1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 15  |
 |
OSMAN TUNCA
14 yıl önce - Çrş 10 Hzr 2009, 22:49
Gün geçmiyor ki 2.Abdulhamit hakkında ne kadar yanıldığımızı ortaya çıkaran bir bilgi ortaya çıkmasın. İşte o bilgilerden birisi daha...
Abdülhamid’in bor’u kaptırmama mücadelesi
Bor madeniyle ilgili yığınla spekülasyon yapıldığını biliyorsunuz. Türkiye’nin, hatta dünyanın geleceği bor madenine bağlıdır diyenler dahi çıkıyor. Bordan uçak gövdesi yapımından füze yakıtına kadar pek çok ileri teknoloji ürününde yararlanıldığı biliniyor.
Hatta hatırlarsınız bor yüzünden 2007 yılında ABD’nin Türkiye ile savaşa gireceği üzerine romanlar bile kaleme alınmıştı. Ancak II. Abdülhamid’in bor madenini yabancılara kaptırmamak için verdiği mücadele pek bilinmez. Bu yazıda arşiv belgelerine dayanarak 10 yıl kadar devam eden bu mücadeleden bazı kesitler sunacağım.
Ancak bilmemiz gereken bir şey varsa bor madeninin Türkiye’de oldukça erken keşfedildiği ve ilk maden çıkarma izninin, daha 1865 yılında, yani Abdülaziz devrinde Desmazures (Dömazür) isimli bir Fransız’a 20 yıllığına verildiğidir. İşte bor madeninin dünyada en bol bulunduğu yerlerden biri olan Balıkesir’in Susurluk ilçesinin Sultançayırı bölgesindeki bu madenin işletme imtiyazı, Hanson adlı bir İngiliz ile Giove (Cove) adlı bir İtalyan uyruklu girişimcinin iştahını kabartır ve onun civarında başka bir madenin imtiyazını almak için harekete geçerler. Fakat Fransız işin peşini bırakmaz ve Mart 1880’de Fransız Elçiliğini harekete geçirerek bunu protesto eder.
Tabii ucu Babıali’ye uzanan işlerden Abdülhamid’in haberdar olmaması düşünülemez. Rekabetin kızışması üzerine madenden başlangıçta yüzde 5 rüsum (vergi) alınırken, bu oran 4 kat artırılmış ve tam yüzde 20’ye çıkarılmıştır. Böylece yabancı şirketlerin işi zorlaştırılmakta, adeta imtiyazını aldıkları bu madenleri kendiliklerinden terk etmeleri arzulanmaktadır. Belgelerden 1884 yılına doğru bor çıkarmak isteyen şirketler arasındaki rekabetin adeta kapışmaya dönüştüğü görülmektedir. Çözüm olarak maden sahasındaki işletmelere “Paydos!” denilmişse de, bu da ortalığın yatışmasına yetmemiştir. Çünkü yasaklamaya rağmen bor, bu defa kaçak yollardan, arpa vs. eşya arasına konularak yurt dışına kaçırılmakta, ocakta bekletilen madenler de ayrı bir gelir kaybına sebep olmaktadır.
Hanson-Cove şirketi ise işin peşini bırakmak niyetinde değildir. Şirket 1887 yılına geldiğimizde Osmanlı maliyesinin de zor durumda olmasından istifadeyle cazip ödeme teklifleri sunarak yeni bor imtiyazları koparmak için uğraşmaktadır. Nitekim bu cazip teklifler Danıştay (Şûra-yı Devlet) tarafından kabul edilmiş olup Bakanlar Kurulu’nca da onaylanmıştır. Şimdi sıra bir kişiyi ikna etmeye gelmiştir. Kim olduğunu tahmin ettiniz sanırım: Sultan Abdülhamid. Ondan da bir “irade” koparıldı mı, iş tamamdır.
Başbakanlıktan Yıldız Sarayı’na yazılan ve iki harita eklenerek gönderilen tezkerede bu hususta Padişah hazretleri her ne emir ve ferman buyururlarsa onun hükümlerine göre hareket edileceği belirtilmekteydi. Takvimler, 9 Şubat 1887’yi gösteriyordu. Bu tarihten 3 ay sonra, 20 Nisan 1887 tarihli bir başka belgeden öğreniyoruz ki, saraydan bu konuda herhangi bir emir çıkmamıştır. Çünkü Sultan II. Abdülhamid, Nuh demiş, peygamber dememiştir. Bu yabancı şirketlere bor imtiyazını kaptırmamaya kararlıdır ve bu yüzden Babıali’nin kararını imzalamayıp savsaklamakta, tabir caizse buza yatırmaktadır.
Su uyur düşman uyumaz, derler. Şimdi İngiltere Büyükelçisi devrededir ve türlü övgüler düzerek Abdülhamid’den yardım istemektedir. Ancak Osmanlı çıkarlarına aykırı olduğuna inandığı bu irade bir türlü çıkmaz. Çünkü Abdülhamid, bor madeni üzerinde oynanan oyunların farkında olacak kadar uyanık bir yöneticidir.
Nihayet Yıldız Sarayı’ndan beklenen karar, 1889 yılında yine aynı yerde başka bir bor madeninin imtiyazı için çıkar. Bilin bakalım kime? İngiliz veya İtalyan girişimcilere değil elbette. Aşağıda orijinalini verdiğimiz belgeye bakılırsa Abdülhamid, artık bor madeni imtiyazlarını yerli üreticilere, özellikle de kendisine yakın olan paşalara vermeye başlamıştır. Bunun amacı da elbette bu değerli madenin kendisinin kontrol edebileceği insanların elinde durmasıdır. Zaten kapitülasyonlarla başı yeterince dertte olan devleti yeni bir sorun yumağına daha gömmemektir.
İşte Başbakanlık Arşivi’nde bulunan (Yıldız Prk. Bşk. Dos.16/ Göm. 53) o belgenin sadeleştirilmiş hali:
“Hüdavendigâr vilayetinde, Karesi sancağında, Fart nahiyesinde, İldiz ve Aziziye köyleri civarında, doğusunda Ilıca yolundaki Kapalıdere içinde Sulucek mezarlığı ve kuzeyinde Sulucek ince yolu boyunca Arnavud Ağılı ve Germe Kaya ve batısında Küplü deresindeki köprüye ve oradan da Sultançayırı’ndan gelen caddede biri İldiz’a ve diğeri Hanson-Cove şirketine giden yoldan kesildikleri noktaya kadar ve güneyinde söz konusu noktadan adı geçen şirketin sınırı boyunca Kapalıdere’de sonlanan sınır dahilinde yaklaşık olarak 1500 dönüm arazide çıkacağı düşünülen borasit madeni imtiyazının usul ve nizamı dairesinde padişah hazretlerinin değerli yaverlerinden ve büyük mareşallerinden Fuad Paşa hazretlerine verilmesi onun verdiği dilekçe üzerine çıkan padişahın irade-i seniyyesi gereğidir. 23 Ağustos 1889.”
119 yıl bile geçmiş olsa Abdülhamid’den çıkıp uçak gövdesindeki bora dokunabilirsiniz.
(Son belge hariç, diğer bilgiler Hayri Mutluçağ’ın “Belgelerle Türk Tarihi Dergisi”nin Ekim 1967 tarihli ilk sayısındaki yazısından yararlanılmıştır.)
MUSTAFA ARMAĞAN/ZAMAN
|
 |
osmancık
13 yıl önce - Pzr 13 Eyl 2009, 21:07
İngilizler Abdülhamid'i neden sevmezdi?
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu geçenlerde çarpıcı bir açıklama yaptı: "Ortadoğu'nun, Kafkaslar'ın ve Balkanlar'ın en büyük ülkesiyiz, bu bölgede düzen kurucu ülke biz olmalıyız."
Bu sözler "birilerini" ürkütmüş olsa da Türkiye'nin kayıp misyonuna dönüşünü hatırlatan bir çıkıştı. Davutoğlu'nun komşularla iyi geçinme ve güç dengelerini kendi lehine kullanarak inisiyatif alma şeklinde basitleştirilebilecek 'ritmik diplomasisi', II. Abdülhamid'in denge oyunlarını hatırlattı.
Abdülhamid 1880'lerin başından itibaren dizginleri Babıali'nin elinden alarak Yıldız'da yeni bir merkez kuracak, tabii İngiltere'nin uyarısı hemen yetişecektir. İngiliz büyükelçisi bir gün huzura çıkarak Sultan'a bir mesaj getirir. Mesajda Abdülhamid'e, amcası Abdülaziz ve ağabeyi Murad'ın başına gelenlerden ders çıkarması öğütleniyor, eğer bu kafayla giderse sonunun iyi olmayacağı ima ediliyordu. Zaten en zayıf anımızı kollayarak Kıbrıs'ı istemekle dost olmadığını göstermiş olan İngiltere, Abdülhamid için artık güvenilmez ama cepheden karşısına alınması da tehlikeli bir rakipti.
Sunacağım belge, İngiltere hakkında ne düşündüğünü göstermesi bakımından ilginçtir. Sadeleştirip kısaltarak aktarıyorum:
| Alıntı: |
| "İngiltere'nin, Allah korusun, Devlet-i Aliyye'yi bölüp "tavâif-i mülûk" (küçük devletler) şekline koymaya çalışmakta olduğu açıktır. Onu Arnavutluk, Ermenistan, Arap hükümeti ve "Türkistan" tabirleriyle "otonomi" (özerklik) değil, "anatomi" yapmak, yani parçalarına ayırmak istemektedir. Hilafeti de İstanbul'dan kendi kontrolündeki Cidde veya Mısır'a götürecek ve bütün müminleri istediği gibi yönetecektir. Yalnız şurasına teessüf olunur ki, Jöntürk tabir olunan birtakım "çapkın" takımından herifler, kendi el ve ayaklarıyla İngilizlerin maksadı uğruna gece gündüz çalışıyorlar. |
" (BOA, Yıldız Esas Evrakı, 9.2638.72.4)
Abdülhamid İngiltere'nin gerçek niyetlerini isabetle değerlendirmiştir. Peki ne yapacaktır? Bunu da şöyle açıklar:
"Bir hükümetin ve milletin ayakta kalması için birkaç şey lazımdır. 1) Din, 2) Eğitim, 3) Milliyet, 4) Sanayi ve zenginlik. Ne yazık ki, bilgisi tam olan adamlarımız pek azdır. Halbuki Hıristiyanlar bunların tamamına sahiptirler. Bunlar bizde yerleşinceye kadar Osmanlı Devleti'nin, İngiltere ve Rusya arasında bir yol ve politika izlemesi gereklidir."
Abdülhamid'in "İngiltere ve Rusya arasındaki politika"sı şudur: Kuzeyimizdeki "Rus kapanı"na düşmeden Ruslarla iyi geçinmek; öte yandan İngiltere'nin çıkarlarını Rusya ile birleştirmesine mani olmak. İkisinin çıkarları çatışırsa yaşama şansımız artacak, diğer ülkelerle ilişkilerimizde elimiz rahatlayacaktır.
Hatırlarsınız, Said Nursi'nin "Müstemlekât Nazırı" dediği fakat o sırada Başbakan olan Gladstone, 1882'de parlamentoda eline Kur'an'ı alarak yaptığı konuşmada Mısır Müslümanlarını kastederek, "Bu kitap bu Müslümanların elinde kaldıkça İngilizler hiçbir zaman onlara hakim olamayacaklardır. Yegâne çözüm, Müslümanları Kur'an'dan uzaklaştırmaktır." sözünü söylemiştir. Bu konuşmayı çok sonraları işitecek olan Bediüzzaman, "Ben de Kur'ân'ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu dünyaya ilan edeceğim." diye haykırmış ve bütün mesaisini, sinsi İngiliz siyasetine karşı manevî bir set oluşturmaya adamıştır.
İngiliz Büyükelçisi Sir Henry G. Eliot, Sultan II. Abdülhamid'in huzurunda (1877).
Bediüzzaman'ı harekete geçiren Gladstone, Abdülhamid'in de hasmıdır. Nitekim Büyükelçi Layard'da verilen bir muhtıraya, "Düşmanımız Gladstone'dur" diye yazdıran Abdülhamid'dir. "Türkler pılısını pırtısını toplayıp Asya'ya çekilmelidirler" sözünün sahibi Gladstone karşısında Abdülhamid, kozlarını Eyüp Peygamber sabrıyla kullanmıştı.
İngiltere bir şekilde Mısır'ı işgal etmişti ya, Sultan işgali tanımamakta kararlıydı. Ne yapıp edip Abdülhamid'in elinden, işgali resmen onayladığını bildiren bir belge almak gerekiyordu. Bir ara ikna eder gibi oldular da. İngiliz ordusunun 3 yıl içinde Mısır'dan çekileceğine dair sözleşmeye Kraliçe Victoria dahi imza koydu. Sıra Abdülhamid'in onayına gelmişti. Ne var ki o, hiç beklenmeyen bir hareketle anlaşmayı son dakikada reddetti. Zira bu imza, sadece İngiltere'nin Mısır üzerindeki hakimiyetini -geçici bile olsa- tanımayı getirmekle kalmayacak, Müslümanları emperyalizme teslim etmek anlamına gelecekti. (Mısır'ın hukuken elden çıkışı Lozan'dadır.)
"Hükümranlık haklarım ortadan kalkmadıkça" diyordu Abdülhamid, "hukuken mülküm olan yerlerde yabancı hakimiyeti ve geçici işgale asla razı olmam." Sen misin razı olmayan! Al sana Ermeni sorunu! Ermeni ayaklanmalarını bastırması bile suç sayılmış, Gladstone Abdülhamid'e yepyeni bir ad bulmuştur: "Kızıl (Kanlı) Sultan." Sanki 1857'deki Hint ayaklanmasında yüzlerce insanı katleden kendisi değilmiş gibi, İngiltere, Ermenilerin hamisi kesilmiştir. Sevdiğinden değil elbette, Abdülhamid'in kestiği hortumları tekrar tesis edebilmek için piyon olarak kullanmak arzusundan.
Lord Ponsonby adlı insaf sahibi parlamenter, Mondros Mütarekesi'nin hemen ardından Abdülhamid'in hakkını parlamentoda şöyle teslim edecektir:
"Abdülhamid Avrupa'nın gördüğü en zarif ve en kurnaz diplomatlardan biriydi. O, Avrupa Birliği (Concert) makinesinin tekerleğine çomak sokacağı ve Düvel-i Muazzama'yı birbirine düşüreceği anı gayet iyi biliyordu."
İngiltere'nin kurt diplomatlarından Aubrey Herbert, 14 Aralık 1911'de Avam Kamarası'nda şunları demiş:
"İngiltere'de sabık Sultan Abdülhamid ve politikası sevilmezdi. Aynı şekilde Abdülhamid de, karakterinde çok nadir görülen bir samimiyetle İngiltere'den hoşlanmazdı. Aklımızda tutmamız gereken iki şey şudur: Abdülhamid yönetimi, fırsatını bulur bulmaz çıkarlarımızı baltalıyordu, yeni yönetim ise Liberal Güçlerin en büyüğü olan İngiltere'nin dostluğuna güvenmektedir."
Çıkarları baltalayanların er geç tasfiyesi, yakın tarihte örneğini defalarca yaşadığımız bir kuraldır. m.armagan@zaman.com.tr
Yazının en çarpıcı satırları:
İngiltere'nin, Allah korusun, Devlet-i Aliyye'yi bölüp "tavâif-i mülûk" (küçük devletler) şekline koymaya çalışmakta olduğu açıktır. Onu Arnavutluk, Ermenistan, Arap hükümeti ve "Türkistan" tabirleriyle "otonomi" (özerklik) değil, "anatomi" yapmak, yani parçalarına ayırmak istemektedir. Hilafeti de İstanbul'dan kendi kontrolündeki Cidde veya Mısır'a götürecek ve bütün müminleri istediği gibi yönetecektir.
Yalnız şurasına teessüf olunur ki, Jöntürk tabir olunan birtakım "çapkın" takımından herifler, kendi el ve ayaklarıyla İngilizlerin maksadı uğruna gece gündüz çalışıyorlar.
Bu dediklerinin hepsi gerçekleşti.
|
 |
selçuk ATACAN
13 yıl önce - Pzr 13 Eyl 2009, 22:07
Aslında Abdülhamit han büyük devletlerin bir gün büyük bir savaşa girceğini biliyor hazırlıklarını buna göre yapıyordu ama saltanatının ömrü yetmedi dünya savaşa girdiğinde o artık bir sultan değil bir sürgündü ama eğer birinci dünya savaşında sultan olsa idi Osmanlının savaşa girmesine engel olurdu çünkü çeşitli manevralarla bu savaşı ,savaşa girmeden osmanlı imparatorluğunun lehine çevirebilecek diplomatik zekaya sahipti.
|
 |
Samet1905
13 yıl önce - Pts 14 Eyl 2009, 13:25
"Dünyâda 100 gram akıl varsa, bunun 90 gramı Abdülhamîd Han'da, 5 gramı bende, kalan 5 gramı da diğer dünyâ siyâsîlerindedir."
Prens Bismark(Almanyanın Kurucularından)
|
 |
mine atafirat
13 yıl önce - Pts 14 Eyl 2009, 13:42
Rıza Tevfik'den, büyük vatansever Sultan Abdülhamit Han'a:
Tarihler ismini andığı zaman,
Sana hak verecek ey koca Sultan
Biz idik utanmadan iftira atan
Asrın en siyasi Padişahına
Divane sen değil meğer bizmişiz
Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz
Sade deli değil biz ...........
Tükürdük atalar kıblegahına
|
 |
osmancık
13 yıl önce - Çrş 11 Ksm 2009, 02:56
Sultan Abdülhamid Han'in Ruhâniyetinden Istimdat
Nerdesin şevketlim, Sultan Hamid Han?
Feryâdım varır mı bârigâhına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,
Şu nankör............ bak günâhına.
Târihler ismini andığı zaman,
Sana hak verecek, ey koca Sultan;
Bizdik utanmadan iftira atan,
Asrın en siyâsî Padişâhına.
'Pâdişah hem zâlim, hem deli' dedik,
İhtilâle kıyam etmeli dedik;
Şeytan ne dediyse, biz 'beli' dedik;
Çalıştık fitnenin intibahına.
Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz,
Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz.
Sade deli değil, edepsizmişiz.
Tükürdük atalar kıblegâhına.
Sonra cinsi bozuk, ahlâkı fena,
Bir sürü türedi, girdi meydana.
Nerden çıktı bunca veled-i zinâ?
Yuh olsun bunların ham ervâhına!
Bunlar halkı didik didik ettiler,
Katliâma kadar sürüp gittiler.
Saçak öpmeyenler, secde ettiler.
.................. pis külâhına.
Haddi yok, açlıkla derde girenin,
Sehpâ-yı kazâya boyun verenin.
Lânetle anılan cebâbirenin
Bu, rahmet okuttu en küstâhına.
Çok kişiye şimdi vatan mezardır,
Herkesin belâdan nasîbi vardır,
Selâmetle eren pek bahtiyardır,
Harab büldânın şen sabahına.
Milliyet dâvâsı fıska büründü,
Ridâ-yı diyânet yerde süründü,
Türkün ruhu zorla âsi göründü,
Hem Peygamberine, hem Allâh'ına.
Lâkin sen sultânım gavs-ı ekbersin
Âhiretten bile himmet eylersin,
Çok çekti şu millet murada ersin
Şefâat kıl şâhım mededhâhına.
Rıza Tevfik Bölükbaşı
|
 |
emreberkay
13 yıl önce - Çrş 11 Ksm 2009, 10:04
Abdülhamit Han Kanuni Sultan üleyman ya da Fatih Sultan Mehmet kada iyi bir padişahtı. Tek şanssızlığı Osmanlının çöküş döneminde başa geçmesiydi. Şu an Türkiyeye başbakan olsa ülkemizin durumunu çok iyi seviyelere getireceğinden eminim.
|
 |
tunati34
13 yıl önce - Prş 11 Mar 2010, 10:23
Bitmeyen kin ve öfke
Demek ki Ruhunda Milli kırıntılar olan cesur kalemler hala var aramızda
10 Mart 2010, 01:16
http://egazetehaber.com/yazar.asp?yaziID=1104
| Alıntı: |
Adem İlhan
Başlık çok anormal olabilir. Lakin gerçek bu sözcük haricinde bundan başka nasıl ifade edilebilir ki?
Evet, bu yıllardır bitmek bilmeyen Abdulhamid Han düşmanlığı, bitmeyen öfke, bitmeyen nefret vefatının üzerinden uzunca bir dönem geçmesine rağmen dinmemiş aksine artmıştır.
Osmanoğlu 'un saltanat dönemi içerisinde en uzun süreli tahtta kalanlardan ve ülkeyi nasıl olurda feraha erdiririm diye rahat bir gün yüzü görmeyen Padişahına söylenmedik hangi kelimeleri eksik ettiler ki?
Katil dediler, dinsiz dediler, zevki sefaya düşkün dediler de dediler
Kur' an-ı Kerime olan saygısından basım yapılan mekâna olur da Kur'an-ı Kerimin tozları diğer kirli su atıklarına karışır diye ikinci bir gider(kanal) yaptıran bir Padişaha nefret duyulmasının sebebi bu mu?
Saltanatına son vermek isteyen bir insanlık dışı paşayı idamdan kurtarıp sürgüne gönderirken cebine harçlık verdiği için mi?
Canına kasteden bir Ermeni Casusu affedip ülke menfaati için bir geri dönüşüme tabi tuttuğu için mi?
Bunlardan hangisi olabilir ya da hangileri? Atasından Abdulhamid Han'ın bir canavar oğlunu öğrenen nesil acaba hiç mi araştırmıyor?
Onu, sevenleri her iyi işte hayır ile anıyor kimse merak buyurmasın. Abdulhamid Hanı anlamak dünyayı anlamaktır, Abdulhamid Hanı anlamak her şeye vakıf olmak demektir. Onu görmediğimiz yer, onu yaşamadığımız bir an var mı acaba?
Vefatının üzerinden yıllar geçmesine rağmen halen onu anlayamadıysak, onu araştırıp tanımaya çalışmadıysak kimse kusura bakmasın Sultan hakkında bir kelime söylemek ne haddimizedir. Kızıl Sultan diyenler hangi amaca hizmet ediyor merak ediyorum.
Yüzlerce insanı idamdan alan bir padişah nasıl olur da Kızıl Sultan olur ben de merak ettim... Batılılaşma bu olsa gerek onlar söylüyor biz uyguluyoruz.
İlerleyen yazılarımda bizzat Abdulhamid Hanı biz sevenlerine Ulu Hakan-ı Sevmeyenlerine Kızıl Sultan yapan ayrıntılı bilgilere yer vereceğim.
Bakalım Cennet Mekân Kızıl Sultan mı? Ulu Hakan mı? Artık sizler karar verin. Ama başkalarının sözleri ile değil, kendi gördüklerinizle.... |
|
 |
tunati34
13 yıl önce - Çrş 14 Nis 2010, 10:08
Anlayana ..
II. Abdulhamit Han zamanında balkanlada kaybedilen toprakların sebeplerini daha iyi anlayabilmek için Salih Münir Paşa'nın anılarının anlatıldığı aşağıdaki yazıyı okumak gerekir.
İşte O yazı;
| Alıntı: |
| Yıllardan 1908'dir, temmuz bir samyeli gibi esmeye hazırlanıyordur Devlet-i Osmaniyye'nin sathında. Sultan II. Abdülhamid, bir yandan Reval'de Osmanlı'nın paylaşıldığı safsatasıyla kandırılan Jön Türkler'in bir bardak suda kopardıkları fırtınayı dindirmek, öbür yandan da İngiltere-Fransa-Rusya ittifakının çemberinden kurtulmak için Balkanlar'ı güvenceye alacak bir karşı atağa kalkar. Amaç, fitili ateşlenmiş bir saatli bomba halindeki Balkanlar'ı yatıştırmak ve bölgeyi, bazı tavizler karşılığında da olsa dış güçlerin nüfuzuna kapatmaktır. |
| Alıntı: |
| Bu iş için süngü gibi bir diplomat lazımdır. Balkan ülkeleri yöneticilerini yakından tanıyan, aynı zamanda Padişahın da pek güvendiği Paris Büyükelçisi Salih Münir Paşa ilgili ülkelere giderek bir Balkan İttifakı'na imza atacaktır. Bu, Avusturya'ya Sancak Demiryolu imtiyazını vererek İngilizler, Fransızlar ve Rusların planlarını suya düşüren Abdülhamid'in oynayacağı son diplomatik oyun olacaktır. |
Aşağıda bu oyunun aktörü Salih Münir Paşa'nın (sonradan Türkiye'ye dönerek "Çorlu" soyadını alacaktır) hatıralarından yapacağım alıntılarla sebebini yazının sonunda anlayacağınız başarısız ittifak girişimine eğileceğiz.
| Alıntı: |
| Abdülhamid, Münir Paşa'yı İstanbul'a çağırıp yeni görevinin İstanbul'a hücum etmeye niyetlenen Bulgarları durdurmak olduğunu söyler. İlk iş olarak Bulgaristan Prensi Ferdinand'la görüşen Paşa, ardından diğer devletlerin yetkili zevatıyla görüşür ve şu karara varır ki, Bulgarlar Balkanlar'da yalnızdır ve eğer bir Balkan İttifakı kurulursa Bulgar tehlikesi önlenebilir, hatta sonunda Meşrutiyet'in ilanına varacak olan Makedonya'daki karışıklıklar bile durdurulabilir. İzlenimlerini Padişah'a aktaran Salih Münir Paşa, bu defa ittifakı kurmakla görevlendirilecektir. |
Münir Paşa önce Romanya ve Sırbistan'a gider ve onlarla anlaşma sağlar. Bundan sonrasını kendisinden dinleyelim:
| Alıntı: |
| "1908 senesi ortalarında bir gün Paris'teki Yunan sefiri Deli Yani geldi, Atina'dan aldığı mahremane bir telgrafnameyi bana tebliğ etti. Hasıl olan netice hakkında memnuniyet beyan ediliyor ve Atina'ya ziyaretimin beklendiği bildiriliyordu. Atina'ya gittim. Teotoki Başbakan, Baltacı Dışişleri Bakanı idi. Onlar ve Kral Corc beni neşeyle ve iltifatlarla kabul ettiler. Resmi ziyaretlerden sonra Kral beni Atina civarındaki köşküne davet etti. Romanya ve Sırbistan'la ne gibi şartlarla anlaştığımı kendisine arz ettim. Tasvip etti. |
| Alıntı: |
| Ertesi gün de Yunan Başbakanı ve Dışişleri Bakanı'yla buluştuk. Bunlar da Kral gibi ittifakın pek istekli taraftarlarıydı. "Romanya ve Sırbistan ile bir kütle teşkil edersek nüfuzlarımız artar. Doğuda barışı muhafaza ederiz." diyorlardı. Nihayet iyi niyetle müzakereye giriştik. Yunanistan'ın icabında bize nasıl ve ne surette askerî yardımda bulunacağı ve bizim de karşılık olarak neler yapacağımızı kararlaştırdık. Yalnız Girit meselesi hakkında bir hal çaresi bulmak gerekiyordu. Tekrar Kral ile görüştüğümde bana şöyle bir teklifte bulundu: "Oğlum Prens Corc'u size vereyim. Osmanlı uyruğuna girsin. Siz de onu Girit'e Hıdiv tayin edin. Paşa yapın. Böylece Girit'i de "Corci Paşa" marifetiyle idare ediniz". Böylece biz de Yunanistan'ı Bulgarların kucağına düşmekten koruyacaktık. |
| Alıntı: |
Kral ve diğerleri ile aramızda geçen sözleri raporuma koyarak Babıali'ye bildirdim. Lakin az zaman sonra Meşrutiyet inkılabı vuku buldu.
Tevfik Paşa'dan haber aldığıma göre ne o zamanki bakanlar, ne de İttihatçılar beyhude gösterilerle meşgul olduklarından raporumu okumaya vakit bulamamışlar! Heyhat!"
Heyhat! Bu değerli fırsat kaçmıştır. Çok değil, 4 yıl sonra patlayacak Balkan Savaşları'yla Osmanlı çınarının yarısının gövdeden nasıl çatır çatır koptuğunu görenler, Abdülhamid'in akim kalmış Balkan İttifakı girişiminin değerini kavrayacaklardı ama nafile!
Yaptığı her şeyin tersini yaparsak doğruya ulaşırız gibi bir mantıkla hareket eden İttihatçılar, üstelik Balkan Savaşları'nda askerin içine siyaset fitnesini sokarak çöküşü hızlandırdılar. Dışarıdaki ittifaktan vazgeçtik, subayların İttihatçı-İtilafçı diye iki kampa ayrılmaları gerçeğini yaşadık. İşte Balkanlar'ı kaybedişimizin asıl sebebi bu aymazlıkta yatar.
Salih Münir Paşa'ya ne mi oldu? Meşrutiyet ilan olunduğunda Bükreş'te diplomatik görüşmelerini sürdürüyordu ki, 24 Temmuz İnkılabı patladı. O günlerde Abdülhamid'in adamları, değerli değersiz demeden tasfiye, hatta idam ediliyordu. Münir Paşa, Bükreş'ten Paris'e döndü ve görevinden ayrıldıktan sonra çekildiği köşesinde diplomasi tarihi hakkında 2 ciltlik bir kitap kaleme aldı. Öldüğü 1939 yılına kadar da yukarıdaki gibi üstü örtülen gerçekleri kamuoyuna duyurmayı vazife edindi. Açıktan olmasa da Abdülhamid'i savundu.. |
|
 |
muratmuratçelik
13 yıl önce - Çrş 14 Nis 2010, 10:18
İstabul Unkapanın da "Şazeli Tekke camii" vardır. Hatta bir zamanlar "Zeyrek Spor Kulübü" olarak kullanılmış. Buraya sık gidip geldiği bilinir. Abdülhamit Han Şazeli tarikatına mensup ve post sahibi.
Hülasa hem Han hemde halk arasında yaygın söylenişi ile "Veli Padişah" Allah ondan razı olsun mekanı Cennet olsun.
|
 |
sayfa 15  |
ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET
|