Ana Sayfa 1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 15
OSMAN TUNCA
14 yıl önce - Çrş 10 Hzr 2009, 22:49



osmancık
13 yıl önce - Pzr 13 Eyl 2009, 21:07

Alıntı:
"İngiltere'nin, Allah korusun, Devlet-i Aliyye'yi bölüp "tavâif-i mülûk" (küçük devletler) şekline koymaya çalışmakta olduğu açıktır. Onu Arnavutluk, Ermenistan, Arap hükümeti ve "Türkistan" tabirleriyle "otonomi" (özerklik) değil, "anatomi" yapmak, yani parçalarına ayırmak istemektedir. Hilafeti de İstanbul'dan kendi kontrolündeki Cidde veya Mısır'a götürecek ve bütün müminleri istediği gibi yönetecektir. Yalnız şurasına teessüf olunur ki, Jöntürk tabir olunan birtakım "çapkın" takımından herifler, kendi el ve ayaklarıyla İngilizlerin maksadı uğruna gece gündüz çalışıyorlar.
" (BOA, Yıldız Esas Evrakı, 9.2638.72.4)

Abdülhamid İngiltere'nin gerçek niyetlerini isabetle değerlendirmiştir. Peki ne yapacaktır? Bunu da şöyle açıklar:

"Bir hükümetin ve milletin ayakta kalması için birkaç şey lazımdır. 1) Din, 2) Eğitim, 3) Milliyet, 4) Sanayi ve zenginlik. Ne yazık ki, bilgisi tam olan adamlarımız pek azdır. Halbuki Hıristiyanlar bunların tamamına sahiptirler. Bunlar bizde yerleşinceye kadar Osmanlı Devleti'nin, İngiltere ve Rusya arasında bir yol ve politika izlemesi gereklidir."

Abdülhamid'in "İngiltere ve Rusya arasındaki politika"sı şudur: Kuzeyimizdeki "Rus kapanı"na düşmeden Ruslarla iyi geçinmek; öte yandan İngiltere'nin çıkarlarını Rusya ile birleştirmesine mani olmak. İkisinin çıkarları çatışırsa yaşama şansımız artacak, diğer ülkelerle ilişkilerimizde elimiz rahatlayacaktır.

Hatırlarsınız, Said Nursi'nin "Müstemlekât Nazırı" dediği fakat o sırada Başbakan olan Gladstone, 1882'de parlamentoda eline Kur'an'ı alarak yaptığı konuşmada Mısır Müslümanlarını kastederek, "Bu kitap bu Müslümanların elinde kaldıkça İngilizler hiçbir zaman onlara hakim olamayacaklardır. Yegâne çözüm, Müslümanları Kur'an'dan uzaklaştırmaktır." sözünü söylemiştir. Bu konuşmayı çok sonraları işitecek olan Bediüzzaman, "Ben de Kur'ân'ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu dünyaya ilan edeceğim." diye haykırmış ve bütün mesaisini, sinsi İngiliz siyasetine karşı manevî bir set oluşturmaya adamıştır.



İngiliz Büyükelçisi Sir Henry G. Eliot, Sultan II. Abdülhamid'in huzurunda (1877).

Bediüzzaman'ı harekete geçiren Gladstone, Abdülhamid'in de hasmıdır. Nitekim Büyükelçi Layard'da verilen bir muhtıraya, "Düşmanımız Gladstone'dur" diye yazdıran Abdülhamid'dir. "Türkler pılısını pırtısını toplayıp Asya'ya çekilmelidirler" sözünün sahibi Gladstone karşısında Abdülhamid, kozlarını Eyüp Peygamber sabrıyla kullanmıştı.

İngiltere bir şekilde Mısır'ı işgal etmişti ya, Sultan işgali tanımamakta kararlıydı. Ne yapıp edip Abdülhamid'in elinden, işgali resmen onayladığını bildiren bir belge almak gerekiyordu. Bir ara ikna eder gibi oldular da. İngiliz ordusunun 3 yıl içinde Mısır'dan çekileceğine dair sözleşmeye Kraliçe Victoria dahi imza koydu. Sıra Abdülhamid'in onayına gelmişti. Ne var ki o, hiç beklenmeyen bir hareketle anlaşmayı son dakikada reddetti. Zira bu imza, sadece İngiltere'nin Mısır üzerindeki hakimiyetini -geçici bile olsa- tanımayı getirmekle kalmayacak, Müslümanları emperyalizme teslim etmek anlamına gelecekti. (Mısır'ın hukuken elden çıkışı Lozan'dadır.)

"Hükümranlık haklarım ortadan kalkmadıkça" diyordu Abdülhamid, "hukuken mülküm olan yerlerde yabancı hakimiyeti ve geçici işgale asla razı olmam." Sen misin razı olmayan! Al sana Ermeni sorunu! Ermeni ayaklanmalarını bastırması bile suç sayılmış, Gladstone Abdülhamid'e yepyeni bir ad bulmuştur: "Kızıl (Kanlı) Sultan." Sanki 1857'deki Hint ayaklanmasında yüzlerce insanı katleden kendisi değilmiş gibi, İngiltere, Ermenilerin hamisi kesilmiştir. Sevdiğinden değil elbette, Abdülhamid'in kestiği hortumları tekrar tesis edebilmek için piyon olarak kullanmak arzusundan.

Lord Ponsonby adlı insaf sahibi parlamenter, Mondros Mütarekesi'nin hemen ardından Abdülhamid'in hakkını parlamentoda şöyle teslim edecektir:

"Abdülhamid Avrupa'nın gördüğü en zarif ve en kurnaz diplomatlardan biriydi. O, Avrupa Birliği (Concert) makinesinin tekerleğine çomak sokacağı ve Düvel-i Muazzama'yı birbirine düşüreceği anı gayet iyi biliyordu."

İngiltere'nin kurt diplomatlarından Aubrey Herbert, 14 Aralık 1911'de Avam Kamarası'nda şunları demiş:

"İngiltere'de sabık Sultan Abdülhamid ve politikası sevilmezdi. Aynı şekilde Abdülhamid de, karakterinde çok nadir görülen bir samimiyetle İngiltere'den hoşlanmazdı. Aklımızda tutmamız gereken iki şey şudur: Abdülhamid yönetimi, fırsatını bulur bulmaz çıkarlarımızı baltalıyordu, yeni yönetim ise Liberal Güçlerin en büyüğü olan İngiltere'nin dostluğuna güvenmektedir."

Çıkarları baltalayanların er geç tasfiyesi, yakın tarihte örneğini defalarca yaşadığımız bir kuraldır. m.armagan@zaman.com.tr


Yazının en çarpıcı satırları:
İngiltere'nin, Allah korusun, Devlet-i Aliyye'yi bölüp "tavâif-i mülûk" (küçük devletler) şekline koymaya çalışmakta olduğu açıktır. Onu Arnavutluk, Ermenistan, Arap hükümeti ve "Türkistan" tabirleriyle "otonomi" (özerklik) değil, "anatomi" yapmak, yani parçalarına ayırmak istemektedir. Hilafeti de İstanbul'dan kendi kontrolündeki Cidde veya Mısır'a götürecek ve bütün müminleri istediği gibi yönetecektir.
Yalnız şurasına teessüf olunur ki, Jöntürk tabir olunan birtakım "çapkın" takımından herifler, kendi el ve ayaklarıyla İngilizlerin maksadı uğruna gece gündüz çalışıyorlar.


Bu dediklerinin hepsi gerçekleşti.


selçuk ATACAN
13 yıl önce - Pzr 13 Eyl 2009, 22:07



Samet1905
13 yıl önce - Pts 14 Eyl 2009, 13:25



mine atafirat
13 yıl önce - Pts 14 Eyl 2009, 13:42



osmancık
13 yıl önce - Çrş 11 Ksm 2009, 02:56



emreberkay
13 yıl önce - Çrş 11 Ksm 2009, 10:04



tunati34

13 yıl önce - Prş 11 Mar 2010, 10:23

Alıntı:
Adem İlhan
Başlık çok anormal olabilir. Lakin gerçek bu sözcük haricinde bundan başka nasıl ifade edilebilir ki?
Evet, bu yıllardır bitmek bilmeyen Abdulhamid Han düşmanlığı, bitmeyen öfke, bitmeyen nefret vefatının üzerinden uzunca bir dönem geçmesine rağmen dinmemiş aksine artmıştır.


Osmanoğlu 'un saltanat dönemi içerisinde en uzun süreli tahtta kalanlardan ve ülkeyi nasıl olurda feraha erdiririm diye rahat bir gün yüzü görmeyen Padişahına söylenmedik hangi kelimeleri eksik ettiler ki?


Katil dediler, dinsiz dediler, zevki sefaya düşkün dediler de dediler



Kur' an-ı Kerime olan saygısından basım yapılan mekâna olur da Kur'an-ı Kerimin tozları diğer kirli su atıklarına karışır diye ikinci bir gider(kanal) yaptıran bir Padişaha nefret duyulmasının sebebi bu mu?
Saltanatına son vermek isteyen bir insanlık dışı paşayı idamdan kurtarıp sürgüne gönderirken cebine harçlık verdiği için mi?

Canına kasteden bir Ermeni Casusu affedip ülke menfaati için bir geri dönüşüme tabi tuttuğu için mi?
Bunlardan hangisi olabilir ya da hangileri? Atasından Abdulhamid Han'ın bir canavar oğlunu öğrenen nesil acaba hiç mi araştırmıyor?

Onu, sevenleri her iyi işte hayır ile anıyor kimse merak buyurmasın. Abdulhamid Hanı anlamak dünyayı anlamaktır, Abdulhamid Hanı anlamak her şeye vakıf olmak demektir. Onu görmediğimiz yer, onu yaşamadığımız bir an var mı acaba?

Vefatının üzerinden yıllar geçmesine rağmen halen onu anlayamadıysak, onu araştırıp tanımaya çalışmadıysak kimse kusura bakmasın Sultan hakkında bir kelime söylemek ne haddimizedir. Kızıl Sultan diyenler hangi amaca hizmet ediyor merak ediyorum.

Yüzlerce insanı idamdan alan bir padişah nasıl olur da Kızıl Sultan olur ben de merak ettim... Batılılaşma bu olsa gerek onlar söylüyor biz uyguluyoruz.
İlerleyen yazılarımda bizzat Abdulhamid Hanı biz sevenlerine Ulu Hakan-ı Sevmeyenlerine Kızıl Sultan yapan ayrıntılı bilgilere yer vereceğim.


Bakalım Cennet Mekân Kızıl Sultan mı? Ulu Hakan mı? Artık sizler karar verin. Ama başkalarının sözleri ile değil, kendi gördüklerinizle....


tunati34

13 yıl önce - Çrş 14 Nis 2010, 10:08

Alıntı:
Yıllardan 1908'dir, temmuz bir samyeli gibi esmeye hazırlanıyordur Devlet-i Osmaniyye'nin sathında. Sultan II. Abdülhamid, bir yandan Reval'de Osmanlı'nın paylaşıldığı safsatasıyla kandırılan Jön Türkler'in bir bardak suda kopardıkları fırtınayı dindirmek, öbür yandan da İngiltere-Fransa-Rusya ittifakının çemberinden kurtulmak için Balkanlar'ı güvenceye alacak bir karşı atağa kalkar. Amaç, fitili ateşlenmiş bir saatli bomba halindeki Balkanlar'ı yatıştırmak ve bölgeyi, bazı tavizler karşılığında da olsa dış güçlerin nüfuzuna kapatmaktır.


Alıntı:
Bu iş için süngü gibi bir diplomat lazımdır. Balkan ülkeleri yöneticilerini yakından tanıyan, aynı zamanda Padişahın da pek güvendiği Paris Büyükelçisi Salih Münir Paşa ilgili ülkelere giderek bir Balkan İttifakı'na imza atacaktır. Bu, Avusturya'ya Sancak Demiryolu imtiyazını vererek İngilizler, Fransızlar ve Rusların planlarını suya düşüren Abdülhamid'in oynayacağı son diplomatik oyun olacaktır.


Aşağıda bu oyunun aktörü Salih Münir Paşa'nın (sonradan Türkiye'ye dönerek "Çorlu" soyadını alacaktır) hatıralarından yapacağım alıntılarla sebebini yazının sonunda anlayacağınız başarısız ittifak girişimine eğileceğiz.

Alıntı:
Abdülhamid, Münir Paşa'yı İstanbul'a çağırıp yeni görevinin İstanbul'a hücum etmeye niyetlenen Bulgarları durdurmak olduğunu söyler. İlk iş olarak Bulgaristan Prensi Ferdinand'la görüşen Paşa, ardından diğer devletlerin yetkili zevatıyla görüşür ve şu karara varır ki, Bulgarlar Balkanlar'da yalnızdır ve eğer bir Balkan İttifakı kurulursa Bulgar tehlikesi önlenebilir, hatta sonunda Meşrutiyet'in ilanına varacak olan Makedonya'daki karışıklıklar bile durdurulabilir. İzlenimlerini Padişah'a aktaran Salih Münir Paşa, bu defa ittifakı kurmakla görevlendirilecektir.


Münir Paşa önce Romanya ve Sırbistan'a gider ve onlarla anlaşma sağlar. Bundan sonrasını kendisinden dinleyelim:

Alıntı:
"1908 senesi ortalarında bir gün Paris'teki Yunan sefiri Deli Yani geldi, Atina'dan aldığı mahremane bir telgrafnameyi bana tebliğ etti. Hasıl olan netice hakkında memnuniyet beyan ediliyor ve Atina'ya ziyaretimin beklendiği bildiriliyordu. Atina'ya gittim. Teotoki Başbakan, Baltacı Dışişleri Bakanı idi. Onlar ve Kral Corc beni neşeyle ve iltifatlarla kabul ettiler. Resmi ziyaretlerden sonra Kral beni Atina civarındaki köşküne davet etti. Romanya ve Sırbistan'la ne gibi şartlarla anlaştığımı kendisine arz ettim. Tasvip etti.


Alıntı:
Ertesi gün de Yunan Başbakanı ve Dışişleri Bakanı'yla buluştuk. Bunlar da Kral gibi ittifakın pek istekli taraftarlarıydı. "Romanya ve Sırbistan ile bir kütle teşkil edersek nüfuzlarımız artar. Doğuda barışı muhafaza ederiz." diyorlardı. Nihayet iyi niyetle müzakereye giriştik. Yunanistan'ın icabında bize nasıl ve ne surette askerî yardımda bulunacağı ve bizim de karşılık olarak neler yapacağımızı kararlaştırdık. Yalnız Girit meselesi hakkında bir hal çaresi bulmak gerekiyordu. Tekrar Kral ile görüştüğümde bana şöyle bir teklifte bulundu: "Oğlum Prens Corc'u size vereyim. Osmanlı uyruğuna girsin. Siz de onu Girit'e Hıdiv tayin edin. Paşa yapın. Böylece Girit'i de "Corci Paşa" marifetiyle idare ediniz". Böylece biz de Yunanistan'ı Bulgarların kucağına düşmekten koruyacaktık.


Alıntı:
Kral ve diğerleri ile aramızda geçen sözleri raporuma koyarak Babıali'ye bildirdim. Lakin az zaman sonra Meşrutiyet inkılabı vuku buldu.

Tevfik Paşa'dan haber aldığıma göre ne o zamanki bakanlar, ne de İttihatçılar beyhude gösterilerle meşgul olduklarından raporumu okumaya vakit bulamamışlar! Heyhat!"

Heyhat! Bu değerli fırsat kaçmıştır. Çok değil, 4 yıl sonra patlayacak Balkan Savaşları'yla Osmanlı çınarının yarısının gövdeden nasıl çatır çatır koptuğunu görenler, Abdülhamid'in akim kalmış Balkan İttifakı girişiminin değerini kavrayacaklardı ama nafile!

Yaptığı her şeyin tersini yaparsak doğruya ulaşırız gibi bir mantıkla hareket eden İttihatçılar, üstelik Balkan Savaşları'nda askerin içine siyaset fitnesini sokarak çöküşü hızlandırdılar. Dışarıdaki ittifaktan vazgeçtik, subayların İttihatçı-İtilafçı diye iki kampa ayrılmaları gerçeğini yaşadık. İşte Balkanlar'ı kaybedişimizin asıl sebebi bu aymazlıkta yatar.

Salih Münir Paşa'ya ne mi oldu? Meşrutiyet ilan olunduğunda Bükreş'te diplomatik görüşmelerini sürdürüyordu ki, 24 Temmuz İnkılabı patladı. O günlerde Abdülhamid'in adamları, değerli değersiz demeden tasfiye, hatta idam ediliyordu. Münir Paşa, Bükreş'ten Paris'e döndü ve görevinden ayrıldıktan sonra çekildiği köşesinde diplomasi tarihi hakkında 2 ciltlik bir kitap kaleme aldı. Öldüğü 1939 yılına kadar da yukarıdaki gibi üstü örtülen gerçekleri kamuoyuna duyurmayı vazife edindi. Açıktan olmasa da Abdülhamid'i savundu..


muratmuratçelik

13 yıl önce - Çrş 14 Nis 2010, 10:18



sayfa 15
« önceki   123 ... 141516 ... 232425   sonraki »
ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET