibi, iç savaşlar düzgün yönetilmemiş geri kalmış bölgelerde insanlar işsizlik, elektirik ve suyun olmadığı yerlerdeki yaşam güçlüklerini siz düşünün tahmin edin. Olimpiyatlarda atletizmde genelde afriklalı atletler başarılı olur çünkü normal hayatda devamlı yürüyerek koşarak gidip geldikleri için alışmışlat zor yaşam şartlarında yaşamaya, aslında zengin doğal kaynakları var ama abd ve ab ülkeleri önce köle ticareti yaparak insanlarını şimdide doğal kaynakları sömürmeye devam ediyorlar.
Bunları görünce halimize ne kadar şükretsek azdır
Şu tek gözlü anne hikayesine inanmıyorum. Duygulara dokunmak adına böyle bir ton hikaye uyduruyorlar. Hayırsız evlatlar var ama hikayenin içeriği yetişmiş koskoca birinin çocukça tavrından ibaret. Bir göz yüzünden insanlığını kaybetmişlik gerçek olamaz.
Her sene haram olduğunu bile bile alınır, sadece hayeller kurulur, yeni yılın ilk gününde herkes gerçekle yüzleşir keşke almasaydım diyen çok olur. Peki büyük ikramiye kazananlar rahat ediyormu? Basına yansıyanların çoğu başta kısa süreli bir rahatlık yaşıyor hazıra dağ dayanmaz derler para suyunu çekince eskisinden daha bir yaşam sürmeye başlıyor.
Allah'ım ne verirse her şeyin hayırlısını nasip eylesin cümlemize inşAllah.
*Soru*:Yılbaşı çekilişi için piyango bileti almam caiz midir?
*Cevap*:Hayır, caiz değildir. Piyango bileti almak haramdır. Haram yiyen kesin tevbe etmedikçe duası da kabul olunmaz. Çünkü bu bir kumar çeşididir. Alın teri olmadan elde edilen kazancın zekatı olmayacağı gibi öldüğünde varislere miras olarak da kalmaz. Bu ve benzeri helal olmayan malı hemen sahibine geri vermek gerekir. Eğer sahiplerini bulunamaz ise, zaruret durumunda fakir olanlara dağıtılır ve sevap beklenmez. Çünkü haramın hayrı olmaz.