1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 9  |
 |
hasan1
15 yıl önce - Cum 01 Ağu 2008, 20:21
Abdülhamid Han'a "Kızıl Sultan" deniliyor, doğru mudur?
Sultan Abdülhamid, idareye vaziyet etmek üzere tahta çıktığında her taraf kazan gibi kaynıyordu. Bu yönüyle o, Hazreti Ali'ye çok benzer. O da fitne ve fesat üzerine gelmişti. Dünyada herkesin kabul ettiği zekâ, deha ve tedbirin adamıydı. Tedbirini vehim olarak değerlendiren tarihçiler vardır. Onlara göre Abdülhamid çok vehimli bir insandı. Küstahlığı biraz daha ileri götürenlere göre ise o, korkak bir insandı.
Tahta çıktığı zaman Osmanlı topraklarında manzara şuydu: Tunus bulgur kazanı gibiydi. Mağrip memleketlerinde Fransızlar, İtalyanlar cirit atıyor ve her yerde fitne arıyorlardı. Mısır ciddî hâdiselere gebeydi. Bir İngiliz casusu olan Lavrens, Şerif Hüseyin'e kadar yanaşmış, hatta Avrupa'da onu temsil etme pâyesiyle pâyelendirilmişti. Her yerde Lavrens'in dümen suyuna uyulmuştu. Ve işte böyle bir devrede Abdülhamid enkaz yığını hâline gelmiş bir saltanata buyurun edilmişti.
Girit daha farklı değildi. Giden valiler hiçbir iş yapamıyordu. Asker eli kolu bağlı duruyordu. Batı bir kâbus gibi orada Osmanlı'nın üzerine çökmüştü ve kalkmaya da niyetleri yoktu.
Balkanlar'da, Rusya'nın tahriki, açıkça kendini gösteriyordu. Muhtariyet isteyen milletlerin başını Slavlar çekiyordu. Bulgarlar bu emellere alet edilmişti. Sadece Balkanlara ait meseleleri halletmek dahi çok zordu.
Anadolu'da da dönmeler yoğun faaliyete girişmişlerdi. Bu dönmelerden bilhassa bazıları amansız bir gayret içindeydiler. İsimleri değişmiş Ali, Veli olmuştu ama ruh dünyalarında zerre kadar değişiklik olmamıştı. Kinleri hiç dinmemişti; gayz ve öfkeleri her yerde yangın çıkarmaya yetecek mahiyetteydi. Nasıl Allah Resûlü'nün Medine'de en amansız düşmanı bunlardı ve nasıl Hazreti Ali'nin baş düşmanı İbn Sebeleri yetiştiren de yine bu mezbelelikti, Abdülhamid'e karşı da en büyük hasım ve düşman yine aynı iklimde yetişip boy atıyordu. Mithat Paşa da bir dönmeydi ve arkasında bütün bir Avrupa vardı. O da fitnenin bir ucunda, kendine düşeni yapmaya çalışıyordu.
Ermeniler dışta ve içte örgütlenmiş ayrı bir düşman cephesiydi. Süryaniler tahrik ediliyordu. Asırlarca omuz omuza aynı cephede vuruştuğumuz unsurlar şimdi bizi arkadan vurmaya başlamıştı ve bu kalleşçe tavır ciddî boyutlara tırmanmıştı. Bütün bunların önünü almak da çok zor bir meseleydi. Abdülhamid'in böyle bir dönemde 33 sene gibi uzun bir süre devleti ayakta tutabilmesi dahi büyük bir hâdisedir. Başka hiçbir iş yapmasaydı bu kadar süre ayakta durabilmesi onun istidadını göstermeye kâfi gelirdi. Düşman amansızdı ve etrafında kendisine müzâhir olacak ciddî dostlardan da mahrum bulunuyordu. Müstebit değildi. Ruhunda mevcut olan disiplin anlayışını cemiyete aksettirmek istiyordu. Böylece laçkalaşmaya başlamış cemiyet hayatına ait her ünite belli bir disiplinle, hiç olmazsa daha aşağıya çekilmesi önlenmiş olacak ve toplum hayatı yükseltilemese de daha kötü hâle gelmekten korunacaktı. Bunun için de Abdülhamid'in disiplinli olması gerekiyordu. Ne var ki, kendilerine çok sevgi ve saygı duyulan bazı zatlar bile durum değerlendirmesinde yanılmış ve Abdülhamid'i hicveden yazılar ve şiirler yazmışlardı. Neden sonra yıkılışı görenler nedametlerini gizleyemedi ve onun büyüklüğünü anlayamadıklarından aleyhinde bulunduklarını itiraf ettiler.
Maarif hayatına onun kadar hizmet eden –Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri müstesna– ikinci bir Osmanlı Padişahı göstermek oldukça zordur. O Türk maarifine hizmet eden nadide bir insandır. İlk defa Avrupa standartlarına uygun mektepler onun devrinde hizmete girmiştir. Kabataş, Kuleli İstanbul'da açılan okullardan sadece ikisidir.
İslâm âlemiyle ciddî diyaloğa girme meselesini yine Abdülhamid halletmiştir. Medine'ye kadar giden tren hattı onun devrinde yapılmış ve faaliyete geçmiştir. O bir bakıma Yavuz'un idealini pratikte gerçekleştirmiş bir kişidir. Zira Yavuz'un yaptığı fetihlerin neticesi ve beklenen meyvesi ancak İslâm âlemiyle böyle yakından temasa geçmekle mümkün olacaktı. Fakat o günün şartları gereği, o devrede yapılamayan tren hattı gecikmeli dahi olsa, Abdülhamid tarafından devreye sokulmuş oluyordu.
Günümüz Türkiye'sinde âdeta yedi harikaya eklenmiş bir sekizinci harika gibi büyütüle büyütüle neredeyse efsaneleşecek olan Boğaz'da yapılan köprünün plânı dahi o dönemde, hem de bugünkünden daha modern olarak Abdülhamid devrinde yapılmıştır. O, ufku bu kadar geniş bir insandır. Şartlar elvermediği için tatbike konulamayan bu köprü plânı bugün arşivlerimizde durmaktadır. Geçtiğimiz günlerde bir tarihçi arkadaşımızın gayretiyle basına intikal eden bu mesele, Abdülhamid'in firasetini bir daha ispat etmiştir.
Onun ileriye matuf düşüncelerini etrafındakiler sezip bilemediler. Bundan dolayı da anlaşmazlıklar zuhur etti. O attığı her adımı en az elli sene sonrasına göre atıyordu. Fakat etrafında bulunan devlet ricali günübirlikçilikten bir türlü kurtulamamışlardı. Esasen, günümüzde de değişen bir şey yok. On sene sonrasına dair yaptığı teklifleri, arkadaşları tarafından engellenen idarecilerimizin durumu da aynıdır. Ona "Kızıl Sultan" diyorlar. Fransız yakıştırmasının ona isnatta bulunmuşsa bu durum bizde olumlu bir kanaat hâsıl etmelidir. Bazı dönmeler tarihin hiçbir devrinde bize hakikî mânâda dost olmamıştır. Bugünkü düşman tavırları da dünkünden az değildir. İşte onların attığı bir iftira, ecdadına sövmeyi mârifet zanneden birtakım nesepsizler tarafından aynen tercüme ile dilimize aktarılmış ve öyle denmiştir. O kızıl sultan mıdır, yoksa âteşîn bir deha mıdır, artık tarih diyeceğini demeye başlamıştır. Onun kızıl sultanlıkla zerre kadar alâkası, bu alâkaya esas teşkil edebilecek yanı yoktur.
Amcası Abdülaziz şehit edilmiş ve intihar süsü verilmeye çalışılmıştır. Abdülaziz'i öldürten Mithat Paşa ve birkaç yandaşıdır. Vermek istedikleri intihar süsü o kadar acemice hazırlanmış bir komplodur ki, küçük bir çocuğu dahi buna inandırmak mümkün değildir. Abdülaziz'in öldürülmesinde, her iki bileğin damarları da kesilmiş olarak intihar etti denmektedir. Bir adam, bileğinin birindeki damarı kestikten sonra diğerini hangi elini kullanarak kesecektir? Ayrıca boynundaki damarlar da sağlı ve sollu kesilmiştir. Bunun intiharla ne alâkası var! Sonra intihar etmesine sebep nedir? Aslında söylenenlerin hepsi yalan, uydurma ve iftiradan ibarettir. Sonra bu mevzuu araştırmak için bir heyet kurulmuş ve verilen raporlar tetkik edildikten sonra mahkeme Mithat Paşa ve adamlarını suçlu bulmuş ve idamlarına hüküm vermiştir. O nasıl bir kızıl sultandır ki, amcasının kâtili olduğu mahkemece sübut bulduğu ve kendisine olan düşmanlığı herkesçe müsellem bulunduğu hâlde, yetkisini kullanarak verilen idam kararını müebbet hapse çevirmiş ve onu Taif'e sürgün etmiştir. Bu dönmeyi kaçırmak için bütün dünya gizli servisleri faaliyete geçince Abdülhamid, Tâif valisine kesin emir verir: "Eğer Mithat Paşa kaçırılırsa bu ihmalini çok ağır olarak ödersin." Vali tedirgin bekler. Her gün bir kaçırma ihbarıyla bunalmıştır. O kaçırılmadan evvel hak ettiği cezayı ben vereyim der ve ihtimal Mithat Paşa'yı zindanda boğdurur. Meselenin Abdülhamid'le uzaktan yakından hiçbir alâkası yoktu. Hem başka bir devlete sığınma talebinde bulunacak kadar kimliğini ortaya koymuş bir haini öldürtse ne olurdu? Fakat onda şefkat âdeta zaaf derecesindeydi. Hiç kimsenin kanını dökmek istemiyordu. İşte onun bu şefkatidir ki, Hareket Ordusuna karşı dahi, fiilî bir müdahalede bulunmasına mâni olmuştu.
Mahmud Paşa aklı hiçbir şeye ermeyen bir adamdı. Bir kır bekçisi kadar dahi devlet işlerinden anlamazdı. Daha sonra Meclis'te oturduğunda uyuklamaya başlardı. Meclis Başkanı, Batılı gözlemcilere karşı çok ayıp oluyor, gerekçesiyle onu uyandırmaya çalışırdı. Böyle Meclis'te horul horul uyuyacak kadar memleket meselelerine karşı lâubâli bu insan, Hareket Ordusu diye bir grup çapulcuyu etrafına toplamış ve Selanik'ten kalkıp İstanbul'a gelmiştir. Tahsin Paşa, durumdan haberdar olunca derhal Hünkâr'ın huzuruna girer ve bunları dağıtmak için müsaade ister. Hünkâr işin bidayetinden beri bu meseleden haberdardır. Tahsin Paşa'nın gelenleri geri püskürtmek için yaptığı ısrarlı talep, Abdülhamid tarafından hüsnü kabul görmez. Hünkâr, "Kendi milletimin kanını akıtamam." der ve teklifi reddeder. Hâlbuki başındaki adamdan da belli olduğu gibi Hareket Ordusu, ordu disiplin ve anlayışından çok uzaktır ve gelenlerin ekseriyeti niçin geldiğini bile bilmemektedir. Bir kısmı da padişahı korumaya geldiklerini zannetmektedir.
Hayır, başka değil o sadece şefkatinin kurbanı olmuştur. Abdülhamid, İttihad ve Terakki Fırkasının bu kadar akıl almaz davranışlarını şefkat ve insanî düşünce ile karşılamasaydı, davranışları herhâlde biraz daha farklı olurdu.
Bir bakıma onun düşünce ufkunda, onların yaptığının toz ve gubarı dahi yoktu ki böyle bir fecaati netice verecek olan onların hareketlerini kendi insanî ölçüleri içinde değerlendirdi. Yani milleti idare iddiasına kalkışacak insanların bu denli akılsız olacakları onun aklının köşesinden bile geçmiyordu. Bir de; nasıl olsa, benden sonra Sultan Reşad duruma vaziyet edecek. Benim bıraktığım yerden o başlar ve devam ettirir düşüncesindeydi. Onun için tevekkül yanı, tedbir tarafına galebe etti ve o mürüvvet âbidesi, milletle beraber kendi heykeli altında kalıp ezildi.
Bir de Abdülhamid'in mânevî yanı vardır. Devlet adamlığına denk bu yanıyla da o ayrı ve çok muallâ bir mevkidedir. Dinle dünyayı bu şekilde dengeleyebilme, bilhassa öyle bir makamda bunu yapma, çok ender insana nasip olmuş bir tali'lilik pâyesidir. Ve işte o ender incilerden birisi de Abdülhamid'dir.
Abdülhamid'e ilk defa Fransızlar "Le sultan ruj" diyerek "Kızıl Sultan" adını taktılar. Ermeniler de bunu gazetelerinde neşredip yaydılar. Onun için ona "Kızıl Sultan" diyen insan kimin ağzını kullanıp, kimin emellerine alet olduğunu düşünüp ürpermelidir. Evet, yarasa bakışlı renk körlerine göre o kızıl sultandır. Ama bize göre o Ulu Hakan ve Cennetmekân'dır...!
En son hasan1 tarafından Cum 01 Ağu 2008, 21:13 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
|
 |
hasan1
15 yıl önce - Cum 01 Ağu 2008, 20:43
Denizaltıcılığımızın 'babası' da Sultan Abdülhamid çıktı
| Alıntı: |
Donanmayi halicte curuttugu dogrudur,ama donama icin elinden geleni ardina koymamis olan Abdulazize donanmanin ne yaptigini dusunurseniz bu da normal karsilanmalidir.
Eger sizde donanmayi cok seven bir hukumdar akrabaniza donanmanin halicten cikipta toplarini cevirdiklerini gorseydiniz donanmayi halicten cikarmazdiniz degilmi?
|
Donanmanın Haliçte çürütüldüğü iddiası hiç inandırıcı değil.
Konuyu kaynaklarıyla araştıran tarihçilerin gerçekleri dile getirmesi bilgilenmemiz açısından çok önemli.
Denizaltıcılığımızın ‘babası’ da Abdülhamid çıktı
Bugünkü geriliğimizi açıklamak için öfkemizi dilsiz ve savunmasız bırakılmış geçmişin kuyusuna boşaltmak kolayımıza gelir.
Uygarlık trenini kaçırdığımız, Batı’ya kapandığımız, dünyadaki gelişmelere gözlerimizi kapadığımız için bugün karanlıklar içerisinde yaşamak zorunda kaldığımızı söylemek en hoşumuza giden muhabbet mevzularımızdandır. Ayhan Songar acı biber yiyenleri, bedenlerine eza çektirdikleri için Mazoşist ilan etmişti. Biz de nicedir tarihimizin berbatlığını anlata anlata bitiremediğimiz için Mazoşist bir tarih anlayışına kilitlenip kalmış durumdayız.
Çoğumuz bilmeyiz ama denizaltı filomuz, dünya denizaltıcılık tarihiyle yaşıttır. Daha doğrusu, dünyada denizaltı olarak üretilen savaş gemilerinin ilki olmasa bile, ikinci ve üçüncüsünün siparişini biz vermiştik. ‘Dünya teknolojide dev adımlarla ilerlerken Osmanlı uyuyordu’ diyenler kulaklarını açıp okusunlar bu yazıyı.
25 Temmuz 1885’te Londra’dan Osmanlı Bahriye Nezareti’ne bir mektup postaya verilir. Mektubu gönderen kişi, ünlü İsveçli silah üreticisi Nordenfelt’tir. Mektupta Kopenhag yakınlarında, yaptığı denizaltı gemisinin bir dizi “resmî deneyleri”nin gerçekleştirileceği ve Bahriye Nezareti’nden bir görevli bu denemelerde hazır bulunmayı arzu ederse, denemelerin zamanının ona göre ayarlanacağı belirtilmektedir. Denemelerin ağustosun ilk veya ikinci haftasına yetişeceği notu da mektuba eklenmiştir.
Gerçi denemeler ancak ekim ayında yapılabilmiştir ama gerçekten de çok üst düzeyde bir katılım olmuştur: Rus Çarı ve Çariçesi, Danimarka Kral ve Kraliçesi, Galler Prensi ve Prensesi… Japonya’dan Brezilya’ya kadar tam 35 devletin devlet adamlarının veya askerî temsilcilerinin katıldığı denemelerde Osmanlı Devleti’ni eski Berlin Ataşenavalı (deniz ataşesi) Binbaşı Halil Bey temsil etmiştir. Sonuçta “Nordenfelt I” adlı bir numaralı denizaltı savaş gemisi Yunan bahriyesine dahil olmuştur. Halil Bey’in İstanbul’a gönderdiği raporda denizaltı gemisinin şu haliyle yeterli olmadığı, sürati artırılır, gerekli torpidolarla donatılır, satın alan devlet tarafından eksikleri tamamlanırsa, dahası, pek çok tecrübeden geçirildikten sonra uygun hale gelmiş olacağı belirtilmiştir.
Ancak İstanbul’da denizaltılara asıl merak salmış olan kişi, II. Abdülhamid’dir ve Sultan, ne yapıp edip bu yeni icadı Osmanlı donanmasına kazandırmakta kararlıdır. Kararlıdır, çünkü Abdülhamid’in tehdit algılamasına göre, Yunanlıların denizaltı gemisini satın almaları, Osmanlı ticaret ve savaş gemileri için potansiyel bir tehlike anlamına gelmektedir.
Başbakanlık Arşivi’nde bulunan bir İrade-i Seniyye’de hiçbir devlette şimdiye kadar emsali olmayan denizaltı gemisinin Yunanlılarca satın alındığı, buna mukabil, eksikleri giderilmiş ve bir değil, üç torpido atacak cinsten iki denizaltı gemisinin, tanesi 11 bin sterlinden satın alındığı belirtilmektedir. Bu acelenin sebebi olarak Yunanlıların, sırtını dayadığı İngiltere’nin teşvikiyle en kısa sürede Osmanlı İmparatorluğu’na karşı harekete geçeceği gösterilmektedir. Ancak Yunanlılar, Osmanlı kuvvetleriyle karadan başa çıkamayacaklarını bildiklerinden, demektedir Abdülhamid, denizde Sahil, Adalar ve Selanik cihetine gidecek nakliye gemilerimize ve donanmamıza müdahale edip onlara darbe vuracaklardır. Vesika, Abdülhamid’in deniz kuvvetlerine verdiği önemi olduğu kadar teknolojik gelişmelere duyduğu yoğun ilgiyi göstermesi açısından da şaşırtıcıdır.
İlk Türk denizaltısının montajı Taşkızak tersanesinde tamamlandığında tarihler 6 Eylül 1886’yı göstermektedir. 1887 Şubat’ında denize indirilebilen bu ilk denizaltımıza “Abdülhamid” ismi verilmişti. İlk testler Haliç’te gerçekleştirildi. “Abdülhamid”, deniz yüzeyinin hemen altında çalışıyor ve suya tamamiyle batamıyordu ama hızlı ve iyi idare edilmeye müsaitti. Yine de dünyada üretilen ikinci denizaltı gemisi, bekleneni tam olarak verememişti. Bunun üzerine geminin İngiliz mühendisi Garrett apar topar İstanbul’a çağırıldı ve Abdülhamid’in Nordenfelt adlı silah fabrikatörü tarafından aldatılmadığından emin olmak istediği hatırlatıldı. Padişah, kendisinde dünyanın en mükemmel denizaltı torpidobotu olsun arzu etmekteydi.
Ağustos 1887’de tamamlanan ve Ocak 1888’de denize indirilen Abdülmecid adlı ikinci denizaltımız ise Haliç’ten çıkmış, Sarayburnu akıntısını geçtikten sonra İzmit’e götürülmüş, gerek seyir, gerekse dalma ve torpido atma denemelerini başarıyla bitirdikten sonra iş sözleşmenin tamamlanmasına gelmiş. Böylece dünyada ilk torpido atan denizaltı unvanı, iki numaralı denizaltı gemimiz “Abdülmecid”in olmuştur.
Gerçi “Abdülhamid” ve “Abdülmecid” ilk ve öncü olmanın bütün acemilik ve ilkelliklerini de beraberlerinde taşımaktaydılar. İlk torpido fırlatma denemelerinden hasar görmüşlerdi ve derhal bakıma alındılar. Daha sonra da Haliç’e çekildiler. Osmanlı donanmasında bulunmaları bile yeterliydi ve galiba alınmalarındaki asıl amaç da buydu: Yunanistan’a ve onun sırtını dayadığı Rusya ve İngiltere’ye aba altından sopa göstermek.
Tabii yeni bir teknolojik icad her zaman fos çıkma riski taşıdığından, Sultan Abdülhamid, bu ilk iki denizaltı gemimizin 22 bin Sterlin tutan toplam bedelini devletin kesesinden değil, bizzat kendi cebinden ödemiştir. Sözümona denizciliğe düşman bir padişah, neden durup dururken, üstelik kendi cebinden denizaltı yaptırsın ve bunu donanmamıza bağışlasın ve dünyadaki birçok ülkeden önce denizaltı filosu kurma yönünde bir hareketi başlatmış olsun?
Denizaltıcılığımızın babasının, denizciliğe önem vermediği ve donanmamızı Haliç’te çürümeye terk ettiği için önüne gelenin suçladığı II. Abdülhamid olması, bazılarının yüzünü kızartmalı ama nerde?
Mustafa Armağan
En son hasan1 tarafından Cum 01 Ağu 2008, 21:15 tarihinde değiştirildi, toplamda 3 kere değiştirildi
|
 |
hasan1
15 yıl önce - Cum 01 Ağu 2008, 21:08
Balkan Savaşları hakkında bilmemiz gerekenler
| Alıntı: |
| O yuzden varini yogunu, ecdadinin %90'ini Balkan savaslarinda kaybetmis bir aileden gelen birisi olarak bence Imparatorlugun 40 yil daha uzamis olmasi acikcasi cokta basari gibi gelmiyor bana. |
Okutulması ve iyi anlatılması gereken mağlubiyetler vardır ki, iyi tahlil edildiğinde zaferleri ve başarıları öğretmiş olmak kadar müsbet sonuçlar doğurabilir.
Balkan savaşında Osmanlı ordusu -üstelik kâğıt üstünde tek başına dört rakibinden daha üstün nitelikler sergilemesine rağmen- feci bir mağlubiyete uğradı. Bu mağlubiyetin başlıca ve en önemli sebebi, ordu içinde siyasi kamplaşmanın husule getirdiği zaaftır.
Balkan Savaşı’ndan sadece iki sene sonra Osmanlı ordusu, 1. Cihan Harbi’ne girdi ve savaştığı her cephede dostun da düşmanın da takdirini kazanacak bir cesaretle çarpıştı.
Osmanlı Devleti, Balkanlar olmaksızın ayakta duramazdı; “devletin ciğeri söküldü” sözü, bu anatomik imkansızlığı güzel özetler. Balkanlar’ın kaybından sonra devletin yıkımı, sadece 6 seneye sığmıştır ve Balkanlar olmaksızın devletin aynı şekilde devamı fiilen imkânsızdı.
Türkiye’nin “millî devlet” şekline bürünmesi artık kaçınılmazdı ve Cumhuriyet’le birlikte biz, -biraz da kaçınılmaz bir gereklilik eseriyle- millî devlet modeline geçtik. Balkan Harbi, içerde milliyetçi fikirlerin uyanmasında birinci derecede âmil oldu; “millî edebiyat” böyle başladı; Türkçe’nin -devlet eliyle değil- yazar ve edebiyatçıların hamlesiyle pek güzel bir istikamette sadeleşmeye başlaması da aynı hadisenin sonuçlarındandır.
Artık Rumeli yoktu; Avrupa kıt’asında Türk varlığı yoktu. Bugün Misak-ı Millî diye son derece önemsediğimiz sınırlar da Rumeli’yi dışarda bırakır.
O zamanki şartlarda her ailede erkekler savaşa gidiyor, giden gelmeyebiliyor, gelse de fazla evinde kalmadan tekrar cepheye koşuyordu.
Çok şükür ki, böyle bir ecdadımız var.
Bizim için savaşmış ve böylesin güzel bir mekânı bize emanet bırakmışlar.
Bizim ise genel olarak onlara layık olduğumuz söylenemez.
Onlar savaşmasalardı bugün biz yaşamıyor veya esaret altında yaşıyor olabilirdik.
Sultan Abdülhamid devletin başında ülkeyi 30 sene kadar yönetti.
Onu yönetimden indirenler ise devletin yıkılmasını hızlandırdı.
Devlet onların beceriksizlikleri yüzünden alalece yıklıdı.
Biz onların hataları olmasaydı belki de Çanakkale ve 1.Dünya Savaşına hiç girmeyebilirdik.
Olacağı varmış olmuş, olmuş şeye artık bir şey denilmez.
Sultan Abdülhamid gibi idareciler her zaman ihtiyaç var, bugünde, yarın da.
|
 |
hasan1
15 yıl önce - Cum 01 Ağu 2008, 21:53
Sultan Abdülhamid'in vatanseverliği
| Alıntı: |
| Türk soyundan gelen herkesin kusursuz vatansever olması beklenemez.. |
Abdülhamid Han'ın vatanseverliğini onunla birlikte yaşamış insanlar daha iyi bilir.
Doğru değerlendirmeleri onlara bırakalım.
Hakkında söylenenler
"Babam milletini delicesine severdi. Ahmetcik, Mehmedçik sözlerini kullandığı vakit öz evlâtlarından bahsediyormuş gibi yürekten gelen sevgisi derhâl yüzünden okunurdu. Babamın saltanatı zamanında bir tek harp hatırlıyorum. O da 1897 Yunan Harbidir. Bu benim çocukluk zamanıma rastlamıştır. Hatırladığıma göre Harem 'deki dairelere top top bezler getirilip dağıtılmıştı. Yaralı askerler İçin gecelikler dikilirdi.
Hizmetkârlarımızla beraber sabahın erken saatlerinde, gece uyku saatimize kadar dikiş makinelerimizin başında, bizden islenilen sayıda geceliği yetiştirmeye çalışırdık. Bu hummalı faaliyet, bütün muharebe müddetince devam etti. Ben de çamaşırlara düğme dikerdim. Aklımca büyük iş gördüğümü sanırdım.
Babam aramıza gelip:
Aferin evlâtlarım!
Allah vatanımızı düşmanlardan muhafaza buyursun! derdi. Biz bu sözlerden kuvvet ve şevk alırdık. Zaman kaybolmasın diye gözümüzü işimizden ve makinemizden ayırmaksızın onu dinlerdik... Vatan! Vatan !
- Babam bunu bizlere ne kadar da çok söylemişti... "
Şadiye Osmanoğlu
(Necip Fazıl Kısakürek , Ulu Hakan Abdülhamid Han , Büyük Doğu Yayınları , İstanbul 1994 , sf 317)
En son hasan1 tarafından Cum 01 Ağu 2008, 23:03 tarihinde değiştirildi, toplamda 4 kere değiştirildi
|
 |
hasan1
15 yıl önce - Cum 01 Ağu 2008, 21:57
Sultan İkinci Abdülhamid Hayatı
| Alıntı: |
Sultan II. Abdülhamid Han deyince bakalim aklimiza ne geliyor. Bir cok sey aslinda, avrupalilar icin kizil Sultan, kisa boylu yahudi diyenlerde vardir. Hatta Sultan'in kendi kullari bile zaman zaman Ermeni'nin oglu demis, cok agir hakaretlerde bulunmuslardir. Fakat bu söylenenlerin cogu dogru degildir. Mesela Ermeni'nin oglu hic degildir, annesi Tir-i Müjgan Kadinefendi, aslen Cerkes olup Sapsig kabilesine mensuptur.
|
Sultan 2.Abdülhamid Müslümandır, hem de iyi bir Müslümandır.
Yahudilere toprak satmadığı için onlarca sevilmemiştir.
Kimin ne dediğine değil büyük sultanın hayatına kısaca bakalım.
Sultan İkinci Abdülhamid Hayatı
Sultan İkinci Abdülhamid 21 Eylül 1842 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci Abdülmecid, annesi Tir-i Müjgan Kadın Efendi'dir. Annesi Çerkezdir. Sultan İkinci Abdülhamid çok küçük yaşta iken annesini kaybettiği için öksüz büyüdü ve onu üvey annesi Piristu Kadın yetiştirdi. Çocukluğunda çok zayıf bir bünyeye sahip olan Sultan İkinci Abdülhamid sık sık hasta olurdu. Babasının padişahlığı sırasında bu durumu yüzünden özel ilgi gördü. Çok hoşgörülü bir ortamda büyüdü. Kültür derslerinin yanında musiki dersleri aldı ve piyano çalmayı öğrendi.
Bekarlığı sırasında çok serbest bir hayat yaşayan Sultan İkinci Abdülhamid, evlendikten sonra tüm boş zamanını ailesiyle, çocuklarıyla geçirmeye başladı. Sultan İkinci Abdülhamid, yıkılmak üzere olan Osmanlı İmparatorluğu'nu 33 yıl ayakta tutmayı başarmış büyük bir padişahtır. Dindar bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid ibadetlerini aksatmazdı.
Hayırsever ve cömert bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid, sıradan bir vatandaş gibi yaşardı. Yunan seferi sırasında, kendisine hazinede yeterli para bulunmadığı söylenince, atalarından kalma şahsi servetinden masrafları karşılamış, devletten beş kuruş almamıştı.
Boş vakitlerini marangozhanede geçirir, harika eşyalar yapar, bunları sattırır ve parasını fakire fukaraya dağıttırırdı. Son derece şefkatli bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid'in kendisini öldürmek isteyenleri bağışlaması, dünya siyaset tarihinde görülmemiş bir olaydır. Sultan İkinci Abdülhamid, kültüre önem vermiş ve eğitim konusunda hizmet verecek birçok mekan yaptırmıştır.
Üniversiteler, Güzel Sanatlar Akademisi, Ticaret ve Ziraat Okulları kuran Sultan İkinci Abdülhamid, ilk ve orta dereceli okullar, dilsiz ve kör okulları, kız meslek okulları da yaptırmıştır. Vilayetlere liseler, kazalara ortaokullar kurmakla beraber, ilkokulları köylere kadar ulaştırdı.
İstanbul'da Şişli Etfal Hastahanesi'ni ve Darülaceze'yi kendi şahsi parasıyla yaptırdı. Hamidiye adı verilen nefis içme suyunu borularla İstanbul'a getirtti. Karayollarını Anadolu içlerine kadar uzatan Sultan İkinci Abdülhamid, Bağdat'a ve Medine'ye kadar da demiryolları döşetmiştir. Büyük şehirlere atlı tramvay hatları döşetti.
En son hasan1 tarafından Cmt 02 Ağu 2008, 00:06 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
|
 |
hasan1
15 yıl önce - Cum 01 Ağu 2008, 22:07
| Alıntı: |
| Onun hakkında kesin kaynaklar olmadığı için; çünkü her yazan veya söyleyen kendi zihniyetine veya siyasi görüşüne göre Abdülhamit hakkında fikir yürütüyor veya bazı belge ve kaynakları değerlendiriyor. |
Onun hakkında kesin kaynaklar vardır.
Tanımak isteyen onun hakkında iftiraya dayanmayan sağlam bilgilere ulaşabilir.
www.abdulhamid.org Sultan Abdülhamid hakkında araştırmaların yer aldığı ve kaynaklardan -burası önemli- sağlam bilgilerin aktarıldığı önemli bir site.
Hakkında asılsız ifitiralar yapılan ve kaynaklara değil kendince görüşlere yer verilen yazı, roman veya alıntılara itibar etmeyiniz.
Tarihi gerçekler iddialarla değil doğru kaynaklarıyla anlaşılır.
En son hasan1 tarafından Cmt 02 Ağu 2008, 00:06 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
|
 |
hasan1
15 yıl önce - Cum 01 Ağu 2008, 22:10
| Alıntı: |
| Malesef dünyanın hiç bir ülkesinde kendi ecdadına düşman ettirilen bir millet daha yoktur. |
Ne kadar doğru söylenmiş bir söz.
|
 |
hasan1
15 yıl önce - Cum 01 Ağu 2008, 22:15
| Alıntı: |
| Abdülhamit döneminde çıkıp gösteri yapsaydınız, padişahın yönetimini beğenmiyoruz değiştirmek istiyoruz deseydiniz. Kellenizi kaybederdiniz. |
| Alıntı: |
| Eğer Abdülhamit'e karşı bir harekete karşı bir girişimde bulunursanız bunun cezasıda ölümdür doğal olarak. |
Onun hakkında lütfen daha fazla bilgi sahibi olalım.
O şefkati nedeniyle bırakın protestoyu kendisine suikast düzenleyenleri bile öldürmedi.
Böyle bir sultan bırakın protestoyu öpüp başlarda gezdirilmeli.
Döneminde maalesef kıymeti bazılarınca bilinemedi veye bilinmek istenmedi.
En son hasan1 tarafından Cum 01 Ağu 2008, 22:51 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
|
 |
Sami Akyürek
15 yıl önce - Cum 01 Ağu 2008, 22:28
Abdülhamit dönemini iyi anlamak için en iyi ikitap bence Kemal Karpat'ın Bilgi üniversitesi yayınlarından çıkan "İslam'ın siyasallaşması" adlı eseri. Mutlaka okunmalı..
|
 |
hasan1
15 yıl önce - Cum 01 Ağu 2008, 22:30
sanayi devrimi üzerine
| Alıntı: |
| İhanet yada vatanhainliği denilebilir mi bazı padişahların yaptıkları için! Kesinlikle denilemez. Ancak çağın biraz gerisinde kalıp devletin kurtuluşunu başka yerlerde aradıklarını ve milli mücadeleye karşı durduklarını unutmamak gerekir. Bu durum onların hain yada korkak olduğunu göstermez. Sanayi devrimini kaçırmış, ekonomisi yalnızca savaşa dayalı ve borç batağına saplanmış bir devletin kurtuluşunu, iyi eğitim almış çok az kişi sağlayabilirdi. Bunuda zaten halkına Kurtuluş Savaşı'nın sonuna kadar inanan ve onun da desteğini alan Mustafa Kemal becerdi. |
Osmanlı sultanlarında ihanet asla yoktur.
Sanayi devrimi farklı bir olay.
Bazı yönleri çok da beğenilecek bir şey değil.
Sanayi devrimi ile anılan ülkeler onlarca ülkeyi sömürdüler, kaynaklarını kendi ülkelerinde kullandılar.
Şu anki zenginliklerinin hatırı sayılır bir kısmı da buradan geliyor.
Hala bazı ülkelerin adları bağımsız da olsa kaynakları emperyalist ülkelerce sömürülüyor.
Bir zaman İngiliz sömürgesi olan Hindistanda makinede dokunmuş İngiliz kumaşlarını kimse satın almıyordu, çünkü Hindistanda elde dokunmuş ve kaliteli Hint kumaşları vardı, İngiliz kumaşları satılsın diye Hint kumaşı üretim sektöründeki binlerce kişinin parmağı kesildi.
Bunları da bilmek lazım.
Dönemin İngizli büyükelçisi şöyle bir beyanda bulunmuş:
"Bu verimli ineği yavaş sağalım, yoksa sağdığımız inekten eser kalmayacak."
Osmanlı ise sanayide geri değildi.
O zamanlar gelişmiş ülkeler arasında İngiltere, Fransa, Rusya ve Amerika ile yan yana anılıyordu.
Donanması, dokuma sektörü hiç de diğer ülklerden geri değildi.
Yani sanayi devrimi kaçırılmadı.
Emperyalist devletler sürekli üzerine saldırıldığı için haliyle savunma sanayiine ağırlık verildi.
İyi eğitim almış çok sayıda insanımız Osmanlının son döneminde vardı ama Çanakkale Savaşında çoğunu şehit verdik.
Şehitlere ölüler denmiyor.
Şehitlere onlar hallerinden memnundurlar.
En son hasan1 tarafından Cum 01 Ağu 2008, 23:02 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
|
 |
sayfa 9  |
ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET
|