Soğuk günlerin başladığ bu günlerde, kışlık giyecek alamıyan ve bulamıyan kişilere Allah'ım yardım eylesin ve yardım edecek iyi niyetli insanlarla karşılaştırsan.
Hangi sebepten dolayı olursa olsun maddî yoksulluk¸ İslâm'a göre hem sosyo-ekonomik¸ hem de manevî bir risktir. Böyle bir yoksulluk¸ insanı sefalete ve açlığa sevk edebileceği gibi hem Allah'a karşı kulluk görevini unutturabilmekte¸ hem de toplumsal ahlâk açısından sosyal sapkınlıklara da itebilmektedir. Bu konu ile ilgili olarak¸ maddî yoksulluğun kişiyi küfre ve manevî sapkınlığa götürebileceğini ve fitnelere (toplumsal çalkantılara) sebebiyet verebileceğini bizzat Hz. Peygamber (s.a.v.) dillendirmiştir. Nitekim bir seferinde Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ “Allah'ım¸ yoksulluktan ve küfürden Sana sığınırım.” diye dua edince¸ bir adam; “İkisini birbirine denk mi kabul ediyorsun?” mealinde bir soru yöneltmiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ “Evet.” cevabını vermiştir.
Dualarında ise Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ muhtemelen maddî ve manevî olumsuz yönlerini ve sonuçlarını düşünerek¸ yoksulluktan Allah'a sığınmıştır. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) şu duaları ve tavsiyeleri¸ bu çerçevede değerlendirebilir: “Yoksulluk fitnesinin şerrinden Allah'a sığınırım.“ “Yoksulluktan¸ kıtlıktan¸ zilletten ve zulüm (kötülük) etmekten¸ zulme (kötülüğe) uğramaktan Allah'a sığının.”¸ “Allah'ım¸ bize verdiklerini artır¸ eksiltme. Bize ikramda bulun¸ bizi zelil kılma. Bize ver¸ bizi mahrum etme.”
Rabbimiz bu dünyada neler yaratmış insanlar için görmediğimiz bilnediğimiz neler neler var,
İnsan şöyle başını kaldırıp etrafı seyretse incelese kusursuz güzellikleri görür,
RABBİMİZİN NİMETLERİ SAYMAKLA BİTMEZ
Bir düşünelim, bir bakalım hele. Dün neredeydik, bugün nerede… Zelzele günlerini hatırlayalım. Daha da gerisine, gidebildiğimiz yere kadar gidelim. “Ne olduk” demeyelim, “ne olacağız” diyelim. Günbegün ağacın başındaki bir meyve gibi olgunlaşan hayatımız, dört bir yandan akıp gelen nimetler. Neler de neler… Saymakla bitmez.
Rabbimizin bize ihsan ettiği nimetleri şöyle bir düşünüp hatırlamaya çalışıyoruz. Sonunda ellerimiz iki yana düşüyor, mahcup oluyoruz. Nerede Rabbimizin bize yaptığı iyilikler, nerede bizim ona karşı şükrümüz... Aciziz, fakiriz. Her nimetin sahibinin O olduğunu unutuyoruz, gafletliyiz. Rabbimizin nimetlerini saymakla bitiremeyiz.
Hangi birini sayalım ki? Bizi bir insan olarak yaratmasını mı? Sıhhat ve afiyetle hayatımızı sürdürmesini mi? Her gün başımızdan kim bilir ne kazalar, ne hastalıklar geçiyor da haberimiz bile olmuyor.
Midemiz nerede? Böbreklerimiz nerede? Kalbimiz nasıl çalışıyor? Beynimiz niye kıvrım kıvrım? Onca bilgi onun neresinde? Bunca hatırladığımız her şey hafıza denen kutunun neresinde saklı? Kafamızın içinde neler var? Aklımız nasıl bir şey? Hele de vicdan denen duygu… Mahiyeti, içyüzü nedir acaba? En önemlisi de ruhumuz. O nasıl bir şeydir? Bilemiyoruz. En doğru sözü “bilemiyoruz” demekle söylemiş oluyoruz. Ama bu bilememek, şüphesiz ki onların Rabbimizin bize bir armağanı, bir hediyesi olduğunu bilmemek, bunları hiç düşünmemek mânâsına gelmiyor. Her nimeti O'ndan bilmeliyiz. Evet, her nimeti O'ndan biliyoruz. Rabbimizin nimetlerini saymakla bitiremiyoruz.
Saçımız uzuyor, haberimiz yok. Tırnağımız büyüyor, ondan da haberimiz yok. Dallarda meyveler bizim için olgunlaşıyor, yapraklar sararıp soluyor, haberimiz yok. Elimizden yere düşen bir şeyi eğilip alırken, kim bilir kaç kasımız hareket ediyor... Tebessüm ederken de yine öyle. Kim bilir kaç kas devrede? On kiloyu diyelim, kolumuzla kaldırıyoruz. Peki, kolumuzu neyle ve nasıl kaldırıyoruz? Ruhumuzla... Bundan da haberimiz yok. Rabbimizin nimetlerini saymakla bitiremeyiz. Hangi birini sayalım ki?
İnsanın hakikî vazifesi ne? Yaratılıştaki harikalığı görmek, Rabbinin yeryüzünde şahitliğini yapmak değil mi? “Eşhedü en lâ ilâhe illallah” demek değil mi? “Görevimin başında mıyım?” diye sormalıdır insan kendisine.
Evet, saymakla bitiremeyeceğiz demek, o nimetleri hiç düşünmemek ve onların üzerinde tefekkür etmemek demek değildir.
Rabbimizin nimetlerini yâd etmeliyiz.
“Ve emmâ bini’meti rabbike fehaddis”
“Fakat Rabbinin nimetini anlat da anlat.” (Duhâ Sûresi, Ayet 11)
Gece bizler sıcak yataklarımızda yatarken dağda arazide - derecelerde görev yapan, Vatan için nöbet tutan canını tehlikeye atan tüm askerlerimize Allah'ım kolaylık versin.
Hadis-i Şerifler Allah yolunda nöbet tutmanın faziletinin büyüklüğünü değişik şekillerde ifade etmektedirler:
"Allah yolunda bir gün hudut nöbeti tutmak, dünyadan ve dünya üzerindeki şeylerden daha hayırlıdır. Sizden birinizin kamçısının cennetteki yeri, dünyadan ve dünya üzerindeki şeylerden daha hayırlıdır. Kulun Allah Teâlâ'nın yolunda akşamleyin veya sabah erken vakitteki yürüyüşü de dünyadan ve dünya üzerindeki şeylerden daha hayırlıdır." (Buhârî, Cihâd 6, 73, Bed'ü'l-halk 8, Rikâk 2; Müslim, İmâre 113-114)
"Bir gün ve bir gece sınırda nöbeti tutmak, gündüzü oruçlu gecesi ibadetli geçirilen bir aydan daha hayırlıdır. Şayet kişi bu nöbet esnasında vazife başında iken ölürse, yapmakta olduğu işin ecri ve sevabı kıyamete kadar devam eder, şehid olarak rızkı da devam eder ve kabirdeki sorgu meleklerinden güven içinde olur." (Müslim, İmâre 163. Ayrıca bk. Tirmizî, Fezâilü'l-cihâd 2; Nesâî, Cihâd 39; İbni Mâce, Cihâd 7)
"Allah yolunda düşmana karşı nöbet tutan kimselerin dışında bütün ölülerin amel defterleri kapanır. Murabıtların ise, iyi amelleri kıyamet gününe kadar yazılmaya devam eder ve bu kimseler kabir azabı konusunda emindirler." (Ebu Davud, Cihad, 15).
"Allah yolunda sınırda bir gün nöbet tutmak, başka yerlerde bin gün nöbet tutmaktan daha hayırlıdır." (Tirmizî, Fezâilü'l-cihâd 26. Ayrıca bk. Nesâî, Cihâd 39)
Bir ülke için hudutlarının güvenliğini sağlamak her zaman büyük önem taşır. Yeryüzünde istiklâlini elde etmiş her milletin üzerinde yaşadığı bir coğrafya vardır. Bu coğrafya vatan diye adlandırılır. Vatan edinilen coğrafyanın kara, deniz ve hava sahaları o ülkenin egemenlik alanlarıdır. Bunlardan herhangi birine yapılacak tecavüz veya hududu ihlâl hareketi savaş sebebi sayılır. Bu yüzden savaşlar çok kere ülkelerin hudutlarında cereyan eder. İşte bu hudutları beklemek ve oralarda nöbet tutmak en kutsal görevlerden biri olup, sulh zamanı da olsa askerlik vazifesi İslâm nazarında cihad sayılır.
Vatan için canını veren şehitlerimizin geride kalanlarına gittikleri yerde böyle uygulamaları görmeleri onları mutlu eder, teselli olur, üzüntülerini paylaşmış oluruz, belki maddi yönü pek önemli değildir ama manevi yönü tüm şehit ailelerini mutlu eder, böyle uygulamalara destek veren işletme ve esnaflara Allah'ım Hayırlı işler versin inşAllah, dinimizde de yetim kalanlara çok değer verilir.
Kur’ân-ı Kerîm’de yetimin muhâfazasına dâir pek çok âyet-i kerîme vardır. Allah Teâlâ, yetimlere karşı hassas olmayı şöyle telkîn eder:
“Yetime karşı kahretme! (Kötü muâmelede bulunma!)” (ed-Duhâ, 9)
“Yetimlerin haklarını vermekte tam adâleti gözetin. Yaptığınız her iyiliği, Allah mutlaka bilir.” (en-Nisâ, 127)
Hayâta gözlerini yetim olarak açmış olan Allah Resûlü de:
“Yetime karşı şefkatli bir baba gibi ol!” tavsiyesinde bulunmuştur. (Heysemî, VIII, 163)
Allah'ın rızasını kazanmak için bedava Kuran-ı Kerim okumasını öğretmek isteyen Amcamız.
Kur'ân Öğrenmenin Fazileti ve Sevabı,
KUR'ÂN-I KERİMİ öğrenmek her Müslüman için önemli bir vazifenin yanında, aynı zamanda çok faziletli ve sevabı yüksek bir ibadettir. Bu hususta Peygamber Efendimizin (a.s.m.) teşvik dolu pek çok beyanları vardır.
Peygamberimiz (a.s.m.) bazen Sahabe-i Kiramdan Hz. Ebû Zer'in şahsında bütün ümmetine hitapta bulunurdu. Bir seferinde Kur'ân öğrenmenin fazileti ve sevabı hak-kında şöyle buyurmuştu:
'Ey Ebû Zer! Gidip Allah'ın kitabından bir âyet öğrenmen, senin için yüz rekât namaz kılmaktan daha hayırlıdır. Ve kendisiyle amel edilsin veya edilmesin ilimden bir mesele öğrenmen bin rekât namaz kılmandan daha hayırlıdır.'
Bir defasında da Peygamberimiz (a.s.m.) Hz. Ali'ye şu tavsiyede bulunmuştu:
'Yâ Ali! Kur'ân'ı öğren ve insanlara öğret. Her harfi için on sevap vardır, öldüğün zaman şehit olarak ölürsün.
'Yâ Ali! Kur'ân'ı öğren ve insanlara öğret. Öldüğün zaman insanlar nasıl Kâbe'yi tavaf ediyorlarsa, melekler de senin kabrinin etrafında dönerler.'
Enes bin Malik'in rivâyet ettiği bir hadise göre de Resulullah Sallallâhü Aleyhi Vesellem şöyle buyurmuştur:
'Dikkat edin! Kim Kur'ân-ı Kerîmi öğrenir, öğretir ve içindekilerle amel ederse ben onu Cennete sevk ederim ve Cennet için delili olurum.'
Kur'ân'la meşgul olmanın insana kazandırdığı ve ihsan ettiği en büyük nimet, ebedî hayatına nur olmasıdır. Me-leklerin onu kabrinde yalnız bırakmamasıdır, devamlı ziyaret ederek onun için Allah'tan af talebinde bulunmalarıdır.
Diğer ibadetler ve ameller gibi Kur'ân da mü'minlere şefaat eder, insanın kurtuluşu için Allah'tan dilekte bulunurlar.
Hasan el-Basrî'nin rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) bu hususta şöyle buyururlar:
'Kur'ân'ı öğreniniz. Muhakkak kıyamet gününde o eh-line en güzel bir şefaatçidir.'
Başka bir rivâyette de öğrenilen bir âyet-i kerîmenin insanı kıyamette nasıl karşılayacağı haber verilirken şöyle buyurulur:
'Kim Allah'ın kitabından bir âyet öğrenirse, kıyamet gününde o âyet, o kimseye yüzüne gülerek karşılar.'
Kıyamet gününde Cenâb-ı Hak canlılardan başka diğer varlıklara da şuûr verecektir. Onlar da konuşacak, cevap verecektir. Başta namaz ve oruç olmak üzere güzel amel-ler insanı karşılayacaklar, ona yardımcı olacaklar. İşte bu güzel amellerden birisi de öğrenilen ve okunan âyetlerin sevabıdır.
Çocuklara Kur'ân öğretin
Bir insan Kur'ân okumasını öğrendikten sonra çoluk çocuğuna da öğretmeye çalışır. Onların da Kur'ân'dan mahrum kalmamalarını temin eder. Aynı zamanda bu, Efendimizin anne-babaya yüklediği bir vazifedir.
Çünkü Kur'ân öğretmek, aynı zamanda insanın ebedî hayatının kurtulmasına da vesiledir.
Ebû Hüreyre'nin rivâyetine göre Resulullah Sallallâhü Aleyhi Vesellem şöyle buyurmuştur:
'Kim bir çocuğa Kur'ân-ı Kerîmi öğretirse, Allah onun boynuna öyle bir gerdan takar ki, kıyamet gününde önceki ve sonraki insanlar ona hayran olurlar.'
Bir çocuğun baba üzerinde bir takım hakları vardır. Bunlardan birisi de ona Allah'ın kitabını okumayı öğretmesidir. Bunun için müsaitse kendisi öğretir, değilse Kur'ân kursu ve benzeri bir yolla öğrenmesini temin eder. Küçük yaşta Allah'ın kitabını öğrenmeye çalışan çocuk Kur'ân terbiyesi ile yetişmeye, onun feyziyle teneffüs etmeye alışır.
Çocuk Kur'ân'ı öğrenmekle kendi mânevî hayatında mesafeler aldığı gibi, anne-babasının ebedî saâdeti için de faydalar temin eder.
Ebû Davud'un rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte Peygam-ber Efendimiz (a.s.m.) bu hususta şöyle buyururlar:
'Kim Kur'ân'ı okur, hükümleriyle amel ederse, onun anne-babasına kıyamet gününde bir taç giydirilir. Bu tacın nuru güneşin bütün dünyadaki evlerde bulunan ışığından daha parlak olacaktır. Kur'ân ile amel etmeyi ne zannediyorsunuz?'
'Kim Kur'ân okur, öğrenir ve onunla amel ederse, kıyamet gününde anne ve babasına nurdan bir taç giydirilir. Onun ışığı güneşin ışığı gibidir. Onun anne-babasına iki elbise giydirilir ki, dünya malı onunla boy ölçüşemez.
Gerçek müslümanların üsttekileri yapmaması lazım ama malesef çoğu yapıyor, alttakileri yapmaya çalışması lazım.
ÖRNEK MÜSLÜMAN NASIL OLUNUR?
Hakîkî Müslüman âilesini, büyüklerini, yurdunu ve bayrağını sever, insanlara karşı yumuşak davranır ve imkân buldukça herkese yardım eder.
“Gerçekten Allah’ın emrine boyun eğen bütün erkek ve kadınlar (gereği üzere Allah’ı ve peygamberi tasdik eden) mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, ibâdete devam eden erkek ve kadınlar, (iş ve sözlerinde) sâdık erkekler ve kadınlar, sabreden erkekler ve kadınlar, mütevâzı erkekler ve mütevâzı kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve kadınlar; çok zikreden erkekler ve kadınlar var ya, Allah bunlara bir mağfiret ve büyük bir mükâfât hazırlamıştır. (Ahzab Sûresi, 35)
Gönlümüzün surûru Fahr-i Kâinat Efendimiz buyurur:
“Güzel ahlâk, Allah’ın rahmetinden sahibinin boynuna takılmış, ucu meleğin elinde olan bir yulardır. Melek onu hayra çeker, hayır ise onu cennete götürür. Kötü ahlâk ise Allah’ın azabından sahibinin boynuna takılmış bir yulardır ki, ucu şeytanın elindedir. Şeytan onu şerre çeker. Şer ise onu cehenneme sokar.”
HAKÎKÎ MÜSLÜMAN NASIL OLMALI?
Hakîkî Müslüman âilesini, büyüklerini, yurdunu ve bayrağını sever, insanlara karşı yumuşak davranır ve imkân buldukça herkese yardım eder. Annesini, babasını, büyüklerini sayar, küçüklerini sever hiç kimseyi incitmez. Temizliğe son derece dikkat eder (ifrata kaçmamak şartıyla) yediği içtiği, vücudu, eşyaları ve çevresi hep temiz olur.
Hakîkî Müslüman, kul olduğunu bilir ve kulluk vazîfelerini eksiksiz yapmaya uğraşır. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya, yarın ölecekmiş gibi âhiret için çalışır. Çoluk çocuğunu ahlâklı ve örnek bir Müslüman olarak yetiştirir, onlara Allah sevgisini, peygamber sevgisini, Kur’ân-ı Kerîm okumasını öğretir ve tahsil yaptırır. Yalnız akraba, arkadaş ve komşuları ile değil, bütün insanlarla iyi geçinir ve kendisiyle iyi geçinilir.
Hakîkî Müslüman dininin inceliklerini öğrenir, nîmetlere şükreder, yediği içtiği hep helâldir, kimsenin, malına canına, namusuna, göz dikmez. Hak yemez. Kötülük yapmaz kendisine yapılanlara sabreder. Hele hıyanet nedir bilmez. Haset edici, kıskanç ve kibirli değildir. Bilerek veya bilmeyerek bir günah işlerse hemen tevbe eder. Büyüklerine, ölmüş olan mü’minlere, arkadaşlarına ve çoluk çocuğuna dâimâ dua eder.
Hakîkî Müslüman işlerine son derece dikkatlidir. Zamanını boş geçirmez, çalışır, fakat rızkı Allah Teâlâ’dan bilir. Üzerine aldığı işi zamanında yapar. Kul hakkından çok korkar. Kusurları affeder, sırları ifşâ etmez, gizler. Hiç bir zaman zararlı söz söylemez, yazmaz ve okumaz. Kimse ile münâkaşa etmez ve kalbini kırmaz.
Hakîkî Müslüman her işiyle çevresine örnek olur. Kimse ile alay etmez, yalan söylemez. Fitne çıkarmaktan çok sakınır. Sabırlıdır, sinirlerine hâkimdir. Müslümanın gıybetini yapmaz. Riyâ hatırından bile geçmez. Tatlı dilli, güler yüzlü, sözü ve özü doğrudur. Son derece alçak gönüllü, mütevâzıdır. İffet sahibi, şefkatli, cömert, dürüst ve kibardır.
Hakîkî bir Müslüman, kötü huylardan uzak ve iyi huylara sahip olarak dünyada rahat ve huzur içinde yaşadığı gibi âhirette de sonsuz saâdete erer.
Güzel ahlâk, hayâlı, edebli olmak, az konuşmak, eziyetsiz olmak, doğru söylemek, iyilik yapmayı istemek, çok tâat etmek, az kusur yapmak, herkesin iyiliğini istemek, herkes hakkında iyilik yapmak, herkese şefkatli olmak, vakarlı durmak, acele etmemek, kanaat sahibi olmak, şükredici olmak, sabırlı olmak, ince kalbli olmak, yumuşak huylu olmak, eli kısa ve tamahsız olmak, sövmemek, lanet etmemek, gıybet etmemek, söz taşımamak, kötü söz söylememek, aceleci olmamak, kin tutmamak, haset etmemek, alnı açık olmak, tatlı dilli olmak, sevdiğini ve sevmediğini Allah için sevmek ve sevmemektir.
Gençler üsttekileri belki görmemişlerdit ama büyüklerinden duyanlar olmuştur 1970-1980 yıllarda büyüyen çocuklar bunları görmüşlerdir oynamışlardır, o zamanlarda elektironik eşyalar lüks sayılırdı sadece zenginlerde olurdu, şimdi çocukların bile oyuncak olarak kullandığı akıllı telefonlar yoktu, o çevirmeli telefonlar bile sadece zengin evlerinde olurdu 1970 yıllarda zaten yurtdışını çekmezdi, şehirlerarası telefonları bile santırala telefon numarası verilirdi o saatler sonra bağlardı konuşurkende araya başka konuşanların sesi gelirdi, saatlerce telefon başında bekleyenler olurdu, bu günlere çok zor günlerden yokluk yıllarından geldik, bunlarıda en iyi 50 yaşından büyük olan yaşayanlar bilir.
Gelen gideni aratır derler, Abd ve Av ülkelerinin destekleriyle Kaddafiyi devirip herşeyin çok güzel olacağına inananlar şimdi çok pişmanlar senelerdir süren iç savaşlar bölünmeler halkı perişan ediyor, petrol gelirlerini Abd ve Av ülkeleri alıyor onun yerine çetelere silah veriyor para kazanıyorlar libya halkıda perişan oluyor,
Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olma diye bir söz var işte libya, ırak örnekleri
Allah'ım! Anne, babamıza ve tüm geçmişlerimize rahmet eylesin inşAllah, Amin.
Ölüm; ruhun bedenden ayrılması olayı, Ölüm; insan varlığı için bir âlemden diğerine intikal etmektir. Bu anlamda ölüm yok olmak değildir.
Her canlı gibi insan da sınırlı bir ömre sahiptir. Allah’ın takdir etmiş olduğu ömür sona erdiğinde her insan Allah’ın izniyle ölümü tadar. Allah’tan başka her şey ölümlüdür. Eğer ölümden kurtulup dünya da sonsuza kadar yaşamak mukadder olsaydı hiç şüphesiz buna en layık olan Allah’ın sevdiği kulları Peygamberleri olurdu. Oysa âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz bile bu dünyadan göçmüştür. Nitekim ayette belirtildiği üzere “Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler“ ZÜMER/30
Yine şu ayette ölüm gerçeğinin herkese uğrayacağını ifade etmektedir. “Biz senden önce de hiçbir beşere ölümsüzlük vermedik şimdi sen ölürsen onlar ebedi mi kalacaklar“ ENBİYA/34 “Her nefis ölümü tadacaktır, sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz ancak bize döndürüleceksiniz“ ENBİYA/35
İnsan hayatının bir süresi vardır bu sürenin sona ereceği vakte ECEL adı verilmektedir. Eceli gelen herkes ölecektir. Nitekim sonradan yaratılan her şey fanidir. Bir başlangıcı olanın mutlaka sonu da vardır. Bu Allah’ın kanunudur. İstisnası da yoktur. Ecel bir gün bizim de kapımızı çalacak, kapımız çalındığında ölüme şimdi değil, başka zaman gel deme imkânımız asla olmayacaktır. Nitekim Allah’u Teâla şöyle buyurmakta; “Her milletin bir eceli vardır onların eceli geldi mi ne bir an kalabilirler ne de öne geçebilirler.“ ARAF/34
Her canlı Allah’ın izniyle yaşar ve ölür. Yaşamak ve ölmek insanın elinde olan bir şey değildir. Bu hususta Allah’ın iradesine hiç kimse karşı çıkamaz. Allah bir kimsenin ölümüne hükmetmiş ise derhal yerine gelir. Allah şöyle buyurur; “Allah kullarının üstünde mutlak hâkimiyet sahibidir. Üzerinize de koruyucu melekler gönderir. Nihayet birinize ölüm geldiği vakit görevli elçileriniz onun canının alır ve onlar görevlerinde asla kusur etmezler.“EN’AM/61
Ölüme asla çare yoktur. Bedenden ayrılan ruhun tekrar oraya iadesi insan gücünün dışında olan bir şeydir. Bir zamanlar dünyayı titreten dünyalara sığmayan her türlü güç, kuvvet ve makama sahip olan insanlar ölüp toprak olmazlardı. Onlar da sıradan her insan gibi ölüm gerçeği karşısın da boyun eğmezlerdi. Ölüm bir bakıma insanlar arasında mutlak eşitlik sağlamaktadır. Ayette; “Can boğaza geldiğinde onu geri döndürsenize, oysa siz o zaman bakıp durursunuz biz ise ona sizden daha yakınız fakat siz göremezsiniz.“ VAKIA/83-85
Ölümün gerçeği ile ilgili bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. İşte bu hayatın gerçeği karşısında ölüme hazırlıklı olmak her Müslüman’ın şiarı olmalıdır.
ÖLÜMÜ HATIRLAMA VE HAZIRLIKLI OLMAK
“Her nefis mutlaka ölümü tadacaktır.“ Ayeti ölümün kaçınılmaz bir hakikat olduğunu vurgulamaktadır. Öyleyse sonsuz yolculuğa çıkacağı kesin olduğu halde inanan bir kişinin hazırlık yapmaması hiç düşünülebilir mi? İnsanı aldatan sonu gelmez emellerden ve ölçüsüz dünya sevgisinden kurtulmanın tek yolu; en büyük vaiz olan ölümü hatırdan çıkarmamaktadır. Nitekim Peygamber Efendimiz; “Ağız tadını yok eden ölümü çokça anın“ buyuruyor. (TİRMİZİ) Yine Hz. Ömer’in yüzüğünün kaşığına “Ölüm sana vaiz olarak yeter Ey Ömer“ diye yazdırması ibret verici ve ilgi çekicidir.
“Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de O ki hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır.” MÜLK/2 buyurarak hikmeti gereğince kudreti ile dünya hayatında ölümü icat ettiğini yarattığını bildirmektedir. Bundan dolayı dünya hayatının da, ölümün de hikmetli olduğu abes ve gayesiz olarak meydana gelmediği anlaşılmaktadır. Dünya, teklif ve amel ahret ise hesap ve mükâfat yeridir. Dinimiz böyle demekte, akıl buna hükmetmekte, mü’minler olarak bizler de buna böyle inanmalıyız. Ölümün hikmeti insanın imtihanında gizlidir. İnsan, iyi ya da kötü her işlediği şeyin karşılığını görecektir. Ancak bu burada değil de ahiret âleminde olacaktır. “Zerre kadar hayır yapmışlarsa onu, zerre kadar şer yapmışlarsa onu (n karşılığını) göreceklerdir.” ZİLZAL/7-8
Ahirete giderken iki türlü ölüm vardır. İmanlı ve imansız ahirette varılacak iki yurt vardır. Cennet veya cehennem orada ise iki sonuç vardır. Yüce Allah’ın rahmeti ve gazabı.